www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Mercek ____ A. Cihan Soylu
Gelişmeler daha sert çatışmaların habercisi

Spor Dünyası ____ Arda Armutlu
Keşke amatör olabilseler!

Ekonomi ve Politika ____ İzzettin Önder
Gerçeğin sözle perdelenmesi

  Mercek..........A. Cihan Soylu

Gelişmeler daha sert çatışmaların habercisi

Yüz binlerin sokaklara çıkarak öfkelerini haykırmalarının ardından, hareketin “geriye çekilmesi”, yeni bir durgunluk ve durağanlığın göstergesi mi? Günlük olaylar çerçevesinde yapılacak yüzeysel bir değerlendirmeyle bu son dalganın da durulduğu ve egemenlerin yollarına kolayca devam edebilecekleri sonucuna varılabilinir.
Ancak toplumsal değişim ve çözülmenin düzeyi ve ivmesi, saldırının yoğunluğu ve bunun doğurduğu sonuçlar; ülke kaynakları, hammadde potansiyeli ve üretim olanaklarının emperyalizme peşkeş çekilmesi ve bunların “güncel”le sınırlı kalmayan etkileri, “durulma”yı değil, yeni ve daha yaygın kitlesel hareketleri gündeme getirmektedir. Daha da önemlisi, emekçi hareketi daha çetin mücadelelerle karşı karşıya gelecektir ve tüm hazırlıklarını buna göre yapması gerekmektedir.
Emekçi hareketinin, toplumsal işlevi ve etkisi bakımından taşıdığı önem nedeniyle de özellikle işçi hareketinin henüz istikrarsızlığı aşamamış olması, harekette zaafa yol açmaktadır. İşçi hareketi yükseliş, durgunluk ve düşüş özelliklerini aynı dönemde ve birarada gösterebiliyor ve harekette istikrarsızlık ve dalgalanma devam ediyor. Ellerindekini kaybeden küçük üretici ve esnafın “can havli”yle sokağa koşması ve daha düne kadar temsilcisi olarak gördüklerini öfkeyle düşman ilan etmesinden farklı olarak işçilerin bir bölümü, krizin etkilerini henüz “etinde-kemiğinde hissetme”mekte ve “bakalım ne olacak” tutumu alabilmektedir. Ancak bu durum geçicidir. Kriz kısa sürede aşılamayacaktır ve tüm emekçi kesimler önümüzdeki dönemde daha büyük zorluklarla yüzyüze geleceklerdir.
Burjuva propogandası aksini iddia etmesine karşın, IMF-Dünya Bankası- işbirlikçi burjuvazi ve hükümet programı, sermayeye “istikrar” olanağı sunmuyor. Programın kendisi yıl sonuna kadar ekonominin yüzde 3 oranında küçülmesini, yeni zamları ve dolaylı vergileri; önemli sayıda kamu emekçisinin zorunlu emekliye sevkedilmesini, küçük ve ortaboy işletmelerin iflasıyla işsizler ordusunun daha da büyümesini; enflasyonun yüzde 55’lerde gerçekleşmesini, sağlık-eğitim gibi temel önemdeki “kamu” harcamalarının ve yatırımların daha da kısıtlanmasını öngörmektedir. Hükümet eski borçların ve faizlerinin ödenmesi için yeni borç arayışındadır. 2001 yılı içinde 24 milyar dolar borç ödeme zorunluluğu, yüksek faizle bulunmaya çalışılan 12-15 milyar dolar borcun, emperyalist başkentlerde eski borca sayılarak, Merkez Bankası-Hazine kayıtlarına yalnızca kağıt üzerinde geçeceğini göstermektedir.
Hükümetin aradığı, “kaynak” hükümet sözcüleriyle Amerikalı Bakan’ın ilan etmekte sakınca görmedikleri gibi, içerde, halk kitlelerine yeni vergi ve zam yükü bindirilerek “yaratılacak”tır! Akaryakıt zamları haftalık periyotlarla devam etmektedir. Tarım ve hayvancılığın tümüyle çökertilmesine yönelik darbeler birbirini izliyor. 800 bin üretici ailesini ve 70 bin civarında işçi ailesini işsizlik ve açlıkla tehdit eden adımlar atıldı; tütün yasası yürürlüğe konmak üzere, Şeker Yasası yürürlüğe girdi. Ezilenleri tehdit etmeye devam eden yoksullaşmanın yol açtığı sosyal çöküntüyü önleyici herhangi bir önlem sözkonusu değildir. Bu bir yana, uluslararası sermayenin “kâr kaybı”na yol açacak tüm iç gelişmeler, emperyalistler yararına uluslararası yaptırımlara tabi tutulacak ülke hukukunun dışarıya karşı herhangi bir yaptırım gücü kalmayacaktır.
