|
|

|
           

16 Mart Katliamı davası 1988 yılında kadar tozlu raflara kaldırıldı. Bir grup avukat 16 Mart 1988 yılında Eczacılık Fakültesi önünde bir basın açıklaması düzenleyerek katliam hakkında bilgisi ve tanıklığı olan herkesin kendileriyle irtibat kurmaya çağırıyordu.
|
Tarih .................................................... Hacer Yücel |
23 yıl geçti...
Failler hâlâ dışarıda!
Yer İstanbul Üniversitesi, Tarih 16 Mart 1978, saat 13.30.
Dehşet verici bir patlama ve ortalığı karanlığa gömen kara bir duman... Yüzlerde şaşkınlık, tedirginlik...
7 öğrencinin ölümü, onlarcasının yaralanmasıyla sonuçlanan 16 Mart Katliamı’nın üzerinden tam 23 yıl geçti. Ve bu yıl da katledilen 7 öğrenci kırmızı karanfillerle anılacak, sorumluların yargılanması istenecek. Peki katliamı gerçekleştirenler, gerçekleşmesine göz yumanlar, bütün bunları nereden izleyecek?
Beyazıt kan gölüne döndü
1 Mart 1978 gününden itibaren okula topluca girip çıkma kararı almıştı devrimci öğrenciler. Tıpkı geçmiş 16 gün gibi, o gün de topluca okuldan çıkıyorlardı; saldırılara karşı kol kola girerek ve faşistlerle karşılıklı slogan atarak. “Beyazıt Meydanı Komünistlere mezar olacak” sloganı büyük bir gürültü ve yoğun silah sesleriyle eyleme dönüştü. Ortalığı karanlığa boğan duman ve şaşkınlık geçince, yaşanan katliamın korkunç yüzü ortaya çıktı. Beyazıt Meydanı kan gölüne dönmüştü. Hukuk ve İktisat Fakültesi’nde okuyan öğrencilerden Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Hatice Özen, Abdullah Şimşek, Murat Kurt, Hamdi Akıl, Turan Ören hayatını kaybetmiş, 50’den fazla öğrenci de yaralanmıştı. Katledilen öğrencilerin cenazesi binlerce kişinin katıldığı bir törenle Beyazıt’tan kaldırıldı.
Polis öğrencileri zorla çıkardı
Katliamın sonrasında yaşananlar ise tam anlamıyla bir skandaldı. Katillerin üzerine gitmesi gereken devlet, katliamı unutturmayı, delilleri yoketmeyi ve katliamın sorumlularını yargı önüne çıkarmak isteyen avukatları cezalandırmayı seçti.
Dönemin Toplum Polisi Veli Murat Nebioğlu, katliamdan 9 gün önce İstanbul’un tüm emniyet birimlerine katliamın olacağı yönünde yolladığı resmi yazıda şu bilgilere yer veriyordu: “İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde 8 Mart 1978 günü ülkücü gruba mensup öğrencilerin, karşı görüşlü öğrencilere Amfi-1’de saldıracakları, sol gruba mensup öğrencilerin fakülteye gelmeye devam etmeleri halinde de 8-10 gün içinde bu grup üzerine bomba atılacağı istihbarat olunmuştur...”
Ancak 9 gün önceden bildirilen katliam konusunda polis önlem almadığı gibi, katliamı gerçekleştirenlere de yardım etti.
Diğer günlerde olduğu gibi 16 Mart günü de Süleymaniye’den çıkmak üzere harekete geçen öğrencilere polis izin vermedi. Üniversite polis noktası amiri Reşat Altay ve ekibi, öğrencileri ön kapıdan çıkmaya zorladı.
Polislere koşmayın emri verdi
Polisin katliamı gerçekleştiren polise yardımı bundan ibaret değildi. Katliamı gerçekleştirenler olay yerinden hızla uzaklaşırken, arkalarından koşan polis memurları da “Durun... Koşmayın...” emri ile geri döndüler. Bu komutu veren devrimci öğrencileri zorla ön kapıdan çıkaran Reşat Altay’dı. Altay’ın bu çabasının karşılığını aldı. Önce İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü yardımcılığına sonra da Niğde Emniyet Müdürlüğü’ne atandı.
Katliamın dosyası tozlu raflarda
Katliamı gerçekleştirenleri korumak için elinden gelini yapan yetkililerin çabaları yargı aşamasında da devam etti. Tanıkların ifadeleri doğrultusunda dönemin Ülkü Ocakları Derneği (ÜOD) İstanbul Şube Başkanı Orhan Çakıroğlu, ÜOD yöneticilerinden Mehmet Gül, dönemin MHP Gençlik Kolları Kazım Ayaydın, ÜOD’li Sıddık Polat ve Ahmet Hamdi Paksoy, katliamı planlayıp uygulamak suçundan İstanbul 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılandı. Sanıklar delillerin yetersiz olduğu gerekçesiyle beraat ederken, sadece Sıddık Polat’a 11 yıl hapis cezası verildi. Ancak onun hakkında da Askeri Yargıtay, 5 Ekim 1982 tarihinde beraat kararı verdi.
