www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Kadın

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Türk sinemasında ilklerin yönetmeni
Ünlü tiyatro adamı Muhsin Ertuğrul, Türk sinemasını “yarı resmi” kimliğinden sıyıran kimliğiyle sinema tarihinde önemli bir yere sahip.

Baykurt anıldı
Köy ve köylülük sorunlarını dile getiren romanlarıyla tanınan yazar, sendikacı, öğretmen ve gazetemiz yazarlarından Fakir Baykurt ölümünün birinci yılında anıldı.


Türk sinemasında ilklerin yönetmeni
“Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı” adlı belgesel film (1914) ile başladığı varsayılan Türk sineması, 1922’de Kemal Film kurulana kadar, orduya bağlı kurumların yönetiminde “yarı resmi” 8 yıl geçirdi. İlk özel film şirketine giden yolun arkasındaki isim ise, asıl kimliği “tiyatrocu”luk olan Muhsin Ertuğrul’du. İlk filmini 1919’da Almanya’da çekmiş, Fransa, Almanya ve SSCB’de tiyatro ve sinema alanında kendini geliştirmiş olan Muhsin Ertuğrul, kuruluş sürecindeki Türk sinemasında ilklerin yönetmeni ünvanını da kazandı.
Muhsin Ertuğrul, 16 yaşında figüran olarak başladığı tiyatro yaşamının ilk yıllarındaki başarısızlığı üzerine, Avrupa yoluna düşen bir tiyatro aşığı... Paris ve Berlin’de tiyatro öğrenmek için çabalarken, geçimini sağlamak için film stüdyolarında çalışmış, yine tiyatrosunu geliştirmek için gittiği SSCB’de iki sinema filmi çekmiştir. Sinema ile tiyatro arasında yaşadığı ikilemi, hayatı boyunca taşıyan Muhsin Ertuğrul, pek çok ilke ve başarıya imza atmış olmasına karşın, sineması, her zaman tiyatrosunun gölgesinde kalmıştır. Hatta çoğu kez, tiyatro yapabilmek için “maddi kazanç” kapısı olarak görmüştür sinemayı.
Dünya için de, Türkiye için oldukça yeni olan sinemayı, ayrı ve farklı bir sanat dalı olarak görememesi Muhsin Ertuğrul sinemasının temel açmazıydı; 1922’de çektiği “Şişli Güzeli Mediha Hanım’ın Facia-i Katli”nden, 1953’teki son filmi -ki aynı zamanda ilk renkli Türk filmidir- “Halıcı Kız”a kadar bu yaklaşım değişmez.
Tiyatromsu sinema
Tiyatro ile sinema arasındaki ikilemde tercihi tiyatrodan yana koyması, Muhsin Ertuğrul sinemasının “tiyatromsu” özellikleri aşmasını da engellemiştir. Sinema dilini kullanmaya özen göstermeyen, sinema ile tiyatro arasındaki farklılıklara önem vermeyen Ertuğrul, dünya sinemasının büyük şaheserler verdiği bir dönemde, dünya sinemasının ikinci sınıf filmlerini, melodramlarını örnek almayı seçmiştir. Çoğu kez de, “maddi kazanç” kaygısının ön planda olması, çok izlenir “melodram”lara yöneltmiştir Muhsin Ertuğrul’u.
“Sinema endüstrisinin kurulmasının zorunlu olduğu” vurgusunu sürekli olarak yapan Muhsin Ertuğrul, uygulamada bundan kaçınmıştır. Bu durum, Muhsin Ertuğrul sinemasını, tiyatro dekoru gibi derme çatma dekorlara, bazen de kışın tiyatro sezonunda oynanan oyunların, aynı oyuncularla ve benzer dekorlarla yaz aylarında filme çekilmesine mahkum kılmıştır.
