|
|

|
           

‘Devlet bizi zengine kul ediyor’
Yıkım kararı geldiğinde artık rahat uyku mümkün olmaz. “Ha geldi ha gelecekler” diye yolları gözleyen kadınlar, “Döndüğümde evimi yıkılmış olarak bulursam” korkusundan bir yere gidemezler, evlerini beklerler.

Ev uğruna cezaevi
Evlerini yıkımdan kurtarmak için, ormancıdan alınan akılla yola çıkılınca, Tokatköylü kadınlara cezaevi yolu görünmüş. Geride eşlerini, çocuklarını bırakarak yaşadıkları cezaevi günlerinin tek olumlu yanı, yaşanan sorunlara ilgilerinin artması olmuş.


‘Devlet bizi zengine kul ediyor’
Hacer Yücel
İstanbul, taşı toprağı altın şehir... Bir lokma ekmeğe muhtaç olanların aşı, ekmeği, umudu... Umudun bittiği şehirlerde, köylerde, OHAL’lerde İstanbul başlar. Ve göç yollarına düşer insanlar. Otobüslerde, kara trenlerde büyütülen umutlar, garlardan İstanbul’a akar. Oysa, umut İstanbul’un sırtlarında tek göz bir gecekonduya tıkılır kalır.
Gündoğumuyla yaşam kavgası başlar. Ve gecekondularda gece boyu büyüyen korkular, gündoğumuyla, bir ananın camdan bakışında taşar dışarı. Umut olur hafta sonları. Hafta içi terk edemez evini; “Döndüğümde evimi yıkılmış olarak bulursam” korkusundan. Her zaman tetikte beklersin, akşam olmaz bir türlü ve dozerler, polisler, altlarında siyah mersedesleriyle, siyah giysili adamlar, umudun tıkılıp kaldığı evlere girer. Evler yıkılır. Gülendam Fidan, haykırır: “İşkence bu!”
Hafta sonlarını seviyorlar
Sarıyer Derbent Mahallesi’nde oturuyor Gülendam Fidan. Ailesi 35 yıl önce hazineye ait bu toprağa yerleşmiş. O günden beri elektrik, su, telefon parasını ödedikleri, çöp vergisini, ev vergisini verdikleri evleri şimdi yıkılacak. Mahallede yıkılmayan 8 ev kalmış, biri de Gülendam’ın evi. Yıktırmamış, “Yıktırmayacam. Yıkarlarsa çadır kuracam, gitmeyecem” diyor. Gidecek bir yeri de yok zaten. “Emek verdim. Bütün varım yoğum bu ev. Yanlız benim değil herkesin durumu böyle. Durumumuz başka olsaydı bu rezilliği çeker miydik” diyen Gülendam, duygularını şu sözlerle anlatıyor:
“O kadar iğrenç bir duygu ki. Uyuyamıyorsun. Sabah kalktığında yolları gözlüyorsun. Evden çıkamıyorsun, akrabalarına gidemiyorsun. Ya arkamdan gelirlerse korkusu. Sabah 10.00’da gelirler hep. Saat 10.00’u geçti mi rahatlıyorsun. Tamam isteğini yapabilirsin, artık gelmez diyorsun. Bu durum cuma gününe kadar hep böyle yaşanır gider. En sevdiğimiz gün cuma akşamıdır. Rahat uyursun, çünkü cumartesi, pazar gelmeyeceğini biliyorsun. Pazartesi en nefret ettiğimiz gündür. Çünkü her an gelebilirler. Normalde yıkım günü bir hafta öncesinden bildirilir, ama burda böyle bir şey yok. Mahkûm gibisin cezanı biliyorsun, ne zaman geleceğini bilmiyorsun. Gelsin de beni idam etsin diye bekliyorsun.”
‘Öldürecekseniz bir kerede öldürün’
Son geldiklerinde Gülendam’ın, evinin çatısının bir bölümünü yıkmışlar. Çatının üstü naylonla kapatılmış. “Her seferinde evimizin birazını yıkıyorlar. İlk geldiklerinde evimi çilingirle açıp girmişlerdi. Eşyalarımı dışarı çıkarmışlardı. Kırıp dökmüşlerdi eşyaları. Sanki kendi malları. Biz onları ne emekle aldık. Kimsenin buna hakkı yok. Son geldiklerinde dozeri kapımın önüne kadar getirdiler. İçinde eşyalarım vardı. Odamın birinin çatısını yıkıp gittiler. Yıkacaksanız bir kerede yıkın. Yavaş yavaş öldürüyorlar. Acı çektiriyorlar. Bu işkenceden başka birşey değil” diyor öfkeyle Gülendam.
Vergi öderken yasak değil
Evinin her şeyi olduğunu yineleyen Gülendam, Derbent Mahallesi üzerinde büyük oyunların oynandığını söylüyor. Havuzlu Bostan’ın zenginlerin mekânı olduğunu, Özal’ın burada 80 villasının bulunduğunu anlatıyor. Gülendam, kooperatifin Havuzlu Bostan’ı satın aldığını, ama orada bir şey yapmaya gücü yetmediğinden Derbent Mahallesi’ni, Havuzlu Bostan olarak gösterdiğini; çünkü bu mahalledeki insanların sahipsiz kimseler olduğunu dile getiriyor.
Onlar gibi “insafsız” olamadıklarından kaybettiklerini söyleyen Gülendam, “Biz adam öldüremiyoruz. Kötülük yapamıyoruz. Evimize yıkım için gelen polislere su, çay verecek kadar insani duygulara sahibiz. Kahretsin biz onlar gibi olamıyoruz” diye konuşuyor. Milletvekillerinin, belediye başkanlarının seçim zamanında kendilerine bin bir türlü söz verdiklerini hatırlatan Gülendam, şöyle devam ediyor: “Seçim bittikten sonra bir daha uğramıyorlar. Madem yasaktı ev vergisini, çöp vergisini öderken niye karşı çıkmadılar? Burası Hazine arazisi, buraya giremezsiniz, biz bu parayı alamayız niye demediler? Bu mahalle bir gecede kurulmadı. Yedi katlı binalar var. O zaman niye bir şey demediler. Devlet bizi zengine kul ediyor, satıyor.“

