www.evrensel.net
|
istatistik
|
emek.net
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Mercek
____
A. Cihan Soylu
“Ateş Hattı”nda atış hedefine konanlar
Bakış
____
Özcan Bilir
Forma aşkı!
A’dan Z’ye...
____
Ali Balkız
Kar geliyor
Bacaağzı Sohbetleri
____
Fahri Bozbaş
Bir program sonrası
Yeni Dünya
____
Murat Birdal
Özelleştirme ‘internet çağında’ elektriksiz bıraktı
Mercek
..........
A. Cihan Soylu
“Ateş Hattı”nda atış hedefine konanlar
Reha Muhtar’ın “Ateş Hattı”nda, geçtiğimiz perşembe akşamı, “işçi” ve işveren temsilcileri, politikacılar, işçiler, emekliler, kamu emekçileri ve gençler, “açık oturum”da “Türkiye’de gelir dengesizliği ve buna karşı neler yapılabileceği”ni tartışmak üzere bir araya getirilmişlerdi.
Kapitalistleri temsilen ve sunucunun sağ tarafındaki sandalyelerde Halit Narin, “ağaların ağası” olarak takdim edilen Sabancı ve Liberal Parti Başkanı Besim Tibuk; “sol tarafta” ve “işçileri temsilen” Türk-İş Genel Başkanı Bayram Meral ile Doğu Perinçek oturtulmuşlardı. Platformda tartışmaya katılanlar arasında çeşitli kesimlerden gençler, ev kadınları, işçiler, emekliler, liberal parti yandaşları ve “müteşebbisler” bulunuyordu.
Ateş Hattı’nın sunucusu, ülkede gelir dengesizliğinin giderek arttığını ve Türk-İş tarafından yapılan araştırmaya göre en zengin % 20’lik nüfus ile en yoksul % 20’lik kesim arasındaki gelir farkının 234 kata çıktığını belirterek, bunun nedenleri ve buna karşı neler yapılabileceğini tartışmak üzere, oturumu açtı.
“Tartışma Platformu”nun ortalama bir izleyicisinin rahatlıkla gördüğü ya da görebileceği şuydu: Öncelikle tartışmanın esas katılımcıları arasında; “hat”ın en önündeki altı kişilik tartışma ekibinde işçi sınıfı ve emekçilerin hiçbir gerçek temsilcisi yoktu. Bu tür tartışma platformlarının tekelci “medya”nın konumu ve işlevinden ayrı oluşturulmadığı gerçeği bir yana, bu durumun kendisi daha baştan bir “dengesizlik” ve kapitalistlerin serbest atış hattının oluşması anlamına geliyordu. Tartışmanın “seyirci katılımcıları” arasında bulunan ilerici gençlerin, ev kadınlarının ve bazı işçi emeklilerinin sorunu emekçiler açısından ortaya koyma çabaları ise sürekli boğulmaya çalışılıyordu. Oraya “işçilerin ve en büyük işçi kuruluşu Türk-İş’in Genel Başkanı” olarak katılan B. Meral’den işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarını savunma kararlılığı beklenemezdi ama, Meral, sendika araştırmasının ortaya koyduğu gelir uçurumu ve işçilerin yoksulluğundan dahi, anlaşılır tarzda söz etmedi, edemedi. Efendileri karşısında sinmiş uşak edasındaydı ve “bostan korkuluğu” bile olamadı. Bunun en önemli nedeni, onun işçilerin değil, sermayenin adamı olmasıydı.
