|
|

|
           

Bu bölümde, sanat sineması diye tanımlayacağımız düşük bütçeli, adından sadece vizyondayken değil festivallerde de söz ettiren, bağımsız yapım özellikleri gösteren filmleri ele alacağız.
Önce Ömer Kavur filmlerini ele alalım. 90’dan bu yana Kavur’un iki filmi sarkıyor; ‘Gizli Yüz’ (1990) ve ‘Akrebin Yolculuğu’ (1997). Bugünlerde taciz skandalı eşliğinde gösterime giren ‘Melekler Evi’ni ise bu kategoride değerlendirmek pek mümkün değil.
Son dönem ürkiye sineması -2 Özgür Yaren
|
 Yeni kuşak ve nitelik sıçraması
Bu bölümde, sanat sineması diye tanımlayacağımız düşük bütçeli, adından sadece vizyondayken değil festivallerde de söz ettiren, bağımsız yapım özellikleri gösteren filmleri ele alacağız.
Önce Ömer Kavur filmlerini ele alalım. 90’dan bu yana Kavur’un iki filmi sarkıyor; ‘Gizli Yüz’ (1990) ve ‘Akrebin Yolculuğu’ (1997). Bugünlerde taciz skandalı eşliğinde gösterime giren ‘Melekler Evi’ni ise bu kategoride değerlendirmek pek mümkün değil. Kavur’un filmleri yolculuk ve arayış temaları üzerinde yoğunlaşmış, zaman kavramının belirsiz olduğu filmler… Kökenlerini doğu felsefelerinden alan yolculuk ve arayış temaları, özellikle surete aşık olma fikri dönemin beğenilerine ve ilgilerine uyuyor. Edebiyatta Orhan Pamuk’un özellikle ‘Kara Kitap’ ve ‘Yeni Hayat’ta kullandığı bu temaları sinemada Kavur kullanıyor. Biraz geriye çekilirsek, Orhan Pamuk, Ömer Kavur ikilisinin bağlandığı üçüncü bir noktayı farkederiz; Metin Erksan ve onun vaktinden önce çekilmek talihsizliğine uğradığı söylenen filmi, ‘Sevmek Zamanı’ (1965). Kavur’un filmleri, bugünlerde hakim akademik ‘racon’ gereği, yapısalcılığa sırt çevirme modası ortalığı kasıp kavururken, farklı okumalara açık olma marifetiyle pek iyi bir sanat filmi sayılma payesine erişmiş görünüyor. Ömer Kavur’un filmlerini 30 yıl önce yapılmış ‘Sevmek Zamanı’na, hatta ‘Şeyh Galip’e ve ‘Mevlana’ya rağmen özgün filmler olarak ele almamızın sebebi de budur.
Genç bir kuşak
Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Kasaba’ ve ‘Mayıs Sıkıntısı’ filmleriyle Derviş Zaim’in ‘Tabutta Röveşata’sını da bu kategoride değerlendirebiliriz. Sade, duru anlatımları ve doğallıklarıyla bu filmler farklı okumalara açıklık gibi belirsiz tanımlara muhtaç olmadan övgüyü hakediyorlar.
Düşük bütçeli, hatta sıfır bütçeli filmler bu dönemde sinema sanatı adına güzel örnekler oluşturdular. 90’ları başka hiçbir nedenle olmasa da, bu açıdan şanslı saymak gerekiyor. Nuri Bilge Ceylan, fotoğrafçılıktan gelmiş olmasının tüm avantajlarını kullanarak çektiği filmlerde, insanın küçük dertlerini, iç sıkıntısını, hikayeyi öne çıkarma gereği duymadan anlatmayı biliyor. İran sinemasında güzel örneklerine rastlanan “film içinde film” mevzusunu aktardığı ‘Mayıs Sıkıntısı’nda Abbas Kiyarüstemi’nin ve Muhsin Mahmelbaf’ın filmlerine (Close Up ve Ekmek ve Çiçek örneğin) benzer bir temayı doğayı etkileyici ancak sade bir şekilde kullanarak işliyor.
