www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Kadın

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



    Bizim Gözümüzle
Başlarken...
Kadınlar dünyada toplam çalışma saatlerinin üçte ikisini karşıladıkları halde dünya gelirinden sadece yüzde 10 pay alıyorlar.

Yasada ‘namus’ var
Av. Şehnaz Turan’a göre ‘Kanun koyucu toplumda var olan sosyolojik bir durumu kabul ediyor ve bunu yasasına geçirip cezada indirim yapıyor.’

Törenin vatanı yok!
Türkiye’nin yanı sıra dünyanın birçok bölgesinde kadınlar, kendi bedenleri üzerindeki tasarruf haklarını, dokunulmaz kişilik haklarını ellerinden alan cinsiyetçi geleneklerle kuşatılmış durumda.


Başlarken...
Kadınlar dünyada toplam çalışma saatlerinin üçte ikisini karşıladıkları halde dünya gelirinden sadece yüzde 10 pay alıyorlar.
Dünyada kadınlar erkeklerin üç katı fazla zamanlarını ev işlerine ayırmaktadırlar. Türkiye’deki bir istatistiğe göre çalışan kadınlar 2 saat 43 dakika ev işine zaman ayırırken çalışan erkekler 56 dakika ayırıyorlar.
Kuzey Afrika ve Batı Asya dışında kadınlar işgücünün üçte birini oluşturmalarına rağmen daha düşük ücretlerle ve çoğunluğu parça başına çalışıyorlar.
Dünyada okuma yazma bilmeyenlerin yaklaşık üçte ikisi kadın.
Türkiye’de kırsal kesimde kadınlar, ücretsiz aile işçisi olarak işgücüne katılıyorlar. Kentte kadının işgücüne katılım oranı yüzde 14 iken kırsal kesimde bu oran, yüzde 48.
Türkiye’de sendikalı kadın işçilerin sendikalı işçiler arasındaki oranı yüzde 13.
Bu rakamlar, dünyada ve ülkemizde işçi ve emekçi kadınların karşı karşıya olduğu tahakküm ve “iki kat sömürü”nün boyutları üzerine fikir veriyor.
Kadın emeğinin ucuz işgücü olarak sömürülmesi, kadınların aile kurumu ve bunun etrafında biçimlenen bir dizi söylem, gelenek ve mitlerle gelişen şiddet olgusuyla denetlenmesi, toplumsal yaşama ve politikaya yabancılaştırılarak bilinçlenmelerinin ve örgütlenmelerinin engellenmesi kapitalizmin cinsiyetçi karakterini özetler.
Emekçi kadınlar, ucuz işgücü olma nitelikleri ve yeniden üretim alanı olarak aile içinde üstlendikleri işlev gereği kapitalist ilişkiler ağı içinde burjuvazinin vazgeçemeyeceği bir dinamiği temsil ederler. Aynı nedenlerle, emekçi kadın kesimlerinin bir araya gelerek toplumsal bir muhalefet merkezi olarak örgütlenmesi, kapitalizmin kendi toplumsal istikrarını sağlamada karşı karşıya kalabileceği en önemli tehlikelerden biridir. Yani emekçi kadın kitleleri, kapitalizmin önünde potansiyel bir tehdit odağıdır. Bu nedenle de bir dizi toplumsal-politik mekanizma ve ideolojik söylemle parçalanır, yaşamdan soyutlanır, politikaya yabancılaştırılırlar.
Bu açıdan kadın örgütlülüğünün iki boyutlu bir içeriği var. Birincisi bizzat erkek karşısındaki gerçek eşitliğinin ve özgürlüğünün sağlanması hedefiyle örgütlenen kadınların, erkek egemen bir toplumsal işleyişte yaşadıkları sorunları tüm boyutlarıyla kavramaları ve karşı talepler geliştirmeleri. İkincisi de kadınların toplumsal ve siyasal bir demokrasi mücadelesinin olmazsa olmaz bileşenlerinden biri olduğu öncülüyle politikaya katılmaları. Bu ikisi, hem amaçları hem sonuçları itibariyle birbirini etkileyen ve belirleyen bir nitelik taşıyor.
Buradan hareketle, her hafta bu sayfada, her iki içeriği de taşıyan ve emekçi kadın mücadelesine katkı sunmaya çalışan bir perspektifle buluşacağız. Emekçi kadının; yoksulluktan sosyal güvenliğe, özelleştirmeden bağımsızlığa kadar bir dizi soruna karşı örgütlenen tepkinin neresinde yer aldığı ya da alacağı temel konularımızdan olacak. Toplumsal yaşamın çeşitli alanlarında kadınların karşılaştığı sorunlar; çeşitli meslek alanlarındaki deneyimleri ve mücadeleleriyle öne çıkmış ya da yaşadığı sorunlar itibariyle dersler sunan kadınların portreleri; farklı kadın akımları üzerine tartışmalar ve çalışma yaşamında, hukukta, eğitimde, medyada, kültürde vs cinsiyetçilik eleştirisi de sayfamızda yer alacak.
Mücadeleci, işçi ve emekçi sınıfların mücadelesiyle birleşen bir kadın muhalefetini birlikte geliştirmek umuduyla...