Kapitalistler en deneyimli temsilcilerinin ağzından sınıf tutumlarını ve çıkarlarını dile getirdiler. Bunu yaparlarken hem sosyal gerçekleri saptırdılar, hem de kendi çıkarlarını “tüm toplumun çıkarları” olarak göstermeye çalıştılar. Halit Narin, azgın işçi düşmanı tutumunu bu platformda da sürdürerek işçilere ve örgütlerine kaba saldırılarda bulundu. Besim Tibuk ve söz alan bazı “müteşebbis”ler özelleştirmenin sürdürülmesi ve “devletin ekonominin dışına çıkması”nın “yararları”nı anlatmaya çalıştılar. Sabancı ise sınıfının gerçek bir temsilcisiydi ve deneyimli bir holding patronu olarak davrandı. Burjuvazinin “sınıf uzlaşması” üzerine sürdürdüğü propagandayı güçlendirmek ve emekçileri aldatmak üzere, oturduğu sandalyeyi değiştirerek “sol”a geçti! Oradan, gelir dengesizliği ve emekçilerin içinde bulundukları durumun gerçek nedenlerini, hakim üretim tarzı ve üretim ilişkilerinden, üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetinden, sömüren ve sömürülen sınıf olgusundan soyutlayarak, “köylülük ve işçilikle bağı” üzerine demagojik açıklamalarla, seyircilerin “ruhuna hakim olma”ya çalıştı. Ona göre de, mevcut durum “yürek yakıcı”ydı, ama bunun nedeni “yatırım-üretim-bölüşüm dengesizliği”ydi! Dengeli yatırım politikası yoktu ve bunun sorumlusu hükümetlerdi. Gelir dengesizliği vardı ve bunun sorumluları arasında yüksek ücret alan işçilerle “ücret sedikacılığı yapan sendikacılar” başta geliyorlardı. Sabancı, Besim Tibuk’un “politik popülizmi”ne karşı çıkarak, Tibuk’un “kayıt dışı ekonomiye serbestlik ve küçük işletmelerden vergi alınmaması” önerilerini, tekelci burjuva konumundan, doğal olarak reddetti.
Tartışma konusuna da kaynaklık eden sorun ustalıkla göz ardı edilip, ücret-maaş farkları ve işçi-memur ayrımı tartışma odağına çekilerek, emekçilerin sermayeye karşı mücadele birliği “ateş hattı”na kondu. Sabancı, petrokimya işkolundaki işçilerin yüksek ücret aldığından yakınarak, diğer işkollarındaki işçilerle ücret farklılığı olduğunu, ücret dengesizliğinin gelir dengesizliğine yol açtığını, bunun giderilmesi gerektiğini gündeme getirdi ve bununla birlikte mühendislerin- doktorların ve memurların durumu katılımcılar tarafından tartışmaya açıldı.
Kapitalistler ve uşakları tartışma konusunu saptırmanın yanı sıra sorunların kaynağını gizlemeyi de başardılar. Bütün “dengesizlikler”e karşın, tekellerin ve holding patronlarının kârlarını nasıl artırdıkları, bir yandan 325 dolarla açlık sınırında yaşamaya çalışanları, diğer yanda 92 bin dolar kazananların bulunmasına yol açanın ne olduğu sorusunu ustalıkla geçiştirdiler. 13-14 milyon insanın yoksullukla boğuştuğu; çalışabilir nüfusunun % 14’ünün işsiz olduğunun resmen açıklandığı bir ülkede, sorunun kaynağında “ücret farklılıkları ve ücret-maaş dengesizliği”nin bulunduğunu kanıtlamaya giriştiler. Örgütlü mücadeleyle ücretlerin ortalamanın üzerini çıkarmayı başaran petrokimya işkolundaki işçileri hedefe koydular. Asgari ücretin tüm aile bireyleri dikkate alınarak ve temel gereksinmelerin karşılanmasına yetecek bir düzeyde belirlenmesi ve vergi dışı tutulması, çalışabilir durumdaki tüm emekçilere iş sağlanması ve “eşit işe eşit ücret” uygulaması yerine, yüksek ücretlerin düşürülmesi ve işçilerin mücadeleyle elde ettikleri sosyal hakların budanmasıydı istenen.
