www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Kadın

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Konumuz ____ Güngör Gençay
Bir ihtimal daha var

Tırtıl ____ Erdal Şekeroğlu
Doğa yasası

Somut ____ Erhan Yıldırım
Büyümenin niteliği

Dünyaya Bakış ____ Taylan Bilgiç
ABD’nin general diplomatları

  Konumuz..........Güngör Gençay

Bir ihtimal daha var

Deprem yeniden gündeme geldi.
Fransız araştırma gemisinin 12-19 Eylül tarihleri arasında, Marmara’da yaptığı birinci dönem çalışmalarından sonra, deprem, medyanın gündeminde yeniden yoğunluk kazandı.
Dün Denizli’de meydana gelen ve 37 kişinin yaralanmasına yol açan 4.7 şiddetindeki deprem ise, konuyu daha geniş bir zamana yayacağa benziyor.
İstanbul’da oturanlar, gazetelerde yayınlanan deprem haritalarının üzerine eğilerek, merakla kendi mekânlarını aramaya başladılar. Çünkü, depremin yakın zaman içindeki hedefi, bu kez İstanbul’du. Bu koca kent, kaçınılmaz olan bir büyük depremin kapı ağzında bulunuyordu. Hem de 7 ya da 7.6 şiddetindeki bir depremin kapı ağzında. Onun için, belli bir ölçütle derecelendirilerek, hem depremden zarar görecek yerleşim yerleri, hem de zemini sağlam olup da risk taşımayan ya da az riskli olan yerler kamuoyuna duyuruluyordu.
Halk, bu saptamaların doğruluğuna inanmak zorundaydı. Çünkü, başvurabileceği hiçbir kurum ya da kuruluş yoktu.
Böylece, bir yerlerde gayrımenkuller, çok küçük paralar karşılığında haraç-mezat satılırken; depremden zarar görmeyeceği belirtilen semtlerdeki gayrımenkul fiyatları da 80-100 kat birden artış gösteriyordu.
Yoksul halk, bu iki ateş arasında ne yapabilirdi?
Bir ihtimal daha var
O da ölek mi dersin...
Sözleri, belki durumlarını en iyi açımlayan bir şarkının iki dizesiydi. Çünkü, ellerindeki tüm olanaklar alınmış, devlet desteğinden yoksun kılınmış, ölümle ölüm arasında bırakılmışlardı.
Biri genç, diğeri oldukça çökmüş olduğu için yaşlı görünen iki arkadaş, sokakta rastlaşmış, bir köşeye çekilerek konuşuyorlardı. Çökük görünene, “neler yapıyorsun,” diye sordu arkadaşı.
Diğeri:
“İstanbul’dan gitmeye, daha doğrusu kaçmaya uğraşıyorum.”
“Kaçmak neden?”
“Depremden”
“Neden uğraşıyorsun, eşyanı bir kamyona yükleyip gitmesini beceremiyor musun?”
“Bilmesine biliyorum, her işi beceririm de; ama Kadıköy’de bir giriş katım var, onu satamıyorum.”
“Neden?”
“Depremden zarar gördü. Onu onartıp boyatmam, sonra da satmam gerek.”
“Hasar çok mu?” “Biraz var.”
“Peki, gönlün elveriyor mu hasarlı yeri kapayıp satmaya. Bu biraz da aldatmaca olmuyor mu? Ya, yeni bir depremde yıkılır da insan ölürse, o zaman vicdan azabı çekmeyecek misin?”
“Bunu hiç düşünmemiştim,” diye, tek bir yanıt verdi arkadaşı tüm sorulara.
Hâlâ çektiği acıların uyuşukluğu içinde olan yoksul halkı şaşkınlığa düşüren, panik içine sokan depreme karşı merkezi ve yerel yönetimler ne yapıyor?
17 Ağustos ve 12 Kasım’ın ardından yerel yönetimlerin ölü torbalarının satın alımı ve dağıtımı konusunda duyarlı ve aceleci davrandığını biliyoruz. Ama “en iyi insan, ölü insandır,” biçiminde genel bir kanı olmuş olmalı ki, yaşayan ve deprem sonrasında yaşayabilecek olan insanlara ilişkin önlemler alınmıyor ya da bu konuda kaplumbağa adımlarıyla çalışma yürütülüyor.
Deprem riski olmayan ya da az olan bölgelere, zenginlerin akını başladı. Her şey doğrudan ve dolaylı olarak gösterilen hedefler çerçevesinde boylanıyor.
Topraktan sağlanan haksız kazanç ve buna bağlı olarak artan çarpıklık, yaşanan depremleri ve acıları hiçe sayarak, başını almış gidiyor. Buna muhakkak “dur” demek gerek.
Sen, ben, o ...
Hepimiz birden.

