www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Güncel ____ Kamil Tekin Sürek
İkna turu

Gerçek ____ İ. Sabri Durmaz
Emek hareketinin devasa imkânları

Ufuk ____ Fatih Polat
Yukarıdakiler ve aşağıdakiler

Ekonomik Boyut ____ Bahadır Özgür
Teslimiyetin zirvesine doğru...

  Güncel..........Kamil Tekin Sürek

İkna turu

Hükümetin Dünya Bankası Partisi’nden dördüncü ortağı Kemal Derviş, işçi sendikalarını acı reçeteye ikna turuna çıktı. Önce DİSK, sonra Türk-İş, en son da Hak-İş yetkilileri ile onlarca kamera karşısında naklen görüşme yaptı.
Görüşmelerin naklen yapılmasının amacı, “Kızım sana söylüyorum gelinim sen işit” misali sendikacılarla konuşup, işçi ve emekçileri ikna etmeye yönelikti.
IMF ve Dünya Bankası, işçi ve emekçileri ikna etmek için özel program yaptığına göre, işçi ve emekçiler için bugüne kadar olandan daha ağır tedbirler gündeme gelecek demektir. Kemal Derviş üç ay zor geçecek diye özel vurgu yaptığına göre, demek ki önümüzdeki günler emekçiler için dayanılmaz olacak.
Hükümet ve Dünya Bankası Temsilcisi Kemal Derviş, işçi temsilcileri ile biraz daha yoksulluk, açlığa dayanın diye görüşmeler yaparken; işveren temsilcileri ile sizi nasıl kurtarabiliriz diye toplantılar yapıyor.
İşverenler ve devlet bürokrasisi hiçbir fedakârlığa yanaşmıyor. Yüksek bürokratların lojmanları, yurtdışı gezileri, yazlık tatil kampları, lüks makam arabaları; işverenlerin yatları, uçakları, villaları vb. konuşulmuyor. Devlet bankalarını dolandıranlar, bankalarının içini boşaltanlar, batmış görünen işverenlerin yaşantılarında en küçük bir değişiklik olmuyor. Bir iki milyar borcunu ödeyemeyen esnaflar intihar ederken, Çağlar gibiler, Dinç Bilgin gibiler uçakları ve yatları ile Avrupa’nın sahillerinde ve kayak merkezlerinde sefalarını sürüyorlar. Ellerini her gün emekçilerin cebinin daha derinine sokmaya çalışan hükümet, askeri harcamalar konusunda gıkını çıkarmıyor. Emekçilere tasarruf önerilirken, askerler Türk Lirası’nın yüzde 30 değer kaybetmesinden söz ederek hükümetten para istiyor. Kimse askeri lojmanların, orduevlerinin, yazlık ve kışlık askeri dinlenme tesislerinin, Karpuzkaldıranların satışından söz edemiyor.
Kenan Evren “Bir garson benim kadar maaş alıyor” demişti; işçi maaşını çok bulup işçi sınıfı düşmanlığı yapanlar, darbeden sonra maaşlarını bir işçinin aldığının on katına çıkardılar. Şimdi on misli maaş alıp, lojmanlarda bedava oturup, hiçbir masrafı olmadan yaşayanlar, “Bir garson yüz yirmi milyon lira maaş alıyor, ben de lüks yaşantımdan biraz feragat edeyim” demiyor.
Ulusal Program, krizin sıkıntılarını hep birlikte çekeceğiz, hepimiz aynı gemideyiz vb. sözlerin hepsi palavra. Bunların söz sırası geldiğinde “Komşusu aç yatan bizden değildir” demeleri de palavra.
Ortalıkta binlerce tank gibi ciple dolaşan, her akşam bir barda ya da lüks lokantada bir işçi maaşı kadar hesap ödeyenler hiçbir sıkıntıya katlanmazken, işçilerden fedakârlık istenemez. İşçiler ve emekçiler, burjuvazinin yıllardır söylediği yalanlara bu sefer bir daha kanıp beklemeyecektir. Kemal Derviş’in turları, IMF programını emekçilere ehveni şer göstermeye yetmeyecektir. Emek Platformu’nun aldığı kararlar doğrultusunda emekçiler önce uyaracaklar, emperyalistler ve hükümet uyarıdan anlamazsa hak ettiği cevabı vereceklerdir.
e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön

