|
|

|
           

Tekelci demokrasi!
Dünyanın en adaletsiz seçim sistemlerinden birine sahip olan ABD’de ‘başkan ve adamları’, dev tekellerin tercihlerine göre belirleniyor.

Ne yaparlarsa yapsınlar, seçmeni avlayamıyorlar
Bir yıldır devam eden dev seçim kampanyalarının, televizyonları teslim alan programların ve her gün açıklanan anket sonuçlarının seçmenleri sandık başına çekmekte etkili olmadığı belirtiyor.


Tekelci demokrasi!
ABD başkanlık seçimleri bugün yapılıyor. Ancak iki aday arasında son 40 yılın en “başa baş yarışı” olarak lanse edilen seçim süreci, Amerikan halkında arzu edilen heyecanı yaratmış değil. Aslına bakılırsa Amerikalı yüzmilyonlarca emekçi, iki adaydan hangisi seçilirse seçilsin durumlarının iyiye gitmeyeceğini biliyor ve başka bir alternatif göremedikleri koşullarda, sandıktan uzak duruyorlar.
Açık ve gizli bağışlar
Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti adayları arasındaki başkanlık seçimlerinde sonucu belirleyecek olan ABD’li emekçilerin tercihleri değil, dev tekellerin kararları olacak. İki başkan adayı başta olmak üzere, seçimlere katılan Cumhuriyetçi ve Demokrat politikacılar, söz konusu tekellerden yüzmilyonlarca dolar açık, bir o kadar da gizli “bağış” alıyorlar. ABD başkanlığına talip olan George W. Bush ve Al Gore, televizyon ekranlarında “zenginleri değil yoksulları gözeteceklerini” bas bas bağırıyor, ancak aslında her ikisi de, çeşitli sektörlerdeki dev uluslararası tekeller ile çok yakın ilişkiler içinde. Örneğin, iki aday da petrol yatırımlarına sahip. Kampanyalarında görev alan yüzlerce danışman, “şirketler arası dengeler” gözetilerek, her sektörden yöneticiler arasından seçilmiş.
Ölüm tacirleri: Fark etmez
Dünyanın en büyük ölüm taciri olan ABD’de silah tekelleri, seçimler konusunda oldukça rahat. Wall Street analistleri, iki adaydan hangisi kazanırsa kazansın, silah şirketlerinin kârlarına kâr katacağını belirtiyor. Goldman Sachs’tan Howard Rubel’e göre, yeni başkan, silahlanma harcamalarının “daha da artırılması gerektiğini kavrayacak.” Bu artışın, önümüzdeki 5 yıl için yüzde 3 ila 5 olması öngörülüyor. İki aday arasında ulusal füze savunma kalkanı sistemi konusundaki ufak tefek anlaşmazlıklar, sektör tarafından önemsenmiyor.
Petrol Bush’tan şaşmıyor
Petrol sektörü ise, Teksas Valisi olarak yıllardır tam destek verdiği George W. Bush’un arkasında. Kendisi de bir petrol yatırımcısı olan Bush, sektörden seçimlere yapılan “bağış”ların yüzde 80’ini almış durumda. Kumarhane ve teknoloji sektörlerinde “yarı yarıya” bölünen bağışların petrolde böyle bir tablo çizmesine kimse şaşırmıyor.
Cumhuriyetçi Bush, başkan olursa kamu arazilerinin petrol çıkarma faaliyetlerine büyük ölçüde açılacağını vaat ederek sektörü fethetmiş durumda. Bush’un yardımcısı Dick Cheney de, eski bir petrol şirketi başkanı.
Gore ise, göz ardı edemediği kızılderili hakları ve çevre konuları nedeniyle bu plana karşı çıkıyor. Ancak bu “pervasız” tutumun asıl nedeni, petrol tekellerinin eskisi kadar güçlü olmaması. Milyonlarca Amerikalının, “petrolcü Ceyar’ı kimin vurduğunu” heyecanla izlediği Dallas günleri geride kalmış bulunuyor. Hizmetler ve teknoloji sektörlerindeki atılım ve spekülatif sermayenin olağanüstü ölçüde büyümesi, petrole dayalı geleneksel sanayiyi zayıflatmış durumda. 1981’de toplam petrol harcamaları GSMH’nin yüzde 8’ü iken, 1995’de bu oran yüzde 3’e düştü. Yine de ABD, dünya petrolünün yüzde 74’ünü tüketen bir “enerji canavarı”.
Petrol tekelleri, Cumhuriyetçiler’e 16.5 milyon dolar “açık” bağışta bulundular. “Ne olur ne olmaz” denilerek Demokratlar’a verilen para 4.5 milyon dolar.
Otomotivde denetim fobisi