Nuri Bilge Ceylan’ın filmindeki doğal peyzajlar, Tarkovski’nin dinsel bir hayranlıkla ve tanrısal bakış açısı kullanmak maksadıyla, alelade bir Hollywood yönetmeninin ise doymak bilmez bir oburlukla, her şeyi görmek hevesiyle yaptığı gibi yukarılardan, gökyüzünden değil sadece bir insanın sahip olabileceği açılardan görüntüye alınıyor. Helikopter marifeti semavi bir bakış açısı yerine, insani bir bakış açısının kullanılması filmi de tıpkı ağaçlar arasında oturan bir insan gibi her şeyi göremeyen, alabildiğine basit ve sade ama bu sayede insani bir kılıyor. ‘Kasaba’ filminin girişindeki şiirsel bir gerçekçilikle aktarılan sınıf sekansı izleyiciye sinemanın temaşadan - aksiyondan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Sırf bu sekans bile Nuri Bilge Ceylan’ı kayda değer kılıyor.
Yeni sinemacılar
“Yeni Sinemacılar” ise son bir kaç yıl da isimleri sinemada öne çıkan bir topluluk. Burada uzun bir parantez açmak lazım; “Yeni Sinemacılar” hiç de özgün bir isim değil. Bir kere “yeni” sözcüğü, neredeyse belli başlı tüm sinema akımlarında daha önce kullanılmış: Fransız Yeni Dalga, İtalyan Yeni Gerçekçilik vb. Üstelik “yeni sinema” da daha önce Brezilyalı toplumcu sinemacılarca tescillenmiş bir isim; Cinema Nuvo! Bu, Yeni Sinemacılar’ın en azından isimde uluslararası sinema camiasında bir takım sorunlar yaşayacak demektir.
Yeni Sinemacılar tarafından çekilen Serdar Akar’ın ‘Gemide’ ve Kudret Sabancı’nın ‘Lalelide Bir Azize’ isimli filmleri düşük bütçeli, bağımsız yapımlarında kesif kokulu, koyu renkli bir kirli gerçekçiliğe dayanıyorlar. Bu filmler ilginç bulunmakla birlikte, içerdikleri bazı sorunlar yüzünden birçok tartışmaya konu olmuştu… Kadının temsili, işçi sınıfının küfürbaz, güvenilmez ve suça eğilimli olduklarına dair burjuva yargılarının sorgulanmadan yeniden kurulması, ‘Gemide’de basit bir metaforun (Gemi- Memleket) daha film başında üstsesle seyircinin gözüne gözüne sokulması “kendilerine Yeni Sinemacılar” ismini koyan genç yönetmenlerin sorunları arasında sayılıyor. ‘Gemide’ filminin arasında, fuayede bir seyirci “çok gerçekçi küfür ediyorlar” demişti. Bu filmle, senaryosunu Attila İlhan’ın yazdığı, Lütfi Akad’ın yönettiği ‘Yalnızlar Rıhtımı’ndan (1959) sonra gemiler, tayfa ve kaptanlar şiirsel gerçekçilikten kirli gerçekçiliğe doğru tenzil-i rütbe almış oldular. Bu filmlerle birlikte, Türkiye sinemasında pek alışık olmadığımız sertlikte küfürler, mastürbasyon yapan, porno film seyreden, tecavüz eden eğitimsiz, lümpen, (Kürt!) işçi erkekler yönetmenlerin kirlilik ve gerçeklik kavramlarını algılayışları konusunda tartışmalar yaratarak 90’lar Türkiye sinemasındaki yerini almış oldu.
Demirkubuz ve Dostoyevski
Zeki Demirkubuz bu dönemde ortaya çıkan yeni ve “genç” yönetmenlerden adından en sık söz ettireni oldu. 1993’ten bu yana C Koğuşu, Masumiyet ve Üçüncü Sayfa’yı çeken Demirkubuz özellikle son iki filmiyle ön plana çıktı. Hikayenin ön planda olduğu toplumcu(?) gerçekçi filmleriyle “kaybedenleri” anlattı Demirkubuz. Karakterlerinin bazen kader, bazen entrikalar yüzünden, yaşamda sürüklendiği Demirkubuz filmleri, bir çıkış noktası ya da çözüm önermek yerine, anlattığı hikayenin altından sistemi eleştirmekle yetiniyor. Üçüncü Sayfa’nın çekimleri sırasında filmin ismini “Kötülük Çiçekleri” olarak duyurmuştu yönetmen. Bu durumda Demirkubuz’un referansları arasında Baudelaire’i arayabiliriz (pezevenkler, orospular, otel odaları vs.) Ancak, Demirkubuz’u asıl etkileyen referansın Dostoyevski olduğunu görüyoruz. Bu yüzden “toplumcu”nun yanına soru işareti koymak gerek. Örneğin Üçüncü Sayfa filminin kahramanı İsa, tıpkı Dostoyevski romanlarından çıkmış gibi çiziliyor. Zaten yönetmen de Dostoyevski etkisini reddetmiyor. Filmlerinde hikaye ve entrikalar ön plana çıktığı Zeki Demirkubuz filmleri bu açıdan sanat filmleri kategorisinde özgün bir yerde duruyor.
