www.evrensel.net
|
istatistik
|
emek.net
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Sınıf Tarzı
____
Şükrü Günsili
‘Namus sözü’ çözüm değil!
Somut
____
Erhan Yıldırım
Kim yararlanacak?
Tırtıl
____
Erdal Şekeroğlu
Leylekler
Ara Sıra
____
Ali Karataş
Balkanlar’da yeni planlar
Sınıf Tarzı
..........
Şükrü Günsili
‘Namus sözü’ çözüm değil!
Türk-İş Başkanlar Kurulu dün Ankara’da toplandı. Bu yazı yazıldığında toplantı devam ediyordu.
Başkanlar Kurulu, SSK Genel Kurulu’nda Türk-İş’in izleyeceği tutumu saptayarak SSK yönetimi için adayını belirleyecek. İkinci gündem olarak da 2821 Sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik yapmak üzere hazırlanan yasa tasarısını ele alacak.
Başkanlar Kurulu, SSK gibi işçi sınıfı için hayati önemde olan bir kurumun geleceğini tabi ki önemsemelidir. Yine, işçileri ve sendikaları tam bir cendereye almış olan 2821 ve 2822 sayılı antidemokratik baskıcı yasalarda, taleplere karşılık gelecek kapsamlı bir değişikliğin yapılması için gerekli çaba ve çalışmayı yürütmesi de arzulanan bir şeydir. Ancak Başkanlar Kurulu’nda, bu iki konunun böylesi bir anlayışla ele alınarak çözümler üretileceğini beklemek yanılgı olacaktır.
Başkanlar Kurulu’nda SSK’yı tasfiye politikalarını boşa çıkaracak, SSK’yı milyonların arzusuna uygun gerçek bir yapısal reformla kurtarıp özerkliğe kavuşturacak politikalar ve mücadele kararları çıkmayacak, Türk-İş yönetimine yakın birinin SSK yönetimine getirilmesinin manevraları yapılacaktır. SSK’nın tasfiye edilmekte olduğu bir süreçte, SSK yönetimine Türk-İş’ten kimin seçildiğinin işçilere ne yararı olabilir?
2821 ve 2822 sayılı kanunlarda değişiklikler öngören yasa tasarısı üzerinde daha önce durmuştum. 12 Eylül rejiminin ürünü olan bu kanunların değiştirilerek demokratikleştirilmesi milyonlarca işçinin, emekçinin talebidir. Ancak bu talep, kararlı bir mücadele ile gerçekleşebilir. Türk-İş Başkanlar Kurulu’nun, yasalardaki değişikliğin bir an önce ve arzulanan içerikte gerçekleşebilmesi için gerekli kararları alamayacağı da bilinen bir şeydir.
Türk-İş’e bağlı birçok sendika başkanı, yasa tasarısında öngörülen bazı değişikliklere pek de sıcak bakmıyor. Bunların başında yüzde 10 barajı gelmektedir. Türk-İş’e bağlı sendikaların çoğu, antidemokratik baraj korumasında varlığını sürdürmekte, bu güvencenin devamını istemektedir.
Başkanlar Kurulu’nun gündemine aldığı bu iki sorun, işçileri yakınen ilgilendiren sorunlardan sadece ikisidir. Sendika yönetici ve temsilcilerinin Ankara yürüyüşünde ve yapılan salon toplantısında ele alınan, sonuç bildirgesinde sıralanan sorunlar, hâlâ yakıcı bir biçimde önümüzde duruyor. Bu sorunların çözümü için mücadeleden, eylemden, üretim ve tüketimden gelen gücün kullanılmasından söz edenler, milyonların gözü önünde “namus sözü” verenler, dönüp bakanlara, hükümete teşekkür ederek, aslında “namus”tan ve “söz”den ne anladıklarını göstermiş oldular.
Taleplerin hiçbiri dikkate alınmamıştır. İşgüvencesi ve örgütlenme özgürlüğünü sağlayan herhangi bir düzenleme yapılmadığı gibi özelleştirme ve işçi kıyımı hızla devam ediyor. Emekçilerden zorla gasp edilen paraların akibeti belirsizliğe sokulmuş, tepkileri yatıştırır manevralara sendikacılar bir kez daha alet olmuştur.
Türk-İş Başkanlar Kurulu sonuç bildirgesi yayınlandığında, sorunların çözümüne yönelik somut hiçbir eylem kararı çıkmadığı görülecektir. Umarım, sorunların çözümü için “namus”larına ve “söz”lerine bu derece bağlı başkanlardan bir hayır gelemeyeceğini, çözümün kendi örgütlü gücü ve mücadelesinde olduğunu herkes yeterince anlamış olur.