  Başa dön

  Tırtıl..........Erdal Şekeroğlu

Doğa yasası

Nedense doğa yasası “güçlü zayıfı her zaman ezer” diye hep yanlış öğretilmiştir. Konuyu yakından bilen uzmanlar bile bu tümcenin yanlışlığını bilmelerine karşın, zaman zaman da olsa aynı hataya kolayca düşebilmektedirler. Oysaki doğa cansız ve canlıların etkileşimli bir şekilde bir araya gelmesinden oluşmuş, üretici ve tüketici gruplarından oluşur. Doğadaki yaşam kavgasında tüketiciler hiç bir zaman üreticileri sömürecek bir davranış sergilemezler. Onlar bu sömürünün ileride kendi yaşamlarını yok edeceği bilinci içerisinde yalnızca yaşamları için gerekli enerjiyi üreticilerden alırlar. Tüketiciler de kendi aralarında, otçul, etçil, çokçul, çürükçül gibi beslendikleri gıdalara göre sınıflandırılırlar. “Güçlü zayıfı her zaman ezer” yakıştırması bu gruplardan yalnızca etçil olanlar için yapılan bir benzetmedir. Çünkü onlar yaşamlarını sürdürme ve çoğalmaları, kısacası nesillerini sürdürebilmeleri için diğer canlıları avlamak zorundadırlar.
Bu avlanma, yani diğer bir canlıyı öldürmelerinde insanoğlunun gözardı ettiği iki temel nokta vardır.
Birincisi, yalnız gerektiği zaman ve yeterince avlanırlar. Bir aslan sürüsü avının peşinden koşup onu yakalayarak karnını doyurduktan sonra acıkıncaya kadar yanından en leziz bir av geçse dönüp bakmaz bile. Kurbağayı yutan bir yılan bir hafta boyunca köşesine çekilerek avını sindirmeyi sürdürür. Daha bir çok etçil canlı için verebileceğimiz bu örnekte temel olgu yalnızca ve yeterince avlanmadır. Hiç bir birey bir başka bireyi kişisel duygularını tatmin etmek, ya da kendi savunularını kabul ettirmek için öldürmez.
İkinci olay ise avcıların avlanma sırasında uyguladıkları taktikdir ki “güçlü zayıfı her zaman ezer” yaklaşımının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Doğada avcılar avlanırken avı içerisinde zayıf ya da yaşlı olanı seçerler. Böylece hem kendileri daha az enerji sarfederek avlarını ele geçirmiş olur hem de avları içerisindeki sağlıklı bireylere dokunmamış olurlar. Bu doğal ayıklanma yöntemi gelecek nesillerde avın daha sağlıklı gelişmesini ve böylece avcı için daha bol bir av ortamının oluşmasını sağlar.
Doğada hiç bir avcı aman dileyeni, hele hele “ateş etmeyin yanımda çocuk var” diye yalvararak yakarana acımasızca saldırmaz. Bu yalnızca, insanoğlunun tatminsizliğinin derinliklerinde kök salmış faşizimin dışa vurumudur. Köpek dahil hiç bir hayvanda göremezsiziniz.
E-posta:
esekeroglu@mail.cu.edu.tr