Otomotiv sektörü, Firestone ve Ford şirketlerinin hatalı lastikler nedeniyle 120’den fazla insanın ölümüne yol açmasının gölgesi altında, başkan kim olursa olsun, kısıtlı bir “devlet gözetimi”ne razı olmuş durumda. Bu nedenle patronların tercihlerini, bu gözetimin düzeyi belirliyor. Sektör, “piyasaya daha az devlet müdahalesini” savunan Bush’un arkasında. Bush ayrıca, eksoz gazına karşı önlemler içeren Kyoto Protokolü’ne de karşı. Cumhuriyetçi aday, sektörün yaptığı seçim bağışlarının yüzde 91.6’sını oluşturan 1 milyon 140 bin doları kasasına koyarken, Al Gore sadece 100 bin dolar koparabildi.
Hollywood Gore’dan yana
Uluslararası eğlence sektörünün kalbi olan Hollywood, Gore’dan yana atıyor. Sektörün bir parçası olan medya tekelleri de, büyük ölçüde Demokrat Parti’nin yanında. Yine de sektör uzmanı Profesör Eric Schockman’ın dediği gibi, “Kim kazanırsa kazansın değişen pek bir şey olmayacak.” Al Gore’un “şiddet içeren filmleri kısıtlama” sözü, asla yerine getirilmeyecek tipik bir seçim vaadi olarak rahatsız edici bulunmuyor. Buna rağmen, Gore’un eşi Tipper Gore’un, müzik sansürü kurulu PMRC’nin başı olması, bazı sanatçıların tepkisini topluyor. Yine de eğlence sektörü, kampanya boyunca Gore’a 1 milyar dolar, Bush’a ise 740 bin dolar akıttı. Bunun yarısı sinema tekellerinden geliyor.
Tütün tekelleri: Bush
ABD’li sigara tekelleri, bu kampanya boyunca pek ön plana çıkmadılar. Adayların ikisi de, sigaraya karşı olup olmadıkları konusunda tek bir kelime etmedi. Ancak şirketler, çevre ve sağlık konularında daha umursamaz görünen Bush’u destekliyor. Bu arada, ABD’de kanser nedeniyle sigara tekellerine karşı açılan tazminat davalarının da sınırlandığı bir süreç yaşanmakta. Uzmanlara göre bunun nedeni, “şirketleri batırmanın kapitalizmin çıkarlarına pek de uygun olmadığının” anlaşılması. Bugünlerde devlet ile şirketler arasında bir “uzlaşma” sürecine girildiği gözleniyor.
Gore’un bu uzlaşmayı bozmaya pek niyeti yok ama, yine de tütün şirketlerinin kampanyaya akıttığı 6 milyar dolarlık dev “bağış”ın 5 milyarını Bush aldı. Bush’un baş stratejisti Karl Rove da, eski bir Philip Morris yöneticisi.
Bush’a Viagra desteği!
ABD’nin dev ilaç tekellerinin tercihi de, sektöre “daha fazla serbesti” vaat eden George W. Bush. Bush, sosyal sigorta alanında özel sektöre daha fazla hareket alanı açma vaatleri ile puan topluyor. Al Gore’un ilaç şirketlerini kamuoyu önünde birkaç kez “gözü doymazlık” ile suçlaması ise, şirketlerin ona “küsmesine” yol açtı. Bütün bu nedenlerden ötürü ilaç patronları, gelenekleri bozmayarak Cumhuriyetçiler’i destekliyorlar. Sektörün yaptığı 17.3 milyon dolarlık “açık” bağışın 11.8 milyonu, Cumhuriyetçi Parti’ye gitti. En cömert bağışçı, Viagra ile tanınan Pfizer.
Teknolojide ‘kardeş payı’
Bilgi-işlem ve teknoloji sektöründe bağışlar “yarı yarıya” paylaşılmış görünüyor. Ancak geçtiğimiz yıl Microsoft’a karşı açılan antitekel davası, sektörün sözcüsü olan bu şirket ve patronu Bill Gates’in, Cumhuriyetçiler’e yakınlaşmasına neden oldu. Yine de teknoloji tekellerinin iki adaya yaptığı bağışlar, birbirine eşit durumda. Örneğin, Microsoft’un verdiği 3.5 milyon doların yüzde 44’ü Demokratlar’a, yüzde 53’ü Cumhuriyetçiler’e gitti.
Sonuç: Bush daha şanslı!
Bütün bu veriler bir araya getirildiğinde, ABD sermayesinin genel olarak seçim sonuçlarından yana bir kaygısının olmadığı ve bu nedenle “her iki ata da oynama” politikasını sürdürdüğü ortaya çıkıyor. Adayların kamuoyu önünde verdiği “yoksullara destek” vaatleri ise, kuşkusuz şirket yönetim kurullarında tebessümle takip ediliyor. Yine de bir tahmin yapmak gerekirse, teknoloji gibi Clinton’ın damgasını vurduğu bir sektörde dahi önemli destek kazanan Cumhuriyetçi aday George W. Bush’un daha şanslı olduğu söylenebilir.