Başa dön
Somut
..........
Erhan Yıldırım
Kim yararlanacak?
Geçtiğimiz hafta uluslararası değerlendirme kuruluşlarından Standarts & Poor, Türkiye ekonomisi ile ilgili yeni bir rapor yayınladı. Bu raporda Türkiye’nin kredi notunun yükseltilebileceği yönünde bir açıklama olmasına rağmen, rapor basında gereken ilgiyi görmedi. Oysa, bundan önceki dönemlerde, ülkenin kredi notunun yükseltilebileceğine ilişkin en ufak bir imanın bulunduğu raporlar, basında manşette verilen bir haber olmakta idi. Bunun üzerine, bu gazetelerin ekonomi yazarları ülkede ekonominin düzlüğe çıkmakta olduğuna dair yorumlar yapmaktan geri kalmazlardı. Bu sefer acaba ne oldu da bu konu hiç gündeme gelmedi.
Son dönemlerde yolsuzluk soruşturmaları ile ilgili yüce divan tartışmaları ekonomik olayların önüne mi geçti? Yoksa Standarts & Poor’un raporunda yer alan yıl sonu yüzde 50’lik enflasyon beklentisi renkli basını rahatsız mı etti.
Türkiye’de hükümetin uygulamaya koyduğu istikrar programının temel hedefi yıl sonunda enflasyonun yüzde 25 olması üzerine oturtulmuştur. Buna rağmen özel kuruluşlar yaptıkları hesaplamalarda enflasyon oranının yüzde 35’e indirilmesini bir başarı olarak görmekte, fakat buna rağmen işçi ücretlerinin yüzde 25 ile sınırlı olması yönünde ellerinden geleni yapmaya çalışmaktadırlar. Kendilerini haklı göstermek için de medya aracılığı ile kendi ideolojilerini yaymaya çalışmaktadırlar.
Enflasyon konusunda kullandıkları en önemli tez, enflasyondan düşük gelirlilerin en fazla zarar gördüğü doğrusundan hareket ederek, enflasyonun düşmesinden en çok yararlanan kesimin düşük gelir grubu olacağı sonucuna ulaşmaktadırlar.
Enflasyonu düşürmenin bir maliyeti söz konusudur. Enflasyonla mücadelede bu maliyeti kimin ödeyeceği ise temel sorunu oluşturmaktadır. Bugüne kadarki uygulamalar, bu maliyetin tümünü çalışanlara yıkarak, gelir dağılımını bu kesim aleyhine daha da bozmayı amaçlamaktadır. Ülkede yaratılan gelir genel olarak ücret, rant ve kâr olarak 3 gruba ayrılmaktadır. İstikrar programı bunlardan rant ve ücret gelirlerinin yüzde 25 ile sınırlandırılması gerektiğini ileri sürerken, kârlar konusunda hiçbir sınırlama getirmemiştir. Bir yandan ekonominin yüzde 4 büyüyeceğini öngörüp, diğer yandan enflasyonun beklendiği gibi % 35 olması ya da Standars & Poor’un öngördüğü gibi yüzde 50 olması, buna karşın ücret artışlarının yüzde 25’te tutulması durumunda gelir dağılımı kâr geliri elde edilenler lehine çok önemli ölçüde bozulacaktır. Bu olgulara rağmen enflasyon düşüşünden en çok düşük gelir grubunda bulunanların yararlanacağı propagandası yapmak ahlak kuralları ile ne kadar bağdaşmaktadır.
Ülkelerin milli gelir hesapları üretim harcamalar ve gelir yöntemi olmak üzere 3 yoldan hesaplanmaktadır. Bu üç yöntem de aynı sonucu verir. Bunlar arasında gelir yöntemi, yaratılan gelirden ücretlerin ne kadar pay aldığını göstermektedir. Gelir yöntemine göre hesaplanan milli gelir istatistikleri en son 1995 yılı için yayınlanmıştır. Gelir yöntemi ile milli gelir hesaplarının son dönemler için yayınlanmaması yukarıda açıklanan propagandayı daha rahat yapılmasına yardımcı olmaktadır. Bu nedenle DİE’nin bu verileri günümüze kadar getirerek yayınlaması, enflasyonun maliyetini kimin ödediğini açıkça ortaya koyacaktır.
Başa dön
Tırtıl
..........