   Başa dön

  Somut..........Erhan Yıldırım

Büyümenin niteliği

Son on yıldır dünya ekonomisindeki gelişmelerden sadece gelişmiş ülkelerin yararlandığı ve gelişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkeler arasındaki gelir farkının giderek açıldığı yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmıştır.
Dünya Bankası’nın yayınladığı rapora göre dünyada, fakirlik sınırı altında yaşayan insan sayısı on yıl önceye göre yüz milyon artmıştır. Her yıl 2.4 milyon çocuk içme suyundan kaynaklanan hastalıklardan, kırsal kesimde ise 1.8 milyon kişi hava kirliliğinden ölmektedir.
Prag toplantısında IMF ve Dünya Bankası’nı protesto eden küreselleşme karşıtı sivil toplum örgütleri bu gelişmelerden küreselleşmeyi ve uluslararası büyük sermayenin temsilcisi olan bu kuruluşları sorumlu tutmaktadır.
Orta ve uzun vadeli kredilerin 1988’de 0.5 trilyon dolardan 1997 yılında 1.2 trilyon dolar çıktığını açıklayan Dünya Bankası, gelişmekte olan ülkelere kalkınmaları için önemli ölçüde fon akışı sağlandığını, buna rağmen ortaya çıkan bu tablonun sorumlusunun gelişmekte olan ülkeler olduğunu ileri sürmektedir. Kapitalist üretim sisteminin bir kuruluşu olarak, bu sorunları aslında sistemin kendisinin yarattığını gizlemeyi amaçlayan Dünya Bankası, büyümenin niteliği başlığı altında yeni bir rapor yayınlamıştır.
Bu raporda büyümenin niceliğinden çok niteliğinin önemli olduğunu ve gelişmekte olan ülkelerin sürdürülebilir bir büyümeyi sağlayarak fakirlik çemberini kırmaları için büyüme politikaları ile birlikte dört konunun önemli olduğunu vurgulamaktadır. Birinci olarak eğitimin yaygınlaştırılması, özellikle temel eğitim için yatırımların artırılmasının büyümeyi hızlandıracağını ve yoksulların durumunu iyileştireceğini vurgulamaktadır. İkinci olarak çevreyi koruyucu önlemlerin alınmasını ve bunun için kıt olan doğal kaynakların uygun bir biçimde fiyatlandırılması gerektiğini vurgulamaktadır. Üçüncü olarak gelişmekte olan ülkelerin yasal sistemlerini değiştirerek politik yozlaşma ile mücadele etmeleri durumunda büyüme hızlarının daha yüksek olabileceğini söylemektedir. Bu çerçevede gelişmekte olan ülkelerde özgürlüklerin sağlanmasını istemektedir. Dördüncü olarak ise, kararlı ve sürdürülebilir bir büyüme hızının dalgalı bir büyüme hızına tercih edilmesi üzerinde durmaktadır.
Dünya Bankası tarafından büyümenin niteliği başlığı altında yayınlanan bu raporda, büyüme politikaları ile birlikte bu dört konunun da dikkate alınması durumunda, az gelişmiş ülkelerin büyüme hızlarını ikiye hatta üçe katlayabilecekleri ve bundan da en fazla yoksul kesimin yararlanacağı ileri sürülmektedir. Bu rapor bir anlamda, dünyadaki yoksulluk sorununun temel sorumlusu olarak yukarıda belirtilen dört konuyu dikkate almayan azgelişmiş ülkeler olduğunu ima etmektedir. Bir kısım doğrulardan hareket ederek dünya kapitalist sistemini ve bu sistemin bir kuruluşu olarak kendisini aklamayı amaçlamaktadır.