Sabancı dengesizliğin yatırımlarda ve ücret farklılıklarında olduğunu belirtiyordu. Böylece dengesizliğin kapitalist üretimin kendisinde olduğu, eşitsiz gelişmenin dengesizliğe yol açtığı, insan gereksinmelerinin karşılanması gibi bir amacı olmayan ve kâr için üretimi öngören kapitalizmde, hükümetlerin tüm planlama çabalarına karşın dengeli bir yatırım politikasının uygulanmasının olanaklı olmadığını geçiştiriyordu. Hep birlikte bu ülkede yaşayalım, siz çalışın, biz kazanalım ve sistemimiz devam edip gitsin diyorlardı. “İşvereni” ve işçisiyle sistemin devamı için bazı düzenlemeler daha iyi yapılabilinirdi ama, örneğin bütün insanların insanca yaşayacağı, çalışabilir durumdaki herkesin işinin olduğu, bütün temel insan haklarının tanındığı, sömürü ve baskının olmadığı, sınıf farkları ve sınıf baskısını doğuran artı değer sömürüsünün olanaksız kılındığı bir sistemin kurulması için çaba gösterilmemeliydi. Çünkü o zaman işsizlik ve yoksulluk pahasına kârlarını artıran kapitalistler ve onların çıkarlarını savunarak sistemden beslenen burjuva basın-yayın-kültür-politika insanları olamayacaktı.
“Ateş Hattı” türünden platformlar, kuşkusuz sermayenin çıkarları doğrultusunda ve bu çıkarların daha iyi savunulması için düzenlenmektedir. Bu, burjuva “medya”nın üstlendiği rol ve işlev gereği olarak da böyledir. Ama buralardan da işçi ve emekçilerin çıkarlarını ve devrimci işçinin sınıf tutumunu, bütün engellemelere karşın savunma olanağı bulunabilir-yaratılabilir. Bunun için, bu tür platformlarda gerçek işçi temsilcilerinin bulunması ve emekçilerin talep ve çıkarlarını; sorunların kaynağını göstererek ustaca ortaya koymaları gerekiyor. Meral gibi sermaye “adamları”nın, “işçi temsilcisi” kimliğiyle bu platformda bulunmalarını sistemin “istikrarı” için burjuvazi isteyebilir, ama işçiler ve emekçiler için gerekli olan, bu tür “sendikacılar”ın, emekçi örgütlerinin başından atılmaları ve emekçilerin örgütlerini her kademede yönetebilir duruma gelmeleridir. Başka şeylerin yanı sıra bu tür platformlarda emekçilerin çıkarlarının savunulması bile böyle bir gelişmeye bağlıdır.
Televizyon kanallarındaki “açık oturum”ların gösterdiği en önemli sonuçlardan biri de budur.
Başa dön
Bakış
..........
Özcan Bilir
Forma aşkı!
“Spor medyası” yerine öncelikle “futbol medyası” tanımını yazının başına koyalım. Hem yazılı hem görsel medyaya göre; “spor eşittir futbol” çünkü. O zaman, televizyonların “spor programları”nı “futbol programı”, gazetelerin “spor sayfaları”nı “futbol sayfaları” olarak nitelememiz anlayışla karşılanmalı! “Spor yazarı” tanımı yerine de “futbol yazarı” tanımı daha bir yerli yerine oturuyor sanki!..
Yazarlık yaşamı boyunca futbol dışındaki spor dallarına ya hiç bulaşmamış ya da bazı branşları değinmelerle geçiştirmiş, futbola dair yazılarını da antrenörlere, futbolculara, taraftarlara ve zaman zaman da kulüp yöneticelerine nasihatname anlayışıyla kaleme almış kişilere “spor yazarı” denilemez elbette... İşte bu “futbol yazarları”nın katılmadığı bir sorgulamanın küçük kıpırtıları başladı medyada. Yeterli olduğu söylenemeyecek bu küçük sorgulamalar, mevcut spor ortamı, spor yönetimine hakim ideolojinin bir ürünü olarak algılanıp, futbolcu-kulüp ilişkilerinden, spor kulüpleri ile federasyonların yönetilme biçimlerinin bu ideolojiden kaynaklandığı kabul edililirse ete kemiğe bürünür. Tezatların toplamı bir doğru yapmıyor çünkü. Yine de bir olumluluktan söz etmek mümkün.