Katliam 17 yıl sonra...
16 Mart Katliamı davası 1988 yılında kadar tozlu raflara kaldırıldı. Bir grup avukat 16 Mart 1988 yılında Eczacılık Fakültesi önünde bir basın açıklaması düzenleyerek katliam hakkında bilgisi ve tanıklığı olan herkesin kendileriyle irtibat kurmaya çağırıyordu.
Bütün bu olaylar yaşanırken katliamı gerçekleştiren ve ülkücüler tarafından konuşulmasından endişe edilip öldürülen Zülküf İsot’un ablası Remziye Akyol, olayla ilgili çok ciddi açıklamalarda bulundu. Avukatlar topladıkları delillerle 1992 yılında İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na müracaat ederek “İadeyi Muhakeme” talebinde bulundular. Avukatların bu talebi ancak 1 Haziran 1995 yılında hayata geçti.
Emri Türkeş verdi
Yeniden açılan dava İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. Remziye Akyol’un ifadeleri yeni açılan dava için çok önemliydi. Çünkü Akyol’un ifadeleri Latif Aktı ve Sıddık Polat’la birlikte polis memuru Mustafa Doğan’ı da işaret ediyordu. Akyol, mahkemeye verdiği ifadede, katliamı kardeşinin Mustafa Doğan, Latif Aktı ve Sıddık Polat’la birlikte gerçekleştirdiğini söyleyerek, emri MHP lideri Alparslan Türkeş’in verdiğini açıkladı.
Ancak davanın en önemli sanıklarından olan Mustafa Doğan sanık sandalyesine hiçbir zaman oturmadı. Savcılık, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne Mustafa Doğan’ın bulunması ve mahkemeye getirilmesi için defalarca yazı yazdı. Emniyet’ten gelen cevap, Doğan’ın Mart 1978’de İstanbul Toplum Polisi görevinde bulunduğu, fakat kısa bir süre sonra polislikten istifa ettiğini bildiriyordu.
Yazının altındaki imza çok ilginçti. İmza 16 Mart 1978 yılında devrimci öğrencilerin ön kapıdan çıkmaya zorlayan ve katliamı gerçekleştirenlerin arkasından koşan polise “Durun... Koşmayın...” emrini veren Reşat Altay’a aitti. Altay, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele’den sorumlu Müdür Yardımcısı sıfatıyla yazıya imzayı atmıştı. Kuşkusuz 1997 Mayısı’nda Mustafa Doğan’ın emniyetçe aranmadığı, hatta arama emrinin dahi bulunmadığı gerçeğinin ortaya çıkması bir başka skandaldı.
Dosya sayfaları eksik
8 Temmuz 1996 tarihli duruşmayla birbiri ardına yaşanan skandallara bir yenisi daha eklendi. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nden istenilen MHP Ana Davası’nın gerekçeli kararında, başta Alparslan Türkeş olmak üzere bazı MHP yöneticilerinin isimlerinin yer aldığı sayfaların eksik olarak gönderildiği ortaya çıktı.
Çatlı devletin her kademesinde
Davada ortaya çıkan en önemli olaylardan biri de kuşkusuz Susurluk kazasıyla adını sıkça duyduğumuz ve üst düzey yetkililerle ilişkilerini hayretle dinlediğimiz Apdullah Çatlı’ydı. Çatlı’nın, 16 Mart tarihinde gerçekleşen ve 7 kişinin ölümü, yüzlerce kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan katliamdaki bombaları temin ettiği ortaya çıktı. 24 Kasım 1997 tarihli duruşmada tanık olarak dinlenen emekli Astsubay Oğuz Serçinlioğlu’nun verdiği bilgiler, ordu-çete ilişkisini gözler önüne seriyordu. Serçinlioğlu, Çatlı’ya verilen TNT kalıplarının ordu tarafından temin edildiğini söylüyordu.
İstanbul DGM, Susurluk Davası çerçevesinde yaptığı bir araştırmada olaylar sırasında polislere “Durun... Koşmayın...” emrini veren Reşat Altay’ın Çatlı’yla beş kez telefon görüşmesi yaptığını belirlemesi de, katliamdan devletin ne kadar haberdar olduğunu ve davayı engellemek için elinden geleni yaptığını açıklıyordu.
Başa dön


