|
|

|
           

S. Yalçın ile D. Yurdakul’un, Bay Pipo başlıklı “MİT’in Gayri Resmi Tarihi”, ibret verici bilgi ve belgelerle dolu. Biz yazımızın başlığına sadık kalarak, bu kitapta da adı sık sık anılan bir kışkırtıcı ajandan, Mahir Kaynak’tan söz etmek istiyoruz. Bay Kaynak’ı söz konusu etmemizin önemli nedeni de, bu zatın her ne vakit MİT konusu açılsa hemen televizyon ekranlarında “tarafsız MİT uzmanı” gibi yorumlarda, açıklamalarda bulunmasıdır. Çoğu zaman sansasyon peşinde koşan TV için Sayın Kaynak, bulunmaz bir kaynak oluyor!
|
Görüş ............................................. Alaattin Bilgi
|
Bir ajan-provokatör
Yeryüzündeki pek çok ülke, iç ve dış güvenlik gerekçesiyle kendi haber alma örgütlerini kurar ve bu örgütler, herhangi bir denetime tabi olmayan bütçeleriyle, hem ülke içinde hem de ülke dışında çeşitli “operasyonlar” düzenler; ülkeye “zararlı faaliyetleri” izlerler, bunlara engel olurlar; üst yönetim kademelerini bilgilendirir ve uyarırlar. Amerikan istihbarat örgütü CIA’in, 1961 Nisanı’nda Castro rejimini devirmek için Küba’ya düzenlediği çıkarma harekâtı ile ilk kez Türk kamuoyu, bir haber alma örgütünün işi nerelere kadar vardırdığından haberdar olmuştu.(1)
CIA yeryüzünde bu vb. faaliyetlerde bulunan tek örgüt değildi elbette; İsrail’in MOSSAD’ı; İngiltere’nin MI-6’sı; Almanların General Gehlen yönetimindeki gizli örgütü; İran’ın SAVAK’ı; Sovyetlerin KGB’si ve en sonu Türkiye’nin MİT’i (eski adıyla MAH’ı) çevremizde bulunan ve bizi yakından ilgilendiren -sözde- gizli istihbarat örgütleriydi. Biz burada uzun uzun bu örgütlerin kuruluş ve işleyişlerinden, operasyonlarından söz etmek niyetinde değiliz; zaten sayılan örgütler arasında, başında milli sözcüğü bulunana MİT konusunda gazetelerde/dergilerde yazılar yayınlanmış, kitaplara konu olmuştur. Üstelik son yıllarda hemen her gün başarılı/başarısız eylemleriyle, en az magazin dünyası kadar, gazetelerin manşetlerinden inmemektedir. Bunun en çarpıcı örneği, Umut Operasyonu adı takılan bir eylemle, Uğur Mumcu’nun katili diye yakalanan Yusuf Karakuş’un, “bir dönem MİT’e hizmet verdiği” biçimindeki “skandal” diye nitelenen haberdi! (Bkz. Radikal, 9 Haziran 2000)
Bütün haberalma örgütlerinde olduğu gibi MİT de, bir süre için “hizmet veren” ajanlar kullandığı gibi kadrolu ajanlar çalıştırır; bunların topladığı bilgileri değerlendirir. İstihbarat örgütleri bir de “ajan provokatör” (“Kışkırtıcı Ajan”) kullanır ki bunların, örgütün kuruluş ve yetki yasalarına ne derece uygun olduğu daima tartışma konusu olmuştur. Ancak mali kaynağı “Örtülü Ödenek” olan ve ne yaptığı denetlenemeyen bir kuruluşun, çoğu zaman yasal olmayan yollara saptığını da yadırgamamak gerekir. Son yıllarda MİT’in, estirilmeye çalışan “şeffaflaşma” rüzgârına tabi olarak güya saydamlaştığı söyleniyorsa da, görünen odur ki bu şeffaflaşma sadece bu örgütün gerçekleştirdiği gizli kapaklı bir takım operasyonlar ile örgüt içi çekişmelerin gözler önüne serilmesinin ötesine gidemiyor. Bu bakımdan, S. Yalçın ile D. Yurdakul’un, Bay Pipo başlıklı “MİT’in Gayri Resmi Tarihi”, ibret verici bilgi ve belgelerle dolu. Biz yazımızın başlığına sadık kalarak, bu kitapta da adı sık sık anılan bir kışkırtıcı ajandan, Mahir Kaynak’tan söz etmek istiyoruz. Bay Kaynak’ı söz konusu etmemizin önemli nedeni de, bu zatın her ne vakit MİT konusu açılsa hemen televizyon ekranlarında “tarafsız MİT uzmanı” gibi yorumlarda, açıklamalarda bulunmasıdır. Çoğu zaman sansasyon peşinde koşan TV için Sayın Kaynak, bulunmaz bir kaynak oluyor! Eskiler: “Kerahetten keramet hasıl olmaz” derlerdi; şimdilerde böyle sözlere kulak asan pek olmuyor sanırım.
Mahir Kaynak’ın geçmişi
Mahir Kaynak, Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunudur. Kendi deyimiyle, “Millici bir solcu”dur ve yandaşlarının baskı ve önerisiyle 1967 yılında MİT’e girer. Ve “millici solcu” olduğu için MİT’deki espiyonaj faaliyeti, hep “solcu” derneklere, örgütlere karşı olur.
Mahir Kaynak 1969 yılında İstanbul’dadır ve bir yolunu bularak, sol çevrelerce yakın ilişkiler içinde bulunan İstanbul Üniversitesi profesörlerinden İdris Küçükömer’in asistanı olur. O sıralarda İstanbul’da yoğunlaşan “sol” nüve, İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği (İPSD) çevresinde toplanmıştır. Dernek Başkanı Prof. İsmet Sungurbey, Genel Sekreteri Orhan Müstecaplı’dır. Dernek, bir Halkçılık Kurultayı düzenlemek ister ve düzenleme komitesinde başkan ile genel sekreterin yanı sıra Doç. Dr. Nermi Bey ile Sadık Göksu ve Mahir Kaynak da yer alır. Kurultay’da Prof. Bülent Tanör ile Dr. Hikmet Kıvılcımlı birer bildiri okurlar, katılımcılar arasında Cemal Madanoğlu, Fakir Baykurt, Can Yücel gibi zamanın çarpıcı isimleri de vardır. Biz burada Kurultay’ın genel değerlendirilmesi üzerinde durmayacağız; sadece Kuvayı Milliye dergisinin 17 ve18. sayılarında Sayın Sadık Göksu’nun yazılarında bu dernekle ilgilli olarak Mahir Kaynak üzerine olan saptamalarına değinmekle yetineceğiz.
Sayın Göksu, bu konuda şöyle diyor: “Mahir Kaynak bilindiği gibi, İPSD’ye girer girmez, ilk kongrede Genel Başkanvekilliği’ne getirilmişti. O sırada iyi saatte olsunlar, bütün solda onun bulunmaz Hint kumaşı olduğunu propaganda ediyordu. Demokratik Devrim Derneği (DDD)’ne daha önce girmiş, orada da böyle plandaki bir göreve getirilmişti. Mahir Kaynak’ı İPDS’ye ben üye kaydetmiştim... Ben M. Kaynak’ı, rahmetli Prof. İdris Küçükömer’den tanıyorum. İdris’in, kanımca, hem de ilk günden anladığı halde, ne pahasına olursa olsun, Mahir’i kürsüsünde tutması, özellikle bir devrimci için herhalde kabul edilemez bir davranıştır. Rahmetlinin buna izin vermek ve çevresini bu konuda uyarmamakla, bana göre büyük vebali vardır. Allah taksiratını affetsin. Mahir Kaynak, Küçükömer gibi değerli bir hocanın, önemli bir dönemde çok etkili olan bir sosyalistin asistanı olmanın kredisi ile bütün ajanprovokatörlüğünü rahatlıkla yerine getirebilmiştir.” (2)