  Gerçek..........İ. Sabri Durmaz

Emek hareketinin devasa imkânları

Emek Platformu’nun son toplantısı ve aldığı kararlar, birkaç bakımdan son derece önemlidir. Birinci önemli gelişme Emek Platformu’nun bileşimiyle ilgilidir ve bu, Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB)’nin Emek Platformu’na katılmasıdır. Böylece Emek Platformu, Türkiye’nin en büyük emekçi örgütlerinden birisini daha bünyesine alarak, son derece önemli bir dayanak edinmiştir. Bundan böyle Emek Platformu’nun kararları sadece kentlerdeki emekçiler tarafından değil milyonlarca küçük ve orta üretici köylü tarafından da dikkatle izlenecek, köylülüğün kendi tarzındaki eylemleri (kent ve köy yollarının traktörlerle kesilmesi, eylemlerin kasaba ve köylere doğru yayılması gibi) mücadeleye yeni bir renk katacaktır. Ama bunun da ötesinde işçiler, kent emekçileri ile köylülük arasında “büyük, tarihsel köprünün kurulması”nın adımlarının somut bir biçimde atılmış olması söz konusudur.
Emek Platformu’nun son kararlarındaki önemli noktaların birincisi ise; alınan kararların yelpazesinin genişliğidir.
Daha önceki Emek Platformu kararlarının karakteristik özelliği, belirlenmiş bir tarihte “Ankara’da yürüyüş” biçiminde sonlanmasıydı. Her şey o yürüyüşe kilitlenir ve o zamana kadar da, genelde, birkaç kentte yapılan bazı kitlesel çıkışlarla sınırlı kalınırdı. Bunun ötesinde yapılanlar ise, daha çok yerel platformların gayretlerine bağlı olurdu. Ancak, bu sefer alınan kararların daha geniş bir yelpazeye ve zamana yayılan eylemleri kapsadığını görüyoruz.
Ancak, bütün bu olumlulukların en önemlisi, hiç kuşku yok ki; Emek Platformu’nun bu sefer az çok belirlenmiş bir programa sahip olmaya başlamış olmasıdır.
Emek Platformu, iki yıla yaklaşan geçmişi süresinde hep bir somut gelişme üstünden, hükümetin tutumunu protesto etmek ya da hükümeti uyarmak için eylemler yapmıştır. Ama bu sefer Emek Platformu; uluslarası sermaye (IMF) ve yerli uşaklarının programlarına karşı bir emek programı ile “Şu şu talepleri istiyoruz, bunların yerine gelmesi için mücadele ediyoruz” diyen bir program öne sürmüştür. Böylece de Emek Platformu; zaman zaman, zoraki toplanıp zoraki kararlar alan bir pozisyondan kurtulup daha istikrarlı ve amaçları belirlenmiş bir zemine sahip olmuştur. Bu aynı zamanda; Emek Platformu’nun “kendiliğindencilik”ten kurtulmaya yöneldiği, “protestoculuk”tan “hak alma kararlılığı”na geçmek için önemli bir imkân edindiği, emek cephesinin kendisini iktidar seçeneği olarak tarif etmeye yöneldiği anlamına gelmektedir. Çünkü; kalıcı bir programa sahip olmak demek; hele bu program sermaye cephesinin saldırı programının karşıtı olarak oluşmuşsa, bunun anlamı; emekçilerin, sermayenin ülkeyi sürüklediği kaostan kurtarmak için emekçilerin böyle bir program geliştirdiğidir. Yani başka bir söyleyişle; Emek Platformu’nun böyle bir programa sahip olması demek, emekçilerin; sermaye hükümeti ve onun partilerinin IMF kapılarına, Amerika’lara gidip Derviş’ler aracılığı ile alıp getirdiği “kökü dışarda program”a karşı, “ulusal” doğrudan doğruya bu ülkenin emekçilerinin, halkının çıkarlarıyla ülke çıkarlarının çakışmasının eseri olan bir programı ortaya koymaları demektir.
