www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Mercek ____ A. Cihan Soylu
Rant kavgası

Bakış ____ Özcan Bilir
Futbolseverlik

Gerçek ____ İ. Sabri Durmaz
Türk-İş Başkanlar Kurulu’na açık mektup

Ada Notları ____ Kenan Ateş
Yeni bir Mengele - 2

  Mercek..........A. Cihan Soylu

Rant kavgası

Rant kavgası, tarafları ellerindeki “silahları” sahneye sürmeye yöneltiyor. Taraflar; artıdeğere el koyanlar ve bürokratik kastın her kademedeki “seçkinleri”. Pay edilecek “mal”ın büyüklüğü, yönetim ve baskı erkinin, paylaşanların çelişkilerini keskinleştiriyor, politik ve askeri kuvvetin “işin içine girmesi”ni kaçınılmaz kılıyor. Burjuvazinin ekonomiden politikaya, basın-yayın alanından askeri alana kadar uzanan örgütlü aygıtı, işçi ve emekçiye karşı “sınıf ruhu”yla hareket etmesine karşın, mülkün büyütülmesi ve olanakların “köşeleri” ve idari mekanizmanın en etkili koltuklarını kapmak üzere kullanılması ihtiyacı, burjuva “it dalaşı”nı kızıştırıyor.
Türkiye; yolsuzluk, rüşvet, rant ve faiz paylaşımı kavgalarının en yoğun yaşandığı ülkeler arasındadır. En büyük holdinglerin kârlarının yüzde 219’a varan kesimini “üretim dışı faaliyetler”den sağlamaları bile tek başına kavga nedenidir. İşbirlikçi burjuvazi, “kamu işletmesi” statüsünde ne kadar sanayi tesisi varsa, hepsinin uluslararası sermaye ve uşaklarının çıkarları yönünde kullanımını sağlamak üzere “özel sektör”e geçmesini sağlarken, bürokratik kastın tepelerinde “artık bizi de görürsünüz” mantığıyla rant paylaşımı yoğunluk kazanmıştır. Paylaşılacak “mal”ın büyüklüğü ve paydan en büyük parçayı kapmaya çalışanların bulundukları “makamlar”ın etkili konumu, sertliği artırıyor.
Enerji alanında patlak veren ve hükümet-Genelkurmay “restleşmeleri”yle devam eden burjuva dalaşı, bu alanın ülkenin en önemli stratejik kaynak ve işletmelerinin satışı, buradan elde edilecek miktarın kullanımıyla olduğu kadar, doğalgaz ve petrol bağlantılarıyla da ilişkili bir sektör olmasıdır. Tartışmanın tarafları koalisyon partileri ve “askeri kanat”la sınırlı değildir. Diğer düzen partileri, “medya” ve holding patronları ve onların ilişkide oldukları uluslararası tekeller paylaşım kavgasıyla yakından ilgilidirler. Sermayenin “has partisi” olarak ANAP, DYP ve MHP, hükümette olsunlar- olmasınlar, sermaye kurumları aracılığıyla ve devlet aygıtının tüm önemli kademelerindeki konumlanmalarına dayanarak ülke kaynaklarının yağmalanmasından, faiz ve rant gelirlerinden “nemalanma” olanağına daha fazla sahiptirler. Hükümet yetkisi kuşkusuz bu partilerin yöneticileri için soygun ve rüşvete yasal kılıf geçirme olanağı sağlamaktadır. ‘80’li yıllardan bu yana, Özal, Demirel, Yılmaz ve Çiller ailelerinin ve Çağlar-Çörtük gibi “aile” patronlarının organizasyonuna dahil oldukları çok sayıda rüşvet-soygun olayının gündeme gelmesi, ancak çoğunlukla üzerinin örtülmesi, böyle kotarılmıştır.
Bugün büyük bir soygunun örtüsünün kaldırılması tehlikesinin baş göstermesi, örtünün altından ANAP yönetimi ve Enerji Bakanlığı’nın üst bürokratlarının adının okunmaya başlanması, hükümet ortaklarının, koalisyonun dağılması tehlikesine de açık olan bir gelişmeyi engelleme telaşıyla darbe ve dikta tartışmalarını yeniden yoğunlaştırmalarında etkli olmaktadır.
Hükümet partileri, halk kitlelerinin dikkatini aralıksız devam eden ekonomik-politik saldırılardan uzaklaştırıp, bu saldırıların daha kapsamlı ve etkili sürdürülmesi olanaklarını elde tutmak için ilgi çekici bir sorunu da ortaya attılar. Kendileri ve kurdukları hükümet, Genelkurmay ve MGK’nın “eseri” değilmiş gibi, “28 Şubat bin yıl sürer” diyenlerin “balans ayarı” ve günlük müdahaleleriyle “icraat etme”mişler ve “üst düzey askeri yetkili” açıklamaları yeni duyuluyormuş gibi, “darbe karşıtı” açıklamalarla, “demokrasi mücadelesi verme” görüntüsü yaratmaktadırlar. Elbirliğiyle işsizliğe, yoksulluğa ve açlığa itilenlerin demokratik siyasal özgürlükler talebini istismar etmekte halk kitlelerinin cuntalara duydukları güvensizlik ve antipatiden yararlanmak istemektedirler.