Hakan Dilek, Beşiktaş Yönetimi’ni eleştirdiği yazısında (Fenerbahçe ve Galatarasay’ı da dahil ederek) kulüp yöneticilerinin kongreleri nasıl kazandığından, futbolcuların özel yaşamlarına müdahalelerine kadar bir çok konuya değiniyor ama çözümü eskide araması Dilek’i bir açmaza sürüklüyor. Dilek’e göre takımlar futbolcularıyla anılır ve sevilirler. (Artı Gündem, 20 Ocak 2001)
Oysa futbol cuların sembol olma devirleri çoktan geçti. Kapilatizm bir sektör olarak değerlendirdiği futbol arenasında kendi kurallarını yine çoktan yerleştirdi. Taraftarlar yeni doğan çocuklarına tutukları takımdaki sevdikleri herhangi bir futbolcunun ismini koyabilirler. Çocuk daha ismini bile söyleyemeden o futbolcu bir başka takımın forma rengine bürünmüş olabilir. Hatta bir kaç forma değiştirmiş olabilir. Adı Sergen konan çocukları bir düşünün. Onlar daha dört mevsimi yaşayamadan Sergen dört forma değiştirdi. Bu ne tek başına Sergen’in ne de onu önce isteyip sonra gönderen spor kulüplerinin yöneticilerinin kişilikleriyle açıklanabilir. Jet-Pa’nın Patronu Fadıl Akgündüz transfer ettiği futbolcuları “malım” diye tanımlayabiliyorsa cesaretini kapitalizmin futbolu kendi piyasa kurallarına göre yeniden organize etmesinden alıyordu. Kapilatizmin kurallarında alınıp satılan herşey mal’dı çünkü.
Bugün sadece çalışan, çalışmayan alt kesimlerin değil, aydın, büyük bürokrat, büyük burjuva, disiplinli bir dünyaya tabi olan asker kesiminin de profesyonel futbola büyük eğilim gösterdiği düşünüldüğünde, iki şeyin ayırdına varmak lazım. Biri, kışkırtılan forma aşkı. Biliniyor ki, eğer bu aşk hüsranla sona ererse, futbola yönelik ilgi sönümlenir, bu da potansiyel tüketici olan taraftarların bu niteliklerini ortadan kaldırır. Bu açıdan sık sık “taraftar herşeyimiz” sözlerini duyarız.
Forma aşkının kutsanması, toplumun hemen her kesimini, belli telafiler aradığı ya da bulduğu futbol ile manipile eden siyasal iktidarlara destek vermek demektir de.
İkincisi ise para aşkı, kâr aşkı. Forma aşkı ölürse diğer aşklar yaşayabilir mi?
E-mail:
obilir@evrensel.net
Başa dön
A’dan Z’ye
..........
Ali Balkız
Kar geliyor
Meteoroloji yanılmasaydı kar, çoktan gelmiş olacaktı. Ama belli ki yolda.
Yola düşmek ne güzeldir.
Dile düşmekten daha iyidir.
Bir kez gideceğiniz yer bellidir. Yol arkadaşlarınız vardır. Ulaşacağınız yerde sizi ne beklediğini bilirsiniz. Ulaşır, eğlenir, soluklanınca bir başka yola koyulursunuz.
Yol yolcuyu götürmez. O hep aynı yerde durur. Yolcu gider.
Çoğu kez bu gerçeği gözardı ettiğimiz için “Ömür biter, yol bitmez” deriz. Oysa biten ne yoldur ne de ömür. Bitmeyen harekettir. Değişim ve dönüşümdür.
Kar yolda, dedik ya. Şimdi o gelecek ve birşeylerin üstünü örtecek. Çatıların, tarlaların, bayırların,bahçelerin. Ama asla ayıpların üstünü örtmeyecek.
Kar neyin üstünü örteceğini bilir. O ayıptan, kayıptan yana değildir. Beyaz Enerji meselesinin üstünü örtecek bir kar daha yağmadı. Yağmaz. Yağınca, doğadaki tüm canlılar, şu eksi bilmem kaç derecelerde donmasın diye yorgan olmak için yağar, Mesut Bey’in ayıpları görünmesin diye değil.
Her kar zerreciği erimek içindir. Kalıcı kar yoktur. Kalıcı olanlar da buza dönüşerek başka birşey olur.
Eriyen kar, yaşamı besler, çiçeğe, çimene, kurda kuşa, yolcuya su olur. Yolu kısa, yaşamı uzun eyler.
Emekçiler yoldadır.
Patronlar handa.
Hancı yolcudan ne alacağını bilir. Yolcu da hancıdan...
