www.evrensel.net
|
istatistik
|
emek.net
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Mercek
____
A. Cihan Soylu
GAP’ta ve Zap vadisinde sömürgeci keşif
Bacaağzı Sohbetleri
____
Fahri Bozbaş
Kömür Kongresi: Sonuç ve öneriler
Ekonomi ve Politika
____
İzzettin Önder
Wolfensohn ne dedi?
Mercek
..........
A. Cihan Soylu
GAP’ta ve Zap vadisinde sömürgeci keşif
Emperyalist sömürgeciliğin temsilcileri, işbirlikçi burjuvazi tarafından talan sofrasına çevrilen ülke topraklarını çiğnemeye devam ederken, Kürt emekçisinin umut kırıklığını, alçak emelleri için kullanmaya çalışıyorlar. Amerikan emperyalizminin temsilcilerinden Mark Parris başkanlığındaki Amerikan “heyeti”, Kürt kentlerinde kaynak aktarımı ve bağımlılık ilişkilerini artırma amacıyla sürdürdüğü geziyi, Kürt emekçilerinin yararına bir girişim olarak gösterme çabasındadır. Parris, bölgenin durumu hakkında bilgi topladıklarını, Zap vadisinde bir süre daha tespit çalışmaları yapacaklarını, bölgede Amerikan şirketlerinin yatırım yapmaları için çalıştıklarını, Hakkari’de baraj inşaatının Amerikan firması tarafından yapılmasının kendileri için sevindirici olduğunu açıklarken, Kuzey Irak’ta Kürt devleti oluşumuna karşı olduklarını da eklemeyi umutmamaktadır. Mark Parris daha önce de Amerikalı “işadamları”yla birlikte GAP’ın uygulandığı bölgede, “keşif çalışması” yapmıştı.
Kürt bölgeleri dahil, Türkiye’nin enerji ve diğer hammadde kaynaklarını ve verimli tarımsal üretim alanlarını emperyalist sermayeye peşkeş çeken işbirlikçi burjuvazi ve hükümetlerinin tutumu, uluslararası sermaye temsilcilerinin sömürge müfettişleri havasında yatırım alanları arayışına çıkmalarını sağlamaktadır. Kürt emekçilerinin tam hak eşitliği talebinin bastırılması için sürdürülen baskı ve imha politikası, bölgede ekonominin tahrip olmasına yol açarken, emperyalist sermayenin kaynak transferinin doğrudan yatırım üzerinden sağlanan bölümünü de bir ölçüde ve işbirlikçi burjuvazinin iradesine karşın sekteye uğratmıştı. GAP uygulama alanında üretim faaliyetinin başlaması ve bölgenin Amerikan, İsrail, Japon ve İtalyan tekellerinin sömürüsüne açılması, tekelci rekabeti daha da kızıştırdı. Tekelci sermaye grupları ve emperyalist ülkeler Kürt sorununa doğrudan müdahale olanaklarını artırarak “yatırım” ve ilişkiler için, bu nedenle daha hızlı davranmaktadırlar.
Amerikan emperyalist burjuvazisi başta olmak üzere, emperyalist gericilik, kuşkusuz, işbirlikçi Türkiye egemen sınıflarının uşaklık politikası ve ülkenin emperyalizme bağımlılığı nedeniyle, Kürt sorununa müdahale olanaklarına sahiptir. Ancak, Kürt bölgesinin de içinde yer aldığı Ortadoğu’nun hegemonya mücadelesinin en stratejik alanlarından biri olması ve Kürt sorununa dolaysız müdahale olanaklarının genişlemesi bakımından, Kürt burjuvazisiyle ilişkilerin daha fazla geliştirilmesi uygun görülmektedir.
Amerikan emperyalist burjuvazisi, Kürt gericiliği ve Kürt orta sınıflarıyla ilişkilerde önemli mesafe almıştır ve bu ilişkinin sağladığı kolaylıklardan yararlanmaktadır. HADEP, PKK ve diğer Kürt reformcu ve liberal çevrelerinin emperyalist burjuvaziden “Kürt kimliğinin ve kültürel haklarının tanınması” beklentisi, emperyalist yayılmacı politikanın yollarını temizleme işlevi görmekte, uluslararası gericiliğin yurtsever antiemperyalist halk direnişiyle karşılanması çabasına darbe vurmaktadır. Amerikan heyetini çeşitli hediyelerle karşılayarak, sözde politik mesajlar veren belediye yöneticlerinin tutumu, uzun süreden beri, “Amerika bizim sorunumuza el atsın” yakarışı içindeki Kürt reformist çevrelerinin politikasından bağımsız değildir.
