|
|

|
           

DYP-SHP hükümeti, daha çok 1992 ve 1993’de toplumu peşine taktığı “Sağlık Reformu” tartışmaları ile hatırlanmalıdır. 1980 sonrası uygulanan “istikrar programı”nın uzantısı olarak uygulanagelen piyasacı sağlık anlayışının, özünü hiçbir şekilde değiştirmeden, biraz cilalayarak, toplumda bir “uzlaşma” arayışı havası ile gündeme getirilen “Sağlık Reformu” tartışmaları, Yıldırım Aktuna-Serdar Savaş ikilisinin özel yetenekleri ile kamuoyunu işgal edebilmiş ve toplumu oyalamıştır.
1980 sonrası sağlıkta neler oldu? - 2 Dr. Ata Soyer
|
Sağlıkta DYP-SHP (CHP) koalisyonu dönemi
ANAP dönemi, bir yanı ile de, 1991 sonrası DYP-SHP koalisyon hükümetinin ülkeye yaydığı “pembe reform” rüzgârlarının altyapısını oluşturmakla da geçmiştir. “Sağ-Kur” Yasa tasarısı, o olmadı “Türkiye Milli Sağlık Politikası”, o da olmadı “yıllardır Türkiye’de söylenen gerçeklerin toparlandığı ve üzerine piyasa çözümlerinin eklendiği ve 1990’ların parası ile 1,2 milyar TL’sine Price Waterhouse firmasına hazırlatılan, Sağlık Master Planı”... İşte ANAP dönemi, bir yandan fiilen sağlıkta piyasa egemenliğini tesis ederken, gelecekteki adımların da ideolojik ve hukuksal altyapısını oluşturmuştur.
Bir şeyi daha ifade etmezsek, ANAP dönemine haksızlık ederiz; sağlık hizmetlerinde yeni yeni oluşturulmaya çalışılan birinci basamak fikri ve sağlık ocağı anlayışının çökertilmesi. 1985’de başlatılan “Hızlandırılmış ve Genişletilmiş Aşı Kampanyası” uygulaması, sürekli ve düzenli birinci basamak faaliyetinin özverili yaklaşımından vazgeçilmesi, onun yerine reklamı bol, kalıcı olmayan ve birinci basamak sağlık hizmeti fikrini yok eden “kampanyalar” (taramalar, şov ağırlıklı uygulamalar vb.) dönemini açmıştır. Doğal olarak, bu noktada olayın mimarı (sağlık ocağı hekimliğine ve toplum hekimliği anlayışına karşı aile hekimliği fikrini gündeme getiren) İhsan Doğramacı’yı da “saygı ile” anmadan geçmek, bize yakışmaz!
ANAP’ı bile aratacak bir koalisyon!
a. Toplumsal bir tepki sonucu parlamento ağırlığını kazanan DYP-SHP koalisyon hükümeti, söylemi gelişen toplumsal taleplere uygun olarak “sosyal” olmasına karşın, uygulamada zaman zaman ANAP’ı bile aratacak ölçüde piyasacı bir görünüm sergiledi. Hükümetin “küreselleşmenin gerçekleri” ile “kendisini seçenlerin sosyal talepleri” arasına sıkışmış durumu, en iyi 1991 hükümet programına yansımıştır. Programın sağlıkla ilgili kısmının ilk bir yarısı Sosyalleştirme Yasası ağırlıklı ve muhtemelen SHP damgalıyken, diğer yarısı finansmanda ANAP’ın Sağlık Sigortası modelini ve sosyal güvenlikte yine ANAP’ın “Fak-Fuk-Fon”unu çağrıştıran “Yeşil Kart”ını içermekteydi. Hükümet programını tamamlayan, 1992 Ocak “Ekonomik Paket”i ise, DYP-SHP hükümetinin “muğlaklıkları”na bir netlik kazandırdı: Devletin sağlığa ayıracak çok parası yok; bütçe ve kamu yatırımı boşluğu, özel sağlık sektörüne verilecek teşviklerle kapatılacak; yeşil kart uygulaması ile sosyal sigorta sistemi yaygınlaştırılacak; sağlık sektörü yabancı sermayeye açılacak, vb.