Başa dön


Ne yaparlarsa yapsınlar, seçmeni avlayamıyorlar
Bir yıldır devam eden dev seçim kampanyalarının, televizyonları teslim alan programların ve her gün açıklanan anket sonuçlarının seçmenleri sandık başına çekmekte etkili olmadığı belirtiyor. 1996’da oy verme oranı ilk kez yüzde 50’nin altına düşmüştü. Tahminler bugünkü seçimlerde bu oranın daha da düşeceği yolunda.
Genç sayısı yüksek
Geçtiğimiz seçime oranla genç seçmen sayısı daha fazla. Bu da oy verme oranının düşmesine neden olacak sebeplerden biri. Çünkü ‘96 seçimlerinde ilk kez oy kullanma hakkına sahip olanların sadece yüzde 11’i seçime ilgi göstermişti. Ayrıca, Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerin seçim kampanyasına dönüşen yaz kongrelerini de daha az sayıda kişinin izlediği ifade ediliyor.
John Kennedy’nin Richard Nixon’ın koltuğunu aldığı 1960 seçimlerinde oy kullanma oranı yüzde 62.8 idi. Bu tarihten itibaren ABD’deki oy kullanma oranı düzenli bir düşüş gösteriyor.
139. demokrasi
Globe&Mail gazetesine konuşan uzman Curtis Gans, son kırk yıldır ABD’de oy verme oranındaki düşüşü gözlemliyor. Gans, ABD’nin bugün oy verme oranı itibariyle 167 üllke arasında 139’uncu sırada olduğunu belirtiyor. Amerikan Seçimleri Çalışmaları Komitesi yöneticisi olan Gans, Lyndon Johnson’dan Richard Nixon’a, Ronald Reagan’dan Bill Clinton’a her iki partinin de başkanlarının seçmenleri yanlış yönlendirdiğini ve kandırdığını bunun da “siyasi güvenin liderlerin eliyle erozyona uğratılması” gibi bir sonuç doğurduğunu söylüyor.
Halk iradesi sıfırlanıyor
İki partinin “sürekli yer değiştirmesi” üzerine kurulu olan ABD demokrasisi, biçimsel olarak da halk iradesinin etkili olmaması için çeşitli engellerle kuşatılmış durumda. Burjuva liberaller tarafından çok övülen ABD başkanlık sisteminde seçmenler, başkan için doğrudan oy kullanmıyorlar. Aksine, başkan, olağanüstü karmaşık bir yöntemle seçiliyor.
Her eyalette seçmenler, başkanı seçecek olan, siyasi partilerin atadığı seçici delegeleri belirlemek için oy veriyorlar. Bu delegeler, çoğunluk esasına göre seçiliyor. Ayrıca her eyalette hangi partinin seçici delegeleri ağırlıklı çıkarsa o partinin başkan adayı, bütün eyaletteki seçici oyları kazanmış oluyor.
