www.evrensel.net
|
istatistik
|
emek.net
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Bilin
____
Enver Şat
Yatağan’dan ders çıkarmak lazım
Fransa Notları
____
Yıldız Eren
Bread and Roses (Ekmek ve Gül)
Bilin
..........
Enver Şat
Yatağan’dan ders çıkarmak lazım
Geçtiğimiz günlerde Yatağan Termik Santral’i çevreyi zehirlediği için geçici olarak devre dışı bırakıldı. Yatağan halkı, haklı olarak bu zararlı atıkları protesto ettiler. Yeteri kadar rüzgâr gelince kentin üzerine çöken bu atıklar o bölgeyi terk edince üretim yeniden başladı ve aynı kükürtlü gazlar tekrar atmosfere verilmeye başlandı. Bu olay hava koşullarının durumuna göre tekrar yaşanacaktır.
Gerek AB ülkelerine, gerekse ABD’ye baktığımızda, atmosfere bıraktıkları sera gazlarının bizim dört beş katımızdan fazla olduğunu görmekteyiz. Çünkü termik santrallerde ve taşıtlarda kullandıkları fosil yakıtlar kişi başına bizim kat kat üzerimizdedir. Yani bırakın şu anda kullandığımız termik santralleri, bunun dört beş katı daha fazla termik santral kursakta, genede emisyon bakımından emperyalist dünyayı yakalayamayız. Şimdi böyle bir durumda; “neden sanayisi gelişmiş ülkelerde çevreye verilen zarar bizden daha fazla olmuyor?” diye sorabilirsiniz. Bunun nedeni; adamların termik santrali faaliyete geçirmeden önce, onun baca arıtım tesislerini çalıştırıyor olmalarıdır. Böylece çevreye sadece karbondioksit bırakıyorlar.
Peki, bizde ne yapılıyor?
Bizde; termik santral kuruluyor ve hemen çalıştırılıyor. Santralin çalışmasıyla beraber Allah ne verdiyse çevreye saçılıyor. Binlerce hektar ormanlar ve tarım alanlarının canına okunuyor. Oysa kömürün temiz yakılma teknikleri şu anda dünyada uygulanmaktadır. Uygulanan bu teknolojiler bizim yöneticilerimize pahalı geldiği için uygulanmıyor. Yani insanların, diğer canlıların ve bitkilerin değişik hastalıklarla zarar görmesi, filtre sistemine harcanacak paradan daha “hesaplı” görülüyor. “Nasıl olsa bizde onlardan çok miktarda var” diye düşünüyorlar her halde...
İnsanların değişik hastalıklarla zarar görmesi ve tedavi masrafları, ölümleri sonucu ortaya çıkan durumların giderilmesi için parasal değer biçilse acaba filtre sistemini kurmak bu paranın kaçta kaçını karlılardı?
Tarım alanlarına ve ormanlara verilen zararların toplamı baca arıtım sistemlerinin kaç katıdır?
Ya da tersten bakarsak; baca arıtım sisteminin yüz katını, bin katını harcasanız, arıtımsızlığın doğaya ve insana verdiği zararı karşılayabilir mi?
Bir şeyi yıkmak, yok etmek oldukça basit ve ucuz olmaktadır. Ama, eski haline getirmek her zaman ucuz ve kolay olmamaktadır. Hatta bazen olanaksızdır.
Enerjinin yönetimindekiler eldekini satmak, yada böylece çalıştırmak istiyorlar. Oysa; modernize ederek, baca arıtım tesislerini kurup, hem kapasiteyi artırmak, hem de çevreyi verilen zararın önlenmesine çalışmak toplumsal çıkarların gereğidir. Vergi veren vatandaşların yöneticilerden bunu istemesinden doğal bir şey olamaz. O nedenle; santrallerin bu şekilde işletilmesine ve özelleştirilmesine karşı çıkmak sadece enerji tesislerinde çalışan emekçilerin değil , vergi veren ve elektriği kullanan herkesin görevidir. Yoksa hem elektriğin pahalı kullanımı, hem de Yatağan'da olduğu gibi nefes alamaz durumlara gelmek kaçınılmazdır.
E-mail:
enversat@hotmail.com
Başa dön
Fransa Notları
..........
Yıldız Eren
Bread and Roses (Ekmek ve Gül)
Yer, Meksika-Amerika sınırındaki kilometreler boyunca uzanan utanç duvarıdır. Bir umut kapısı gördükleri duvarın öbür yakasına varmak için her şey göze alınmıştır. Bir grup göçmen adayı, bütün güçleriyle nefesleri kesilinceye kadar ormanda koşarak ara bir yolda bekleyen minibüse atlarlar. Araba hızla yol alır, gökdelenlerin bulunduğu kente vardıklarında çekinerek ama aynı zamanda sevinçle arabanın camından etrafı seyre dalarlar.