b. Ancak, DYP-SHP hükümeti, daha çok 1992 ve 1993’de toplumu peşine taktığı “Sağlık Reformu” tartışmaları ile hatırlanmalıdır. 1980 sonrası uygulanan “istikrar programı”nın uzantısı olarak uygulanagelen piyasacı sağlık anlayışının, özünü hiçbir şekilde değiştirmeden, biraz cilalayarak, toplumda bir “uzlaşma” arayışı havası ile gündeme getirilen “Sağlık Reformu” tartışmaları, Yıldırım Aktuna-Serdar Savaş ikilisinin özel yetenekleri ile kamuoyunu işgal edebilmiş ve toplumu oyalamıştır. “Birinci basamak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin bir aracı olarak aile hekimliğinin gündeme getirilmesi, kamu hastanelerinin işletmeleştirilmesi/özelleştirilmesi ve sağlık finansmanı konusunda genel sağlık sigortasına geçiş, sağlık hizmetlerinde yerel güçlerin söz sahibi kılınması” ile “sağlık personelinin sözleşmeli hale getirilmesi”, “Sağlık Reformu” tartışmalarında taviz verilmeyen temel noktalardı.
c. DYP-SHP döneminin “sağlık reformu” oyalamasının ardında, oyalama olmayan bir de gerçeklik vardı: Bakanlık bürokrasisinin devre dışı bırakılarak, sağlık alanında girişimleri Dünya Bankası politikaları doğrultusunda yapan “Sağlık Proje Koordinatörlüğü”nün tesis edilmesi ve bu yapı aracılığı ile “Sağlık Projeleri”nin yaşama geçirilmesi. Böylece, dünya ölçeğinde Dünya Sağlık Örgütü’nün yerine sağlık alanının yeni sahibi olmaya başlayan Dünya Bankası’nın ülkemizde de sağlığın yönetimini devralması ve bakanlığa da sadece siyasi kadrolaşma ve ihale işlerinin bırakıldığı bir sürece girilmesi mümkün olmuştur.
d. Bu dönemde gündeme getirilen 7. BYKP, diğer planlardaki sağlığın piyasalaştırılması sürecini daha aleni ifade eder şekilde kaleme alınmıştır. Ancak, DYP-SHP döneminin en vurucu adımı, 5 Nisan 1994 Kararları ile kamu sağlık hizmetleri ve kurumlarının çökertilmesi sürecinin son noktaya yaklaştırılmasıdır. 5 Nisan Kararları ile, kamu sağlık kurumlarına devlet katkısı sadece maaş ödemek düzeyine indirilmiş, özellikle devlet hastaneleri en basit harcamalarını bile kendi başlarına çözmek durumu ile başbaşa bırakılmıştır. Sağlık ocakları da, vatandaşlardan para alarak hizmet vermek zorunda kalmışlardır. Bu süreçte bir adım daha atılmış, ülkemizdeki döner sermayesi en kârlı devlet hastaneleri arasında olan Yüksek İhtisas ve Koşuyolu hastaneleri, 1987 tarihli 3359 sayılı yasaya dayanarak ve 11.1.1995 tarihli yönetmelikle işletme haline getirilmiştir.
Koalisyon hükümetleri dönemi
a. AnaYol, RefahYol, AnaSol, DSP azınlık hükümeti ile 1999 seçimleri sonrası oluşan DSP-MHP-ANAP hükümeti, sağlık alanında, özünde birbirlerinden ve öncüllerinden farklı bir iş yapmamışlardır; siyasi kadrolaşma, bakanlıktaki teknik kadroların tasfiyesi, ihale dağıtımı, “iş yapıyor görünme” seansları...