Bu gürültü arasında sermayenin saldırı programı yürürlükte olmaya devam ediyor. Hükümet, IMF-Dünya Bankası tarafından dikte edilen proğramı daha başarılı uygulamak üzere ek çalışmalar yapıyor, yeni yasa tasarıları hazırlıyor, mali sermayenin sömürge müfettişleri denetimlerini sürdürüyorlar. İşbirlikçi gericilik, saldırılara karşı gelişen emekçi muhalefetinin ve 1 Aralık türünden kitlesel büyük gösterilerin baskısından -geçici de olsa- kurtulmanın yarattığı olanak ve zamanı “doğru değerlendirme”ye çalışıyor. Sermayenin basın-yayın alanındaki temsilcileri iç çatışma ve dalaşmaya “son verilmesi”ni istiyorlar. “Restleşme”nin tarafları “kamuoyu önünde tartışmanın zararları”ndan söz ediyorlar.
Onlara güven duyulmadığı ve yıprandıkları kesindir. Yalnızca koalisyon partileri ya da örneğin soygun-mafya-rüşvet olaylarıyla en fazla ilişkli ANAP-DYP gibi partiler değil, düzenin tüm partileri ve kurumlarına emekçilerin güveni sarsılmıştır. Burjuva araştırma kurumları seçmenlerin yüzde 48’inin hiçbir partiye güven duymadığını ve yüzde 76’sının mutsuz ve umutsuz olduğuna dikkat çekiyor; sermaye çevrelerinde “yeni bir partiye duyulan ihtiyaç” üzerine tartışmalar, giderek yoğunluk kazanıyor. Burjuvazi, emekçilerin güvensizliğinin daha fazla büyümesinin yol açacağı tehlikenin bilincindedir. Burjuva diktatörlüğünün, emekçilerin güvenine gereksinimi artmıştır. Rüşvet-soygun-mafya ilişkilerinin bürokrasiyi, hükümet aygıtını, bakanlıkları sarması; tüm bastırma ve gizleme çabalarına karşın, paylaşım üzerine kavgaların dışa vurması, bunun halk kitleleri tarafından görülmesi “temizlik” ihtiyacını artırıyor, bu da yeni çatışmaları körüklüyor.
Bu çatışmanın hangi boyutlara varacağı hakkında, bugüne kadar yaşanan benzeri olaylar bir fikir vermekle birlikte, kesin bir şey söylemek zordur. Bugüne dek yaşanan örneklerin hemen hepsinde görülen, politikacıların “askerle aynı düşüncede” olduklarını açıklamalarıyla -ki sermayenin ihtiyacı da budur- “işin tatlıya bağlandığı”dır. Bu “ihtimal” yine güçlü olmakla birlikte, işin koalisyon hükümetinin dağılması ve yeni oluşumlara kadar varması da mümkündür. “Özal’ın ANAP’ı gibi bir parti” kurulması ve yeni seçim tartışmaları artmaktadır. Genelkurmay’ın sert çıkışları ve her “önemli sorun”da “hükümetin başı”nı ani baskınlar niteliğindeki “ziyaretler”le yönlendirme çabaları, düzen partilerine yönelik aşağılayıcı açıklamaları, bu yönlü gereksinmeleri artırmaktadır.
İşçi sınıfı ve emekçiler, bu tartışmaların, kendilerine yönelik saldırıların dozunu azaltmadığını, aksine sermaye programının uygulanmaya devam edildiğini görüyorlar. Burjuvazi, cezaevi operasyonları ve sokak saldırılarıyla kitle tepkisini belli ölçülerde püskürtmeyi başardı ve bunun sağladığı olanağı en iyi biçimde değerlendirmeye çalışıyor. Emekçilerin saldırıları püskürtmeleri ve çalışma ve yaşam koşullarında iyileşme sağlamaları, bugün burjuvazinin bu “hesabı”nı bozmalarına bağlı. Bu da güçlerini birleştirmelerine bağlıdır. EMEP Genel Başkanı’nın saldırılara karşı tüm emekçileri ve emekçi örgütlerini birlikte hareket etmeye çağırması ve bu yönlü girişimleri, bunun çeşitli işçi ve emekçi örgütünün yönetimi tarafından olumlu cevaplanması, genel bir emekçi direnişi için teşvik edici ve harekete geçirici olabildiği ölçüde, bugün için bu olanaklı olacaktır.

