Kemal Derviş günlerdir tartışılan ve adına “ulusal program” dediği IMF kaşeli yeni ekonomik paketi açıkladı. Pakette hızlı özelleştirmeden işçi ücretlerinin, çiftçiye verilen desteğin düşürülmesine kadar 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’a bile rahmet okutacak politikalar yer alıyor. Ve Derviş ülkenin emekçi kesimlerini doğrudan hedefine koyan bu programa işçi sendikalarından destek vermelerini istiyor; “Üç ay dişinizi sıkın. Sonra hep birlikte rakamlar üzerine konuşuruz” diyor.
Açıkladığı programın ana hedefini Derviş, “Dış kaynak bulmak” olarak belirlemiş. Yabancı sermaye gelmediği müddetçe ekonomik istikrarın sağlanamayacağını, yatırımın, istihdamın, üretimin artmayacağını iddia ediyor. Medyadan da bu fikirlere büyük destek var. IMF iktisatçıları, eski Hazine ve Merkez Bankası başkanları televizyonlarda, yeni programın hedefinin sermaye çekmek olduğunu söylüyorlar. Dolayısıyla yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesinin koşullarının oluşturulması ile “ulusal çıkar” ve “ekonomik istikrar” arasında bir neden-sonuç ilişkisi kuruluyor. Hükümetin “ulusal program”dan kast ettiği de bu olsa gerek. Yabancı sermayenin gereklerini yerine getirmeyi amaçlayan, Türkiye sınırları içinde uygulanan bir program! IMF ve Dünya Bankası kaşesi taşıyan ve tamamen yabancı sermayenin çıkarı gözetilen böyle bir programın ulusal olması nasıl mümkün olabilir?
Ulusal ekonomiler yaklaşık 750 küresel kuruluşca denetlenen bir mali ve ticari ağ tarafından kuşatılmış durumda. Bu ağ; devlet kurumlarını etkisizleştiren ve istihdam ile ekonomik etkinliklerin daraltılmasına hizmet eden bir “uluslararası alacak tahsilat süreci” tarafından düzenleniyor. Bu sürecin tahsildarları ise IMF ve Dünya Bankası. Sistemin merkezinde emek maliyetlerinin azaltılması ile çokuluslu tekellerin pazarlarının genişletilmesi bulunuyor. Ancak düşük gelir düzeyi ulusal ekonominin çöküşünü, fabrikaların kapanmasını ve işletmelelerin iflasını beraberinde getiriyor. Aşırı üretim yaratan bu sistemde uluslararası sanayi ve ticaret şirketlerinin kendi pazarlarını genişletmelerinin tek yolu aynı anda bağımlı ülkelerin ulusal üretim zeminlerinin altını oymaktan geçiyor. İhracatın artması, gelir düzeyinin düşmesine bağlı. Böylece yoksulluk arzın bir girdisi olarak kullanılıyor. Sonuçta küçük ve orta işletmeler ya iflasa sürükleniyor ya da uluslararası tekellerin taşeronları konumuna düşüyor; devlet işletmeleri ya özelleştiriliyor ya da tasfiye ediliyor. Bağımsız tarım üreticileri ise tamamen yoksullaştırılıyor.
Dolayısıyla pazarın uluslararası sermaye için büyümesi demek, ulusal ekonomilerin parçalanması ve tahrip edilmesi demektir. Bu tahribatta baş aktörler olarak IMF ile Dünya Bankası arasındaki görev paylaşımı şöyledir: Dünya Bankası “ekonomik reformları”, IMF ise “yapısal reformları” desteklemeyi üstlenmiştir. Dünya Bankası’nın temel sorumluluk alanı; ticaretin liberalizasyonu, bankacılık sektörünün düzenlenmesi, devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, vergi reformu ve tarım alanlarının yabancı tekellere açılması. IMF tarafından hayata geçirilen “yapısal uyum programları”nın işlevi ise, alt yapısı Dünya Bankası tarafından hazırlanan bu talanın son adımını atarak ülkelerin varlıklarına el konulmasıdır. Türkiye Derviş’in programı ile şimdi bu sürece girmiş bulunuyor.
Derviş ise program sayesinde Türkiye’nin önümüzdeki 10 yılda ortalama yüzde 7 büyüyeceğini ileri sürüyor. Oysa IMF ve Dünya Bankası onaylı bu “gölge ulusal program” yaşama geçerse önümüzdeki 10 yılda Türkiye’nin ne hale geleceğini; benzer programları uygulayan ülkelerin içine düştükleri durumda şimdiden görmek mümkün.
Nitekim “IMF çağdışı” diyen Başbakan Bülent Ecevit, demagojik biçimde IMF’yi “kurşunla değil kıtlıkla öldüren” bir diktatörlük olarak suçlayan ve hemen ardından ülkede olağanüstü hal ilan ederek orduyu ekmek fiyatlarına karşı ayaklanan halkın üzerine salan Caracas’ın “ulusalcı” Devlet Başkanı Carlos Perez’i ne kadar da anımsatıyor! IMF’in 2000 yılı içinde anlaşma yaptığı 12 ülkeden de suyun özelleştirilmesini talep etmesi ve bu uygulamayı Dünya Bankası’nın “Yoksulluğun azaltılması ve Büyüme Yardımı” kapsamında dayatması, “kurtarıcılar”ın gizli yüzünü ortaya çıkartıyor. Aynı şekilde üç gün önce Türkiye ile benzer programa imza atan Endonezya’da yerlerde sürüklenen ve polis tarafından vahşice dövülen üniversite öğrencilerinin görüntüleri; IMF politikalarının sonuçlarının son yıllardaki en trajik fotoğraflarından birisiydi. Yaşanmış ve halen de yaşanmakta olan bu örnekleri çoğaltmak mümkün.
Ancak Türkiye’nin Derviş programı ile birlikte girdiği sürecin sonucunda varılacak hedefi belki de en güzel Filipinler hükümetinin “Fortune” dergisine verdiği ilandaki sözler özetliyor:
“Sizin gibi şirketleri çekebilmek için... dağlarımızı düzledik, ormanlarımızı traşladık, nehirlerimizin yollarını değiştirdik, şehirlerimizi kaydırdık... Tüm bunlar sizin için, şirketleriniz için, burada Filipinler’de daha kolay, daha kârlı iş yapabilmeniz için.” (*)
Türkiye’nin 10 yıl sonraki fotoğrafını merak edenler bu ilana iyi baksınlar. Ülke -Derviş’in sık kullandığı tabir ile- “hızla” böylesine bir teslim olmuşluğun zirvesine doğru koşuyor.
(*) Kapitalizmin Kaleleri, Gaye Yılmaz, Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

Başa dön