Yolculuk kenar bir mahallede bir binanın önünde bekleşen bir grup insanın yanında son bulur. İnsan taciri beyaz genç adam, önce duvar dibinde bekleyenlerden tek tek dolarları aldıktan sonra minibüsten adamlarını teker teker indirir. En arkada bekleyen genç kadın telaşlıdır, dolarları uzatır. Paraları sayan adam öfkeyle tamam olmadığını söyler, kadın parmağındaki alyansını çıkarır, ama onu da yeterli bulmaz, geri dönen adam şöföre devam et der. Arabanın içinde bekleyen genç kadın ne olduğunu anlayamadan minibüsün kapısı hızla kapanır. Minibüste tek başına insan tacirlerinin elinde kalan genç kadın ne olduğunu anlayamadan arabanın camından çığlıklar atarak arkadan koşan kadının hızla kaybolduğunu görür.
Los Angeles’de yaşayan ingiliz yönetmen Ken Loach’ın filmi Bread and Roses (Ekmek ve Gül), Amerika’ya kaçak geçmek zorunda kalan Latinlerin, sonradan burada kölece çalıştırılmalarını ekrana getiren önemli bir yapıt.
Bir gökdelende çalışan temizlik işçilerinin, sigortalı ve sendikalı olmak için verdikleri mücadeleyi konu alan film, ekonomik ve teknik gelişmenin doruğundaki Amerika’da kölece, her türlü sosyal güvenceden yoksun olarak karın tokluğuna çalıştırılan göçmen işçilerin yaşamından bir kesiti başarıyla işlemiş. Meksika’dan, San Salvador’dan, Kolombiya’dan, Paraguay’dan hayatlarını tehlikeye atarak buralara gelen yoksullar, uzun bir dönem kaçak olarak yaşamaya ve çalışmaya zorlanırlar. Kazandıkları ilk birkaç aylıklarının bazen yarısını, bazen de hepsini taşeron firmaların tefecilerine vermek zorundadırlar. Temizlik işçilerinin haklarını almak için imkânsız gibi gözüken ve sonuçta ellerindeki ekmeklerini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan göçmen işçilerin mücadelesini anlatan Ken Loach’ın filmi, aynı zamanda sendika bürokratlarının da rahatlarını bozmak istemediklerini, biraz mücadeleci olan sendikacıları nasıl tehdit ettiklerini ve sınıfın çıkarlarını savunmak iddiasıyla koltuklarda oturanların işlerin fazla ileri gitmemesi için çabalarını da teşhir etmesi ile, önemli bir mesaj veriyor. Sefalet koşullarında sadece emek güçlerini satmakla kalmayan, özellikle kadın emekçilerin ülkelerinde bıraktıkları yakınlarının karınlarını doyurmak için vücutlarını da satmak zorunda bırakıldıklarını yansıtan sahne, bu kahrolasıca kapitalist barbarlık sisteminin yoksulları nelere mecbur bıraktığını perdeye yansıtırken, çürümüş soygun sistemine öfke ve kininiz artıyor.
“Ekmek ve Gül” filminde sonunda mücadelenin başarıya ulaşması yanıyla da moral veren ve her türlü zorluklara göğüs germe, başarma iddiası ve kararlığıyla yola çıkanların kazanabileceğini göstermesi bakımından da önemli bir mesaj veriyor.
Filmi izlerken kölece çalışma ve yaşama koşullarına mahkûm edilenlerin özellikle ileri kapitalist ülkelerde onbinlerce olduğunu düşünüyorsunuz. Paris’te tekstil atölyelerinde günde 12-14 saat çalışan Türkiyeli, Yugoslav ve Asyalı birçok ülkeden emekçilerin durumları, Amerika’da sefalet koşullarında yasayan Latinlerden veya siyahlardan pek farklı değil. Moda kenti Paris’te arka sokaklarda sağlıksız, bodrum katlardaki atölyelerde gökyüzünü görmeden yıllarca çalışan tekstil emekçilerinin de Loach’ın filmindeki işçilerden farklarının olmadığını düşünerek, “Bu film aynı zamanda onları anlatıyor” demekten kendinizi alamıyorsunuz.
Filmin, gerçek hayattan alınan ana teması şu: Kapitalizm giderek daha pervasız bir şekilde emekçileri hem sömürüyor ve hem de aşağılıyor. Örgütsüz bir emekçi, fil misali dev tekellerin ayakları altında bir böcek gibi ezilmeye mahkûmdur. Ama birlikten kuvvet doğar ve işçilerin birliği ve kararlığı karşısında; kapitalistin en acımasızı, en kurnazı da olsa dize gelmek zorunda kalır.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net