Vatan satıcılarının istikrarsızlıktan çıkış için uygulamaya devam ettikleri program bir istikrarsızlık programıdır! Bütün belirtiler işsizliğin ve yoksulluğun dalga dalga yayılacağına işaret etmektedir.
Ülkenin hain işbirlikçiler tarafından parsel parsel ve tüm kaynaklarıyla satışa sunulduğu koşullarda, bütün bu baskı ve saldırıların halk kitlelerinin daha etkin ve geniş eylemlerini gündeme getirmesi doğaldır.
Ancak hareket “geleneksel” nesnel ve öznel zaaflara sahiptir. Emekçilerin hakları ve çıkarları için sermayeyle ölümüne kavgayı henüz göze alamamaları ve burjuvazinin emekçi kitle örgütleri üzerindeki etkisi hareketin yaptırım gücünü zayıflatmakta, toplumun tüm ezilen kesimlerini kucaklayan bir nicel genişliğe ulaşmasını ve politik karakterde bir hareket olarak istikrar kazanmasını önlemektedir. Bu durum burjuvazi ve hükümetine, politikalarını bir biçimde uygulama fırsatı verirken; sendika ağaları, işçi örgütlerinin sınıfın çıkarları çizgisinde mücadele geleneğindeki zaaflarını, hareketi geri çekmek üzere kullanabilmekte, burjuvaziyle işçilerin çıkarlarına karşıt anlaşmalara imza atmakta, “yarım ekmek de yeriz-farketmez” diyebilmektedirler. Aynı nedenle hareket ilerleyebileceği mevzilerden geri tutulabilmekte, takvime bağlanarak etkisi sınırlanabilmektedir. Sınıf çelişkisinin keskinleşmesi ve ülkenin bağımsızlığı için yürütülen mücadelenin yükselmesiyle birlikte bu gerici çabalar darbe yemekle birlikte, etkileri daha da tahrip edici olmaktadır.
Bütün bunlar ve daha zorlu geçecek mücadele günlerine hazırlıksız yakalanmamak için, herkesten ve herşeyden önce, sınıf bilincine ulaşmış ve örgütlü işçilerin, emekçilerin geniş kesimlerinin politik parti olarak örgütlenmeleri için daha fazla çaba göstermeleri, olup-gidenler hakkında kesintisiz bir aydınlatma faaliyetiyle emperyalizme karşı halk hareketinin daha ileri mevzilere taşınması için çaba göstermeleri gerekmektedir. Emek Platformu Programı’nın, işçi ve emekçilerin çıkarları ve ülkenin bağımsızlığı yönünde daha ileri bir içerik kazanması ve kararlılıkla savunulması onu geri çeken ayakbağlarından kurtularak burjuva saldırısının püskürtülmesi üzerinden kurtuluş programına bağlanması da önemli oranda buna bağlıdır. Burjuva barikatının ve sendika patronlarının engellerinin aşılması için, işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarını esas alan bir ideolojik-siyasal ve örgütsel tutumun sendikalara ve öteki emekçi kitle örgütlerine egemen olması zorunludur. Hareketi ileri götürecek talepler etrafında emekçi eylemlerinin örgütlenmesi ve işçilerin bağımsız örgütlenmesinin tüm çalışma birimlerinde güçlendirilmesi bunun yolunu açacaktır.
Hareket ileri bir hamleden sonra birkaç adım geri çekilmiştir; ancak bu oldukça geçici bir durumdur. Emperyalizm işbirlikçiliğiyle antiemperyalizm çatışması ivme kazanarak daha da keskinleşecektir. Hareketin bilinç ve örgütlenme düzeyiyle de bağlantılı daha sert çatışmalar gündeme gelecektir ve buna hazırlıksız yakalanmak görevlerini yapmamak anlamına gelecektir.