Sayın Göksu aynı yazısında Mahir Kaynak’ın dernek içerisindeki başka marifetlerini de sıralıyor ama bu kadarı bile bir yandan Mahir’in gerçekten “mahir” bir MİT ajanı olduğunu gösterdiği gibi öte yandan da, zamanın önde gelen solcularının nasıl bir aymazlık ve uyuşukluk içinde olduklarını göstermeye yetiyor. Can Yücel’in o sıralar yakından tanıdığı Prof. Küçükömer’e, “Hayali Küçükömer” diye takılması boşuna söylenmiş bir söz olmuyor. (O günlerin çocukları ve gençleri, ünlü Karagöz ustası Hayali Küçükali’yi elbette anımsarlar)
Karnında teyp, sırtında anten
Bizim “millici solcu”, İstanbul’un önde gelen solcu çevrelerinde kazandığı deneyim ve saygınlıkla MİT’in güvenini kazanmış olmalı ki, bu kez de, “9 Martçılar” diye bilinen cuntaya sokuldu. Bu cutanın faaliyetleri, İktisat Fakültesi asistanlarından “Fakülteli” kod adlı Mahir Kaynak tarafından izleniyor ve MİT’e rapor ediliyordu. Ajan Mahir Kaynak, 9 Martçıların arasına nasıl sızdığını şöyle anlatıyor: “Türk Devrim Ocakları’na gelip giden Cemal Madanoğlu’nun yeğeni Hıfzı Kaçar beni 27 Mayıs’ın ünlü komutanlarından Cemal Madanoğlu ile tanıştırmak istedi. Kabul ettim. Ben o zaman TDO’nun başkan yardımcısı idim. Madanoğlu ile yan yana gelince bana cuntaya girmemi teklif etti. Ben de kabul ettim. Karnıma teybi koyup, sartımda da anteni vardı, konuşmaları kaydederdim. Toplantılar genellikle Madanoğlu’nun evinde olurdu. Bazen de İlhan Selçuk’un. Yıl 1966 filan. Madanoğlu beni herkesle tanıştırdı, referansım Madanoğlu olduğu için kimse benden şüphelenmiyordu.” (3)
Kamuoyunda “Madanoğlu Cuntası” diye bilinen 9 Martçıların toplantıları böylece 1967 Martı’ndan 1971 Nisan’ına kadar dinlenmiş oluyordu. Ajan Mahir Kaynak bu dört yılda bir kısmı Ankara’da, bir kısmı İstanbul’da yapılan 61 gizli toplantıyı banda aldı; Madanoğlu ile cuntadaki arkadaşları 12 Mart’tan sonra bu bantlara dayanılarak hem Ziverbey Köşkü’nde işkence gördüler hem de Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılandılar.
Ancak Ziverbey Köşkü’ndeki işkenceler, devletin, daha doğrusu “askeriyenin” tepesinde oynanan acımasız bir oyunun parçasıydı. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, köşkte kalma süresinin uzatılması için oyun içinde oyun oynuyordu. “... Ağustosta Gürler, Genelkurmay Başkanlığı’na getirilecek, sonra da Cumhurbaşkanı Sunay’ın görev süresi üç yıl uzatılacaktı! Ama Sunay ikili oynuyordu. Ordudaki Gürler karşıtı güçlü ekiple de ilişki içindeydi. Bu ekibin başını Faik Türün çekiyordu. Sunay, “Gürler’i ekarte ettiği takdirde Türün’e de Genelkurmay Başkanlığı sözü vermişti! ... Bu yüzden kapalı kapılar arkasında Gürler’i yıpratma kampanyası başlattılar. Türün eski dosyaları açtı, Gürler’in sol bir darbe içinde olduğunu kanıtlayacaktı. ... Artık Ziverbey’e getirilen herkes iki kişi aleyhinde ifade vermeye zorlanıyordu: Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ile Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batır.” (4)
Deşifre olan MİT ajanı
En sonu, içlerinde İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu ve İlhami Sosyal gibi gazetecilerin de bulunduğu “Madanoğlu Cuntası aleyhine dava açıldı. Ancak, savcıların elinde MİT ajanı Mahir Kaynak’ın katıldığı ‘cunta toplantılarını’ kaydettiği bant çözümlerinden başka bir delil yoktu.” (5)
