www.evrensel.net
|
istatistik
|
emek.net
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Söz-Öz
____
Aydın Çubukçu
Put yapıcılığın kapitalist ekonomi politiği
Ekonomi Dünyası
____
Tahir Şilkan
Geçikmiş vergi yükümlülükleri için “gereken” yapılmıştır
Emek Dünyası
____
İhsan Çaralan
‘Kuraklık rantı’ tehlikesi
Hayatın İçinden
____
Arif Nacaroğlu
Ters yön
İşçi Üniversitesi
____
Yüksel Akkaya
İşgüvencesi neden önemli?
Söz-Öz
..........
Aydın Çubukçu
Put yapıcılığın kapitalist ekonomi politiği
Göçebeler, öleni öldüğü yere gömer, unutur, yollarına devam ederlerdi. Bir çok ilkel toplumda, ölüler yakılır. Gideceği yere kolayca gitsin, cefasını çektiği bu topraklarda fazla oyalanmasın diye herhalde. İlk yerleşik toplumlarda, insanlar ölülerini evlerinde saklarlardı. Bizim Alacahöyük’lüler, atalarını, ana-babalarını, ölümlerinden sonra önce doğaya bırakır, akbabalar tarafından bir iyice, kemiklerine kadar temizlenmelerini sağlar, sonra geriye kalanı evlerinin tabanına bir küp içinde gömerlerdi. Filistinliler de öyle yaparlardı. Ama ölülerine tapmazlardı. Ev halkının bir parçası olarak, yaşayageldiği biçimde sürdüreceği bir ikinci hayat verirlerdi onlara. Ölülere tapma daha sonra ortaya çıktı. Tek tanrılı dinler ise, ölüye tapmayı yasakladı.
Ama işin içine siyaset ve günlük menfaat girince, yaşayanlar ölülerden medet ummaya yeniden başladılar.
Çaresiz bir insanın bir türbeye mum dikmesi, çaput bağlaması farklı bir şeydir, elinde her türlü olanağı toplamış, iktidar sahibi olmuş insanların ölüleri toplumun hayatına sokmaya çalışması başka bir şeydir.
Ölen zat, yattığı yerde rahat bırakılmaz, hâlâ yaşıyormuş gibi, yeni egemenliklerin, yeni etki kurma çabalarının sahnesinde başka bir rol verilerek oynatılmaya devam eder. Şu ya da bu siyasi partinin oy deposuna adam toplasın diye, şunun bunun kredi meselesini halletsin, ihale dalaverelerinde aracılık etsin, çevresinde topladığı kafası karışıkların kalabalığına dayanarak yaşayan uyanıkların menfaat değirmenine su taşısın diye ite kaka hayatın içinde dolaştırılır. Bir an önce toprağa karışmak isteyen ceset, kapanın elinde kalır. Ardından gidenler kendi aralarında iktidar kavgasına girdiklerinden, çürüyen bedenin eli birinde, kolu ötekinde, kafası başkasında parçalanır. Her biri merhumun en hakiki takipçisi olduğunu iddia ederek ötekilerin kuyusunu, elinde kalan kemiklerle kazmaya kalkışır. Bunun dinsel, ahlâki, inançla ilgili hiçbir özelliği yoktur.
Menderes’in, onunla birlikte asılanların, Turgut Özal’ın, son olarak Esad Coşan’ın öldükleri yerde rahat bırakılmamalarının tek sebebi siyasi ve ekonomik çıkar sağlama iştahıdır.
Hem kapitalistler, hem de kapitalistlerin siyasetçileri, yeni putlar yaratmadıkça kendi hayatlarının sürdürülmesinin zor olduğunu biliyorlar. Kendi çirkin, menfaatçi, üçkâğıtçı yüzleri görünmesin diye, ölülerin arkasına saklanıyorlar. Ölüleri put haline getiriyorlar. Hepsi kendi rezaletlerini örtmek, yolsuzluklarını, hırsızlıklarını örtmek için onun kefeninden bir parçayı elinde sallıyor. Kendileri elbette buna tapacak kadar ahmak değiller. İşin iç yüzünü biliyorlar. Her ölünün piyasa değerinin ne olduğunu ölçüyor, biçiyor ona göre bir siyaset yürütüyorlar. Onlar, bir ölünün değerini ölçerken, sağlığında ne yaptığıyla ilgilenmiyorlar. Asıl önemli olan, elde kalan cesedin daha kaç kişiyi sürüye katma gücü taşıdığıdır. Aptallaştırılmış insanların sürüsü büyüdükçe, onların sırtından siyasi, ekonomik pazarlık yapma gücü de büyüyor. Benim oy depomda şu kadar kelle var, seni iktidar yapabilirim, yeter ki sen şu meselelerde benim işimi yap! Tamam ben o işi yaparım, sen de ardındaki sürüye benim hırsızlığımı gösterme, benim namussuzluğumun perdesi ol! Al takke, ver külah! Rahmetli de huzur içinde yatmasın, bizim dünya işlerimiz için çalışmaya devam etsin!