  Başa dön

  Spor Dünyası..........Arda Armutlu

Keşke amatör olabilseler!

Profesyonellik üzerine bugüne kadar söylenenleri şöyle bir hatırlayıp toparlayacak olursak, hiç kimsenin amatörce hareketlere tahammülü olmadığı konusunda hemfikir olunduğunu söyleyebiliriz. Ancak, bunun yanında kulüp yönetiminden, teknik adamına, sporcusundan, tesislere kadar futbola kesinlikle “profesyonelce” yaklaşmak gerektiğine dair bir yığın neden sayanların yaptığı yorumların da profesyonelce olmadığını görüyoruz.
Örneğin, futbolda gereksiz yere sarı ya da kırmızı kart gören, tribünlerle diyaloğa girip, seyirciyi tahrik eden futbolcularla, kulüp yönetimlerinin spekülasyonları hep bu amatörlük çerçevesi içinde ele alındı ve eleştirildi. Spor yazarları, böylesi amatörce hareketler yüzünden, futbolun ve futbolcunun önemli fırsatlar yitirdiğini sık sık dile getirdiler. Ne var ki, daha düne kadar eleştirilen bu amatörce hareketler bugün “teşekkürler” tesellisinin klasik bahanelerine bağlanarak tekrarlanıyor.
Galatasaray’ın Real Madrid’e yenilmesi, birçok spor yazarı tarafından hakemin kötü bir maç yönetmesine bağlandı. Oysa, futbolda başarının; fizik güç, doğru taktik ve bir takımın sahayı en iyi şekilde kullanabilmesiyle kazanıldığı, ancak bunların yanında o takımın “akıllı” olmasının da çok önemli bir etken olduğu unutuluyor. G.Saray’ın Real Madrid’e yenilmesini ve Şampiyonlar Ligi’nden elenmesini sadece hakem hatalarına bağlayanların, bunu gözardı etmeleri oldukça doğal. Çünkü, objektif bakış açısının pek prim yapmadığı günümüzde, “fanatikçe” yorumlarda bulunmak durumu kurtaran önemli bir malzeme oluyor.
Spor yazarlarının duygusal bağlarıyla hareket etmeleri artık anlaşılır bir hal aldı. Ama, Galatasaray Teknik Direktörü Lucescu’nun “UEFA, bize kupayı yedirmedi. Çünkü Real Madrid gibi kulüplerin şampiyon olmasını istiyor” sözleri anlaşılır gibi değil. Lucescu’nun bu sözlerini sanırız, en çok onu kendine benzetenler doğru bulmuştur. Kaldı ki, G.Saray geçtiğimiz yıl UEFA ve Süper Kupa’yı kazanmış, Real Madrid’i de iki kez yenme başarısı göstermiştir. Yine de, Galatasaray’a karşı “kutsal ittifak” içinde olanların listesine UEFA da eklenmişse söyleyecek pek bir şey kalmıyor!
Bugüne kadar, oyun anlayışları ve mücadele güçleriyle Avrupalılıklarına ve profesyonelliklerine bir şey söylenmeyen Galatasaraylı futbolcular ne yazık ki, Real Madrid maçında, saha içinde bir sporcuya yakışmayacak hareketlerde bulundular. Maçın başından itibaren, hem Real Madridli oyuncular, hem de hakemle olan diyaloglarında agresif davranan Galatasaraylı futbolcular, gereksiz yere maçı gergin bir ortama sürüklediler. Okan ve Bülent’in her pozisyonda hakeme el kol hareketi yapması, Hasan Şaş’ın, Emre Aşık’ın, Emre Belözoğlu’nun ve Arif’in rakiplerine yönelik sert hareketleri, aslında Galatasaray’ın ipini kendisinin çekmesine yol açtı. Özellikle, iki Emre’nin maçın durduğu zamanlarda kameralara da yansıyan “mahalle kabadayı”lıkları, bu futbolcuların spor anlayışlarını da ortaya koydu. G.Saray “akıllı” ve “amatör” olmayı eleştirenlerin dediği gibi profesyonel olmadığı için kaybetti. Ama, Madrid’den keşke gerçek anlamda bir amatör gibi yenilip dönseydi.