Üstelik bu program; sadece; emekçilerin, halkın ihtiyaçlarını öne almış olmak bakımından emekçi bir karaktere sahip olmak; ülkenin çıkarları, kendi imkân ve kaynakları gözetilerek oluşturulması nedeniyle “ulusal olmak”la kalmamakta, aynı zamanda “bilimsel bir gerçeklik” olarak da öne sürülmüştür. Çünkü; Emek Platformu tarafından öne sürülen programın esası; sermaye güçlerinin iktisadı piyasalaştıran neoliberal dayatmalarına karşı iktisat biliminin gereklerine uygun olarak da hazırlanmış; üniversitelerimizin en saygın bilim adamlarının sorunları ele alış ve çözümleyişi Emek Platformu tarafından benimsenmiştir.
Ancak bu davranışıyla Emek Platformu; “emek karakterli”, “ulusal” ve “bilimsel” bir programa sahip olmaktan daha ötesine de adım atarak; sermayenin bilimi kendi çıkarları için kullanan ve onu yozlaştıran tutumuna karşı; bilim cephesinden atılacak ileri adımlara destek verdiğini de ortaya koyarak bilimi, bilim dünyasını piyasanın oyuncağı olmaktan kurtaracak girişimlere cesaret veren bir karar almıştır. Böylece; hem bilim ve bilim dünyası, kendisine destek veren milyonlarca emekçinin gücüne sahip olacak bir olanağa kavuşurken, işçi sınıfı ve emekçiler de bilimin, bilimsel bilginin gücünden sermayeye karşı savaşta yararlanacakları bir pozisyon kazanmışlardır. Bu nedenledir ki; 24-25 Mart günleri, Emek Platformu’nun düzenleyeceği sempozyumda emekçilerin programının tartışmaya açılması; bu programın bilim dünyasının katkısına açılacak olması tarihsel bir olgudur. Ve ilk kez Türkiye’nin işçileri, emekçileri bilimin gücünden böylesi dolaysız yararlanacakları bir gelişmenin önünü açmışlardır.
Ve elbette bu gelişme, emek programının zenginleştirilmesi ötesinde sermayenin bilimi nasıl “piyasalaştırdığı” ve bilimin hangi pozisyonda kendi rolünü oynayacağını da tartışmaya açarken, emperyalist kültüre karşı mücadeleden bilimsel bir ünversite, demokratik bir ünversite fikrinde ve mücadelesinde pek çok şeyin yeniden tartışmaya açılıp sınıf güçleri katında tarafların yeniden mevzilenmeyi de gündeme getireceğinden kuşku duyulamaz.
Ama, hiçbir şeyin de kendiliğinden yerli yerine oturacağı düşünülmemelidir. Tersine gelişmelerin sunduğu bu devasa imkânların gerçeğe dönüşmesi sınıf partisinin, emekçilerin ileri kesimlerinin bilinçli gayretlerine, planlı müdahalelerine bağlıdır.
e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  Ufuk..........Fatih Polat

