www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Kadın

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Bilimadamlığında son zamanlarda giderek artan bir erozyon var. Bergama’da altın madenciliği için hazırlanan TÜBİTAK raporunda politika adına ‘bilimsel’ bir rapor düzenlendi. Sözde bilimsel! Bu acı bir gerçek. Bilim insanı bu tür şeylere asla alet olmamalı. Başkalarının çıkar aracı olarak kendini kullandırmamalı. Üniversitede yaşanan sorunların çözümünü demokratik, katılımcı bir ortamda, beraberce üretebiliriz.

Öğretim üyeleri YÖK’ü tartışıyor - 2
Özlem Albayrak / Şebnem Turhan / Emine Uyar
'Bilim çıkar aracı olamaz'
30 yıllık bir eğitimci olan Öğretim Elemanları Sendikası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mustafa Fidan; üniversiteye giriş sınavının üniversiteler ve öğrenciler açısından büyük bir kayıp olduğunu belirterek, YÖK’ün, üniversitedeki eğitimin kalitesinin artırılmasından bilimsel çalışmaların yapılmasına kadar bütün alanlarda bir engel teşkil ettiğini söyledi. Öğretim üyesi atamalarından, bilim adına düzenlenen sahte raporlara kadar birçok konuda görüşlerini belirten Prof. Dr. Fidan, fakültelerinde 3 yıldır uyguladıkları ve öğrencilerin yeteneklerini, üretkenliğini açığa çıkartan ‘aktif eğitim’ sisteminden de bahsetti.
- Üniversitelerimizin yaşadığı sorunlar nelerdir?
Üniversitelerin ve bilimadamlarının sayısal çokluğuna baktığımızda, bilimsel üretkenlik ve teknolojik araştırmaların olması gerekenin çok gerisinde olduğunu görüyoruz. Üniversitelerin topluma hizmet etmek, toplumun çağdaşlaşmasını, bilinçlenmesini, ilerlemesini sağlamak gibi görevleri vardır. Ancak bugün üniversitelerimiz bu görevlerini tam anlamıyla yapamıyorlar. Eğitimin kalitesi, ilköğretimden üniversitelere kadar her geçen gün düşüyor ve iyileştirme yönünde hiçbir çaba sarfedilmiyor. Eğitime öğretime yeterince kaynak ayrılmıyor. Henüz altyapıları bile oluşturulmadan yeni yeni üniversiteler açılıyor. Aslında bu sakıncalı bir durum. Yeni kurulan üniversiteler kampüs üniversitesi olmuyor. Belli bir merkezde oluşturulmuyor. Kasabalara, köylere kadar yüksek okullar dağıtılıyor. Oralar öğrencilerin çeşitli sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayabilecek ortamlar değil. Barınma, beslenme sorunları çok fazla. Üniversiteye giriş sınavlarında dışarıda kalan öğrencilerin sayısını azaltmak ya da daha çok öğrenciye yükseköğrenim yaptırmak amacıyla kontenjanlar yükseltiliyor. Ancak herhangi bir birimin, bölümün eğitebileceği öğrenci sayısı kendi koşulları içinde sınırlıdır. Bir kimya bölümü maksimum 60 öğrenci alabiliyorsa 65 öğrenci barındıramaz. Ama bu yıl da her zaman ki gibi şunu gördük, kontenjanlar neredeyse yüzde otuz oranında artırıldı. Kontenjanlar paralelinde parasal kaynaklar, öğretim elemanlarının geliri artırılmadı. Bu da daha niteliksiz elemanların çıkmasına neden oldu, oluyor. Oysa ki böyle plansız bir artış yerine, “ne kadar elemana ihtiyaç var?” bunların tespit edilmesi, planlanması, bu yönde eğitim kurumlarının kontenjanlarının birebir örgütlemesi gerekir
- Üniversiteye giriş sınav sistemi nesnel bir değerlendirme yapıyor mu? Sınav sisteminin ne tür etkileri oluyor?
Tek basamaklı üniversite giriş sınavı, üniversiteler ve öğrenciler açısından büyük bir kayıp. Öğrenci liseyi sadece üniversiteye girmek için bitiriyor. Özellikle son iki yılda okuduğu temel dersleri almadan geliyor. Fen lisesinden gelen öğrenciler bile fizik, kimya, biyoloji, matematik bilgilerinden eskiye göre çok daha yoksun bir şekilde geliyor üniversiteye. Bir puan dilimine onbinlerce öğrenci giriyor. Buradaki sıralama ayırt edici bir sıralama olamaz. Son derece küçük farklar, birilerinin kaderini değiştirme hakkına sahip olmamalılar.
- Geçtiğimiz rektörlük seçimleri sürecinde YÖK, üniversitenin seçtiği adayları atamaktan geri durmuştu. Özellikle Ege Üniversitesi’nin inisiyatifini tanımamak için gayret gösterdi. YÖK’ün bu tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?