 
  Başa dön

  Dünyaya Bakış..........Taylan Bilgiç

ABD’nin general diplomatları

Günümüz ABD’si; ekonomiden politikaya, kültürden sanata kadar her alandaki baskın konumuyla, “dünya düzenleri” ilan edebilecek, nadir rastlanır bir hegemonyanın keyfini çıkarmakta. ABD’li stratejistler, bundan birkaç yıl önce ABD’nin “dünya egemenliği”nin en az birkaç onyıl boyunca devam edeceği “kehaneti”nde bulunmuşlar, ABD yönetiminin öncelikli hedefinin, bu süreyi “olabildiğince uzatmak” olduğunu belirtmişlerdi.
Ancak sınıflararası çelişkiler ve bu çelişkilerle tetiklenen diğerleri, bu tür kehanetlerin inanılırlığını erozyona uğratacak ölçüde hızlı bir biçimde keskinleşiyor. Yine de, stratejistlerin önermesi bir soruyu akla getirmekte: ABD emperyalizmi, “süresini” nasıl uzatmaya çalışmakta, bugünkü “yükseliş”inden o kaçınılmaz olan “duraklama” ve “gerileme” sürecine geçişi nasıl ertelemektedir?
Washington Post gazetesinde geçtiğimiz hafta içinde yayınlanan makaleler dizisi, bu soruya bir yönüyle yanıt veriyor. Konu; ABD dış politikasında generallerin giderek belirleyici hale gelen rolü.
Washington Post yazarı Dana Priest, ABD dış politikasının adeta “dört yıldızlı yöneticileri” haline gelen General Anthony C. Zinni, Amiral Dennis C. Blair, General Wesley K. Clark ve General Charles E. Wilhelm’in çalışmalarını aylar boyunca takip etmiş. Bu çalışmalar, askeriyenin malum kısaltma hastalığının bir tezahürü olarak CINC (Bölgesel Başkumandanlar) adıyla bilinen yapılanmaya ışık tutuyor. ABD ordusunun Bölgesel Başkumandanlık kurumu, 1986 yılında yeni “konsept”ine kavuşturulmasından itibaren, giderek güçlenen; “dış politika” ve “diplomasi” gibi “sivil” nitelikli olan devlet işlerinde alınan kararları belirleyen bir konuma kavuşturulmuş bulunuyor. CINC büroları, “dünyanın çeşitli bölgelerindeki kara, hava ve deniz kuvvetleri ve özel birliklerin de dahil olduğu bir dizi operasyonun başında”. ABD Kongresi’nin Dışişleri Bakanlığı ve sivil dış “yardım” bütçelerini kıstığı bir dönemde, her yıl ikiye-üçe katlanan bir bütçeye sahipler. CINC büroları tarafından harcanan yüzmilyonlarca doların Kongre’ye hesabı verilmesi gerekmiyor; çünkü bütçenin nereye harcandığı, Pentagon tarafından “gizli bilgi” olarak sınıflandırılmış durumda.
Dana Priest’in edindiği bilgilere göre CINC’lerin Washington dışındaki karargâhlarının toplam yıllık bütçesi 380 milyon dolar. Bu generallerden üçü, ABD Başkanlığı’nın sahip olduğu kadar personele hükmediyor. En küçük CINC karargâhı olan Güney Komutanlığı’nda 1100 kişi çalışıyor ve bu rakam; Dışişleri, Ticaret, Hazine, Savunma ve Tarım bakanlıklarında Amerika kıtası ile ilgilenen personelin toplamından daha fazla.
Bu güç odağının tepesinde, sadece ABD Başkanı ve Savunma Bakanı’na karşı sorumlu olan dört general oturuyor. Generaller; adamları ile birlikte uluslararası gezilere çıkıp hükümet ve ordu liderleri ile görüşüyor, milyonlarca dolar ek bütçeli “düşünce kuruluşları” ve istihbarat merkezlerine emir veriyor, uluslararası konferanslar topluyor ve hatta “doğal felaket yardımı” örgütlüyorlar. Washington Post muhabiri, ABD dış politikasının bu “geleneksel olmayan” merkezlerini, “bol fonlu ve yarı özerk” olmaları dolayısıyla “Roma İmparatorluğu’ndaki prokonsüllere” benzetiyor. Bu “modern konsül”leri vareden koşullar ise şu sözlerle özetleniyor: “Soğuk Savaş sonrası ABD askeri faaliyetleri, barış koruma ve ulusları yeniden inşa etmeye vurgu yapıyordu. Bu da üniformalı CINC’leri, giderek daha çok diplomatik ve siyasi role itti”