Esad Çoşan’ın Süleymaniye Külliyesi’nin mezarlığına gömülmek istenmesi, hazrete bir ulu kişilik kazandırma propagandasının desteği olacaktı. Orada, Kanuni Süleyman’la ve onun ünlü karısı Hurrem Sultan’la, Nakşi Şeyhi Zahit Kotku ve Turgut Özal’ın annesi Hafize Özal’a, Osmanlı hanedanının bir çok muhteremiyle birlikte defnedildiğinden, etkisi ve namı büyüyecekti. Kendinden önce ölüp oraya gömülmüş olanların her biri nasıl yaşayanların arasında çeşitli rollerle dolaştırılıyorlarsa, o da kendisine biçilen görev için hazır bekleyecekti.
Bunda, eski insanların samimi inançlarının kırıntısını bile göremeyeceğimiz ikiyüzlü, menfaatçi bir politikacılık bulunduğu için, Cumhurbaşkanı’nın gömülmeye izin veren Bakanlar Kurulu Kararnamesini iptal etmesinden de faydalanmaya çalışılacaktır. Bunu da bir çıkar sebebi olarak değerlendirecek, sinekten yağ çıkarmaya devam edeceklerdir.
Haramilerin elinden ölüp de kurtulmak yoktur. Ölünün inanç tüccarlarının pis piyasalarındaki, siyaset borsasındaki değeri, faizden de, gayrimenkul kâğıtlarından da daha yüksek olamaz. Temiz bir saygı, karşılık beklemeyen bir içten dua, gösterişsiz, şatafatsız bir yolculama onların işi değildir.
Bu sözler, Nazım Hikmet’in mezarını Türkiye’ye getirmeyi kafasına takmış, hükümetin “itibar iadesi” kararnamesini alkışlayan “solcu”lar için de geçerlidir.
Ölülerin ağzından konuşmayı, mezar taşlarından kendinize basamaklar yapmayı bırakın. Ölüleri bırakın ve öyle konuşun: siz kimsiniz, ne yapıyorsunuz, ne istiyorsunuz? Örtüsüz perdesiz, açık alınla, açık yüzle halkın karşısına çıkmak size niye bu kadar zor geliyor? Onu söyleyin.
E-mail:
aydincubukcu@evrensel.net
Başa dön
Ekonomi Dünyası
..........
Tahir Şilkan
Geçikmiş vergi yükümlülükleri için “gereken” yapılmıştır
Maliye Bakanlığı tarafından yayımlanan 414 Sayılı Tahsilat Genel Tebliği ile vergi borçlarını zamanında ödememiş-ödeyememiş mükelleflerin, 31 Aralık 2000 tarihine kadar olan vergi borçlarını yıllık yüzde 3 tecil faiziyle 18 aylık taksitle ödemelerine olanak sağlanmış bulunuyor.
Maliye Bakanı Sümer Oral, “Hiçbir hükümet ekonomideki gelişmelere duyarsız kalamaz” diyerek ekonomide yaşanan sıkıntılar, patronların talepleri gibi nedenleri sıralayarak toplam alacak tutarının 4.9 katrilyon, bu uygulamadan yararlanacak mükellef sayısının da 153 bin olduğunu ifade ediyor.
Gazeteler, vergi alacaklarının tahsili için öngörülen bu sitemin IMF tarafından nasıl karşılanacağının “merak” konusu olduğunu yazarken, Maliye Bakanı getirilen tecil düzenlemesinin IMF programının bütünlüğünü bozmayacağını, bu nedenle IMF’nin uygulamaya olumlu yaklaşacağını belirtiyor.