Bu aynı nedenle, Kürt emekçilerinin karşı karşıya bulundukları tehlike daha da büyümüştür. Kapitalist emperyalizm el attığı her yere tekelci hakimiyetini de götürmektedir. Bu nedenle Amerikan şirketleri ve uluslararası sermaye gruplarından sorun çözücü işlev beklentisi, halkın mücadelesine darbe vurmanın ötesinde, emperyalist sömürgeciliğin yerli gerici temelinin güçlenmesine de hizmet etmektedir.
Kürt işçi ve emekçileri, içinde bulundukları kötü yaşam koşullarının bir ölçüde değişeceği, “demokratikleşmenin sağlanacağı” beklentisiyle, emperyalist girişimlere “hayırhah” bir tutum içinde olurlarsa, tam hak eşitliğine dayalı özgürce yaşam mücadelesi darbe yiyecek, emperyalist hakimiyet -ki o sömürgecilik ilişkilerinin güç kazanması demektir- güçlenecek, halk üzerindeki sömürü ve baskı daha da artacaktır.
Yıllardır herhangi bir yatırım yapılmadığı, imha ve yasaklarla bölge ekonomisinin tahrip edildiği, toprakların büyük bölümünün işbirlikçi büyük toprak sahiplerinin elinde bulunduğu ve verimli tarımsal alanların tekellere peşkeş çekildiği koşullarda, işsizlik ve yoksullukla boğuşan Kürt emekçilerinin iş, ekmek ve toprak umuduyla yeni işyerleri açılmasını olumlu karşılamaları ve istemeleri doğaldır. Dahası, Kürt emekçilerinin iş, ekmek, toprak ve özürlük talepleri için mücadele etmek, yasakların son bulması, yeni işyerlerinin açılması, sağlık ve eğitim başta olmak üzere halkın yaşamında iyileşmelere yol açacak önlemlerin hızla alınması, toprakların topraksız ve az topraklı köylü yararına kullanımının sağlanması için çaba göstermek her bilinçli Kürt işçisinin, işçi ve emekçilerin ileri kesimlerinin ve devrimci sınıf partisinin bölge örgütlerinin önünde, ertelenemez somut bir görev olarak duruyor. Emperyalist ve işbirlikçi burjuvazinin politikalarının teşhiriyle birleştirilecek böyle bir mücadele, sömürge bağımlılığını pekiştirmenin aracı emperyalist girişimlere, halkın öz gücüyle dur demenin olanaklarını artıracak, emekçilerin dost ve düşmanlarını doğru tanımalarına hizmet edecektir. Koruculuk türünden asalak oluşumların dağıtılması, köye dönüş yasağının son bulması, köylünün zararının tazmin edilmesi, genel sağlık ve işsizlik sigortası uygulanması, küçük üretciye faizsiz kredi sağlanması, işçilerin tüm haklarının garanti edildiği ve insanca yaşanacak bir ücretin uygulandığı yeni işyerlerinin devletçe açılması, halkın durumunun iyileştirilmesi için zorunludur ve bunun için mücadele edilecektir. Ancak bütün bunlar, emperyalist burjuvazinin bölgedeki hakimiyetini güçlendirme ve Kürt sorununu gerici amaçları yönünde kullanma girişimlerine karşı mücadeleyle birlikte ele alınmak zorundadır.
Baskı ve sömürünün kaynağı ve baş sorumlusu emperyalizm, ezilen halklara özgürlük, barış ve daha iyi bir yaşam değil, baskı, felaket ve daha yoğun sömürü getirmektedir. Kürt emekçileri, emperyalistlerin bölgedeki varlığı ve artırdıkları faaliyetler nedeniyle şimdi daha büyük tehditlerle yüzyüzedirler. Tehlikeyi görmek ve onu etkisiz kılmak için çaba göstermek zorunludur. Emperyalist sömgüreciler halkların yararını değil, kendi çıkarlarını düşünürler. Kürtlerin hakları dahil, işçi ve emekçilerin hak ve özgürlüklerinin elde edilmesi ve toplumsal kurtuluş yönünde ilerlemenin sağlanabilmesi için, işbirlikçi gericiliğin sırtını dayadığı uluslararası tekelci güç ülkeden kovulmalıdır. Emperyalist tekellerin, askeri üslerin, orduların, nükleer silahların Kürt bölesinden sökülüp atılması için mücadele, her Kürt emekçisi için aynı zamanda bir yurtseverlik koşuludur. Elbette bu mücadelede yer almak, Kürt-Türk mücadele kardeşliğinin devrimci bayrağını yükseltmek Türk işçi ve emekçisi için de en önemli sorumluluklardan birisidir.