Başa dön


Yasada ‘namus’ var
Rojda İldan
Geçtiğimiz haftalarda İstanbul’da Kağıthane Sadabat-1 Viyadükü altında cesedi bulunan 15 yaşındaki Naime Salma’nın öyküsü, töre gerekçesiyle işlenen namus cinayetlerini gündeme getirdi. Naime, istemediği yaşlı bir adamla evlendirildiği için Aydın’daki evinden kaçmış, ağabeyleri tarafından bulunduğunda da bunun bedelini canıyla ödemişti. Ülkemizde işlenen ve holding basınının üçüncü sayfalarına konu olan yüzlerce töre cinayetlerinden yalnızca biriydi bu. Holding basını bu kez töre cinayetleri üzerine yazı dizileri yapacak kadar bu olayı önemsedi. Ancak gerek Naime’nin öldürülmesi, gerekse benzer diğer cinayetler, bu yazı ve haberlerde birbiriyle ilgisi kurulmadan, toplumsal ve hukuki boyutları görülmeden tekilleştirilerek, “Vah vah ne yazık”tan ötesi söylenmeden işlendi.
Biz de her bir cinayet öyküsünün dramatikliğini teslim ederek, hukukun bu tür şiddet olayları karşısında kadını ne kadar koruduğunu tartışmak amacıyla, Diyarbakır’da bir korucunun tecavüzüne uğradıktan sonra aile meclisinin çıkardığı karar doğrultusunda öldürülen 14 yaşındaki Nejla Akdeniz’in avukatı Şehnaz Turan ile görüştük. Töreler ve bu konudaki yasal düzenlemeleri bizlere aktaran Turan, kadının şiddetten korunmasına yönelik özel bir düzenleme olmadığını belirtti.
Namus cinayetleriyle ilgili davalarda töreler “ağır tahrik” kapsamında indirim sebebi sayılıyor. Türk Ceza Yasası’nda bu konuyla ilgili düzenlemeler nedir?
TCK’da namus tahrikiyle işlenen cinayetlerde “namus tahriki” indirim sebebi olarak görülüyor. Üçte ikiye kadar da indirim uygulanabiliyor. 20 sene hapis cezası üçte ikiye kadar indirilebiliyor. Bu, cezanın yok olması gibi bir şey. Suçlu çok az bir süre yatıyor. Bu da kanun koyucunun mentalitesinin namus kavramını kabul ettiğini gösteriyor ilk önce. Kanun koyucu toplumda var olan sosyolojik bir durumu kabul ediyor ve bunu yasasına geçirip cezada indirim yapıyor.
Böyle bir davaya baktınız mı? Baktıysanız nelerle karşılaştığınızı anlatabilir misiniz?
Geçen sene işlenen bir olay var. 14 yaşındaki Nejla Akdeniz’e bir korucu tecavüz etti. Bu kız çocuğu hamile kaldı. Diyarbakır’da hastanede yattı, ölü bir doğum yaptı. Doğum yaptıktan sonra aile meclisi öldürülmesine karar verdi. Hastaneden çıktıktan sonra hakimden, karakoldan koruma istedik. Ama bir sonuç alamadık. Daha sonra aile meclisinin kararı doğrultusunda amca çocukları tarafından öldürüldü. Yargılama devam ediyor. Öldürenler firar etti, olayı görüntüleyen teyzesinin kızı da daha sonra tehditler üzerine ifadesini geri aldı. Aile korucubaşını jandarmaya şikâyet ettiği halde herhangi bir sonuç alınamadı. Yani şu anda davada kimse tutuklu değil.