Başa dön


Ev uğruna cezaevi
Serpil İlgün
“Varımız yoğumuz, başımızı soktuğumuz evimiz.” Beykoz’un Tokatköy Mahallesi’nin emekçi kadınları, uğrunda hapis yattıkları konutlarının önemini bu cümleye sığdırıyorlar. Kadınlar, bir sohbet sırasında öğrendiğimiz “evler uğruna yatılan hapis” öyküsünü anlatmaya çekindiler önce. Ve etkileri hâlâ süren cezaevi günlerini hatırlamak istemediklerini söylediler gözleri dolarak. Sonra, “ormancı”dan alınan akılla başlayan, aslında Beykoz’da emekçiler üzerinde oynanan oyunun bir parçası olarak yaşadıkları mapushane günlerini, “Uğradığımız haksızlığı herkes duysun” diyerek aktarmaya başladılar.
Ölüme gider gibi
“Manzara güzelmiş, havası temizmiş bizim için hiçbir şey. Biz bunlar için gelmedik buraya. Bizim tek derdimiz başımızı sokacağımız bir evdi.” Biri zihinsel özürlü üç çocuk annesi ev kadını Saliha Kalaycı böyle başlıyor söze. Bir yıl boyunca tek odanın içinde susuz, elektriksiz beş nüfus barınmak zorunda kaldıklarını söyleyen Sevim Tablacı ile aynı koşullarda bir buçuk yıl yaşadıklarını belirten beş çocuk annesi Satı Kılıç, onu onaylıyorlar. Yıllardır yaşadıkları evlerinin, ‘90’lı yıllardan başlayarak orman arazisinde olduğu gerekçesiyle yıkımlarla tehdit edilmeye başlandığını aktaran Saliha Kalaycı, “Orman Kanunu’na muhalefet edildiği” gerekçesiyle Beykoz’un değişik mahallelerinde açılmaya başlanan mahkemelerden, Tokatköylülerin de payını düşeni aldığını ifade ederek, kendilerini cezaevine düşüren sürecin başlangıcını anlatıyor: “Ormancılar eşlerimize demişler ki, ‘Siz giderseniz hapis yatarsınız, ama evleri eşlerinizin adına gösterirseniz, eşleriniz para cezasıyla kurtulur.’ Böyle olunca, erkeklerimiz işlerinden olacak, bir daha iş bulamayacaklar diye buradan 24 kadın kendimiz gittik mahkemelere. İki duruşma sonra da bir yıl hapis cezası aldık. Karşılığında beş ay yatacaktık. Çocuklarımız okula gidiyordu. Öğrendik ki, erteleme hakkımız varmış. Biz de okullar tatil olana kadar izin istedik. Dört ay ertelediler cezamızı. ‘96 Haziranı’nda Bayrampaşa Cezaevi’ne girdik.”
Haklarında hapis kararı verilen tümü ev kadını yirmi dört komşu kadından dokuzu birlikte teslim oluyor. Satı Kılıç, beklenmeyen hapis kararı şokunu daha üzerlerinden atamadan, o güne kadar sadece televizyon dizilerinden bildikleri cezaevi günlerinin ilk durağı olan Bayrampaşa Cezaevi için şunları söylüyor: “Cezaevine değil de ölüme gidiyor gibiydik. Hiç düşünemezdik böyle bir şey. Hepimizin de çoluğu çocuğu vardı. Küçük bebeği ile giren de oldu. En yaşlımız Zayide Abla 58 yaşındaydı. Bayrampaşa’da çok eziyet çektik. Çok sağlıksızdı, farelerden oturamadık, ağladık hep. O yataklar pis, ıslak, böcekler, kanlar, her taraftan lağımlar akıyor. Kaç gün uyumadık.”
Siyasi sandılar!