Örneğin, California eyaletinin 54 seçici delegesi var. Hangi parti California’da daha çok seçici delege çıkartırsa o parti 54 seçici oyun tümünü alacak. Kongre’de temsilcisi bulunmayan başkent Washington’ın da 3 seçici delegesi bulunuyor. 50 eyalet ve başkent Washington’da toplam 538 seçici delege bulunuyor. Bu sayı, Temsilciler Meclisi’nin 435 üyesi, Senato’nun 100 üyesi ve başkent Washington’ın 3 seçici oy hakkı toplamından oluşuyor. 538 oyun 270’ini alan ABD Başkanı olacak.
538 delegenin oluşturduğu “Seçici Kurul” (Electoral College), 18 Aralık’ta bir araya gelerek, resmen ABD başkanını atayacak. Bu delegeler de, mensupları olduğu partinin başkan adayına oy kullanacaklar.
Eğer adaylardan herhangi biri 270 oy alamazsa Temsilciler Meclisi, en çok oyu alan 3 aday arasında bir seçim yapıyor. Bu seçimde, her eyaletin sadece bir adayı destekleme hakkı bulunuyor. Yani örneğin California’nın yüzde 45’i Bush’a, yüzde 55’i Gore’a destek verdiyse, Gore kazanıyor. Adaylar da bu yüzden eyaletten eyalete gezip “kararsız” oyları toplamak için yarışıyorlar.
Bir başka önemli not ise, Amerikan halkının ezici bir çoğunluğunun, bu sistemin nasıl işlediği hakkında hiçbir şey bilmemesi. Bu sistem, ABD tarihinde iki kez, gizlenmesi olanaksız bir çarpıklığa yol açtı. 1876 ve 1888 seçimlerinde, Rutherford Hayes ve Benjamin Harrison, oyların çoğunu almadıkları halde seçildiler. 7 Kasım seçiminde, başkanlık seçiminin yanı sıra her iki yılda bir yenilenen Temsilciler Meclisi seçimi ve Senato’nun 3’te 1’ini oluşturan 34 senatörün seçimi de yapılacak.

Başa dön


|
Trilyonlar akıttılar
Amerikan seçimleri, halkla ilişkiler ve araştırma şirketleri tarafından “yağlı kapı” olarak değerlendiriliyor. Son on günde televizyona ve reklama harcanan para, 1 milyar doları geçti. Bu da geçtiğimiz seçimlerin aynı döneminde yapılan harcamanın ikiye katlanması demek. Bu rakamlara lobi faaliyetleri için hasır altından harcanan paralar dahil değil. Temsilciler Meclisi adayları en az iki yıllık maaşlarını bu 10 gün içerisinde harcadı. Kongre adaylarının harcamaları ise daha da yüksek. New Jerseyli Demokrat senatör Bob Torricelli “30 saniyelik televizyon reklamı için onbinlerce dolar. Utanmazlık bu” diyor.
Yok aslında birbirlerinden farkları...
Birbirlerine hakaretler yağdıran Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti adayları, aslında hiçbir temel politikada farklı bir tutum sergilemiyorlar. Bu nedenle de medya, seçmenleri adayların “karakterleri” gibi ne idüğü belirsiz tartışmalar üzerinden yönlendiriyor.
|
|

|
Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat) Fax: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail: posta@evrensel.net

|
|