b. 1995-2000 yılları arasında, SSK’nın tasfiyesi ile somut adımlar atılmış, 1999 yılında çıkarılan yasa ile bu anlamda bir ilerleme sağlanmış, “Tahkim” yasasının kabulü ile de, uluslararası sermayenin önü açılmıştır. Her gelen hükümetin sağlık personeli ile ilgili “düzeltme” önerileri neredeyse geleneksel hale gelmiş, ancak sağlık bakanlığının etkisizleşmesinin belirginleşmesine paralel olarak, bu girişimler iyice inandırıcılığını yitirmiştir. Gerçi Osman Durmuş’un gelmesi ile birlikte gerek kadrolaşma ve keyfileşme en üst boyutlara ulaşmış, gerekse çalışma süresinin zorla uzatılması demek olan vardiya benzeri uygulamalar getirilmişse de -kamuoyuna sunduğu “imajı” hiç tartışmıyorum-, son beş yılda anımsanabilecek bir gelişmeden söz etmek oldukça zordur.
Sağlıkta yaşanan gelişmeleri hangi ekonomi-politikalar etkiledi?
Türkiye’de 1980 öncesi varolan küçük ölçekli, temel girdileri dışa bağımlı, geri teknoloji kullanan, iç pazara yönelik üretim yapan, emek-yoğun işletmelerde gerçekleşen üretim yapısı, çalışanların mevcut üretimi tüketebilmesi için belirli bir düzeyde hak sahibi olmasını kaldırabiliyordu. Sınırlı da olsa sağlık hakkı, bu bağlamda değerlendirilebilir. Ancak, 1980 24 Ocak Kararları ile uygulamaya sokulan “istikrar programları”, artık iç pazara yönelik üretimin terkedilmesi ve ihracata yönelik üretimin öne çıkması anlamına gelmektedir. İç pazara yönelik üretimin kısılması, çalışanların alım güçlerinin kısılması ve sosyal yüklerinin azaltılması ile mümkün olmuştur.
1980-2000 dönemi ekonomi politikaları, bütünüyle neoliberal ve dışa açılmacı olarak nitelense de, farklı alt dönemlerden oluşmuştur. İlk dönem olarak ele alınabilecek olan 1980-88 dönemine damgasını vuran özellik, “ticaret yoluyla bütünleşme”dir.
1980-88 dönemi, yani MGK’lı ilk yıllar ve ANAP’ın ilk 5 yılı, temel olarak ticari serbestleşmenin önkoşullarının hazırlandığı dönemdir. 1980 öncesi içe dönük olan ekonomi, 1980-88 döneminde, içerideki talebin baskı altına alınarak düşürülmesi, bu şekilde iç pazara çalışan üreticilerin dışa yönelmeye zorlanması ve bu zorlamanın çeşitli araçlarla teşvik edilmesi ile dışa döndürülmeye çalışılmıştır. Çalışanların satın alma gücünün aşağıya çekilmesi, bir yandan zamlar, diğer yandan reel ücretlerin geriletilmesi ile sağlandı. Emek ile sermaye arasındaki bölüşümün en şiddetli düzeyde bozulduğu bu dönemde, uygulanan ekonomi politikanın temel araçları şunlardı: Düşük ücret, düşük tarımsal fiyatlar, düşük değerli TL, serbest faiz politikası, para ikamesi, sermaye üzerindeki vergi yükünün azaltılması temelindeki maliye politikaları.
Özellikle düşük ücret politikası, nüfusun önemli bölümünün gıda tüketimini etkilemesi nedeniyle, sağlığı bozan en temel etmen olmuştur. Diğer yandan, kamu sağlık personelinin reel gelirlerindeki gerileme, diğer kamu çalışanlarından daha fazla olmuş, onları ek iş yapmayı zorlamıştır. Gelirleri gerileyen kamu çalışanlarının, tarım ürünlerine desteğin azalması sonucu gıda maddelerini daha pahalı yemeleri, mutfaktaki yangını körüklemiştir. Sermayeye vergi yükünün azaltılması, devletin topladığı vergi gelirlerini azaltmış, bu kısıntıdan en çok sağlığın da içinde bulunduğu sosyal alanlar etkilenmiştir.