Kurtuluş savaşı filmleri
Muhsin Ertuğrul, emperyalizme karşı verilen bağımsızlık savaşı ile kurulan yeni bir ülkenin ilk yıllarındaki, ilk sinemacı olarak “Kurtuluş Savaşı” filmlerine de ağırlık verir. “Ulusal bilinç”, “Cumhuriyet etrafında bir araya gelme” politikalarının uzantısı olan bu filmelerde, oldukça başarılıdır Muhsin Ertuğrul. Bu konudaki ilk ve en başarılı eseri 1923 yılında Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı eserinden uyarladığı “Ateşten Gömlek” olur. Sinemasal özelliklere yakınlaşması ile de dikkat çeken bu filmin başka bir özelliği de ilk kez Türk kadınlarının sinema filminde rol almış olmasıdır. Çünkü, filmin konusu ulusaldır ve o güne kadar alışılageldiği üzere, müslüman olmayan azınlıklardan kadın oyuncuların oynatılması doğru bulunmamıştır.
Bir Fransız oyunundan uyarlanan 1928-29 yapımı “Ankara Postası” adlı film de, Büyük Taarruz emrini gereken yerlere ulaştırmakla görevli bir kuryenin başından geçenleri anlatır. 1932’de çektiği “Bir Millet Uyanıyor” filminde, belgesel görüntüler de kullanılmış, Atatürk de kamera önünde nutkunu okuyarak filmde rol almıştır. Ertuğrul, bu filmde de diğer Kurtuluş Savaşı filmlerinde olduğu gibi bir çok açıdan başarıyı yakalamıştır.
Türk sinemasında ilkler
Muhsin Ertuğrul, kuruluş aşamasındaki Türk sinemasında ilklerin yönetmeni olmuştur. Türk kadınların oynadığı ilk Türk filmi “Ateşten Gömlek”in yanısıra, ilk sesli Türk filmi “İstanbul Sokakları”ndayı da 1931 yılında Muhsin Ertuğrul çekmiştir. Türkiye, Mısır ve Yunanistan’da çekilen filmin, seslendirme işleri ise Paris’te yapılmıştır.
Türk sinemasında ilk sansür de Muhsin Ertuğrul’a konulmuştur. Sinema filmlerine dair sansür genelgesi de Muhsin Ertuğrul’un “Aynaroz Kadısı” adlı filminin büyük sansasyon yaratması üzerine çıkarılmıştır. TBMM, bu filmin 1939 yılında “halkın ar ve haya duygularını incittiği” gerekçesi ile “Filmlerin ve Film Senaryolarının Kontrolüne Dair Nizamname” çıkartmıştır. Ünlü şarkıcıların oynadığı gişe amaçlı ilk film, reklama konu olan ilk film gibi pek çok ilki içerir Muhsin Ertuğrul sineması.
Nâzım’ın uyarlamaları
Muhsin Ertuğrul için 1933-1935 yılları arasını kapsayan operet ve tiyatro uyarlamaları dönemi söz konusudur. Ertuğrul’un bu 4 yılda çektiği 7 filmin de senaryosunu Mümtaz Osman takma adıyla Nazım Hikmet yazmıştır. Ertuğrul’un 1935’te İsveçli yazar Selma Lagerlöf’ten uyarladığı “Aysel, Bataklı Damın Kızı” filminin senaryo yazarı da Nâzım Hikmet’tir. Bu film, estetik dış çekimleri ile dikkat çeker, ancak köy sahneleri inandırıcı değildir. Filmin başka bir özelliği de ilk kez reklama sahne olmasıdır. Aysel’in başındaki eşarp, o yıl moda olmuş ve Aysel eşarpları olarak satılmıştır.
Ertuğrul’un 1935-1940 yılları arasında çektiği dört film de, ağır tiyatro uyarlamalarıdır. Victor Fleming’den uyarlanan ve senaryosunu Nâzım Hikmet’in takma adla yazdığı “Şehvet Kurbanı” adlı filmde, başrolü Muhsin Ertuğrul’un kendisi Cahide Sonku ile birlikte oynamıştır.