Maliye Bakanı’nın bu değerlendirmesi gerçekçidir. Gecikmiş vergi alacaklarının tahsili için getirilen bu düzenlemenin, IMF’nin tepkisini çekmesi bir yana, hükümetin IMF’ye verilen bir sözü IMF’nin emrini yerine getirmesi olarak değerlendirmek gerekiyor.
Hükümet, 12 Aralık 1999 tarihinde IMF’ye verdiği niyet mektubunda gecikmiş vergi alacaklarının tahsili için “gerekenin” yapılacağı sözünü vermiş bulunuyordu. 64 maddelik niyet mektubunun 47. maddesi şu şekildeydi.
“Nisan 1999 itibarı ile GSMH’nin yüzde 3’üne (yaklaşık yarısı kamu sektörü kuruluşlarına aittir) tekabül eden vergi yükümlülüklerini azaltmak önceliklerimizden biri olacaktır. Bu amaçla hükümet üçer aylık bir izleme sistemi kuracaktır. Gecikmiş vergi yükümlülüklerinin düşürülmesine yönelik hedefler ikinci gözden geçirme sırasında belirlenecektir.”
Hükümet bu niyet mektubuna ek olarak sunulan mektuplarda gecikmiş vergi yükümlülüklerini azaltmak için “gerekenin” yapılacağını ifade etmişti. Hükümetin niyet mektuplarında ifade ettiği bu “gerekenin yapılacağı”, vergi iadesinin vergi alacaklarını tahsil etmek için sürdürdüğü olağan faaliyet değildi. Tahsilatın hızlandırılması için yapılan çalışmalar ciddi bir tahsilat sağlamamıştı. 1997 yılında Maliye Bakanlığı’nın yaptığı taksit uygulamasını hatırlayanlar, hükümetin niyet mektubuna koyduğu bu ibareden tekrar tecil uygulaması getirileceğini tahmin ediyor-biliyorlardı.
İşçiler, emekçiler, vergi yükümlülüklerini dürüstçe yerine getiren esnaf ile ticaret, serbest meslek kazancı sahiplerinin açık bir mağduriyeti söz konusudur. Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı 153 bin borçlunun kimler olduğunu bilemiyoruz. Ancak IMF’ye verilen niyet mektubunun ayrıntılarını bilenlerin vergisel yükümlülüklerini zamanında yerine getirmediklerini iddia etmek yanlış olmayacaktır. En azından eski borçların ödenmesi konusunda “ağırdan” alındığı açıktır.
Hükümet, bazı cezaların teciline ilişkin getirdiği, af yasasını 23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenen suçlarla sınırlı tutmuştu. Getirilen bu tarih sınırlaması ile ilgili olarak da “Af” söylentisinin çıkmasının suç işlemeye teşvik etmemesi olarak gösterilmişti. Hükümetin gecikmiş vergi yükümlülükleri için ön gördüğü tarih çok yakın bir tarih olan 31 Aralık 2000’dir.
Bir kısım mükellef vergi borcunu her koşulda ödemek için elinden geleni yaparken 2000 yılının son aylarında vatandaşlardan tahsil ettiği dolaylı vergileri (KDV vb.), işçi ücretlerinden yaptığı stopaj, gelir vergisi kesintilerini ödemeyenlere 18 aylık taksit olanağı getirilmesi adaletsiz bir uygulama olmuştur.
IMF’nin uygulamayı nasıl karşılayacağını merak edenlerin meraklarını giderelim. IMF getirilen düzenlemeden memnundur. Önemli olan IMF’nin tahsilatçısı olduğu alacakların garantiye alınmasıdır. Hükümet IMF’nin bütün isteklerini zamanında yerine getirmek için “canla-başla” çalışmaktadır. IMF bu çabayı takdirle karşıladığını belirtmiştir.
IMF için önemli olan vergi toplanmasıdır. Bütçede öngörülen vergi gelirlerine ulaşmak önemlidir. Verginin, işçiden,emekçiden, dar gelirliden, doğrudan ya da dolaylı vergilerle alınması ya da çok kazananlardan, rantiyelerden alınması IMF’yi ilgilendirmemektedir. IMF paraya bakar, para varsa, merak edecek bir husus yoktur. Reel sektörün “dertlerini” dinleyenler, patronların “dertlerine” şüphesiz çare bulacaktır. Gerçek dert, sıkıntı çekenlerin ezilmesine devam edilmesidir.