Bu dönem, esas olarak çalışanların ve üretici kesimlerin dayanma sınırlarına kadar ekonomik (ve siyasi) baskı altına alınmaları biçiminde cereyan etmiştir. Dönemin sonunda, yeniden açılan sendikaların da etkisi ile çalışanların tepkisi, ekonomik baskının sınırına gelindiğini ifade eden eylemleri gündeme getirmiştir. Gerek 1989 bahar eylemleri, gerekse beyaz eylemler, tahammül sınırlarının sonuna gelmiş kitlelerin, artık bu politikaların uygulanmasının sonuna gelindiğinin de göstergesi olmuştur. Buna, uygulanan politikaların ihracatta yeni sıçramalar yapmaya yol açamayacak noktaya gelmiş olması ve politik düzlemde kitlelerin ANAP’a karşı tepkilerinin yükselmesi ve 1989 yerel seçimlerinde bunun sonuçlarının görülmesi de eklendiğinde, 1980’de başlayan dönemin bitmesi ilan edilebilmiştir.
1989 sonrası dönemin temel özelliği ise, sermaye hareketlerinin son hızla serbestleştirilmesidir. Bu süreçte düşük değerli TL’den yüksek değerli TL’ye geçiş şeklinde bir kur politikası gündeme getirilmiş, böylece ülkeye “sıcak para” girişine koşul hazırlanmıştır. Bu uygulamada bir dış etkenin, özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde büyüme oranlarının ve faiz hadlerinin düşmesi ile, kendine yeni alanlar arayan spekülatif sermayenin çekilmesinin de etkisi oldu. 1980-88 yılları arasında çalışanların reel ücretlerinin gerilemesi, bunun telafi edilmesi anlamındaki politikaları zorunlu kıldı. 1989-93 yılları arasında çalışanların reel gelirlerinin düzelmesini de sağlayan politika, dışarıdan gelen sermayenin bu anlamda kullanılması oldu. Başka deyişle, sermaye-emek arasında bozulan bölüşüm ilişkilerini, sermayeye daha fazla vergi yüklemek yerine, dışarıdan akan sermayenin iç borçlanmada kullanılması ile düzeltmek tercih edildi. Bu süreç, aynı zamanda, büyük sermayenin, giderek borçlanma tercihi yapan devletin borçlanmasından rantlar elde etmeye yönelmesini güdülemiştir. Böylece sermaye, çalışanlarının reel gelirlerini bir süre için şişirme olanağı da bulmuştur. Ancak bir başka gelişme, daha sonra yakınmaya yol açacak bir gelişme yaşanmaya başlamıştır: Kayıt dışına kaçış.
1980’de başlayan, 1988’e kadar süren ücret kayıpları, bir yandan sıcak para politikası ile, diğer yandan üretimdışı rantların artırılması ve kayıtdışı ekonomiye kaçışla aşılmak istenmiştir. Bu gelişme, 1994 krizi ve 5 Nisan Kararları ile bir başka noktaya gelmiştir. Sıcak para, rant gelirleri ve kayıtdışı politikalarına dokunulmadığı 1994 krizi, bütünüyle ücretlerin bastırılması ve kamu harcamalarının kısılması anlamına gelmiştir. Böylelikle, 1989-93 yılları arasında artan çalışanların ücretleri, 1994’den itibaren eritilmiştir. Yüksek değerli TL. politikası ile ithalatı ucuzlatan hükümet, ihracatın pahalılaşması ve giderek dış ticaret açığının büyümesine yol açmıştır. Kayıt dışı ekonominin büyümesinin, ekonomideki tekelci gelişmelerle birleşmesi, toplumun giderek yönetilemez hale gelmesine, alternatif iktidar odaklarının güçlenmesine ve mafyalaşmaya yol açmıştır. Bunda, 1991-95 yılları arasında yaşanan savaşın da inkar edilmez bir katkısı söz konusudur.
- SÜRECEK -
Başa dön