Korunması gerekiyordu, korunmadı, sonra da öldürüldü. Öldürülmeden önce Nejla’ya sahip çıkacak, onu koruyacak bir kurum yok muydu?
Sosyal devlet ilkesi gereği devletin bu konularda bazı girişimlerde bulunması gerekiyor. Ama Diyarbakır’da kadınların sığınacakları, kendilerini koruma altında hissedecekleri bir kurum yok. Yeterli koruma da sağlanamıyor.
Peki bu durumda karar verenler yani aile meclisi hakkında bir şey yapılamıyor mu?
Bir şey yapılması için bu durumun ispat edilmesi gerekiyor. Böyle durumlarda genelde tanıklar çekindikleri için ifadelerini geri alıyorlar. İspat etmek zorlaşıyor.
Yasada kadının şiddetten korunmasına yönelik özel düzenlemeler var mı?
Özel olarak kadının korunmasına yönelik düzenleme yok. Bunlar genel hükümlere tabi. Dediğim gibi bunları ispat etmek zor oluyor. Tecavüzden ya da cinsel şiddetten sonra doktor raporuyla tespit etmek gerekiyor. Doktor bu konuda her zaman rapor vermiyor. Medikal raporlarda doktorun üzerinde bir baskı var. Kadın yaşadığı şiddeti her zaman açığa çıkaramıyor.
Namus cinayetlerinin ağırlıklı olarak Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde yaşandığı düşünülüyor. Bu cinayetlerin bölgesel dağılımı rakamsal olarak nedir, bu konuda bilginiz var mı?
Töre ve namus cinayetlerinin genelde doğuda işlendiği tutumu yanlış bence. İstatistikler bu cinayetlerin Ege’de de, Karadeniz’de de, İç Anadolu’da da işlendiğini gösteriyor bize. Bunu belli bir bölgeye mal etmek biraz gerçekleri görmek istememek gibi geliyor bana. Sonuçta bu sosyolojik bir olgu. Namus olgusunun ön plana çıktığı, yaşama egemen olduğu toplumlarda töre cinayetleri daha yaygın görülüyor.
Son yıllarda kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasına yönelik en yaygın hukuki tartışma Medeni Kanun Tasarısı oldu. Medeni Kanun kadar cinsiyetçi olduğu görülen Ceza Yasası ise birkaç hüküm dışında bu yönüyle gündeme gelmedi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Medeni Kanun yasa tasarısında sanırım belli bazı düzenlemeler var. Ama bunlar tabii ki tam istediğimiz oranda değil. Yalnız şu var. Sen kanunen kadını korursun ama uygulama o yönde olmaz. Kanunda belli iyileştirmeleri yapmak sorunun çözümü değil. Sorunun çözümü bence toplumdaki iyileştirmelerin sağlanması. O toplumun üretim ilişkilerinin değişmesi, değer yargılarının gözden geçirilmesi, pazar ekonomisinin o bölgeye girmesi, feodal ilişkilerden çıkmasıyla ilgili bir konu, törenin son bulması. Kanunda bazı düzenlemeler yapmakla bu konu çözümlenmez. Bu belli bir kültür, belli bir eğitim işi. Bireyin birey olduğunu anlaması gerekiyor önce.