Başa dön
Emek Dünyası
..........
İhsan Çaralan
‘Kuraklık rantı’ tehlikesi
Evrensel’in perşembe günkü manşeti, “Kuraklık tehlikesi”ydi. Bu haber herhangi bir bölgedeki lokal bir kuraklığı haber vermiyordu. Tersine, bütün ülke, hatta bütün dünya için bir “tehlike”den söz ediliyordu. Ama özellikle de Türkiye’nin bulunduğu kuşak tehdit altındaydı.
Meteorolojiden verilen bilgilere göre, 50 yıldan beri gözlenen en kurak yıla giriliyordu. Bunun anlamı ise kuraklığın, sadece tarımda değil, enerjide, sanayide, hizmetlerde, yaşamın her alanında kendisini göstereceğidir.
Önceden yapılan uyarılara karşın, bir tedbir almayan hükümet (hükümetler) ise şimdiden, “Allahın takdiri”ne sığınmaya hazırlanmaktadır. Ve tabii kuraklığı bir imkân, ülkenin sürükleneceği felaketi kâra, vurguna çevirip bunu bir şans olarak değerlendirmek isteyenler de yok değildir. Termik santral satıcılarının, nükleercilerin, Türkiye tarımının çökertilmesi için politika empoze edenlerin, Türkiye’yi tarım ürünleri için pazar olarak gören uluslararası gıda ve tarım tekellerinin, küçük ve orta çifçilerin ellerindeki topraklara göz diken ağa-patron takımının kuraklığın yol açacağı kargaşa ve yıkımları gözlediklerinden de kuşku yoktur. Bir başka söyleyişle, kuraklığın böylesi genelleşmesi ve bir felaket olarak gerçekleşmesiyle bundan, iç ve dış sermaye çevrelerinin bir rant, “kuraklık rantı”, sağlamak üzere harekete geçeceğinden kuşku duyulamaz.
Yani her şeyde olduğu gibi “kuraklık” karşısındaki tutumda da bir sınıfsallık vardır. Çünkü “kuraklık” tehdidi kimisi için yıkım, zarar; kimisi için de “işlerin açılması”, “vurgun yapma”dır. Örneğin “beyaz enerji”de de ortaya çıktığı gibi “pahalı anlaşmalar” yapanlar, devlet hazinesini yağmalatanlar, ülke çıkarlarını ayaklar altına alanlar; “Bakın bizim yaptıklarımızı durdurmasalar, şimdi bunlar olmayacaktı” diyecektir. Ya da termik santral firmaları, nükleerciler; “Bakın, kuraklık da olsa bizim santralimiz elektrik üretmeye devam edecekti” diyerek yeniden ellerindeki malları satmaya çalışacaktır.
Ama gerçekler bu tablonun tam tersini göstermektedir. Çünkü doğa ile insan arasındaki ilişki iki biçimde gündeme gelebilir. Birincisi insanın doğanın nimetlerinden yararlanması, ikincisi ise doğa güçlerinin bir felakete, sele, kuraklığa, depreme, fırtınaya dönüşerek insana zarar vermesi biçiminde gündeme gelebilir.
Eğer insan, doğa güçlerini denetleyip, kendi çıkarına kullanabiliyorsa sorun yoktur. Teknik, teknoloji, insanın bilgi ve becerisinin artması denilen şey de doğa güçlerinin sırlarını öğrenme, bunları denetim altına alarak, insanın lehine kullanmadır.
Bu ilişkide; örneğin barajlar kurmak, sulama kanalları açmak, elverişli yerlere rüzgâr, hidroelektrik santralleri kurmak, akan suyun enerjisinden gereği gibi yararlanmak, bunu da “Olsun da nasıl olursa olsun”la değil, ülke çıkarları, ihtiyaçlarına göre bir plan dahilinde yapmaktır. Politika da burada devreye girer.