Erdal Şekeroğlu
Leylekler
Uzun keskin kenarlı gagaları, sağlam iri vücutları ve kanat uçları siyaha bürünmüş beyaz renkleri ile herkes tarafından tanınan bir kuştur leylek. Bacanın üstündeki yuvasında oturmadığı zaman günü sulak çayırlıklarda yılan, kurbağa, kertenkele ve böcek avlayarak geçirirler. Afrika’da kışlayan leylekler baharla birlikte Anadolu’ya göç etmeye başlarlar; halk için baharı müjdeleyen öncülerdir onlar.
Mart ayında eski yuvasına gelen erkek leylek dişisini beklemeye başlar. Leyleklerde tekeşlilik hakimdir. Eşleştikten sonra ömür boyu birlikte yaşarlar. Dişi leylek de yuvaya dönünce yuvayı yeniden kurmaya başlarlar. Her yıl aynı yuvayı kullandıklarından, yıllar ilerledikçe yuva da yükselmeye başlar. Erkek çalı, çırpı, sap, kâğıt ve çamur parçalarını yuvaya taşıyıp dişiye verir. O da bunları düzenleyerek yuvaya şekil verir. Sağlam bir temel üzerine oturtulan bir apartman gibi yükselir yuva her geçen yıl. Nisan sonunda dişi, 5-7.5 cm boyutunda dört yumurta bırakır yuvaya. Erkek, dişi sırayla kuluçkaya yatarlar. Yumurtadan çıkan yavrular ebeveynlerinin aksine oldukça gürültücüdür. Durmadan bağırır, çağırır gagasının alt ve üst kısımlarını birbirine vurarak ses çıkartırlar. Bu gürültünün temel nedeni yuvaya yem taşıyan anne ve babalarını karşılama törenidir. Birçok kuştan farklı olarak yavrularını doğrudan besleme yerine yemi yuvanın kenarlarına bırakırlar. Yalnızca su içirmede kusma yoluyla doğrudan yavrularının gagasına su verirler. İki aylık olduklarında anne ve babanın denetiminde uçmaya başlar, avlanmasını öğrenirler. Yeterli beceriyi kazandıkları andan itibaren bağımsız olarak değişik bölgelere avlanmaya uçarlar. Bir ay sonra leyleklerin sürüler halinde havada dolana dolana uçuştuklarını görürsünüz. Bu, göç için toplanma işaretidir. Yeterli sayıya ulaşınca Akdeniz’in doğusundan Nil Vadisi’ne, ordadan da kışı geçirecekleri yerlere uçarlar. Göç sırasında karşılaştıkları en büyük tehlike, uçuş yollarında önlerine çıkan yüksek gerilim hatlarına takılma ile konakladıkları yerlerdeki sulak çayırlıkların insanlar tarafından kurutulması nedeniyle besinlerinin azalmasıdır.
Ama onların göçünde, TIR kamyonunun kasasında göç etmeye çalışıp havasızlıktan boğulup ölme riski yoktur.
e-posta:
seker@pamuk.cu.edu.tr
Başa dön
Ara Sıra
..........
Ali Karataş
Balkanlar’da yeni planlar
Emperyalistlerin Yugoslavya Federasyonu’nu parçalama planları Kosova’yı özgürleştirme bahanesiyle bir yandan açık bir saldırı kampanyası olarak devam ederken, diğer yandan da federasyonun en büyük bileşeni olan Sırbistan halkı ve yönetimi terörist ilan edilerek parçalama süreci hızlandırılmaya çalışıldı. Slobodan Miloseviç’in gerici ve baskıcı yönetimi Yugoslavya’ya yönelik saldırılar sırasında beklenildiği gibi prestji kaybına uğramazken, ABD Irak’ta uyguladığı planın bir benzerini Sırbistan’da da sahneye koyarak Miloseviç muhaliflerini desteklemeye başladı. Sırbistan’daki muhalif çevrelerle birlikte Sırbistan ile birlikte federasyonu oluşturan ve her an batıyla işbirliğine hazır olan Karadağ yönetimi, bölgede ‘demokrasiyi yeniden hayata geçirecek güçler’ olarak öne çıkarıldı. ABD ve diğer emperyalistlerin bu politikası, Milo Djukanoviç yönetimindeki Karadağ’ın federasyondan daha da uzaklaştırılması konusunda belli oranda başarılı olurken, Sırbistan içinde tüm çabalara karşın muhalifler Miloseviç karşısında önemli koz elde edemediler, hatta ortak tek bir işe bile imza atmadılar. Emperyalistlerin kendi yanlarına çektikleri muhalifleri besleyerek uyguladıkları iktidar yıpratma politikası Irak’ta gösterdiği gelişmeye benzer bir biçimde işleri daha karmaşık hale getirdi.