Başa dön


Törenin vatanı yok!
Türkiye’nin yanı sıra başta Ortadoğu ve Latin Amerika ülkeleri olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde kadınlar, kendi bedenleri üzerindeki tasarruf haklarını, dokunulmaz kişilik haklarını ellerinden alan, bazen yaşama haklarını dahi tanımayan cinsiyetçi geleneklerle kuşatılmış durumda. İşte dünyanın çeşitli bölgelerinden birkaç örnek:
  • 12 Latin Amerika ülkesinde, tecavüz sanıkları, eğer mağdura evlenme teklif eder ve onlar da kabul ederse, beraat ediyorlar. Kosta Rika’da ise, mağdur evlenme teklifini kabul etmezse bile sanık aklanıyor. Her iki ülkede de, tecavüz mağduru kadınlar, “namus”larını kurtarmaları adına, yakınları tarafından tecavüz failleriyle evlenmeye zorlanıyorlar.
  • Bir diğer geleneksel uygulama, FGM yani kadının sünnet edilmesi. FGM, kadının ergenlik çağına girmesinden önce, “üreme organlarının bir kısmının ya da hemen hemen hepsinin kesilmesi” anlamına geliyor. Uygulamanın gerekçesi, kadının iffeti ve kocasına sadakatini güvence altına almak. Uzmanlar, FGM’nin “normal bedensel işlevleri sınırladığını, kadınları cinsel zevkten tamamıyla yoksun bıraktığını, korkunç yara izlerine neden olduğunu, ciddi enfeksiyonlara ve uzun dönem sağlık sorunlarına yol açtığını” belirtiyor. 130 milyon kadın bir dereceye kadar bu geleneğe tabi tutulurken, bu geleneğin en çok uygulandığı ülkeler ve oranları şöyle: Benin (%50), Burkina Faso (%70), Mısır (%97), Etiyopya (%90), Eritre (%90), Gambia (%60-90), Kenya (%50), Mali (%90-94), Sierra Leone (%80-90), Somali (%98), Sudan (%89).
  • Hindistan’da “sati” adı verilen inanca göre, kadının kocasından bağımsız bir varlığı olmadığı düşünülüyor ve kadın, kocasının cenazesinde yakılıyor.
  • Kore’de kadınların uyması beklenen bir “kurallar toplamı” söz konusu. Bu kuralların temelinde “kadınların erkek önderliğini kabul etmesi ve onun izinde gitmesi” yer alıyor. Bunlar arasında en göze çarpanı, “ch’il-go-ji-ak” olarak bilinen ve kadının yedi büyük kötülüğü kesinlikle yapmamasını söyleyen kural. Buna göre kadınlar; “eşlerinin ailelerine karşı itaatsizlik yapamaz, kısır olamaz, evlilik dışı bir ilişki yaşayamaz, kıskançlıkta bulunamaz, ciddi bir hastalığa yakalanamaz, gevezelik ve hırsızlık yapamazlar”.
  • Çin’de bin yılı aşkın bir süredir devam eden “ayak bağlama” geleneği, ancak son yüzyılın ortalarında büyük ölçüde terk edildi. Kadınların “zambak ayak” olarak tanımlanan küçük ayaklara sahip olması için 3 ile 11 arasındaki bir yaşta ayakları bağlanıyor. Ayakları ilk önce sıcak suyla yıkanıp masaj yapılıyor. Daha sonra, ayak parmakları bükülerek ayağının altına bastırılıyor. Ayak bacakla birlikte çekilince yaylar kırılıyor ve uzun, dar bir pamuk bezi ayağın etrafında, parmaklardan bileğe kadar, parmakları yerinde tutmak amacıyla sıkıca bağlanıyor. Bunun, “kadının üst sınıfa ait olduğunu” gösterdiğine ve “doğru yoldan sapmasını” engellediğine inanılıyor.