Eğer ülkeyi yönetenler; ulusal bir enerji ve tarım politikası dahilinde ülkenin imkânlarını verimli bir biçimde kullanmayı planlamışlarsa; bir yıl, iki yıl yağmurun, karın az olması gibi nedenlerle, insanın, ekonominin ciddi bir zarar görmeden kuraklığın atlatılması mümkün olur. Ama ülke yabancıların, nükleercilerin, termik santralcilerin, tarımının çökertilmesi için faaliyetler sürdüren uluslararası tekellerin çıkarlarına göre yönetiliyorsa; gelip-geçici bir felaket olan kuraklık, sürekli bir felakete dönüşür. “Kuraklık” bahanesiyle her yere dikilen termik ve nükleer santraller ülkenin birikimlerini dışarıya taşırken, aynı zamanda Türkiye’de olmayan petrole, nükleer yakıta ve teknolojiye bağımlılık daha da artmış, barajlara, sulama kanallarına yatırım yapacak tek kuruş kalmamış olur. Nitekim, GAP’a üç yıldır çivi çakılmamış olması, (IMF tepede oturduğu sürece de bu mümkün olmayacak) barajların ve sulama kanallarının işlevsiz kalması, sadece toprak ağaları ve bölgeye gelen yerli-yabancı büyük sermayenin çıkarlarına uygun bir “yatırım” politikasının yürürlükte olması bir rastlantı değildir. Tersine bu durumun, bu kuraklığın GAP’ta, mülkiyet yapısının değiştirilmesi, küçük ve orta çiftçilerin elindeki toprakların alınması sürecinin hızlandırılması olarak kullanılacağından kimsenin şüphesi olmasın! Bu yüzdendir ki; asıl tehlike kuraklığın kendisi değil, bundan “rant” sağlayacakların amaçlarıdır.
Demek ki sorun sınıf mücadelesine dayanıyorsa, bunun anlamı sürecin, işçi sınıfı ve emekçilerle sermaye güçleri arasında bir çatışma olarak biçimleneceğidir. Bu yüzdendir ki “kuraklığa karşı mücadele” bir doğa gücüne karşı kılıç çekmek değil; ülkeyi tekellerin yağmasına terk edenlere, kuraklıktan rant sağlamayı amaçlayanlara karşı bir mücadeledir.
Biraz dikkat edilirse görülecektir ki “kuraklıktan rant” sağlayacak güçler, aynı zamanda IMF’nin başında bulunduğu iç ve dış sermaye güçleridir. Dolayısıyla IMF programı karşısında emeğin programı etrafında birleşildiği ölçüde, kuraklığın ülke aleyhine, emekçiler aleyhine kullanılmasının önüne geçilebilecektir. Bu tablo aynı zamanda, köylü ile işçinin, GAP’taki emekçilerle batıdaki köylünün, bilim adamının, mühendisin meslek namusu ile ülke ekonomisinin geleceğinin nasıl birbirine bağlandığını da göstermektedir.
E-mail:
caralan@evrensel.net
Başa dön
Hayatın İçinden
..........
Arif Nacaroğlu
Ters yön
Ülkemizin, çalışan, üreten, düşünen her kesimi, gelinen noktayı kaygı ile izlemekte, sesini duyurmak, uyuyanları uyandırmak için elinden geleni yapmaktadır.
Yıllardır kendi kendini besleyebilecek potansiyele sahip olmakla övüdüğümüz ülke tarımımız iflasın eşiğine gelmiştir. Ülke çiftçisi, bu şartlarda, önümüzdeki yıl ekim yapmamak durumunda kalacaktır. Üreticiler devlete ve tüccara olan borçlarını ödeyemediklerini, evlerine hacizler geldiğini ve perişan durumda olduklarını haykırmakta, feryat etmektedir. Durumu protesto etmek için tek başına traktörü ile yollara düşen Malatyalı kayısı üreticisi sesini duyurabilmek uğruna yollarda dövülmektedir.
Ülkeyi yönetenler ise, uluslararası saldırganların “Dediklerimizi yapmazsanız musluğu kapatırız” şantajlarına boyun eğmekte, çözüm olarak ülke topraklarını, kendi gücümüzle meydana getirmekle övündüğümüz GAP bölgesini bile, yabancı tekellerin hizmetine açmayı önermektedirler. Onlara göre, her şey çok güzel gitmekte, program uyum içinde uygulanmaktadır.