 
Başa dön

  Bakış..........Özcan Bilir

Futbolseverlik

Ülkemizde özellikle son yıllarda futbolla yatılıp futbolla kalkılır oldu. Ve futbol toplumun günlük yaşamına öylesine nüfuz ettirildi ki, futbol diğer spor dalları üzerindeki tam bir tahakküm oluşturdu. Ve bu abluka öyle kolay dağıtılacak gibi değil. En başta, “Türk sporu futbolun tahakkümünden kurtarılmalıdır” diyenler samimi değil. Bir taraftan futbolun toplumu esir aldığından sızlanıyorlar diğer taraftan da futbolu kurtarma üzerine reçeteler yazıyorlar. Nabza göre şerbet veriliyor.
Örneğin, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK), İstanbul’un olimpiyatlara ev sahipliği yapabilmesinin önündeki en önemli engeli, ülkemizde olimpik sporlara yeterince ilgi gösterilmemesi ve olimpik sporların yeterli izleyici potansiyeline sahip olmaması olarak mı açıkladı, bizzat futbolun pazarlamacılığını yapanlar da içinde olmak üzere sızlanmalar başlar; “Futbol dışındaki branşlara üvey evlat muamelesi yapılıyor.” Daha da ileri gidip, bütün sporların anası atletizmin öldüğünü, ata sporlarımızın ise can çekiştiğini söyleyenler de oluyor.
Doğru söze ne denir deyip geçmek de var, “kim yapıyor bu üvey evlat muamelesini ve siz bu muamelenin neresindesiniz” diye sormak da var. Atletizm öldürülerken, örneğin İstanbul’daki üç büyük stat üç “büyük” kulübe 49 yıllığına tahsis edilip, Atletizm İstanbul İl Temsilciliği, “Atletlerimizin atrenman yapacak pisti kalmadı” diye bağırırken, bugün futbolun tahakkümünden söz edenlere hangi futbol maçında tezahürat yapıyordunuz diye de sormak var!..
Togay Bayatlı, “Ülkemizde spor medyasının en önemli eksikliği kendisini futbola kilitlemiş olmasıdır” diyor. Aynı zamanda Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Genel Sekreteri olan Bayatlı bu tespiti yapmadan önce -bir haberdeki yanlış bilgiden yola çıkarak- şunları yazıyor: “İşte TSYD medyadaki bu eksikliği inatla kapasitesi doğrultusunda spor yazarları için uygulamaya çalışıyor. Bunun son örneği Michel Platini gibi çok ünlü bir futbol yıldızı ve yöneticisinin (...) katıldığı TSYD semineridir. Bu seminere aktif olarak çalışan her insanın katılması gerekir. Olumlu ve faydalı geçen çalışmalardan sonra TSYD şimdi hedef büyütmelidir. Önce seminerler uluslararası bir konuma getirilmelidir. En önemlisi futbol ve diğer popüler sporların dışındaki ferdi ve takım sporlarının da uzmanlarına konferanslar, seminerler verdirilmelidir.”
Medyanın kendisini futbola kilitlediğini sağır sultan da biliyor. Peki ya TSYD? Yıllardır, bütün seminerlerin gündemlerini futbola ayırmadı mı? Bu bağlamda TSYD’nin seminerlerinin -neredeyse tamamı için- “Futbol semineri” demek daha doğru olmaz mı?
Eğer, Milli Olimpiyat Komitesi Genel Sekreteri bile TSYD’yi -biraz da Michel Platini’yi getirmiş olmasından kaynaklı- futbola kilitlenmiş seminerinden dolayı “başarılı” bulabiliyorsa burada oturup düşünmek lazım. Olimpik sporları futbolun köreltici etkisinden kurtarma görevi bulunan TMOK ve onun genel sekreteri bir taraftan medyayı futbola kilitlenmek gibi haklı bir gerekçeyle eleştirip diğer yandan aynı amaca hizmet eden TSYD’ye “başarı belgesi” vermesi garip bir çelişki.
Durum böyle olunca, “spor yazarlığı” ile futbol yazarlığı ve yorumculuğunun birbirinden ayrılmasının da bir anlamı olmuyor elbette. Kim hangi etiketi kendine takarsa taksın ortada somut bir durum var çünkü, futbolseverlik! Oysa, futbola yakınlaşma, olimpiyattan uzaklaşmadır.
E-mail: obilir@evrensel.net