Kamunun yakından tanıdığı bu tür insanları mahkûm edebilmek için sağlam bir kanıt gerekliydi. MİT ajanı Mahir Kaynak’ın tanık olarak mahkemeye çıkartılmasına karar verildi. Böylece, MİT’in koruması altındaki bir ajanını teşkilat ‘deşifre ederek’ feda etmiş oluyordu. Kaldı ki, “Mahir Kaynak, MİT’in koruduğu öteki muhbir veya ajanlar gibi salt istihbarat toplamak için görevlendirilmiş biri değildi. Bir ajan-provokatördü, (bu sözcüğün altını ben çizdim. A.B.) Bu görevde olanlar, istihbarat görevinin yanında, aralarına girdikleri insanları daha yıkıcı olmaya, daha fazla suç işlemeye kışkırtırlardı.” (6)
Mahir Kaynak tanık sıfatıyla Askeri Mahkeme’ye çıktı. Bant çözümleri rapor haline getirilmişti; Kaynak, mahkemede okunan raporların kendisine ait olduğunu kabul etti.
Ancak Askeri Mahkeme, ajanın raporlarında ve duruşmalarındaki ifadelerinde tutarsızlıklar bulduğu gibi, yazdığı gerekçeli kararda, “MİT’in yaptığı takibin kanuni bir takibat olarak nitelendirilmesine ve kabulüne imkân görülmediği” belirtildi ve sanıklar beraat ettiler. Bu beraat kararında, aleyhinde tuzak kurulan Faruk Gürler’in, Türk ordusunda bir ‘Orgeneral’ olmasının büyük payı olduğu da düşünülebilir.
‘Madanoğlu Cuntası’na dahil asker ya da sivil diğer kimselerin ise Zirverbey Köşkü’nde aylarca süren ağır işkence yanlarına kâr kalmıştı. Mahir Kaynak’a gelince... deşifre olmuş bir ajanın artık MİT’te kalması imkansızdı ve o da, teşkilattan ayrılıp, İstanbul Üniversitesi’nde başlayan öğretim üyeliğine, Ankara Gazi Üniversitesi öğretim üyesi olarak devam etti; profesörlük ünvanını aldığı gibi, son yıllarda medyamızın en makbul MİT ‘yorumcusu’ olma niteliğini de hak etmiş bulunuyor!.. (7) Askeri mahkemede bile tanıklığına itibar edilmeyen bir kışkırtıcı ajanın medyada el üstünde tutulması biraz düşündürücü değil mi?
DİPNOTLAR
(1) CIA’nın kuruluşu ve faaliyetleri ile ilgili ilk derli toplu bilgi, 1966 ve 1969 yıllarında İngilizce’den çevirdiğimiz şu iki kitapta verilmiştir: D. Wisse, B. Ross: Görünmeyen Hükümet CIA, Onur Yayınları. D. Welsh, G. Morris: CIA Vietnam’da Pasifikasyon ve Dünya İşçi Hareketleri, Sol Yayınları Ankara.
(2) Kuvayı Milliye, sayı 18. Sadık Göksu: 30. Yılında 1. Halkçılık Kurultayı.
(3) Bay Pipo; Soner Yalçın, Doğan Yurdakul. Doğan Kitapçılık, Aralık 1999, İstanbul. s.152,153.
(4) Bay Pipo, s. 228, 229
(5) ve (6) Bay Pipo, s. 231
(7) Geçenlerde bir TV kanalında yine ‘yorum’ yaparken söz 12 Mart’tan açılmıştı. Programa telefonla katılan Nail Satlığan, 12 Mart’ta Ziverbey’de gözleri bağlı olarak sorgulanırken, sorgulayanlar arasında Mahir Kaynak’ı sesinden tanıdığını söylemişti. Mahir Kaynak bu sözlere, “görevinin Ankara’da olması nedeniyle bu sorgulamalara katılmasının söz konusu olamayacağı” biçiminde yanıt verdi. Oysa İstanbul Üniversitesi’nde, kara tahta önüne geçip öğrencilere, “Leninist Parti Modeli” üzerine konferanslar veren asistan Mahir’i, Nail gibi bütün öğrencilerin “sesinden tanımaları” doğal sayılması gerekir.
Başa dön