Belgrad’ın Sırp ve Karadağlı muhalifleri batılı yetkililerle görüşmeye devam ederken, maddi destek ve Belgrad’a daha çok baskı talebinde bulunuyorlar. İstanbul’da düzenlenen son AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) zirvesine protokollerde bulunmamalarına rağmen çağrılan Miloseviç muhalifleri, bu durumdan oldukça mutlu olmuşlar, emperyalist ülkelerin liderlerinden Miloseviç’i iktidardan uzaklaştırmak için birleşmeleri gerektiği yönünde birçok öğüt dinlemişlerdi. Zirvenin ardından Miloseviç’in koltuğunun sallanacağı yönündeki umutlar arttı, ancak aradan aylar geçmesine karşın bu konuda bir gelişme olmadı. Bu dönem boyunca batı karşısındaki iki önemli güç olan Rusya ve Çin’in kendi çıkarlarını koruma amaçlı siyaseti devam etti. Rusya, Belgrad’a yönelik baskılar ve Kosova konusunda söz sahibi olmayı sürdürürken, Çin Belgrad’a üst düzeyde bir ziyarette bulundu.
Emperyalistlerin manevra sahası Sırp halkının NATO’ya duyduğu öfke, halen hükümete duyulan tepkinin önünde yer almaya devam ediyor. Bombardımandan geri kalan ağır faturayı ödemek zorunda kalan ve onbinlercesi mülteci durumuna düşen Sırp halkı, ABD tarafından desteklenen hiçbir politikayı onaylamayacaktır. Sırplar, ülkeleri üstünde oynanan oyunların en ağır biçimde yaşarken, Yugoslavya Federasyonu’nun parçalanmaya başlaması ve tüm Balkanlar’ın emperyalist manevra bölgesi haline gelmesi, yıllardır bölgede yaşayan tüm insanları ekonomik ve siyasi olarak geriletici bir rol oynuyor.
Suikastlerin sonuçları
Belgrad’da faşist mafya lideri (Arkan) Zeljko Raznatoviç’in ve bir ay sonra da Savunma Bakanı Pavle Bulatoviç’in öldürülmesiyle başlayan suikastler zinciri, bu ay başında Karadağ Devlet Başkanı Milo Djukanoviç’in Güvenlik Danışmanı Goran Zugiç’in Podgorica’daki evinin öldürülmesiyle devam etti. Son olarak ise Miloseviç’in en güçlü muhalifi Vuk Draskoviç, Karadağ’da kendisine yönelik ikinci bir suikast girişiminden kıl payı kurtuldu. Hepsi de yeni provokasyonlara yol açabilecek olan bu saldırılar, emperyalizm tarafından daha da karmaşık hale getirilen Yugoslavya’nın iç çelişkilerinin doğurduğu sonuçlar olarak değerlendirilebilir.
Emperyalistlerin Balkanlar’a ilişkin yaptıkları yeni planların istenilen sonuçları vermesinin hiç kolay olmadığı da bir gerçektir; Fransa’nın AB ile Yugoslavya Federasyonu’nun eski üyeleri arasında bir zirve yapılması önerisini geçtiğimiz günlerde memnuniyetle kabul eden AB liderleri, Belgrad hükümetinin temsil edilmediği bir toplantıda yeni hedefler ortaya koymak istiyorlar. Önümüzdeki aylarda Hırvatistan’da yapılması planlanan zirveye Karadağ hükümeti ve Sırp muhalefet partileri bir kez daha çağrılarak, Miloseviç’i safdışı etmenin yolları tartışılacak. AB’nin dün sona eren Feira Zirvesi’de de Balkanlar’da ‘gerekli reformların’ hayata geçirilmesi için çabaların yoğunlaştırılması yönünde kararlar alındı.
Emperyalizmin manevra sahası haline getirilen bölgede halkların çıkarına gelişmeler yaşanması ise, sıcak çatışmalar döneminde birçok Balkan ülkesinde yükselen antiemperyalist hareketin, saldırıların silah kullanılmadan devam ettiği bugünlerde de varlığını sürdürmesine ve bölge halklarının ortak taleplerle birleştiği bir bağımsızlık mücadelesine dönüşmesine bağlı.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net