www.evrensel.net
|
istatistik
|
emek.net
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Mercek
____
A. Cihan Soylu
Burjuva politikasında ‘mutabakat’ halka yarar sağlamaz!
Bakış
____
Özcan Bilir
Hukuksal altyapı mı, kültürel altyapı mı?
Ekonomi ve Politika
____
İzzettin Önder
İnce ayar oyalaması
Bacaağzı Sohbetleri
____
Fahri Bozbaş
Biz emekçiler konuşalım
Mercek
..........
A. Cihan Soylu
Burjuva politikasında ‘mutabakat’ halka yarar sağlamaz!
MHP-HADEP “buluşması” ya da burjuva basınının yakıştırmasıyla “yakınlaşması”(!), ırkçı-şoven milliyetçi ve emekçi düşmanı partinin kimliğinde, işbirlikçi gericilik, Kürt sorununda ve Kürt emekçisinin talepleri doğrultusunda da adımlar mı atıyor? Burjuva propagandasına bakılırsa, Başbakan Yardımcısı Bahçeli’nin, Diyarbakır’a gitmesi ve HADEP’li Belediye Başkanı Feridun Çelik’i, konuşmalarından dolayı alkışlaması, “yeni ve kapsayıcı bir başlangıç” oluşturuyor! HADEP ve MHP yöneticilerinin karşılıklı “mutluluk” bildirimleri ve “amaç ve hedefte Türkiye halkına hizmette buluşma” üzerine açıklamaları bu propagandaya zemin oluşturuyor. Ancak MHP yöneticileri ve milletvekilleri, belediye başkanının, “bütünlük ruhuna uygun konuşması”nı alkışlayan Bahçeli’nin tutumunun farklı anlamlandırılmasından rahatsızlar. Bahçeli ve diğerleri “görüşlerinin değişmediğini” vurgulayarak, “abartma”lara karşı çıkıyorlar. “Bir Türk boyu olan Kürtleri A. Türkeş’in de sevdiğini partilerinin, Türk devletine, bayrağına, milletine hizmet eden herkesi kucakladığını”, bunun yeni bir durum olmadığını, “bölücülük”e karşı kararlıca mücadeleye devam edeceklerini, Kürt sorunu diye bir sorunun Türkiye bakımından söz konusu olmadığını belirtiyorlar.
Umuda kapılan ve “Diyarbakır’da yaşanan tablodan mutluluk duyan” taraf ise Kürt burjuva liberal ve reformistleri oluyor. “Devlet Bey’in tutumunun umut verici olduğu”nu, “meselelere dar bakmadığını” belirtiyorlar. Ve her zaman yaptıkları gibi, düzen partileri yöneticilerinin ve devlet üst bürokrasisinden herhangi bir kişinin ikiyüzlü açıklamalarını “oldukça anlamlı buluyor”lar! İmralı’daki Öcalan da, “devletin kendisiyle proğramı olduğu”, “ancak PKK’daki bazı çetelerin kafasını bozduğu” açıklamalarıyla “sürece katkıda bulunma”yı sürdürüyor.
Genelkurmay yetkilileri, generaller, işbaşına getirilen çeşitli hükümetlerin sözcüleri ve düzen partilerinin sözcüleri bugüne dek, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgede, “bölücülüğe ve terörizme karşı mücadelenin başarısı için ekonomik kalkınma programının “uygulanacağı” ve bu kapsamda teşviklerin yapılacağını birçok kez açıklamışlardı. Kürt emekçilerinin işe, toprağa, özgürlüğe acil gereksinmeleri biliniyor. Yirmi yılı aşkın bir zamandan beri sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamasıyla emekçilerin günlük yaşamı baskı ve yasak zincirleriyle bağlı durumda. Barınma, beslenme, sağlık, eğitim ve iş sorunları çözümsüz. Çözüme yönelik somut ve ciddi bir adım da atılmıyor. İşbirlikçi gericiliğin temsilcilerinin söylev ve vaatlerinin Kürt emekçisinin ilgisini çekmesi bu bakımdan doğal.
Ne var ki, devlet ve hükümet sözcüleriyle düzen partilerinin yöneticileri, ekonomik alana ilişkin söylev ve vaatleri aynı zamanda Kürt sorununu örtme, böyle bir sorunun olmadığı propaganda ve anlayışını hakim kılma amacıyla sürdürüyorlar. Kürt sorununu siyasal-sosyal boyutlarından soyutlayıp “bölgesel-ekonomik gerilik”, “kalkınma farklılığı” gibi göstererek, ekonomik alanda yürütülecek bir programla bunun da geride bırakılacağını ileri sürüyorlar.