YÖK’ün varlığı, üniversitedeki eğitimin kalitesinin artırılmasından bilimsel çalışmaların yapılmasına kadar bütün alanlarda engel teşkil ediyor. Kişinin öğretim üyesi olmasına göz yumuyorsunuz. Akademisyen olmasına göz yumuyorsunuz. Ama rektör seçildiği zaman bunu sakıncalı buluyorsunuz. YÖK burada şunu yapmış oluyor, sakıncalı insanı üniversitede barındırıyor ama rektör olmaya kalktığı zaman önü kesiliyor. Eğer rektör olamıyorsa okulunda öğretim üyesi olarak da çalışmaması gerekir. Bu çifte standart. Eğer bir öğretim üyesi irticacı ise bu öğretim üyesi neden barındırılıyor? Neden hakkında yasal işlem yapılmıyor, göz yumuluyor? Hatta bu kadrolaşmalar destekleniyor. Ondan sonra belli bir noktada önü kesiliyor. Bunun çağdaşlıkla ve demokratikleşmeyle ilgisi yok.
- Sizce akademik yükseltmeler nesnel ölçütlere göre yapılıyor mu?
Öğretim üyesi atamaları ve yükseltmeler, bilimsel ve somut kıstaslara dayanarak yapılmıyor. Bu sistem içerisinde kanaatlarla, soyut bir takım kriterlerle yükseltmeler gerçekleşiyor. Bu da gelişmeyi, bilimselliği engellemektedir. Üniversitelerimizin önemli sorunlarından biri de nitelikli öğretim elemanı bulma sorunu aslında. Tüm fakültelerde mezun olan başarılı öğrencilerin fakültede öğretim elemanı olarak kalmaları istenir. Ama ne yazık ki o kalitede öğrencileri fakültede tutamıyoruz. Yetenekli gençler, 200-250 milyon maaşla üniversitede kalmak istemiyorlar. Öyle bir noktaya geldik ki özel sektörde hiçbir yerde iş bulamayan insanlar artık üniversitelerde öğretim üyesi olmak için geliyor. Bunun da üniversiteleri nasıl etkileyeceği şimdiden belli.
- Fakültenizde uyguladığınız ‘aktif eğitim’ projesi hakkında bilgi verebilir misiniz?
Fakültemizde üç yıldır uyguladığımız bir sistem aktif eğitim. Aktif eğitimde öğrenci merkezli öğrenme modeli uygulanıyor; yani neleri, neyle, nasıl öğreneceğini doğrudan öğrenci kendisi kararlaştırıyor. Kaynaklara kendisi ulaşıp bilgi edinip ortaya koyuyor, tartışıyor. Bu sistemin temelinde şu yatıyor: Bizim için öğrenci çok değerli. En değerli şey öğrenci olduğu için sistemin merkezinde de öğrenci bulunuyor. Her şey onun için. Biz öğretim üyeleri, onun kişiliğinin, yeteneklerinin ilgi alanlarının ortaya çıkması ve desteklenmesi için varız. Biz onlara sadece kaynak yaratıyoruz, destek oluyoruz. Böyle olunca özgür iradeli bireyler yetiştirmiş oluyoruz. Tartışan, konuşan, soru sorabilen, araştırabilen, sorgulayabilen, son derece demokrat bireyler yetiştiriyoruz. Önce iyi bir insan, sonra iyi bir hekim yetiştirmeyi amaçlayan bir sistem. Bu bildiğimiz geleneksel eğitimin tamamen dışında. Geleneksel eğitimde kalabalık bir sınıf, bir tahta, bir hoca gelir dersini anlatır çıkar gider. Burada öyle değil. 6-8 kişilik öğrenci gruplarıyla çalışıyoruz ve öğrenciler orada paylaşımı öğreniyor. Bilgiyi paylaşımı, o ortamı birlikte yaşamayı, tartışmayı öğreniyor. Düşüncelerini aktarabilmeyi ve iletişim kurmayı öğreniyor. Bu çok önemli bir şey. Bizim öğrencilerimiz her konuda rahatlıkla konuşabilirler, içe dönük ve sıkılgan değiller.
Değerlendirmelerimizde 100 üzerinden ortalama 70 alıyorlar. Başarısız öğrenci yok denecek kadar az. Öğrencilerin özel sorunlarını da paylaşıyoruz. Öğrencilerle aramızda yabancılık yok.
- Üniversitelerin sorunları nasıl çözülebilir, ÖES olarak neler yapıyorsunuz?
Bilimadamlığında son zamanlarda giderek artan bir erozyon var. Bergama’da altın madenciliği için hazırlanan TÜBİTAK raporunda politika adına ‘bilimsel’ bir rapor düzenlendi. Sözde bilimsel! Bu acı bir gerçek. Bilim insanı bu tür şeylere asla alet olmamalı. Başkalarının çıkar aracı olarak kendini kullandırmamalı. Üniversitede yaşanan sorunların çözümünü demokratik, katılımcı bir ortamda, beraberce üretebiliriz. Sorunu kaynağından çözmek gerekir. Dolayısıyla sorunlarla karşı karşıya olanların ona çözüm getirmesi gerekir. Bu sorunlar sadece rektörlük seçimlerinde gündemimizde değildi. Şimdi de gündemimizde ve hep gündemimizde kalacak. Biz ÖES olarak bu konuda çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Türkiye’de üniversiteler bazında bir tartışma ortamı yaratmak ve bir taslak ortaya çıkarmak için çalışıyoruz. Üniversiteleri duyarlı kılmak için biz üzerimize düşeni yapmak zorundayız.