Arabesk müzikallerin başlangıcı
İkinci Dünya Savaşı yılları sinemanın tiyatrocular döneminden sonra geçiş dönemi olarak anılır.
Daha önce direkt olarak ithal edilen Avrupa ve Amerikan filmleri savaş nedeniyle Mısır üzerinden getirtilmeye başlanınca arada bir çok Mısır filmi de ülkemize gelmiş ve büyük ilgi görmüştü.
Müzikal ağırlıklı filmlerin başlangıcı olan bu dönem 80’lerin arabesk filmlerine kadar etkisini sürdürdü. Geçiş dönemi olarak adlandırılan bu dönemde yine Muhsin Ertuğrul filmleriyle öne çıktı. Cahide Sonku’lu “Şehvet Kurbanı” en popüler filmlerden biri oldu.
1939 yılında Tarihçi yazar Ziya Şakir’in senaryosundan Muhsin Ertuğrul’un çektiği “Allahın Cenneti” adlı film ise, “ünlü şarkıcıların başrolde oynatıldığı” filmlerin ilk örneğidir. Başrolünü Münir Nurettin Selçuk’un oynadığı bu filmde, ünlü besteci Münir Nurettin Selçuk bir gazino şarkıcısını canlandırır.
Prof. Dr. Alim Şerif Onaran, bir tanığı olarak bu filmi ve dönemi şöyle anlatır: “Ertuğrul’un giriştiği bu deney, Türkiye’ye gelen Arap filmlerinin dublaj edilmiş şarkılı versiyonlarının halk tarafından tutulmasından doğmuştur. Türkiye’nin bir numaralı sesi Münir Nurettin’i filmde oynatmak düşüncesi, ticari bakımdan tutarlı bir düşünceydi”.
Sinemada başarısız final!
Tiyatromsu ve karışık öykülü bir kaç film daha çektikten sonra, 1947’de senaryosunu iki halk öyküsünü birleştirerek Nâzım Hikmet’in yazdığı “Kızılırmak-Karakoyun”u çeker Muhsin Ertuğrul. Ancak, çok iyi bir senaryodan başarısız bir film yapan Muhsin Ertuğrul, bu filmden sonra son filmini yapar. 1953’te ilk renkli Türk filmi olan “Halıcı Kız”ı Yapı Kredi Bankası’nın büyük para yatırımı ile çeken Ertuğrul, başarısız olur.
Muhsin Ertuğrul’un Türk sinemasındaki ilk adamlığı, uzun yıllar “tek adam”lık olarak da sürer. Özellikle 1922 ile 1939 arası, Türk sinemasının tek adamı olan Ertuğrul, pek çok ilke imza atmıştır. Engin Ayça, Ertuğrul’un tiyatrodaki parlak başarısı, Avrupa görmüşlüğü ve deneyimi ile Türk sinemasının ilk yılları için parlak bir isim olduğunu belirterek, Türk sinemasının, 20-25 yıl Ertuğrul’un vesayetine bırakıldığını söyler. Bir başka rivayete göre de, Muhsin Ertuğrul, tek adamlığını koruyabilmek için elinden geleni yapmıştır.
Muhsin Ertuğrul’un sinema alanındaki çalışmaları da, tıpkı onun sinemayı bilinçli bir tercih ile tiyatronun gölgesinde bırakması gibi, tiyatro alanındaki başarılarının gölgesinde kaldı. Türk sinemasının “tiyatrocular dönemi” olarak adlandırılan dönem, bir bakıma Muhsin Ertuğrul dönemiydi ve 1940’lı yıllardan itibaren, yurtdışında eğitim gören gençlerin sinema alanına adım atışına kadar sürdü. Türk sineması 1950’lerden sonra kendi dilini yaratarak, tiyatrodan ayrımını başarılı ürünlerle ortaya koymasına giden yolu, bilgi birikimi ve çabaları ile oluşturan da, tüm handikaplarına karşın, Muhsin Ertuğrul olmuştur.