Kürt emekçileri bakımından sorunun en önemli yanlarından biri de, işbirlikçi gericiliğin bu propaganda ve ikiyüzlü politikalarının, “Kürtler adına politika yapıyoruz”, “Kürtlerin politik temsilcisiyiz” diyen Kürt burjuva reformcu ve liberal parti ve örgütleri üzerinde bıraktığı etki ve umuttur. Bu parti ve örgütler, sömürgeci emperyalist burjuvaziden, işçi sınıfı ve emekçileri sömüren ve halkları kölece yaşama mahkûm eden uluslararası burjuvazi ve işbirlikçilerinden demokrasi ve özgürlük bekliyorlar. Kürt işçi ve emekçilerine reformcu, işbirlikçi ve burjuva liberal beklentiler içinde olmanın propagandasını yaparak, ülkenin tüm milliyetlerden emekçilerinin emperyalizme ve aralarında ırkçı-gerici ve gerici Türk şovenisti partinin de bulunduğu düzen güçlerine karşı mücadelesini sekteye uğratıyor, zayıf düşürüyorlar.
Oysa bugün Türkiye’de bağımsızlık, özgürlük,demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin yükselmesi; ve bunun bir yönü olarak Kürt emekçilerinin kendi geleceklerini özgürce belirleme hakkını ellerine almalarının koşulları, ancak burjuvaziye ve emperyalizme karşı kararlı ve uzlaşmaz bir mücadeleye bağlıdır. Halkların özgür, eşit ve kardeşçe yaşamının gerçekleşmesi ancak bu mücadele başarıyla yürütüldüğü oranda söz konusu olabilecektir. On yıllardan beri emekçi ve Kürt düşmanı bir politikayı kararlıca sürdüren, bu politikalarının temel özelliklerinin değişmediğine yemin eden parti ya da partilerden halk yararına beklentide bulunmanın emekçilere herhangi bir yararı olmayacaktır.
Emperyalizmin biçimlendirdiği sistemin devamına hizmet eden politakalarda “mutabakat”ın Kürt ve Türk emekçilerine yararı yoktur.
Başa dön
Bakış
..........
Özcan Bilir
Hukuksal altyapı mı, kültürel altyapı mı?
Futbol Federasyonu’nun statlardaki tel örgüleri kaldırma kararı tartışılmaya devam ediyor. Bazı kulüpler uygulamaya bu sezondan başlarken bazıları karara karşı çıkıyor. Bazı futbol yorumcuları ise karara açıktan karşı çıkmazken Futbol Federasyonu’nu “erkenci”likle suçluyor. Bu yorumculara göre, altyapısı oluşturulmadan uygulamaya konulan bu karar bir çok olumsuzluğa gebe. Bu bağlamda, Futbol Federasyonu yaşanacak olumsuzlukların birinci dereceden sorumlusu olarak büyük bir yükün altına girdi.
Elbette burada sözünü ettikleri eksiklik hukuksal altyapı eksikliği... Örneğin sahaya girecek bir kişiye verilecek ceza konusunda mevzuatta bir hüküm olmaması... Oysa, şimdiki durumda yani tel örgülü statlarda futbol alanına girecek kişi hakkında hangi prosedür uygulanıyorsa tel örgüsüz statlarda da aynı prosedür uygulanacak. Burada bir çelişki yok. Ama, tel örgüler suçu engelleme aracı olarak görüldüğünden, tel örgülerin yerini ağır cezalar içeren yeni bir mevzuatın alması isteniyor. Bu durumda, ‘tel örgüler gerçekten kaldırılmış olacak mı?’ sorusuna “evet” yanıtı verilemeyeceği gibi, tel örgülerle disipline edilmeye çalışılan seyirci bu kez ağır cezai müeyyide içeren mevzuatla islah edilecek. Yani tel örgülerin yerini mevzuat alacak. Sonra “mevzuat böyle efendim”cilik...
Tel örgülerin kaldırılması yeni bir durum olarak değerlendirilip, mevzuatta da bazı yeni düzenlemelere gidilmesi doğal olabilir. Ancak “tek çözüm” olarak buna sıkı sıkıya sarılmak asıl sorunu görmemekle eş anlamlıdır.
Evet, tel örgülerin kaldırılmasıyla ilgili altyapı sorunu olduğu doğrudur. Fakat bu hukuksal altyapı eksikliğinden çok kültürel altyapı eksikliğidir. Kültürel altyapıyı oluşturamadığınızda dünyanın en ağır cezalarını içeren bir mevzuatı yaptırım olarak uygulasanız da sorunu çözmüş olmazsınız. Çünkü tel örgüsüz statda “taşkınlık” yapmadan futbol maçı izleyebilmek bir kültür meselesi. Kaldı ki, şiddet sadece statlara hapsolmuş değil. En son Adanaspor-Beşiktaş karşılaşmasında yaşandığı üzere stat dışları, bir bütün olarak kent, maç günleri şiddet potansiyeli taşıyor. Tamam, statlardaki şiddeti tel örgülerle engellediniz, herkesin başına bir polis dikemeyeceğinize göre, ya dışardaki şiddeti nasıl engelleyeceksiniz?.. Korkulukla mı? Karşınızdaki kuş değil ki insan...