YARIN
İZÜNİDER Başkanı Prof. Dr. Osman Gökçe,
DEÜ Güzel Sanatlar Fak. Sinema-Televizyon Bölümü Başkanı
Prof. Dr. Oğuz Adanır

- SÜRECEK -
Başa dön


Portre

Agrippa
2. yy

Yunanlı düşünür Agrippa’nın günümüze kalan birkaç kısa yazısı, onun, duyu verilerinin bile göreceliğini ileri sürerek genel gerçeklik taşımadıklarını savunan Kuşkucu Akademia’ya girdiğini ve Pyrrhon’u yeniden yorumlamaya çalışanlar arasına katıldığını gösterir.
Bu yorumcu bilgelerin başında gelen Agrippa, Yeni-Pyrrhoncu kuşkuculuğun ilkelerini, içeriklerine dayanarak belirledi. Yeniden yorumlayarak düzenlediği bu ilkeleri beş ana bölüm altında topladı:
a) Çelişiklik: Her bilgenin düşüncesi değişik olup ötekilerle çatıştığından, içlerinden birini seçmek olanaksızdır.
b) Sonsuz Gerileme: Her tanıt bir genel ilkeden yola çıkar, bu ilkenin tanıtı da başka bir ilkeden...
c) Görecelik: Algı ve yargıların öznel bir niteliği vardır. Olması gerektiği gibi, nesnel bir niteliği yoktur.
d) Varsayım: Her tanıt belli bir ilkeye dayanır. Bu ilke ise bir varsayımdır, tanınmamıştır, doğru bir görünendir.
e) Kısır Döngü: Herhangi bir ilkeyi tanımlamak için getirilen tanıtın başka bir tanıta dayanması gerekir. Çünkü tanımlar değişiktir.
Agrippa, bu kanıtlarla ilk ilkelerin göreceli olduğunu, salt bir ölçütün gerektiğini ileri sürdüğü gibi yargı ve algının öznel olduğunu savunarak, bu nedenle metafizik sorunların çözülemeyeceğini öne sürdü. Böylece okulun görüşüne köklü bir nitelik kazandırarak Yeni Plathonculuka güç verdi. Ayrıca Eski-Plathonculuk’un katı ilkelerine açık bir anlam getirdi. Bu yeni yorumlara dayanan çalışmaları yüzünden Agrippa, kimi felsefe tarihcilerince, Plathonculuk’un ikinci kurucusu sayılır.
Ortaya attığı kanıtlarla salt kavranabilir bilginin değil, tüm edimsel ve olabilir bilgilerin de tutarsızlığını anlatmaya çalıştı. Bu yüzden bilgi konusunda bir takım değişmez kuralların bulunduğunu ileri sürenleri güç duruma düşürdü.
Agrippa, ileri sürdüğü eleştirici görüşmeleriyle kendisinden sonra gelen ve bilginin bir takım varsayımlara, kurallara dayandığını savunan bilgileri etkilemiştir.
Güncel Tarih

1917

EKİM DEVRİMİ
İnsanlık tarihinin en önemli kilometre taşı olan Ekim Devrimi, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya özlemiyle mücadele eden ezilen kitlelerin zaferidir. Ekim Devrimi’yle işçi sınıfı ve emekçiler sermaye iktidarını devirerek yönetimi ele geçirdiler. Yönetim işçi köylü ve asker sovyetlerinin oldu. Nüfusun 3/4’ü, okuma yazma bilmeyen, savaşlarda harap olmuş, yoksulluğun kasıp kavurduğu ülke, devrimle birlikte birkaç on yıl içerisinde dünyanın en büyük sanayi ülkesi haline geldi. Onbinlerce tekniker, bilimadamı, sanatçı, politik önder yetişti. Sarhoşluktan, hırsızlığa her türlü “hastalığın” yaşandığı toplumda; yurtseverliğin, dayanışmanın, emek kardeşliğinin hakim kılındığı toplumsal bir sistem inşa edildi. Uluslar hapishanesi olan Rusya, devrimle en küçük topluluklar da dahil tüm ulus ve hakların her alanda eşit ve özgür temelde biraraya geldiği Sosyalist Cumhuriyetler olarak bir arada yaşadılar.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net