|
Portre

Alphonse de Lamartine
(1790 - 1869)

Fransız şair ve siyaset adamı La Martine, romantik akımın ilk önemli şairlerindendir. Belley’de Cizvitlerin yönettiği bir okulda eğitim gördü. Gençlik yıllarının büyük bir bölümünü, Fransız Devrimi sırasında giyontinden kurtulmayı başarmış bir soylu olan babasının Milly’deki şatosunda geçirdi. 1810’da İtalya’ya giderek bir süre orada kaldı. 1814’te XVIII. Louis’in döneminde Kraliyet Muhafız Alayı’na girdi. 1815’te yeniden tahta çıkan Napoleon’un Waterloo yenilgisinden sonra bu görevden ayrıldı, İsviçre’ye gitti. Edebiyat çalışmalarına bu sırada başladı.
1820’de en önemli yapıtlarından olan ilk şiir kitabı “Şiirsel Düşünceler” yayımlandı. Aynı yıl Napoli’deki Fransız elçiliğinde görev aldı. 1830’da Fransız Akademisi’ne seçildi. Louis-Philippe’in tahta çıkmasından sonra dilomatik görevlerinden çekildi. Ortadoğu’da uzun bir geziye çıktı. 1833’te siyaset yaşamına atıldı. 1840’larda partiler dışı bir muhalefet çizgisini benimseyerek “işçi devrimi”ni savundu. Şubat 1848 Devrimi’yle kurulan geçici hükümette dışişleri bakanı oldu. Daha sonra Ulusal Meclis’e seçildi. Haziran 1848’de devrimci hareketler bastırılana ve görevinden alınana değin işçi haklarının savunuculuğunu sürdürdü. Bu tarihten sonra büyük bir yoksulluk içine düştü, borçlarını ödeyebilmek için çok sayıda kitap yayınladı.
İçten bir duygusallık ve romantik bir hava taşıyan ilk yapıtları, Fransız şiirine 18. yüzyılın klasik kalıplarından tümüyle farklı, yepyeni bir canlılık getirmiştir. Anılarını ve dinsel inançlarını doğal imgelerle anlattığı bu şiirlerinde uyumlu, kesinlikten kaçınan bir üslûbu vardır. “Sokrates’in Ölümü” gibi felsefe ağırlıklı yapıtlarında ise daha dolaysız bir üslûba yönelmiştir. Uzun bir epik şiir olarak tasarladığı, ama yalnızca “Bir Meleğin Düşüşü” adlı bölümlerini tamamlayabildiği yapıtında; insan, evren ve kutsal güç arasındaki ilişkiyi lirik bir anlatımla irdelemiştir. Yoğun olarak siyasetle uğraştığı dönemde, tarih ve siyasetle ilgili incelemeler yazmış, yoksulluk içinde geçirdiği son yıllarında ise daha çok otobiyografik yapıtlar vermiştir. Klasik dönemden romantik döneme geçişin ilk şairlerinden olan La Martine, müzikle kaynaşan bir şiirin öncüsü olmuştur.
Güncel Tarih

1997
ZAPATİSTLERDEN YÜRÜYÜŞ
Zapatistler, Meksika ordusunun Chiapas’ta çekilmesi, yerli haklarının tanınması ve demokrasinin sağlanması için Meksiko City’e yürüyüş başlattılar. Zapatista gerillarının da katıldığı yürüyüş, 1995 yılındaki büyük Zapatista ayaklanmasından sonra en büyük EZLN eylemi oldu.

1920
TKP KURULDU
Türkiye Komünist Partisi (TKP), Bakü’de yapılan Kuruluş Kongresi ile resmen kuruldu. TKP’nin kurulması ile Anadolu, İstanbul ve Sovyetler’de sürdürülen çalışmalar ve örgütlenmeler, Mustafa Suphi önderliğinde tek merkezli bir hale geldi. O dönemdeki Ankara hükümeti, TKP’nin faaliyetlerinden ve TKP’li yöneticilerin Türkiye’ye gelmelerinden rahatsız olacaktı. Bunun üzerine, mücadeleyi sürdürmek üzere yola çıkan Suphi ve arkadaşları Karadeniz’de katledildi.

1921
8 SAATLİK İŞGÜNÜ YASASI ÇIKTI
Ereğli Havzası maden işçileri ile ilgili olarak angaryayı yasaklayan, işgününü sekiz saat ile sınırlayan bir yasa çıkarıldı. Ne varki, Kurtuluş Savaşı sonrasında işgünü yeniden 10 saate çıkarıldı.
|
|

|