Gençler cezaevlerinde hayatlarını kaybederken, infaz koruma memurları hem çalışma koşullarına, hem cezaevlerindeki çeteleri ve çetecileri kayıran haksız ve taraflı tutuma daha fazla dayanamayacaklarını açıklarken, avukatlar savunma hakkını korumak için neredeyse suçlu yerine konulmalarına, savunma mekanizmasının yıpratılmasına karşı direnirken, onur kırıcı davranışlara maruz kalırlarken, ülkeyi yönetenlere göre, her şey çok güzel gitmekte, program uyum içinde uygulanmaktadır.
Kendi denetleme kurulları bile, “Bor madenleri satılmamalı” diye görüş bildirirken, köylüler topraklarını yabancı tekellerin çöplüğüne çevirmemek için tarihin en güçlü direnişini gösterirken, ülkeyi yönetenlere göre, her şey çok güzel gitmekte, program uyum içinde uygulanmaktadır.
Çok bilinen bir fıkra ile bitirelim.
Temel, İdris ve Dursun iş bulmak için Almanya’ya gitmeye karar verirler. Daha önce kasaba bile görmemiş üç kafadar Almanya’da bir araba bulurlar. Yaşca epeyce büyük olan Temel direksiyona geçer. İlk kez otomobile binen İdris, sert bakışı, ciddi görünüşü ile Temel’in yanında yerini alır. Dursun askerdeyken bir kez cipe binmiştir; rahat rahat sigara içebilmek için arka koltuğa yerleşir. Batıya gitmek üzere otoyola çıkarlar. Yol boyunca göbekli, purolu, şapkalı adamlar “Devam, devam” dedikçe, Temel gaza biraz daha basar. İdris’in bakışları daha da sertleşir. Dursun da ağızlığına yeni sigara yerleştirip dumanını yuvarlak yuvarlak havaya savurur. Teypte yüksek sesle kemençe havası çalmaktadır. Kulaklarına, ne olduğuna anlam veremedikleri belli belirsiz bağrışmalar, feryatlar gelmektedir.
Derken teypteki kemençe havası birden durur. Kalın sesli bir erkek Almanca birşeyler söyler. Arkada oturan Dursun çat pat tercüme eder.
“Birisi otoyola ters yönden girmiş, dikkat”.
Temel cevap verirken İdris başını sallamaktadır.
“Ne birisi, hepisi, hepisi”.
Fıkra burada biter. Ama bu fıkranın sonunun ne olacağını daha önce otoyola ters yönden girmiş olanlar iyi bilirler.
E-mail:
Arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
İşçi Üniversitesi
..........
Yüksel Akkaya
İşgüvencesi neden önemli?
Emekçiler açısından bir işe sahip olmak kadar, sahip olunan işi korumak da her zaman önemli olmuştur. Çünkü, bir emekçi için en önemli gelir kaynağı patrona sattığı emek gücüdür. Bu nedenle de kendisini ve ailesini geçindirmek için bu gelir büyük önem taşımaktadır. Bu durumu, işçiler kadar patronlar ve onların ideologları da bilmektedir.
Sermaye açısından bir işçinin işgüvencesine sahip olmaması, çok kolayca “boyunduruk altına alınması”, her istenilenin kolayca yaptırılması anlamına gelmektedir. İşgüvencesinden yoksun bir işçi çağdaş bir köleden başka bir şey değildir. Çağdaş köleleri sömürmek oldukça kolay olduğundan, bu durum zenginliğin de en önemli kaynağını oluşturmaktadır. Bu haliyle işgüvencesinden yoksun işçileri çalıştırmanın sermaye için neden önemli olduğu anlaşılır bir durumdur. Böyle olduğu için de dün olduğu gibi bugün de sermaye, işgüvencesine canla başla karşı çıkacaktır. Anlaşılmaz olan ise, sendikaların ve işçi sınıfının kendileri için bu kadar önemli olan işgüvencesine sahip olmak amacıyla gerekli ve yeterli çabayı göstermemeleridir.
Tek tek işçiler açısından bakıldığında sürekli bir gelir sağlayacak bir işgüvencesinin yanı sıra sosyal güvenlik olanağı da sağlamakta, böylece geleceğe daha güvenle bakması için gerekli ortamı yaratmaktadır. Bu basit, temel kazanımların yanı sıra işgüvencesinin sağladığı oldukça önemli başka olanaklar da bulunmaktadır.