O zaman; futbol izleyicisinin şiddet eğilimini törpüleme noktasında kültürel altyapının oluşturulabilmesi için herkes üzerine düşen görevi yerine getirmeli. Tel örgülerin kaldırılmasıyla statlarda oluşan yeni ortama uyum sağlamada gösterilecek başarı da bu görevin yerine getirilip getirilmemesiyle doğrudan ilgili. Bu bağlamda en büyük görev medyaya düşmekte olup, medya birinci adım olarak, spor ortamında şiddeti tetikleyici yayın politikasından zaman kaybetmeden vazgeçmelidir.
Ancak medyanın “şiddeti tetikleyici” yayın politikasından kolay kolay vazgeçmeyeceği görülüyor. İstanbul Valiliği’nin; statlarda küfür eden, taşkınlık yapan ya da olay çıkaranlara uygulanacak yaptırımlarla ilgili hazırladığı yönetmeliğin haberinin “Küfürbaza Şamar” manşetiyle verilmesi medyanın şiddet eğiliminin göstergesi değil mi?
Sonuç olarak, yeni mevzuat isteyenler de dahil, öncelikle medya kendine çeki düzen vermeli, gereğini de yerine getirerek, öncelikle kafalarındaki tel örgüleri söküp atmalı.
E-mail:
obilir@evrensel.net
Başa dön
Ekonomi ve Politika
..........
İzzettin Önder
İnce ayar oyalaması
Baştan beri bu programın bir istikrar değil de, bir bastırma programı olduğu biliniyordu. Ne var ki, program sermaye karşıtı kesimleri baskıladığı için, sermaye yanlıları programın gerçek niteliğini halka yansıtmadılar. Şok istikrar programı uygulamayıp, klasik anti-enflasyonist bir program uygulanması da, baskılama politikasının çok açık bir kanıtı idi. Üç yıllık programın birinci yılının en umutvar yaz ayları da hüsranla bittikten sonra, ince ayar söylemleri telaffuz edilmeye başlandı. Nedir bu ince ayar? İnce ayar; toplam talebi baskılayarak yıl sonu enflasyonunu hedeflenen orana olabildiğince yaklaştırmaya yönelik olarak halkın satın alma gücünü biraz daha kısma politikasıdır. Belki bazı yeni vergiler gelecek ve/veya gelirler kısılacak ya da daha başka önlemler alınacak ve böylece enflasyonun biraz daha baskılanması yoluna gidilecektir.
Bu bir çare mi? İki nedenden dolayı böyle bir önlem hiçbir biçimde çare değildir. Bir defa, Türkiye’de enflasyonun temel nedeni üretim yetersizliği ve verim düşüklüğüdür. Talebin kısılması yolu ile piyasaların daraltılması üretimi artırmaz, tam tersine geriletir. Böylece, enflasyonun temel nedeni ortadan kaldırılmamış, tam tersine, iyice körüklenmiş olur.
İkinci olarak da, ince ayarın ikinci ayağını da, çok büyük bir olasılıkla, kamu kesiminin iyice küçültülmesi oluşturacaktır. Zaten küçük olan kamu kesimi, reel harcamaların daha da kısılması ile iyice küçültülmüş değil, yozlaştırılmış olacaktır. Tüm kamu yatırımları, eğitim, sağlık vb. gibi topluma hizmet götüren kamu harcamalarının kısılması, bütün toplum kesimlerini huzursuz edecektir.
Türkiye ciddi olarak zaman kaybetmektedir. Türkiye’nin tasarruf ve yatırımlarını artırması, iş olanaklarını genişletmesi, bölgesel ve bireysel gelir dağılımı bozukluklarını gidermesi, tarımını düzeltmesi ve bunlara benzer daha birçok reel alanda iyileştirme önlemleri alması yanında, hepsinden önemli olarak da beşeri kaynaklarını geliştirmesi gerekmektedir oysa, bu programda bu saydıklarımdan hemen hiçbiri yer almamaktadır.