Örneğin yol sorar, işaret edilen yol bir başka hanı gösterse de...
Yolcu’nun da işi doğru yolu bulmaktır.
Şu sıra Yolcu’lar yol arıyor. Hancı’ya değil, birbirlerine sora sora. Gidegele, çığır ede ede...
Yolcuların bir bölümü soruyor öbürlerine;
- Niçin aynı yolda değiliz?..
- ?..
- Aynı yere gitmiyor muyuz?..
Yolcular birleşiyor. Yol kısalıyor. Hancılar panikliyor. Genelge üstüne genelge yayınlıyorlar, önlem
üstüne önlem alıyorlar.
Nafile...
Kar geliyor.
Han’ın üstünü örtmek için değil. Bir başka Han’a gidecek yolu değil, yolcuların kurtuluşunu gösterecek olan çığır olmak için.
Kar geliyor, neşe oluyor, işçiler gülüyor...
Başa dön
Bacaağzı Sohbetleri
..........
Fahri Bozbaş
Bir program sonrası
“Pazartesi başlıyormuş res’en emeklilik!”
Hasan’ın söylediğini önemsemedi Sadık,
“Duy da inanma. Şubatın 15’ine kadar kimseye bir şey olmaz! Ondan sonra Allah Kerim.”
Hasan, Sadık’ın umarsızlığını biliyordu;
“Dünya yansa senin bir kalbur samanın yanmaz. Ha pazartesi, ha şubatın 15’i, hepimizin eline tutuşturacaklar emekli kâğıtlarını. Hiç olmazsa 2002’nin sonuna kadar çalışabilsem. Oğlanın üniversiteyi bitirmesine denk gelir emeklilik. Küçükleri de tazminat parasıyla takviye eder okuturum.”
“Senin derdin çocuk okutmak” dedi Sadık. Sonra o da dert yandı. “Sen bana bir kalbur samanın yanmaz diyorsun ama, içimi okuyabilir misin? Bakma öyle gamsız gumsuz göründüğüme valla bugünlerde benim de cinlerim tepeme geliyor. Askerden gelen oğlan bir yandan, öbürü işsiz güçsüz zaten çoluğuna çocuğuna bakamıyor, küçükler desen köyde dolanıp duruyorlar... Dert azalır derken habire kabarıyor. Ee... kanından, geleceğini garanti edeceksin tabi! Ama nasıl? Tazminat parası oldu umut parası. Bir iş tutturacağız çocuklar. Ondan sonra talim emekli maaşına... Nerede hak hukuk, nerde bu millet, nerde bu devlet!”
Ergün, Fikret, Ali, Selahattin, Hasan güldüler. “Ha ha hah...!”
“La aynı Reha Muhtar gibi konuştun” dedi Fikret. “Nerde hak hukuk, nerde bu millet, nerde bu devlet, ha ha hah..!”
Hasan baretini çıkardı Sadık’ın baretine vurdu,
“Evvelki akşam Ateş Hattı’nı mı izledin yoksa! Artık öyle laflar etmiyor ama birilerini konuşturuyor Reha Muhtar.”
“Ha, ben izledim” dedi Ali. “Bayram Meral, Sabancı, Doğu Perinçek, Narin Patron bir de Tibuk mu ne, Yeni Lİberal Parti diye bir parti var, onun başkanı. Gazoz şişeleri gibi dizilmişler koltuklara, lingo lingo ettiler. Seyirciler kırmızı kart gösterip durdular. Zaten seyircilerden biri meseleyi dile getirecek bir laf etse, Reha Muhtar hemen susturuyor. İşte o zaman seyirci bir olacak ki bağıracak ‘Nerde hak hukuk, nerde bu millet, nerde bu devlet’ diye. Hasan yere düşen toz maskesini silkeledi, baretinin içine yerleştirdi. “Üniversiteli bir genç güzel konuştu ama! Halk evladı olarak çektiği zorlukları anlattı, okulunun harç parasını bile veremediğini söyledi. Kolay mı? Aynı şeyleri benim çocuk da yaşıyor, biz de yaşıyoruz.”