  Başa dön

  Gerçek..........İ. Sabri Durmaz

Türk-İş Başkanlar Kurulu’na açık mektup

Türk-İş Başkanlar Kurulu’nun sayın üyeleri;
Kurulunuz, işçi emekçi haklarına yönelen sermaye saldırısının had safhaya çıktığı, ülkenin sanayisinin ve tarımının çökertilmesi için IMF-Dünya Bankası merkezli saldırının katlanarak devreye sokulduğu bir dönemde toplanıyor.
Bu durum Türk-İş’e ve en başta üst yöneticileri olmak üzere her kademedeki yöneticilerine “tarihsel görevler” yüklüyor.
Çünkü; bugünkü gelişmeler açıkça göstermektedir ki; işçisinden köylüsüne, memurundan esnafına emeği ile geçinen 60 milyonu aşkın vatandaşın boğazını sıkan politikalar tek bir merkezden üretilip devreye sokulmaktadır. Bu yüzden de; TİS’teki sorunlarla özelleştirmenin gerekçeleri, taban fiyatlarının düşüklüğü ile esnafa adaletsiz vergi salınması aynı nedenlere bağlıdır ve aynı şer güçlerin marifetidir.
Bu yüzden de; işçi sınıfının sorunu sadece; toplusözleşmeler, “Tasarrufu Teşvik Fonu”nda biriken “emekçi alacaklarının defaten ödenmesi” ve işçi sınıfının en önemli sorunlarının üstünü örtmek için çıkarıldığı intibaı veren uyduruk bir işgüvencesi yasası için “Okuyan’ı desteklemek”ten ibaret değildir.
Dahası, çok güncel ve hayati gibi görünen bu sorunlar; aslında çok daha kapsamlı olan saldırının birkaç alandaki görüntülerinden ibarettir. Ve Türk-İş’in (tabii diğer emekçi örgütlerinin de) Başkanlar Kurulu, gündemini bu sınırlılıktan kurtarmak, sorunların esasına, sermayenin izlediği ekonomik politikaları boşa çıkaran bir mücadele hattına yönelmediğinde, ne TİS’lerde, ne “birikmiş alacaklar” konusunda ne de “işgüvencesi”nin doğru dürüst çıkarılmasında başarılı olamayacağını son yıllarda olup bitenler açıkça göstermiştir.
Evet, özel sektöre bağlı onbinlerce işçiyi etkileyen TİS görüşmeleri, anlaşmazlıkla sonuçlandı. Patronlar işçileri “lokavt”la tehdit ediyorlar. Yarım milyon dolayındaki kamu işçisinin TİS dönemi başladı. Hükümet ve IMF, kamu işçilerine yüzde 5-7 zam önerisiyle masaya oturmayı planlıyor. Ama, var olan koşullarda;
- İşçi kıyımlarına, yetki barajlarına, kapsam dışı personel çalıştırılmasına, taşeronlaştırmaya, esnek çalışmanın yaygınlaştırılmasına, sendikalı olmayı zorlaştıran yasalara karşı bir mücadele programından bağımsız bir TİS görüşmesinin başarısı,
- Ya da; kamu işçisi özelleştirme, taşeronlaştırma tehdidinden kurtarılmadan; kamu işçisinin özel sektör, tüm işçilerin memurlar, köylüler, esnaflarla çıkar ortaklığını gözeten politikalara yönelmeden kamudaki TİS’leri hakkıyla gerçekleştirmek mümkün müdür?
Türk-İş’in Başkanlar Kurulu öncelikle bu soruların yanıtlarını vermek durumundadır.
Ve dahası;