En ciddi politik film
Yeşim Ustaoğlu da bu dönemde film çekmeye başlayan yönetmenlerden… İz ve sonrasında ‘Güneşe Yolculuk’ filmleriyle adından söz ettiren Ustaoğlu, 90’ların sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek politik filmlerinden birine imza atıp Kürt sorununa değindi. Gerçekçi, duru, bir üslupla kotarılmış Güneşe Yolculuk’u, bu yüzden Işıklar Sönmesin, Hoşçakal Yarın, Leoparın Kuyruğu gibi filmlerden ayırmak gerekiyor. Ustaoğlu’nun filminde “Kürt” sözcüğü vurgulanmasa ve bir çözüm yolu önermese de, topluma bakış açısıyla, İstanbul’un güzelliklerinde değil arka sokaklarında gezdirdiği kamerası; Güneydoğu sahnelerinde kullandığı dökümanter bölümler ve “olağanüstü hali” anlatan sahneler filmi mahcup bir toplumcu gerçekçi film olmaktan uzaklaştırdı. Benetton’un sponsorluğunda, Euroimages desteğiyle çekilen Güneşe Yolculuk 90’ların en ciddi politik filmi sayılabilir. Bu durum da, dönemin şartlarını betimlemek açısından son derece manidardır.
Sonuç
Sonuç olarak, 90’ların, popüler filmler adına birkaç istisna haricinde kurak geçtiğini görüyoruz. Doğası gereği, 10 yılda 250 binin üstünde seyircinin seyrettiği 10 popüler film, eğer varsa, sinema sektörünü ayakta tutmak için yetmiyor. Nicelik olarak tatmin etmese de, popüler filmlerde niteliksel bir gelişim görülüyor. Artık daha iyi görüntü yönetmenleri ve teknik olanaklarla, daha gerçekçi diyalogların kullanıldığı daha özenli çekilen filmler çoğunluğu oluşturuyor.
Siyasal çalkantıların, büyük mücadelelerin ve acıların yaşandığı geçtiğimiz on yılda yapılan filmler arasında politik filmlerin değindiğimiz örnekler arasında çok az yer tutması, Amerikan filmlerinin yanı sıra, sektörde, Amerikan dağıtım firmalarının da hakimiyet kurması, gelenekselleşmiş yerli film festivallerinin hâlâ maddi sorunlar yaşıyor oluşları, devletin ilgisizliği olumsuzlar hanesine yazılabilecek maddeleri oluşturuyor.
Ancak, popüler filmler bir yana bırakıldığında, sinemada adından söz ettirmeye başlayan genç kuşak yönetmenlerin ‘memleketin ahvali’ne ilişkin örnekler verdiği dikkatlerden kaçmıyor. Yukarıda aktarılanlar; Tomris Giritlioğlu’nun ‘Salkın Hanımın Taneleri’ isimli filmi Ermeni sorununa ‘resmi tez’in çok dışında bir noktadan yaklaşımıyla dikkatleri üzerine çekti. Ayrıca İsmail Güneş’in işkence konusunu kavramadaki eksikliklerine rağmen, cesur sayılabilecek filmi “Gülün Bittiği Yer” isimli filmi de dikkate değerdi. Sinemasal tatlardan ve senaryo zayıflığından muzdarip ‘Leoparın Kuyruğu’, ‘Sınır’, ‘Kara Kentin Çocukları’, ‘Parçalanma’yı da göz önüne aldığımızda sinemanın ülke sorunlarıyla yakından ilgilenmeye başladığı bir sürece girildiğini söyleyebiliriz.
Sinemanın son on yılının niteliğinin yükselişinde sıradışı bir hareketliliğin gözlendiği bir dönem olduğu gözlerden kaçmıyor. Bakalım gelecek neler gösterecek!..
- BİTTİ -
Başa dön