Yukarıdakiler ve aşağıdakiler

Susurluk’la simgelenen devlet çetesi-kontrgerilla tartışmalarının kilit isimlerinden Korkut Eken Susurluk davasından ceza alınca kayıp silah davasının duruşmasında kendisini kurban ettiğini düşündüğü güçlere, şantaj yollu mesajlar gönderdi. Kayıp suikast silahlarının dönemin Emniyet Müdürü Mehmet Ağar’ın sözlü talimatıyla kendisi tarafından teslim alındığını ve dış ülkelerdeki örtülü operasyonlarda kullanıldığını söyledi. Eken bu ülkelerin hangi ülkeler olduğu konusunu ise “devlet sırrı” olarak örtülü bıraktı. Bunun üzerine bazı televizyon kanallarına canlı telefon bağlantısı ile konuşma gereği duyan Ağar, Eken’in sözlerini doğruladı ancak, O da bu “kayıp” suikast silahlarının hangi ülkelerde kullanıldığı sorusunu “devlet sırrı” olarak örtülü bıraktı.
Şunun altı döne döne çizilmeli, eğer bir devletin “milletine” açıklamayacağı, ondan köşe bucak saklayacağı sırları varsa, bu sırlar kesinlikle milletin çıkarına değildir.
Ve yukarıdakilerin aşağıdakilere karşı bu tutumu sınır ötesine bile taşmıştır. “Milli çıkarlar” adına yurtdışından toplanan ve Alparslan Türkeş’in kişisel hesabına aktarılan trilyonlara varan paralar buna örnektir. Bu paraların akıbeti sorulduğunda Türkeş’in kızı Umay Güney ifadesinde, “Bu paraları şimdi açıklayamayacağım milletin menfaatine olan yerlere transfer ettim” demişti. Bir tefeci ile girilen ticari ilişkide bile, aradaki “konsensusun” güvenilirliği gereği belirli bir açıklık bulunur. Ama Türkeş’iyle, Eken’iyle, Ağar’ıyla ve onları kumanda edenleriyle yukarıdakiler için bunun bile çok gerisinde bir ahlak söz konusu. “Millet”ten toplanan paralar “devlet sırrı” örtüsü altında hangi dış operasyonlarda kullanılmıştır? Şu an İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Ferman Demirkol’un da adının geçtiği Azerbaycan darbesinin bunlardan biri olduğu konusunda kimse şüphe etmiyor. Diğerleri hangisidir? Bunun hesabı bütün açıklığı ile verilmelidir.
Bugün, yine yukarıdakilerin aşağıdakilerin başına ördüğü çoraplardan biri de, Türkiye ekonomisi kendisine teslim edilen ABD’li Kemal Derviş’in açıkladığı adından başka hiçbir şeyi “ulusal” olmayan programla ilgili. Bir önceki IMF programı ile ülkeyi yıkıma sürükleyen hükümet, bu kez yine IMF ve Dünya Bankası patentli Derviş’in programı için aşağıdakileri kandırmaya çalışıyor.
Derviş, işçi sendikalarını gezerek bu programa toplumsal destek sağlamaya çalışıyor. Aynı gün öğretim üyeleri Ankara Üniversitesi SBF’de düzenledikleri konferansta Derviş’in hazırladığı programın Türkiye’yi tekrar krize sürükleyeceğini belirtiyor ve ülkenin krizden çıkışının bu liberal politikaların terk edilmesiyle mümkün olabileceğine vurgu yapıyorlar.
Ancak konunun uzmanları böyle söylerken Milliyet Gazetesi’nin Başyazarı Güneri Civaoğlu ve Hasan Cemal, ısrarla Derviş’in bir nimet olduğuna, ona sahip çıkılmaması halinde ülkenin artık kurtuluşu olmayan noktalara geleceğine toplumun tüm kesimlerini ikna etmeye çalışıyor. Gazetesinden aralarında köşe yazarlarının da bulunduğu yüzlerce kişinin atılması karşısında tek bir satır bile yazmayan ve aldığı ücret ABD’nin en etkin gazetelerinden New York Times’ın başyazarının bile üstünde olan kişilerin, ekonomiye bakarken aşağıdakileri hesaba katması mümkün mü? Yanındaki mesai arkadaşının “krizin sonuçları” bahane edilerek kapının önüne konulduğunda, kendi durumunu riske etmemek için tek bir satır yazma fedakârlığını bile göstermeyeceksin, ama “Ülkenin düze çıkması için tüm toplum olarak fedakârlık yapılmalı” diyeceksin?
Korkut Eken’lerin, Mehmet Ağar’ların, Türkeş’lerin tutumlarıyla Civaoğlu’nun tutumu arasında, millete, aşağıdakilere yaklaşım açısından ne fark var? Bu “derin” benzerliğin bir tesadüf olduğunu sanmak, sistemin işleyiş yasalarını anlamamak demektir.
e-posta:
polat@evrensel.net