2000 yılı boyunca sürdürülen emek düşmanı bir program olan IMF-hükümet-büyük patronlar üçlüsünün programı bir krizle sonuçlandı. Ama, hükümet, krizin yükünü emekçilere yıkacak, yabancı sermayeyi, rantçıları, bankaları memnun edecek yeni önlemler alarak programa devam etme kararlılığını bildirdi. 2001 Bütçesi bu saldırı programının bir yansıtıcısı olarak çıktı. Özelleştirme; Telekom, THY, PETKİM, enerji, İSDEMİR, TEKEL, kamu bankaları gibi ülke için hayati olan alanları kapsayarak genişlemiştir. Yağmacılar, bu iştah kabartıcı pastadan daha çoğunu almak için birbirinin boğazını sıkarken, işçi sendikalarındaki vurdumduymazlık, özelleştirmeyi olup bitirmiş bir şey gibi görme, elbette izleyenlerin kanını dondurmaktadır. Kamu emekçilerinin maaşları enflasyonun altında ezildiği gibi, “grevli toplusözleşmeli sendikal hak” talebi de görmezden gelinmekte; tam tersine memurların bugüne kadar tek dayanağı olan “işgüvencesi” de kaldırılmak istenmektedir. Esnaf ve zanaatkârlar “salma vergilerle” emek düşmanı politikalardan nasibini almıştır. Köylüler; iflasa sürüklenmiş, ormanlar ve ülkenin birinci sınıf tarım arazileri mafya ve büyük patronların rant alanı olarak açılmış, üreticiye yönelik sübvansiyonlar ve destekleme alımlarının kaldırılmasına yönelinmiştir.
Kısacası; yabancı sermaye ve yerli uşakları ile bir avuç faizci dışında 60 milyonu aşkın emeği ile geçinen halk; yokluk ve yoksulluk içinde, gelecek güvencesinden yoksun; eğitim ve sağlıklı yaşama imkânları her gün bir miktar daha kısıtlanan bir yaşama mahkûm edilmiştir. Ama buna karşın IMF’nin ve arkasındaki uluslararası tekellerin tam desteğini alan hükümet; ülke battıkça daha şatafatlı pembe tablolar çizerek, ülkenin yağmalanması, emekçilerin soyulması, sömürünün katmerleşmesi için ne yapılması gerekirse onları yapmayı marifet olarak ilan etmektedir.
Bu koşullarda ülkenin ve halkın kurtulmasının tek yolu; Türk-İş başta olmak üzere tüm emek güçlerinin; şu yukarıdaki ciddi sorunları çözmeyi hedef edinen bir platformda birleşmesinden geçmektedir. Ve besbelli ki; ülkenin bugün içinde bulunduğu koşullarda en önemli görev de; onun yöneticilerinin siyasi görüş ve bulundukları pozisyondan bağımsız olarak, örgütlü işçilerin en büyük bölümünü çatısı altında toplayan Türk-İş’e düşmektedir.
İşte Başkanlar Kurulu’nuz, böylesine ağır bir tarihsel bir görevle karşı karşıyadır. Ve alacağınız kararların tarihte olumlu bir iz bırakması, 2001’in bu ilk Başakanlar Kurulu’nda sorunların gerekli kapsam ve kararlıkta ele alınıp alınmamasıyla doğrudan bağlantılı olacaktır.
Türk-İş üyesi işçiler, diğer sendikaların üyesi ya da sendikasız milyonlarca işçi ve halk; Türk-İş’ten, sorunları, işçi sendikaların bir üst kuruluşuna yakışan bir sorumlulukla ele almasını bekliyor.