Neyse ki, birbirine kenetlenen kadınların “iyi cezaevidir” diye duydukları Bandırma Cezaevi’ne istedikleri nakilleri 9 gün sonra gerçekleşir. Bayrampaşa’ya kıyasla temiz bulunan Bandırma’da askeri bir disiplin vardır. “Ama olsun, Bayrampaşa’dan iyiydi” diyor Sevim Tablacı ve ekliyor: “20 kişi vardık koğuşta. Çok disiplin vardı. Biz kendi başımıza bir şey yapamıyorduk, gardiyanların dediği oluyordu. Orada bizi önce siyasi sandılar, inanmadılar ormandan girdiğimize.”
Ancak bulundukları koşullar ne olursa olsun, ana yürekleri bir başlarına bırakılan çocukların özlemiyle her geçen gün ağırlaşır. “Görüşe gelmeseler ‘gelmediler’ diye ağlıyorsun, gelseler ‘ayrılık’ diye ağlıyorsun. Çocuklar kapıları tekmeliyorlar, ağlıyorlar, yanımıza gelmek istiyorlar. Beş ay yattık ama on seneye bedel oldu” diyen Saliha Kalaycı, cezaevi süresince iki büyük korku taşıdıklarını söylüyor; birincisi evlerinin yıkılacağı, diğeri ise cezalarının artırılması. Bu beş ayın en heyecanlı, bir o kadar da mutlu tek zamanının ise, son saatler olduğunu söylüyorlar.
Ancak, cezaevinin kendileri ve çocukları üzerindeki olumsuz etkileri, tahliye sevincini ve Tokatköylülerden topladıkları takdiri doyasıya yaşamalarını engeller. “Çocuklarımız okullarından olmuş, hastalanmışlar. Çocukların başlarına bit düşmüştü. Biz sinir stres sahibi olduk. Romatizma olduk, böbreklerimiz kötüledi, ciğerlerimiz iltihaplandı. Hepimizin psikolojisi bozuldu” diyor Satı Kılıç ağlayarak.
Neden?
Sorunlara karşı ilgilerinin artması, bu beş ayın tek olumlu sonucu. Kalaycı, bunu şu sözlerle özetliyor: “Daha önce de sorunlarımızla ilgiliydik ama cezaevi sonrası kadar değil. Mesela önce ormancıların yanına falan biz bayanlar gidemiyorduk, ama cezaevinden sonra biz de gidiyoruz. Çatır çatır kavga ediyoruz memurlarla. Kime yapılırsa yapılsın, haksızlıklara tahammül edemiyoruz.”
“Neden” sorusu canlarını bugün de yakmaya devam ediyor. “Kabul edemiyorsun, çünkü bir suçun yok. Hani bir suç işlesen ‘bunun için yattık’ dersin. O kadar zor bir şey ki anlatılamaz” diyor Saliha Kalaycı. Sevim Tablacı öfkeyle ekliyor: “Evimiz yıkılmasın, eşlerimiz işlerinden olmasın diye yattık. Ama sonuç ne oldu? Yani ‘evimizi kurtardık hiç olmazsa’ derdik. Haksız yere cezalandırıldığımız yetmiyormuş gibi, evlerimizi de başımıza yıkacaklar.” Evlerini boşaltmaları için verilen sürenin kasım ayında dolacağını bildiren yıkım tebliğlerinden söz açılınca, odaya ağır bir sessizlik çöküyor. “Peki aynı fedakârlığı yine yapar mısınız?” sorusu, sessizliği bozuyor. Kalaycı, Kılıç ve Tablacı’nın dışında, sohbeti dinlemekle yetinen kadınlar da soru karşısında sessizliklerini bozuyor. Kadınların genel cevabı “hayır!” Sevim Tablacı, arkadaşları adına yanıtlıyor: “Aynı şey olursa bir daha gitmeyiz cezaevine. Oranın tadını aldık bir kere. Aynı fedakârlığı yaparız ama içeri girmeyiz. Kaçarız!”

Başa dön


|
|

|
Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat) Fax: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail: posta@evrensel.net

|
|