    Başa dön


  • İbret olsun diye!
  • Urfa’nın Kısas köyünde yaşayan 21 yaşındaki Rabia Oğuz, 1995 yılının Temmuz ayında, istediği kişiyle evlenmesine ailesi razı olmayınca sevdiğiyle kaçtı. Çok geçmeden ailesi tarafından bulunarak, “aile namusunu temizlemek” üzere köy meydanına getirilen Rabia Oğuz, köy meydanında ailesinin ve tüm köy halkının gözleri önünde, zılgıtlar, patlayan silahlar arasında bir kutlama merasimi havasıyla traktörle ezilerek öldürüldü. Rabia’nın son isteği köy meydanına getirilmeden baraja atılmaktı: “Ne olur beni Kısas’ta öldürüp rezil etmeyin.” Ancak köyün diğer kızlarına ibret olsun diye meydanda üstünden traktör geçirilerek öldürüldü. Açılan davada, Rabia Oğuz’un kardeşi Mustafa Oğuz önce müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Suçun “ağır tahrik” altında işlendiği gerekçesiyle ve TCK’nın 51/2 maddesi gerekçe gösterilerek ceza, önce 15, mahkemedeki tutumu gerekçesiyle de 12 yıl 6 ay hapise indirildi.
  • Fatma Dağüstü, evlendikten sonra bakire olmadığı için ve “Kötü mal sahibinindir” denilerek ailesinin evine geri gönderildi. Bunun üzerine Fatma Dağüstü’nü öldüren kardeşi, önce müebbet hapisle cezalandırıldı. Daha sonra cezası, “ağır tahrik” gerekçesiyle 15, yaşı küçük olduğu için de 10 yıl hapis cezasına indirildi.
  • Hacer Felhan, evden bir gün kaçtığı için kardeşi Muhammet Felhan tarafından av tüfeğiyle öldürüldü. Felhan’a verilen müebbet hapis cezası, cinayetin “ağır tahrik” altında işlendiği iddiasıyla 24 yıla, yaşı 15’ten küçük olduğu için 12 yıla, TCK’nın 59/2 maddesi gereğince de 10 yıla indirildi.
  • Azize Kaya, kocası Davut Kaya’nın ölümünden 5 yıl sonra Sait Burhankulu ile imam nikâhıyla evlendi. Ancak, “dul kadının namusu kocasının yakınlarının himayesindedir” denilerek, Azize Kaya, eşinin beş akrabası tarafından 23 Kasım 1998’de öldürüldü. Sanıklardan ikisi idamla, üçü ise 20 yıl hapis cezası aldı. Üç sanığın cezası “mahkemeye karşı saygılı tutumları” gerekçesiyle 16 yıl 8 ay hapis cezasına indirildi.
  • 20 yaşındaki Şemse Kaynak, dayısının oğlu Salih Kaynak ile imam nikâhıyla evlendirildi. Şemse Kaynak’ın evlendiğinde 4 aylık hamile olduğunun anlaşılması üzerine traktörden atılarak ezilmek suretiyle öldürüldü. Açılan davada, Şemse Kaynak’ın iki ağabeyine müebbet hapis cezası verildi. Ancak olay tarihinde Şemse Kaynak’ın başkasından hamile kaldığı ve bu durumun sanıklar üzerinde ağır tahrik yarattığı gerekçesiyle Ayşe Can isimli hakimin başkanlığındaki heyet, cezayı 15 yıla, mahkemedeki tutumlarından dolayı da 12 yıl 6 ay hapis cezasına indirdi. 22 Haziran 1999 tarihinde sonuçlanan davadaki karar sırasında Yusuf Demir isimli hakim indirime karşı oy kullandı. Hakim Demir, karşı oy kullanmasının sebebeni şu sözlerle anlattı: “Ağır tahrik olarak kabul etmek hukuk devletinde törelerin ve geleneklerin genel hukuk kurallarının yerine geçmesi ve bunun hak olarak kabulu anlamına gelir. Ki bu da olay tarihinde reşit olan maktulenin kişilik haklarının ve yasal haklarının ihlalidir. İndirim uygulanmasına muhalifim.”
  • Fatma Demir, evli olmadığı halde 9 aylık hamile olduğu için ailesi tarafından üzerine gazyağı dökülerek öldürüldü. “Kasten adam öldürmek” suçuyla yargılanan aile bireyleri, yeterli delil olmadığı iddiasıyla beraat etti.
  • Fatma Demirkan, berdel usulüyle evlendirildiği kocası tarafından “kanama olmadığı” gerekçesiyle ailesinin evine gönderildi. Bunun üzerine kardeşi tarafından öldürüldü. Verilen müebbet hapis cezası, “hafif tahrik” iddiasıyla 24 yıla, suçunu itiraf ettiği için de 20 yıla indirildi.

    (Örnekler Şanlıurfa Barosu’ndan alınmıştır)


  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net