  Başa dön

  Ada Notları..........Kenan Ateş

Yeni bir Mengele - 2

Dün bu köşede Shipman olayını ele almıştım. İngiltere’nin Manchester şehrinde uzun yıllardır aile hekimliği yapan Dr. Harold Shipman’nın 24 yıllık meslek hayatı boyunca 297 hastasını öldürmüş olduğunun açığa çıktığını belirterek yazıyı Shipman’ı bu hale getirenin ne olduğu sorusuyla bitirmiştim. Gerçekten, Shipman’ı bu hale getiren nedir?
Shipman olayı bu kadar yankı yaptı ya, artık çok geçmez Shipman’ın kişilik analizleri, ruh çözümlemeleri yapılır. Perde arkası aralanmaya, kişiliği çözülmeye çalışılır. Psikanalistler ortaya çıkarlar, çocukluğuna, çocukken sevgisiz büyüdüğüne, çocuk cinselliğine dair bir şeyler gevelerler.
Ama ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar olayı çözemeyecekler. Neden mi? Yanlış yöntem kulanacaklar da ondan. Her zaman yaptıkları gibi, yine aynı yöntemi, batı biliminin genel yöntemi olan metafizik indirgemeci yöntemi kullanacaklar da o yüzden. Parçayı, kendisini oluşturan bütünden koparıp ayrı ve tek tek olgular olarak ele alacaklar. Böyle yapınca da olay ve olguları tam ve doğru kavramaları mümkün olmayacak. En azından bir ya da birkaç yanı mutlaka eksik kalacak.
Yine sadece Shipman’ı ele alacak, yalnızca ona bakacaklar. İçinde yaşadığı, yaşadığımız çevreye, ilişkilere, her gün gözümüzün önünde olup bitenlere bakmak akıllarına gelmeyecek.
Hadi Shipman olayı açıklandı diyelim. ABD’de de sık sık görüldüğü gibi, bir tarikat önderinin kendi müritlerini kandırıp topluca intihara sürüklediği olayları nasıl açıklayacaklar? Başta batılı kapitalist ülkelerde olmak üzere giderek artan sevgisizlik, duygusuzluk, bencillik, arkadaşsızlık, içe kapanıklık, nefret gibi durumları nasıl ifade edecekler? İnsanın yalnızlığını, kendine yabancılaşmasını, her gün dört bir yanda süren vahşeti nasıl anlatacaklar? Elbette anlatamayacaklar. Kimileri kalkıp insanın doğasında şiddet, saldırganlık olduğunu; bunun da evrim yoluyla hayvanlık döneminden getirdiği genlerle geçtiğini söyleyecek. Bu zırvayı ciddiye bile almayacağım. Biraz etrafımıza bakalım. Her yan şiddet dolu. Çizgi filmlerden, sinema filmlerine, televizyonlardan bilgisayar oyunlarına her yanda takır takır insan öldürülüyor. Öldüren hep kahraman, hep iyi kişi. İyi yapıyor, dünyayı, insanlığı kurtarıyor. Öldürülen kötüdür denilip geçiliyor. Onu anlatan yok. Çekilen acıları, yitip giden sevgi dolu yaşamları, dostluk ve dayanışmayı anlatan hak getire. Artık tümüyle cinselliğe, erotizme indirgenmiş kadınla erkek arasındaki sevgi dışında bir sevgiyi ele alanı görebiliyor musunuz? Ben göremiyorum.
Körfez ya da Kosova Savaşı’nı hepimiz hatırlıyoruz. Düşen bombalar, televizyonlardan zafer çığlıkları altında izlendi. Bilgisayar oyunu izler gibi, fırlatılan füzeler gözlendi. Bomba hedefe varınca da, “Tam isabet” diye havalara fırlanıldı. Ama o bombaların altında kalanları düşünen; kopmuş bacakları, yanmış yüzleri, kafası yok olmuş vücutları gören olmadı. Çünkü öyle düşünmemiz, öyle görmemiz istenmişti.
Türkiye’de yayınlandı mı bilmiyorum. Geçenlerde İngiltere’de neredeyse bütün gazetelerde bir fotoğraf haber yer aldı. Pakistan’da, Keşmir’de bir siyah ayı üzerine saldırtılan 30 köpeğin ayıyı parçalaması konu ediliyordu. Çevreye toplanmış halkın bu vahşeti izlediği görülüyor fotoğraftan. Vahşeti izlemek için para vermişler. Bu vahşet Keşmir’in milli “sporu” imiş. İkiyüzlü gazetelerin birdenbire sevgi damarları kabarmıştı. Bu nasıl vahşettir, uluslararası kamuoyu müdahale etmeli, siyah ayı kurtarılmalı, bu vahşet hemen önlenmeli deyip durdular.