  Başa dön

  Ekonomik Boyut..........Bahadır Özgür

Teslimiyetin zirvesine doğru...

Kemal Derviş günlerdir tartışılan ve adına “ulusal program” dediği IMF kaşeli yeni ekonomik paketi açıkladı. Pakette hızlı özelleştirmeden işçi ücretlerinin, çiftçiye verilen desteğin düşürülmesine kadar 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’a bile rahmet okutacak politikalar yer alıyor. Ve Derviş ülkenin emekçi kesimlerini doğrudan hedefine koyan bu programa işçi sendikalarından destek vermelerini istiyor; “Üç ay dişinizi sıkın. Sonra hep birlikte rakamlar üzerine konuşuruz” diyor.
Açıkladığı programın ana hedefini Derviş, “Dış kaynak bulmak” olarak belirlemiş. Yabancı sermaye gelmediği müddetçe ekonomik istikrarın sağlanamayacağını, yatırımın, istihdamın, üretimin artmayacağını iddia ediyor. Medyadan da bu fikirlere büyük destek var. IMF iktisatçıları, eski Hazine ve Merkez Bankası başkanları televizyonlarda, yeni programın hedefinin sermaye çekmek olduğunu söylüyorlar. Dolayısıyla yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesinin koşullarının oluşturulması ile “ulusal çıkar” ve “ekonomik istikrar” arasında bir neden-sonuç ilişkisi kuruluyor. Hükümetin “ulusal program”dan kast ettiği de bu olsa gerek. Yabancı sermayenin gereklerini yerine getirmeyi amaçlayan, Türkiye sınırları içinde uygulanan bir program! IMF ve Dünya Bankası kaşesi taşıyan ve tamamen yabancı sermayenin çıkarı gözetilen böyle bir programın ulusal olması nasıl mümkün olabilir?
Ulusal ekonomiler yaklaşık 750 küresel kuruluşca denetlenen bir mali ve ticari ağ tarafından kuşatılmış durumda. Bu ağ; devlet kurumlarını etkisizleştiren ve istihdam ile ekonomik etkinliklerin daraltılmasına hizmet eden bir “uluslararası alacak tahsilat süreci” tarafından düzenleniyor. Bu sürecin tahsildarları ise IMF ve Dünya Bankası. Sistemin merkezinde emek maliyetlerinin azaltılması ile çokuluslu tekellerin pazarlarının genişletilmesi bulunuyor. Ancak düşük gelir düzeyi ulusal ekonominin çöküşünü, fabrikaların kapanmasını ve işletmelelerin iflasını beraberinde getiriyor. Aşırı üretim yaratan bu sistemde uluslararası sanayi ve ticaret şirketlerinin kendi pazarlarını genişletmelerinin tek yolu aynı anda bağımlı ülkelerin ulusal üretim zeminlerinin altını oymaktan geçiyor. İhracatın artması, gelir düzeyinin düşmesine bağlı. Böylece yoksulluk arzın bir girdisi olarak kullanılıyor. Sonuçta küçük ve orta işletmeler ya iflasa sürükleniyor ya da uluslararası tekellerin taşeronları konumuna düşüyor; devlet işletmeleri ya özelleştiriliyor ya da tasfiye ediliyor. Bağımsız tarım üreticileri ise tamamen yoksullaştırılıyor.
Dolayısıyla pazarın uluslararası sermaye için büyümesi demek, ulusal ekonomilerin parçalanması ve tahrip edilmesi demektir. Bu tahribatta baş aktörler olarak IMF ile Dünya Bankası arasındaki görev paylaşımı şöyledir: Dünya Bankası “ekonomik reformları”, IMF ise “yapısal reformları” desteklemeyi üstlenmiştir. Dünya Bankası’nın temel sorumluluk alanı; ticaretin liberalizasyonu, bankacılık sektörünün düzenlenmesi, devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, vergi reformu ve tarım alanlarının yabancı tekellere açılması. IMF tarafından hayata geçirilen “yapısal uyum programları”nın işlevi ise, alt yapısı Dünya Bankası tarafından hazırlanan bu talanın son adımını atarak ülkelerin varlıklarına el konulmasıdır. Türkiye Derviş’in programı ile şimdi bu sürece girmiş bulunuyor.
Derviş ise program sayesinde Türkiye’nin önümüzdeki 10 yılda ortalama yüzde 7 büyüyeceğini ileri sürüyor. Oysa IMF ve Dünya Bankası onaylı bu “gölge ulusal program” yaşama geçerse önümüzdeki 10 yılda Türkiye’nin ne hale geleceğini; benzer programları uygulayan ülkelerin içine düştükleri durumda şimdiden görmek mümkün.
Nitekim “IMF çağdışı” diyen Başbakan Bülent Ecevit, demagojik biçimde IMF’yi “kurşunla değil kıtlıkla öldüren” bir diktatörlük olarak suçlayan ve hemen ardından ülkede olağanüstü hal ilan ederek orduyu ekmek fiyatlarına karşı ayaklanan halkın üzerine salan Caracas’ın “ulusalcı” Devlet Başkanı Carlos Perez’i ne kadar da anımsatıyor! IMF’in 2000 yılı içinde anlaşma yaptığı 12 ülkeden de suyun özelleştirilmesini talep etmesi ve bu uygulamayı Dünya Bankası’nın “Yoksulluğun azaltılması ve Büyüme Yardımı” kapsamında dayatması, “kurtarıcılar”ın gizli yüzünü ortaya çıkartıyor. Aynı şekilde üç gün önce Türkiye ile benzer programa imza atan Endonezya’da yerlerde sürüklenen ve polis tarafından vahşice dövülen üniversite öğrencilerinin görüntüleri; IMF politikalarının sonuçlarının son yıllardaki en trajik fotoğraflarından birisiydi. Yaşanmış ve halen de yaşanmakta olan bu örnekleri çoğaltmak mümkün.
Ancak Türkiye’nin Derviş programı ile birlikte girdiği sürecin sonucunda varılacak hedefi belki de en güzel Filipinler hükümetinin “Fortune” dergisine verdiği ilandaki sözler özetliyor:
“Sizin gibi şirketleri çekebilmek için... dağlarımızı düzledik, ormanlarımızı traşladık, nehirlerimizin yollarını değiştirdik, şehirlerimizi kaydırdık... Tüm bunlar sizin için, şirketleriniz için, burada Filipinler’de daha kolay, daha kârlı iş yapabilmeniz için.” (*)
Türkiye’nin 10 yıl sonraki fotoğrafını merak edenler bu ilana iyi baksınlar. Ülke -Derviş’in sık kullandığı tabir ile- “hızla” böylesine bir teslim olmuşluğun zirvesine doğru koşuyor.

(*) Kapitalizmin Kaleleri, Gaye Yılmaz, Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net