Başa dön


Baykurt anıldı
Köy ve köylülük sorunlarını dile getiren romanlarıyla tanınan yazar, sendikacı, öğretmen ve gazetemiz yazarlarından Fakir Baykurt, ölümünün birinci yılında anıldı.
Eğitim Sen, Eğit-Der, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı tarafından düzenlenen ‘Ölümünün Birinci Yılında Fakir Baykurt’a Saygı’ isimli açık oturumda Baykurt’un edebiyatçı, örgütçü, sendikacı yanı tartışıldı.
Önceki gün yapılan etkinliğe, yazar Talip Apaydın, Eğitim Sen Genel Sekreteri Kemal Ünal, Bilkent Üniversitesi öğretim görevlisi O. Nuri Poyrazoğlu, emekli öğretmen Nazım Bayata ve kızı Işık Baykurt konuşmacı olarak katıldı. Mahiye Morgül’ün müzik dinletisi ile başlayan toplantıya yaklaşık iki yüz kişi katıldı.
Eğit-Der Genel Başkanı Mustafa Gazalcı, Isparta Gönen Köy Enstitüsü’nü bitirdikten sonra pek çok ilde öğretmenlik yapan Baykurt’un yazılarından ve çalışmalarından dolayı bir çok defa açığa alandığını kaydetti. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)’nı 1965’de kuran Baykurt’un 12 Mart cuntası tarafından tutuklandığını hatırlatan Gazalcı, yaptığı çarpıcı savunma ile kendisini yargılayanları bile ikna ederek aklandığını ifade etti. Yazar Talip Apaydın, bazı burjuva yazarların ‘köyden büyük roman çıkmaz, köylü basittir’ söylemlerine Baykurt’un romanlarıyla çok iyi cevap verdiğini söyledi. Baykurt’un köylüyü ve işçiyi çok iyi tanıdığını vurgulayan Apaydın, “yoksul köylü çocuğu bir çok alanda iz bırakarak gitti” dedi. O yıllarda Demokrat Parti’nin Köy Enstitüsü öğretmenlerine kan kusturduğunu dile getiren Nazım Bayata, Baykurt’un iyi bir örgütçü, iyi bir lider olduğuna dikkat çekti. Kemal Ünal ise, “Baykurt eğitim emekçilerinin mücadelesine antifaşist, antiemperyalist bir yapı kazandırmıştır” diyerek, TÖS ve Baykurt’un mücadelesinin düzene ve sisteme karşı yürütülmüş bir mücadele olduğunu söyledi. Bugün de TÖS’ün Eğitim Sen’in mücadelesine ışık tutuğunu dile getiren Ünal, Baykurt’un yaratıcı, tutarlı, yaratıcı kişiliğini, siyasi çizgisine de yansıttığını ifade etti.

Başa dön


İzmir Şehir Tiyatroları açıldı
İzmit Şehir Tiyatroları, yeni sezonu açtı. Tiyatronun perdeleri, dün akşam saat 20.00’de Süleyman Demirel Kültür Merkezi sahnesinde Bertolt Brecht’in “Üç Kuruşluk Opera” adlı oyununun galası ile açıldı. Malcolm Kitkay’ın yönettiği oyun, 27 ve 28 Ekim’de 20.00, 29 Ekim’de ise saat 15.00’te sahnelenecek. Bu arada, Süleyman Demirel Kültür Merkezi sahnesindeki ekim ayı programı da belli oldu. Buna göre, İstanbul Şehir Tiyatroları’nın “Kadın ve memur” adlı oyunu 20 Ekim ve 21 Ekim günleri saat 20.00’de, İzmit Şehir Tiyatroları’nın “Sokağa Çıkma Yasağı” oyunu 18 Ekim’de saat 15.00’te ve “Sevdalı Bulut” oyunu, 25 Ekim’de saat 15.00’te izlenebilecek.
En pahalı film tamamlandı
Sinema tarihinin en pahalı prodüksiyonu olarak gösterilen “Pearl Harbour” filminin çekimleri sona erdi. İngiliz sinema dergisi “Empire”ın internet sitesinde yer alan habere göre, 135 milyon dolarlık bütçesiyle, sinema tarihinin en pahalı prodüksiyonu olan “Pearl Harbour”un çekimleri tamamlandı. Filmin yönetmeni Micheal Bay, prodüksiyon bütçesinin yüksek olmasının ilk başlarda kendisini kaygılandırdığını, ancak daha sonra itici bir güç işlevi üstlendiğini kaydetti. Filmden çok umutlu olduğunu dile getiren yönetmen Bay, “Bu kadar paraya layık bir film yapmaya çalıştık” dedi. “Pearl Harbour”, 115 milyon dolara malolan “Yıldız Savaşları-The Phantom Menace”, 102 milyon dolar bütçeli “Gladiator” ve 80 milyon dolara çekilen “Görevimiz Tehlike-2” adlı yapımları geride bıraktı.
Aziz Luca Kilisesi onarılacak
Nevşehir merkeze bağlı Çat beldesindeki Aziz Luca Kilisesi, Kültür Bakanlığı tarafından onarılacak. Çat Belediye Başkanı İsmail Özelge, Çat beldesindeki önemli kültür değerlerinden olan Bizans dönemine ait Aziz Luca (Ballıdam) Kilisesi’nin onarımı için Kültür Bakanlığı’na yaptıkları başvurunun olumlu karşılandığını, proje çalışmaları için de Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nce bir komisyon oluşturulduğunu belirtti. Aziz Luca Kilisesi’nin bir bölümünün toprakla kaplı olduğunu ifade eden Özelge, kilisedeki toprakların temizleneceğini, iç kaya sağlamlaştırmasının yanı sıra, çevre düzenlemesi de yapılacağını kaydetti.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net