Sadık baretini düzeltti: “Dün akşam ben de uyku arasında parça parça seyrettim. Bir kadın anlatıyordu, en çok da ona acıdım. Bebeğine süt alamıyormuş, şekerli su veriyormuş. Okula giden çocuğunun beslenme çantasına yiyecek bir şey koyamıyormuş. Bir hafta çocuğunu okula gönderememiş bu yüzden. Kocası da kendisi gibi işsizmiş. Kira ödeyemiyorlarmış, ev sahibi de çıkartmak zorundaymış onları. Bir kadın daha konuşuyordu, kocası 180 milyon lira maaş alıyormuş, kendisi de ev temizliğine gitmeye başlamış. Ama yine de yetinemiyorlarmış. Çocuklarının isteklerini bile karşılayamıyorarmış. Emanet elbise ile programa katıldığını söyleyen bir memur konuştu, neredeyse ağlayacaktı.”
Ergün, Ateş Hattı’nı izlememiş, sordu: “Siz hep izleyicilerin konuştuklarından bahsediyorsunuz, gazoz şişesi gibi dizilenler hiç konuşmadı mı?”
“Lingo lingo ettiler dedik ya” dedi Ali. “Bayram Meral koskoca sendikacı doğru dürüst bir laf bile etmedi. Sabancı’nın yanında utandı, sıkıldı. Sabancı anasının gözü. Bir Meral’e daha çok da Perinçek’e yüklendi durdu. Perinçek hortumlanan paraların Sabancı’nın cebine gittiğini söyledi ama meselenin esasını anlatamadı. Karşı masadaki Halit Narin’le Tibuk’a parmak sallayıp durdu. Onlar da halka mesafeli, sermayeye toz kondurmadan istedikleri gibi konuştular.”
“O programda da konuşulmadı res’en emeklilik, kim yaydı pazartesi başlıyor diye” sordu Hasan. Kimseden ses çıkmadı.
Lambahanenin kapısı açıldı, hep beraber “Hürraaa....!”
Başa dön
Yeni Dünya
..........
Murat Birdal
Özelleştirme ‘internet çağında’ elektriksiz bıraktı
ABD’nin en büyük eyaletlerinden Kaliforniya’da, enerji sektöründe yasanan özelleştirme tarihi bir krizi de beraberinde getirdi. Her şey 1996 yılında Kaliforniya eyelet meclisinde oy birliğiyle alınan deregülasyon kararı ile başladı. Açıklandığı kadarıyla amaç tüketicilere düşük fiyattan geniş bir rekabet ortamında seçme olanağı sunmaktı. Ne var ki böylesi bir rekabet ortamı yaratmanın -özellikle sabit maliyetlerin bu denli yüksek olduğu enerji dağıtım sektöründe- lafta olduğundan daha zor olacağı ortadaydı. Hali hazırdaki şirketler 40.000 milin uzerinde bir elektrik dağıtım ağına sahiptiler. Diğer bir şirketin sonradan rekabete girişmesi büyük bir çılgınlık olurdu. Bu noktada enerji üretiminin dağıtıcı şirketlerden ayrılarak farklı üreticilere devri gündeme geldi. Devletin de teşviğiyle Kaliforniya’daki nükleer olmayan enerji santralleri diğer şirketlere devredildi. Enerji üretiminin ve tüketiciye satışının ayrı şirketlerce üstlenildiği bu yeni sistemde, alan da satan da memnundu.
Yeni sistemde elektrik üretimi onlarca şirketin bir araya geldiği bir çeşit elektrik borsasında elektrik dağıtım şirketlerine satılmaktaydı.