Bu rol öylesine önemli ki, dört general, “Pentagon yönetiminin Dışişleri Bakanlığı ile yeterince ilişki kurmadığını, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin çok küçük ve etkisiz olduğunu ve bu nedenle ABD’nin uluslararası alanda sorunlarla karşılaştığını” dile getirip bu konularla ilgili görüşleriyle ABD politikasını etkileyebiliyorlar. Örneğin Amiral Blair şöyle yakınıyor: “ABD bir süpergüç olarak ne yapacak? Bu soru beni ediyor. Geleceğe bakacağımıza ardımıza bakıp övünüyoruz.”
Generallerin “baktığı” bölgeler ise, 19. yüzyıl sömürgecilerinin haritalarını andırıyor (benzetme Washington Post yazarına aittir!): Eski NATO ve ABD Avrupa Kumandanlığı komutanı Clark, Eski Sovyet bloku ülkelerinden, ABD Pasifik Komutanlığı şefi Blair Asya’dan, ABD Güney Komutanlığı’nın başı Wilhelm Orta ve Latin Amerika’dan, ABD Merkez Komutanlığı’nın başındaki Zinni ise Ortadoğu’dan sorumlu (Bir süre önce Blair hariç tümü emekli olarak yerlerini yenilerine bıraktılar). Her birinin asli görevi dünyanın çeşitli bölgelerindeki askeri operasyonları yönetmek. Nitekim; Clark Yugoslavya’ya, Zinni Irak, Afganistan ve Sudan’a yönelik saldırıların başındaki isimlerdi. Blair’in “beklentisi” Tayvan-Çin arasında bir çatışma iken, Wilhelm “Küba’nın çökmesi durumunda” yapılacakları planlıyor. Ama giderek genişleyen bir “sivil” görevler silsilesi ile de karşı karşıyalar; daha doğrusu ABD dış politikasında “askeri” ile “sivil” olan arasındaki ayrım giderek bulanıklaşıyor. Dört generalin her yıl düzenlediği konferansların konuları arasında çevrenin korunmasından sağlık hizmetlerine, korsanlıktan uyuşturucu kaçakçılığına kadar her şey var. ABD’nin bütün bu konuları bir nüfuz aracı olarak kullandığına en iyi örnek, kuşkusuz General Wilhelm’in Mitch Tayfunu’nun ardından Nikaragua’ya gitmesi. 1998’de, elinin altındaki 30 milyon dolarlık “afet yardımı” sayesinde, Wilhelm, ABD’ye karşı halkın öfkesinin halen canlı olduğu Nikaragua’ya 20 yıldır giren ilk CINC oldu. “Yardım”ın açtığı kapıdan, daha sonra giren ABD askeri eğitmenleri, Nikaragua ordusu ile ABD arasındaki ilişkileri yeniden sağlamlaştırdılar. Generalin şu sözleri, ABD’nin “insani yardım” maskesinin ardında yatan çirkin gerçeği ortaya koyuyor: “Nikaragua’ya, bir tayfunun sağladığı rüzgar sayesinde girdik.”
ABD; Bosna’dan Kolombiya’ya, Türkiye’den Filipinler’e kadar onlarca ülke üzerindeki kanlı egemenliğini sürdürebilmek için geleneksel yönetim biçimlerini dahi bir kenara atmak zorunda kalıyor. Bu da, ABD’yi zorlayan diğer emperyalistler ile ABD arasındaki “dostane” ilişkilerin hiç de “dostane” olmadığının göstergesi olsa gerek.

 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net