Niçin böyle bir program uygulanmaktadır? Bunun yanıtını sadece IMF veya Dünya Bankası’nın yanlış ya da kasıtlı politikalarında aramak doğru değildir. Aynı şekilde, küreselleşme akımları karşısında, ulusalcı sermaye gibi kavramlara ya da ulus devlet olgularına sığınmak da doğru değildir. Zira, sermayenin ulusalı ya da yabancısı olmayacağı gibi, ulusal devlet de kapitalizmin bir ürünüdür.
Kapitalist sistem içinde yüzen Türkiye’nin böyle bir programla rotasını düzeltemeyeceği açık olmakla beraber, giderek daha derin kara deliklere sürüklenmesi de söz konusudur. Siyasilerin sermaye çevreleri ile işbirliği ekonomiyi düzlüğe çıkaramayacağı gibi, enflasyon gibi nedeni çok derinde olan kronik sorunları da çözmeye yetkili değildir.
Her ekonomik önlem ya da karar belirli bir güç ilişkileri ve güç ilişkilerini belirleyen sermaye mülkiyet biçimi ve üretim ilişkileri içinde alınır. Hal böyle olunca, alınan önlemlere göre varılacak sonuçlar da zaten bu güç ilişkileri ile belirlenmiş demektir. Toplum ve halkın büyük kesimi lehinde karar alabilmek ve bu yönde sonuç oluşturabilmek için, öncelikle toplumdaki güç ilişkilerinin toplum yönünde ve lehine değiştirilmesi kaçınılmazdır. Bu konu ise, ekonomik sistemle ilişkilidir.
Başa dön
Bacaağzı Sohbetleri
..........
Fahri Bozbaş
Biz emekçiler konuşalım
IMF’nin Türkiye Masası Şefi Carlo Cottarelli’yi bazen süeteri omzunda kır gezisinden dönüyor havasında, bazen kravatı boynunda, hükümet yetkilileri ile yaptığı resmi bir görüşme sonrası televizyon ekranlarında açıklama yaparken izliyoruz. Ağzının hizasına uzatılan mikrofonlardan kayıtlara geçen İngilizce konuşmasını, haber merkezinde Türkçeye çeviri yapıldıktan sonra, spikerin görüntü üzerine konuşmasıyla algılıyoruz.
Televizyonun sesini açmazsak sanki aile doktorumuz edasıyla duruyor karşımızda Cottarelli. Sağlığımız için önerilerde bulunuyor: “Yemekten sonra 20 dakika yürüyün, sigara içmeyin, stresten uzak durun, global düşünün!”
Fakat ses önemli: “Cottarelli, IMF’nin önerdiği ekonomik hedeflerden sapma olduğunu, bu sapmanın düzeltilmesi için vergi iadelerinin ödenmemesi, askeri harcamaların kısılması, elektrik fiyatlarının artırılması, akaryakıta zam yapılması gerektiğini belirtti. Hedef sapması sonucu 5.6 milyar dolar açık olduğunu Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz da doğruladı.”
Doktorun reçetesine, önerilerine uyulmadı; durum vahim! Özelleştirme istenildiği gibi uygulanamadı, işçi ücretleri yüksek tutuldu, neredeyse sekiz ayda bir yıllık enflasyon hedefi rakamlarına ulaşıldı, büyüme hızı hedeflenen yüzde 5’i aştı yüzde 10’a doğru seyrediyor, faizlerin yüzde 80’den yüzde 30’a düşmesi, dünya piyasalarında petrol fiyatlarının varil başına 30 dolardan satış yapılmasına karşılık Türkiye’de 18 dolardan satışının yapılması tansiyonu artırıcı etkenler!...
IMF’nin dayattığı son acı reçete teknik bir terim “ince ayar” olarak kamuoyuna yansıdı. Hizmetler karşılığı alınan harçların artırılması ve fonların yükseltilmesi ile emekçilerin sofrasındaki ekmeğin daha da küçülmesine neden olacak kararların uygulamaya sokulması an meselesi.
Bütün bu olumsuz gelişmelere güya iki kişi tepki göstermiş. Onlar da laf söyleye, beri gele! Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün Cottarelli’ye “Al 300 doları sen geçin” demiş. Türk-İş Genel Başkanı Bayram Meral ise “Cottarelli’nin, şunu bunu yapın demesinden rahatsız oluyoruz” demiş.
IMF ve IMF kararlarının uygulayıcısı hükümetin umrunda bile değil böylesine dalgacı laflar. Cottarelli, IMF ve hükümet yetkilileri adına yarı Türkçe yarı İngilizce “Galatasaray seviyorum, no problem!” diyerek aile doktoru edasını devam ettiriyor.
Uluslararası sermaye kuruluşu IMF’nin Türkiye Masası Şefi sahtekâr doktora anlayacağı dilden biz emekçiler olarak konuşalım: “COTTARELLI DEFOL!”
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net