Tezgâh kurulmuş, her şey yolunda gidiyordu. Taki geçtiğimiz yıl başlayan enerji darboğazına kadar. Toptan elektrik fiyatları 1999 yazında 49.5 dolar megawatt/saat seviyesinde iken 2000 yılında 522.55 dolar megawatt/saat’e fırlamış, neredeyse 10 kat artmıştı. Bu durum karşısında elektrik dağıtım şirketlerinin bu fiyat artışını tüketiciye yansıtması beklenirdi. Ne var ki mevcut yasal düzenlemede bu da imkânsızdı. Çünkü mevcut deregülasyon politikası çerçevesinde elektrik dağıtımını devralan şirketler devlete borçlarını kapatana ya da 2002 yılı sonuna kadar tüketici fiyatlarını donduracaklarına dair bir sözleşme imzalamışlardı. San Diego Gas & Electric şirketi 1999 yılı içerisinde bu borçlarını kapatarak kendini mevcut kısıttan kurtardı. Ne var ki diğer iki dağıtım şirketi Pacific Gas & Electric ve Southern California Edison bu borcu bugünü kadar kapayamadı ve bu gidişle de kapayabilecekmiş gibi gözükmüyor. Şirket yetkilileri televizyonlardan halka seslenerek ‘Batarsak elektriksiz kalırsınız’ tehditleriyle kamuoyu yaratmaya çalışıyorlar. Geçtiğimiz haftalarda eyalet tarafından şirketlere yüzde 9’luk bir zam olanağı tanınmasına rağmen şirketler bu rakamın içinde bulundukları durum karşısında komik kaldığını savunuyorlar.
Peki, bütün Kaliforniya krizden nasibini alıyor mu? İşin çarpıcı yanı da burada. Geçmişte deregülasyona karşı duran Los Angeles ve civarındaki üç bölgede elektrik dağıtımı kamu kuruluşları tarafindan yürütülürken enerji santralleri de halen kamuya ait bulunuyor. Kriz yaşamak bir yana ülkenin en büyük kamuya ait enerji şirketi sayılan LADWP (Los Angeles Su ve Elektrik Departmanı) sadece haziran ve temmuz aylarında 84 milyon dolar kâr ederken, 50 milyon dolar civarındaki enerji fazlasını da dışarıya pazarlıyor. Kaliforniya’nın diğer kesimleri büyük bir enerji krizi ile boğuşurken özelleştirmeye yanaşmayan Los Angeles şehri ışıl ışıl Noel süsleriyle donatılmış meydan ve sokakları ile sanki özelleştirme yolunu seçen ve bugün ciddi bir enerji krizi yasayan diğer şehirlere nazire yapar gibiydi.
Kaliforniya II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk defa elektrik kesintisi ile karşı karşıya kalırken, 50-60 yıl öncesine dönüşün mimarlarının özelleştirme kararına imza atanlar oldukları ortada. Bugün gelinen noktada ise her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Daha birkaç yıl önce deregülasyonu savunan şirketler bugün bu politikalar sonucunda batma aşamasına geldiklerinden yakınıyorlar. Mevcut yasal düzenlemelerin altında imzası bulunan enerji komisyonu bugün sistemin aşırı karmaşık bir hal aldığından yakınıyorlar. Tüm amacı elektrik ticaretini serbest piyasa güçlerine devretmek olan deregülasyonu gerçekleştiren devlet ve federal otoriteler bugün enerji üreticilerini toptan fiyatları yapay olarak artırdıkları iddiası ile soruşturma kapsamına alıyorlar.
Kaliforniyalıların tüm bu olan bitenler karşısında kafası karışık. L.A Times tarafından yapılan anketlere göre bölgede yaşayan halkın yüzde 65’i deregülasyona karşı olduklarını belirtirken, yüzde 60’ı ise deregülasyonun uygulandığı bölgelerde yeniden kamulaştırma yoluna gidilmesi gerektiğini belirtiyor.
Bilgisayar yazılım sektörünün kalbi sayılan Silicon Valley, yaşanan kriz karşısında bölgeye yüksek maliyetli elektrik tedarik ederek şimdilik önlemini almış gibi. Kaliforniya valisi görevi devralırken yaptığı konuşmada önümüzdeki dönemde devletin yeniden enerji üretimine girmesi gerektiğini belirtirken, ülkenin en büyük şehirlerinden San Francisco da dahil olmak üzere Kaliforniya’nın yakın geleceği “karanlık” gözüküyor. Yıllardır özelleştirmenin “daha ucuz, daha kaliteli hizmet” anlamına geldiği masalını dinleyen Kaliforniya halkı gerçekleri yaşayarak öğrenirken, kelimenin tam anlamıyla geçmişi “mumla” arayacağa benziyor.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net