|
Portre

Larissa Reissener
(1895 - 1928)
1 Mayıs 1895’te Polonya’da doğdu. Babası, Pulawa Tarım Akademisi’nde profesördü. Tutucu bir avukat ve kralcı olan babası, daha sonra cumhuriyetçi ve sosyalist olmuştu. Babasının önce işi, sonra da siyasi sürgün gereği Almanya ve Fransa’da büyüdü. Rus sürgünlerinin, Karl Liebknecht, Bebel gibi devrimcilerin bulunduğu bir çevrede büyüdü; bu onun çok erken yaşlarda marksizmi benimsemesini sağladı. 1905 Devrimi’nden sonra ailece Rusya’ya döndüler. Daha ortaokul yıllarında biçim açısından çok iyi sayılmamakla birlikte “Atlantis” oyunu yazdı. Bu oyunda kendini öldürmekle toplumu başına geleceklerden korumayı amaçlayan bir adamı anlatıyordu. Ellerinde kalan son meteliği, “Kudin” adlı gazetenin çıkarılmasına ve uluslararası dayanışmaya hainlik edenlere karşı bir savaşı başlatmak için harcamışlardı. Sansür ve mali güçlüklere karşın verilen savaşı yöneten, 19 yaşındaki Larissa’ydı. Ama savaşım mali nedenlerden bitti. Şubat Devrimi’nin ilk anlardan başlayarak işçi kulüplerinde çalıştı. O, sınıfın ve devrimin yaratıcı gücünü görmüştü.
Larissa partiye girmişti ve şimdi Çekoslavakya cephesine gitmekteydi. Volga Donanması’nda savaşa katıldı. Cephe adlı kitabında Kızılordu’nun çarpışmalarını ve kendi oynadığı rolü büyük bir alçak gönüllülükle anlatıyordu. 1920 yılında Afganistan’a tam yetkili elçi atanan eşinin yanına gitti. 1923 yılında Sovyetler Birliği’ne döndü. Aynı yıl Alman Devrimi başladığında Almanya’ya gitti. Hamburg işçilerinden savaşımını Almanya ve dünya proletaryasına anlatmak ve savaşı ölümsüzleştirmek üzere Hamburg’a gitmeyi başardı. Moskova’ya döndüğünde “Hamburg Barikatları” adlı kitap yazdı. Çünkü çabuk kazanılmış bir ufkuyla devrime varılamayacağını öğrenmişti. Sanayi ürünlerinin standartlarının geliştirilmesi komisyonunda çalıştı.
Rusya ve dünya ekonomisi üzerine pek çok kitap okudu, kitap yazdı. Ural işçilerinin yaşantısı üzerine üçlü bir roman yazmayı düşünüyordu. Bu kitapta Pugaçev Ayaklanması döneminden bir kesit vererek nasıl sömürüldüğü ve sosyalizmin kurulmasını anlatacaktı. Bu tasarıyı yaparken öldü. Yüzüne kinle baktığı burjuvaziyle savaşırken değil, büyük bir tutkuyla sevdiği doğayla savaşırken yenik düştü.
Güncel Tarih

1919
YAKOV MİHAİLOVİÇ SVERDLOV ÖLDÜ
1885’te doğup 16 yaşında sosyal demokrat harekete katılan Sverdlov, Bolşevik örgütlenmenin yeraltı çalışmasının en önemli isimlerinden biriydi. Tutuklu ve sürgün olmadığı süre boyunca yeraltı örgütlerinin birbirine bağlanmasında çok önemli ve yeri doldurulmaz bir işlev yüklendi. Bu birikim ve deneyimi, onun aynı zamanda, Sovyet devletinin inşasında da önemli görevler almasını getirdi. Yakalanmış olduğu İspanyol nezlesinden kurtulamayan Sverdlov’un ölümü, sosyalist devrimi gerçekleştiren kadrolardan çok önemli bir simanın kaybı anlamını taşımıştır.

1988
HALEPÇE KATLİAMI: 5 BİN ÖLÜ
Saddam rejiminin uçakları, Irak’ın Halepçe kentinde yaşayan Kürtlerin üzerine kimyasal silahlarla saldırdı. Katliamda, çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 5 bin kişi öldü.

1978
16 MART KATLİAMI
İstanbul Üniversitesi’nden çıkan öğrencilerin üzerine bomba atan ve ardından silahlarla ateş eden sivil faşistler, 7 öğrencinin ölümüne ve 30’u ağır olmak üzere 100’e yakın öğrencinin yaralanmasına neden oldu. Katliama katılan Zülküf İsot’un anlattıkları, katliamın, polıs-ülkücü işbirliğiyle yapıldığını açıkça ortaya koydu.
|
|

|