 
Başa dön

  Ekonomi ve Politika..........İzzettin Önder

Gerçeğin sözle perdelenmesi

Ortaokul fizik derslerinde ilginç bir deney vardır. Gözün görme hızı ile ilgili olan bu deneyde, kare biçimindeki bir kartonun bir tarafında kuş, diğer tarafına da kafes resmi çizilir ve ortasından bir ip geçirilen bu karton hızla döndürülünce, algılamamızda kafes içinde bir kuş görüntüsü belirir.
Kemal Derviş, uzun bir aradan sonra, açıkladığı programa gerçekten çok hoş iki sözle başladı. Bunlardan biri, topluma herşeyi açık ve seçik olarak anlatmanın gerekliliği, ikincisi ise ekonomik politikaların saptanmasında geleceği tehlikeye atacak programlara yönelinmemesi gereği idi. Bu iki söz de halkımızın gerçekten çok ihtiyaç duyduğu ve şimdiye dek, maalesef, siyasilerde, hatta eş dost ve arkadaşlarda göremediği bir davranış tarzının simgeliyordu. O nedenle bu iki söz hafızamızda ve kalbimizde çok derin bir iz bıraktı.
Bu sözleri duyan halkımız, inanılmaz bir biçimde, Derviş’in soyut ifadeleriyle kendisinin ve sunduğu programın somut gerçeklerini birbiri ile karıştırdı. İfadeler açık ve net, program ise çok daha karmaşık olduğu için, programın ince labirentlerine girme külfetine katlanmadan (toplumun büyük bir bölümü için böyle bir şey olası da değildir), tüm sunumun samimi, her noktada açık ve toplumun geleceğini kurtaran bir programın açıklanması olarak algılandı ve kabul edildi.
Oysa, maalesef, gerçekte durum hiç de öyle değil! Ne programda herşey açıktı ne de Türkiye’nin geleceği kurtarılıyordu! Hatta çoğu yerde işler bayağı karambola getiriliyor ve Türkiye’nin geleceği de ipotek altına alınıyor.
Bu yazıda programın teknik boyutu üzerinde durmayı değil de, temel felsefesi hakkında birkaç söz söylemek istediğimden dolayı, Derviş’in sözleri ile programın hangi noktalarda çeliştiğini tümü ile ele almayıp, buradaki savı desteklemek amacıyla sadece birkaç noktayı sergilemek istiyorum.
Önce şu saptamayı yapmamız kaçınılmazdır: Türkiye kapitalist sistem içinde debelenirken, iç ve dış sömürü merkezlerine kanarak, bugünkü acz haline ulaşınca hakim Batı’nın, özellikle de ABD’nin, tam hakimiyeti altına girmiş oldu. Kısmen Latin Amerika ülkelerinin kaderini paylaşan Türkiye, bu hali ve içine sürüklendiği politikalarla, ABD’nin “Ortadoğu Bahçesi” konumuna girmiş olmaktadır.
İşte, uygulanan programın temel özelliği bu dayatma etrafında şekillenmektedir. Söz konusu dayatmanın ise iki temel ayağı bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, toplumun özellikle güçsüz kesimleri üzerine şiddetli baskı uygulayarak, alacakları tahsil etmenin yanında, sıkışan topluma devamlı yüksek faiz haddi uygulayarak, merkez kapitalizme olabildiğince fazla kaynak aktarmaktır.
Derviş programının ikinci önemli ayağı ise, toplumun ve ekonominin sıkışıklığından yararlanarak, Telekom, THY ya da enerji alanları gib değerli yatırım kurum ve/veya alanlarını ele geçirmektir.
Programın bu iki temel ayağını ortaya koyduktan sonra, Derviş’in iki güzel sözünü ve programla yapmaya çalıştıklarını şöyle bir gözden geçirelim.
Önce topluma doğruyu söyleme ilkesini ele alalım. Borçların ödenmesi için toplumun güçsüz kesimlerinin baskılanması ekonominin gereği midir? (Hangi ekonomi!) Yoksa güç ilişkisinin bir sonucu mudur! Benzer şekilde, enflasyonu önlemek için ücret ve maaşları baskılamanın gerektiğini de, içi sızlayarak ifade eden Derviş, aynı konuşmasında Hazine kağıtlarından elde edilen yüksek faiz gelirleri için beyanname verlimeyeceğini söyleyerek topluma doğru mu söylemiş oldu!
Derviş’in toplumun geleceğini karartmaması gerektiği yönündeki sözlere gelince, tüm değerli kuruluşlarımızın satılıp, yabancılara teslimi ile toplum yabancılara teslim edilmiş olmaz mı! Enerji alanlarının yabancılara tesliminden sonra, Türkiye kendi enerji politikalarına hakim olabilecek mi!
Aslına bakılırsa, bir yandan Türkiye’nin içine itildiği acz durumunu ve güç dengelerini, diğer yandan da dünya kapitalizminin genel politikalarını dikkate aldığımızda, getirilen uygulamanın, kapitalist paradigma çerçevesinde pek de tutarsız olmadığını görürüz. Başka bir söyleyişle varolan ulusal ve uluslararası güç dengeleri bağlamında, hem sistem paradigmaları içinde kalmak, hem de çok farklı politikalara geçmek fazla olası değildir. Bu çerçeveyi koruduğumuz sürece, detayla yapılacak eleştirilerin fazla bir önemi yoktur.
Hem içine itilmiş olduğumuz olumsuzlukların analizini yaparken, hem de sorunların üstesinden gelebilmek için önlemler geliştirirken, çok temel sınırlayıcı parametre olan sistem paradigmaların dikkate alınması kaçınılmazdır. Hal böyle olunca, sorun ister istemez sistem tartışmasına evrilmekte ve siyasal,h yönetsel kadroların da ona göre belirlenmesi zorunlu hale gelmektedir.

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net