|
Portre

Bartolome de Las Casas
(1474 - 1566)

İspanyol tarihçi ve din adamı Las Casas, Latin Amerika’da İspanyol istilasının başlarında, 1502’de Batı Hint Adaları’ndan Hispaniola’ya -Santo Domingo Adası- gitti. Kızılderililere karşı düzenlenen seferlere katılması karşılığında kendisine, üzerinde yaşayan Kızılderililerle birlikte “encomienda” denilen bir toprak parçası verildi. Kızılderililer arasında Hıristiyanlığı yaymaya çalıştı. Küba’nın istilasına da katılan Las Casas, sahip olduğu yerli kölelerinin sayısını artırdı.
1514’te Kızılderililerin içinde yaşadıkları kötü koşullar kaşısında, Kızılderili köleleri genel valiye geri verdiğini ilan etti. 1515’te Kızılderililerin haklarını savunmak amacıyla İspanya’ya gitti. Orada Kızılderililerin konumunu araştırmak üzere kurulan bir komisyonda görev aldı, kolonilerde İspanyolların ve yerlilerin bir arada yaşayabilmelerini ve Kızılderililerin barışçı yollardan Hıristiyanlığı kabul etmelerini amaçlayan bir plan hazırladı.
1522’den sonra dinsel çalışmalara ağırlık veren, 1523’te Hispaniola’da Dominikan tarikatına giren Las Casas, bu dönemde yerlilerin ezilmesinin Avrupalıların “günahı” olduğunu ileri süren yazılar yazdı. Tarikatıyla birlikte “savaş toprağı” denilen ve henüz İspanyolların ele geçiremediği yerli toprakları olan Tuzutlan’da (bugün Kostarika) yerleşti ve orada çok sayıda Kızılderili’yi Hıristiyan yaptı. 1539’da İspanya’ya döndükten sonra yazdığı “Kızılderililerin Yok Edilmesi Üzerine Kısa Bir Rapor” adlı kitabında Hıristiyanların çok sayıda Kızılderili’yi öldürmelerinin nedenini altın elde etme ve kısa zamanda zengin olma tutkusuna bağladı. Las Casas’ın Kızılderilileri Hıristiyanlaştırmakta gösterdiği başarıların sonucu olarak, kral, “encomineda” sistemini denetim altına alan ve köleliği yasaklayan Yeni Yasalar’ı imzaladı. Yasaların uygulanması işiyle görevlendirilen Las Casas, piskopos olarak Guetemala’ya döndü. Kızılderililer lehine yaptığı düzenlemeler İspanyolların tepkisine neden oldu. Peru’da toprak sahiplerinin ayaklanması üzerine 1545’te İspanya’ya döndü.
Ölümünden sonra kitaplarının yasaklanmasına karşın, Las Casas, sömürge sisteminin dayandığı adaletsizliği eleştiren ilk Avrupalılar’dan birisi olarak Avrupa’da ve Latin Amerika’da önem kazanmıştır.
Güncel Tarih

1849
PARİS’TE İŞÇİ AYAKLANMASI
Fransa’da ulusal atölyelerin kapatılmasına ilişkin olarak yayınlanan kararnameye gösterilen işçi tepkisi, genel bir ayaklanma eğilimine girdi. Paris’te yeniden barikat kurulmaya başlandı. Bunun üzerine Meclis, zorbalığıyla ünlü General Cevaigrac’a görev verdi. Atölye işçileri Paris barikatlarında yalnız değildiler. Proletaryanın diğer kesimleri de onlarla birlikte savaşıyordu. Ama ayaklanma merkezi bir yönetimden yoksundu. Askerler işçi tulumu giymiş olan herkesi kurşuna dizmeye başladı. Çatışmalarda 800’den fazla işçi öldürüldü, 25 bin işçi tutuklandı. 2 bin 500 kişi sürgün cezasına çarptırıldı.

1910
TİFO AŞISI BULUNDU
Fransız hekim Hensi Vicent, tifo aşısını buldu.

1921
KOMİNTERN’İN 3. KONGRESİ TOPLANDI

1941
BARBAROSSA HAREKÂTI
Alman orduları, Sovyetler Birliği’ni hedef alan “Barbarossa Harekâtı”nı başlattı.
|
|

|