Elbette hayvanlar da sevilmeli ama, insan sevgisinin olmadığı yerde gerçek hayvan sevgisi olabilir mi? İnsanları sevmeyen hayvanları sevebilir mi? Irak’ta ambargo yüzünden yüzbinlerce çocuk, insan ölürken, ambargo devam etsin diye çarşaf çarşaf yazılar yazan o gazetelerin, ayılara da olsa sevgiden söz etmeye hakları olabilir mi?
Sevgi, dostluk, dayanışma insana özgü davranışlar. Yer yer, bazı ileri hayvan türleri arasında da benzer davranış biçimleri görülse de, bunlar esas olarak insana ilişkin değerler. İnsanın toplumsallığı, toplumsal emeği sonucunda ortaya çıkmış şeyler. Zorlu yaşam koşullarının dayattığı; birlikte yaşamanın, birlikte üretmenin getirdiği yüzbinlerce yıl içinde geliştirilmiş şeyler. İnsanı insan yapan şeyler. İnsan insan olduktan sonra, yüzbinlerce yıl özgür, sömürüsüz, baskısız, sınıfsız, devletsiz yaşadı. İşbölümü ve özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla sömürü de, baskı da, sınıflar da ve bunun sonucunda devlet de ortaya çıktı. İşbölümü ve özel mülkiyetle birlikte insanın yabancılaşması ve kişiselsizleştirilmesi de başladı. Bunun sonucunda insan ilişkilerine insan yapısı bir asimetri, eşitsizlik, uyumsuzluk girdi. Erkekle kadın, güçlüyle zayıf, yaşlıyla genç, ana babayla çocuklar vb. arasındaki ilişkilerin doğal asimetrisinden farklı, sömürü ve tahakkümün simgesi olan bir asimetri. İnsanlar kendi aralarında iyice bölündüler ve yalnızca kendilerine değil birbirlerine de giderek yabancılaştılar. Öyle oldu ki, bazıları birileri için kişiliksizleştirilmiş bir eşya haline geldiler ve kişiliklerine bakılmaksızın belirli amaçlar için kullanılan bir araçtan öte bir anlam taşımadılar. Bu durumda insanların değer verdikleri şey, insani etkinliklerden, insanın güzelliklerinden zevk almak yerine, ele geçirip sahip oldukları ya da olabilecekleri şeyler oldu. Bunun için diğerleri ile rekabete, çatışmaya, onları kullanmaya başladılar. İnsan yapısı asimetri ya da diğer bir deyimle eşitsizlik, insan ilişkilerine egemen oldu. Bu ilişkiler doğal ilişkilerden çıktı, mülkiyete sahip olup olmamalarına göre şekillendi. Birileri diğerlerinin ürettiklerine zorla el koyma, bu sırada her türlü şiddeti kullanma hakkını kendinde buldu. Bunu da yasalaştırdı. Ürettiğine el konulduğunu; emeğini kendi istediği gibi değil, başkalarının istediği ve buyurduğu gibi kullandığını gören insan artık yaptığı işten, üretiminden zevk almaz hale geldi. Giderek kendisinin ürettiği ilişkilerin, kendi ürettiği bir metanın, paranın esiri oldu. Sevginin yerini sevgisizlik aldı. Yabancılaştı. İnsanı insan yapan şeylere, sevgiye, dostluğa, yardımlaşmaya yabancılaştı.
Bu yabancılaşma ve kişiselsizleşme; kapitalizmle, hele de tekelci kapitalizmle iyice doruğuna ulaştı. Kapitalizmin üst noktalarda geliştiği batılı ülkelerde sevgisizliğin, nefretin, yalnızlaşmanın daha çok görülmesi işte bu yüzdendir. Shipman’ın insanlığını yok eden de özel mülkiyetin ortaya çıkardığı bu yabancılaşma ve emperyalist kapitalizmin günümüzde uyguladığı akıl almaz vahşettir. Shipman’ı yaratan, kapitalizmin ta kendisidir. Hiçbir ana canavar doğurmuyor. Bu yüzden kimse Shipman’ın anasını suçlamasın. Onu anası değil, kapitalizm doğurdu.
Yeni Mengele’lerin, Shipman’ların doğmasını engellemenin; insanı kurtarmanın; insanı yeniden insan evresine yükseltmenin bir tek yolu var: Bütün kötülüklerin kaynağı özel mülkiyeti ortadan kaldırmak. Başka da yolu yok.

 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net