|
Portre

Martin Luther King
(1929- 1968)

Amerikalı siyah rahip Luther, Boston Üniversitesi’nde ilahiyat doktorası yaptıktan sonra Alabama’da rahip olarak çalışmaya başladı. Tam olarak sivil haklar hareketinin; ırk ayrımı ve eşitsizliğine kitlesel eylem yoluyla hemen son verilmesi doğrultusundaki militan talebin; Alabama’daki yarımcı otobüs sistemine karşı Aralık 1955’den Aralık 1956’ya kadar süren kitlesel boykotla başladığı söylenebilir. Beyazların, bir siyah kadına otobüste hakaret etmeleri üzerine “otobüs boykotu” düzenlenmişti. Bu boykot geniş yankılar uyandırdı. Bu sıralarda Martin Luther 26 yaşındaydı ve hareketin içindeydi. King, kendisini bu harekete tümüyle adadı ve bu, protestonun sözcüsü olmasına neden oldu. Alabama’nın ve Amerika’nın acı çeken ve hoşunutsuz siyah toplumunu toparlayıp mücadeleye sevk etti. Mütevazi ve çalışkan biriydi. İnsanları harekete geçirmedeki yeteneği onu önderlik durumuna getirmiştir. Boykotun ardından yüksek mahkeme, kamuya ait taşıt araçlarında ırk ayırımına son verdi. Bu olaydan sonra Martin Luther siyahların medeni hakları için girişilen savaşa öncülük etti. “Southern Chiristian Leadership” adlı bir teşkilat kurarak medeni hakların gerçekleştirilmesi amacıyla gösteriler düzenledi. 1963’teki Washington Yürüyüşü ile en üst noktaya ulaştı. Bu eylemde toplanan 250 bin kişiye, siyahların mücadelesini anlatan o unutulmaz konuşmasını yaptı. Yürüyüşle yasal ırk ayrımı ve siyahların politik güçsüzlüğü sona erdirilmişti, ancak birçoklarının yaşam koşulları hâlâ değişmedi. Martin Luther King’in buna tepkisi, hem stratejik hem ideolojik olarak sola kaymak oldu. Ülkedeki sömürgeci baskılardan söz etti. Vietnam Savaşı’na karşı olduğunu açıkça beyan etti. Siyahlara yönelik baskıyı iktidarın ekonomik yapısına bağlayan bir sınıf analiziyle birlikte 1967’lerde yeni sömürgeciliğe karşı çıkıyordu. Bir suikast sonucu öldürüldüğünde cenazesine katılan kalabalık adeta, beyaz ve siyahların birarada yer aldığı, Özgür Amerika Hareketi’nin ulaşacağı kitleselliğin habercisi olmuştu.
Güncel Tarih

1933
DİMİTROV’UN LEİPZİG SAVUNMASI
Bulgaristanlı komünist önder Georgi Dimitrov, Leipzig’deki mahkemede ünlü savunmasını okudu. Alman Meclis binası Reichtag’ın yakılması olayına karıştığı iddia edilerek Nazilerce yargılanan komünistlerin arasında bulunan Dimitrov, bu uzun ve ünlü savunmasında faşizmi yargılamış ve Almanya’da iktidarda bulunan Nasyonal Sosyalizm’in bir tahlilini yapmıştır. Bir provokasyonla meclis binasını yaktıktan sonra kundaklamanın sorumluluğunu komünistlere yükleyerek ülkedeki komünist harekete ve önderlere darbe vurmayı amaçlayan faşist Alman devleti, bu düzmece davada yargılanan komünistleri de idam etmişti.

1961
GREV VE SENDİKA HAKKI İÇİN...
İzmit’de işçiler, grev ve sendika hakkı için kitlesel bir yürüyüş düzenlediler.
|
|

|