İşgüvencesine sahip bir işçi önce kendi örgütü olan sendikalara sahip çıkmaya başlayacaktır. Bugün, konformizm ve reformizm bataklığında işbirlikçi yaklaşımlarıyla işçi sınıfının bir örgütü olmaktan uzaklaşmaya başlamış olan bir çok sendika, bu durumu tersine çevirmek isteyen ileri, bilinçli işçileri işten attırarak, yozlaşmış politikalarını sürdürmektedirler. İşçi sınıfının örgütü olan sendikaların bu çürüme ve yozlaşmadan kurtarılması için bile işgüvencesine sahip olmak büyük önem taşımaktadır. Kuşkusuz, bu durum, işbirlikçi/konformist sendikacılığın neden işgüvencesi için gerekli ve yeterli mücadeleyi vermediğini de açıkça ortaya koymaktadır. Öyle ki, çalışma bakanları bile bu sendikal anlayıştan şikayet etmeye başlamışlardır. Eski bakanlardan Aydın Güven Gürkan sendikalara, “küsmüş”, Mehmet Moğultay “serzenişte” bulunmuş, yeni bakan Yaşar Okuyan ise işgüvencesi için işverenlerle “kıyasıya” kavga ediyor görünmektedir. Gürkan dönemindeki işgüvencesine ilişkin tasarı ile Okuyan’ın tasarısı karşılaştırıldığında, Okuyan’ın tüm çarpıtmalarına rağmen sonuncusunun bir işgüvencesi sağladığını söylemek oldukça zor görünmektedir.
Bir işgüvencesi sağlamaktan çok, sendikalı işçilerin işten atılmasını biraz daha zorlaştırmaya çalışan bu tasarıya bile işverenler oldukça sert tepki gösterirken, işçi sendikaları mırıldanma türünden tepkiler göstermektedir. Bu mırıldanışları bile kendilerinden başka kimse duymamaktadır. Oysa işçi sendikalarının işgüvencesi için mırıldanmaktan daha fazla yapacakları şeyler bulunmaktadır.
İşgüvencesi sorunu, bugün işçi sınıfının ortak ve bileşik bir mücadele sürdüreceği en önemli konulardan birini oluşturmaktadır. Çünkü hem tek tek işçileri hem de onların örgütlerini hayati düzeyde ilgilendirmektedir.
Bugün sendikalı işçilerin ücret düzeyi sendikasızlara göre daha yüksek olduğu için işçi sınıfını bu ortak paydada birleşik mücadeleye sürüklemek kolay olmayacaktır. İyi ücret alan işçiler kriz dönemlerinde düşük oranlı zamlara genellikle “ılımlı” yaklaşmakta, uğruna greve gitmeyi pek göze almamaktadır. Son yılların yüksek ücret alan işkollarındaki grev eğilimi bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.
Sendikalar için de yüksek ücret üzerinden politika yürütmenin sınırlarına gelinmiştir. Her toplu pazarlık sürecinden sonra işten atılan sendikalı işçilerin sayısına bağlı olarak hızla kan kaybedip, zayıflamaktadırlar. Bu nedenle sendikalı işçilere yüksek ücret sağlamanın yanı sıra onlara bu ücretin sürekliliğini de sağlayacak olan bir işgüvencesi mücadelesi sendikal hareketin de atılım yapmasına yol açabilecektir. Bu durum işçiler ile sendika arasındaki yabancılaşmayı da ortadan kaldıracak, işçiyi sendikasına ve onun mücadelesine daha sıcak bakmaya yönlendirecektir.
İşgüvencesine sahip sendikalı işçi mücadeleye daha büyük bir güvenle çıkacak, böylece hem işçi sınıfının çıkarlarının kavgasında, hem de toplumsal muhalefetin merkezi olma noktasında önemli bir rol oynamaya başlayacaktır. Bu mücadele içinde işgüvencesine sahip işçi, hem sendikasını arındırarak, hem de mücadelesine doğru rota koyarak üzerine düşen görevi daha layıkıyla yerine getirecektir. Bu nedenle, birleşik mücadelenin en önemli ortak paydası olan işgüvencesi sorununu hem işçi sınıfı hem de onun öz örgütleri gündemlerine almak durumundadır. Bu durum, bir görev olmanın ötesinde bir sorumluk özelliği de taşımaktadır. Görevlerimiz kadar sorumluluklarımız da önemlidir.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net