Emperyalist burjuva heyetini hediyelerle karşılamak değil, kovmak gerekmektedir.
Başa dön
Bacaağzı Sohbetleri
..........
Fahri Bozbaş
Kömür Kongresi: Sonuç ve öneriler
Türkiye 12. Kömür Kongresi 23-26 Mayıs 2000 tarihinde Karadeniz Ereğli’de yapıldı. Yerli ve yabancı 450 delegenin katıldığı, 31 teknik bildirinin sunulduğu kongrede “Zonguldak Havzası Kömürlerinin ERDEMİR ve KARDEMİR’in Çelik Üretim Politikalarındaki Yeri” konulu, TMMOB, TTK, ERDEMİR ve KARDEMİR yetkililerinin katıldığı bir panel düzenlendi. Kongre Yürütme Kurulu, açılış ve kapanış konuşmaları, düzenlenen panel ve sunulan bildirilerden genel sonuçlar çıkararak; basın duyurusu ile kamuoyuna açıkladı.
1. Ülkemiz taşkömürü üretiminin sağlandığı Zonguldak Havzası 1,1 milyar tonluk bir rezerve sahiptir. Karadon, Üzülmez ve Kozlu kömürleri koklaşabilir taşkömürü üretimine uygun olup, Armutçuk kömürleri yüksek fırın enjeksiyon kömürü ve döküm sanayi ve Amasra kömürleri de sünger demir üretimine uygun kömürlerdir. Bu durum göz önüne alındığında TTK’nın rezervlerinin büyük bir kısmının demir-çelik sektöründe kullanıma uygun olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekten hareket edildiğinde Zonguldak kömürü kullanımına dayalı yeni termik santral projelerinin gerçekçi olmadığı görülmektedir. Enerji üretim alanında yalnızca yüksek nitelikli ürünlerden kalan mikst tabir edilen ara ürünler kullanılmalıdır. Üretim maliyetleri ve pazar koşulları zorlamasıyla, özellikle ERDEMİR ile TTK arasında görülen organizasyon ve koordinasyon sıkıntıları havza kömürlerinin termik santrallerde ziyan edilmesi sonucunu doğuracak bir durum yaratmıştır. Bu ülkemiz açısından büyük bir kayıp anlamına gelmektedir. Devletin araya girerek bu kurumları ortak bir politika üretmeye zorlaması bir zorunluluktur.
2. Türkiye’nin enerji dar boğazını öz kaynaklarına dayanarak aşmasında hemen hemen tek seçenek olan büyük linyit zenginliğimizin gözden kaçırılması telafisi çok zor zararlar yaratmak üzeredir. Türkiye’nin linyit üretiminin kısa sürede iki katına çıkarılması mümkün olup, yeni -çevre dostu- termik santral projeleri ile enerji sorununa köklü çözümler oluşturmak en akılcı yaklaşımdır.
3. Küreselleşme-Globalleşme denilen olgu yalnızca gelişmiş ülke ekonomilerini daha da büyütmekte ve gelişmekte olan ülke ekonomilerinin zararına işlemektedir. Gelişmekte olan ülkeler kategorisindeki ülkemizin ekonomik büyümesi ancak öz kaynaklarımızın daha aktif ve verimli kulanımıyla sağlanabilir. Ülkemizin taşkömürü üretimi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.
4. Dünyada sadece derin yeraltı ocaklarına sahip gelişmiş ülkelerin, taşkömürünü stratejik konumu nedeniyle büyük sübvansiyonlar uygulayarak ürettikleri göz önüne alınacak olursa, ülkemiz için sahip olduğumuz koklaşabilir nitelikli kömür kaynağının üretiminde devamlılığın sağlanması stratejik önem taşımaktadır.
5. Kömür madenciliği işkolunda çalışan bir kişi diğer işkollarında yaklaşık 13 kişiye dolaylı iş olanağı yaratmaktadır. Havzada 20 bin kişi çalıştığı göz önüne alındığında bu 1 milyon kişinin geçimini sağladığı anlamına gelmektedir. Bu durum havzada üretimin sürdürülmesinin, ülkemiz istihdam politikaları açısından da vazgeçilmez olduğunu göstermektedir.
6. 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 tarihlerinde yaşanan ülkemizin maruz kaldığı büyük doğal felaketlerde Zongudak madencileri kömür üretiminden gelen deneyimlerini olağanüstü bir boyutta kurtarma faaliyetlerine dönüştürmüşlerdir. Kamuoyunda maden işçisinin yalnızca kömür üreticisi olmadığı aynı zamanda oldukça usta bir kurtarma elemanı olduğu gözlenmiştir. Maden işçilerinin ülkenin ihtiyaç duyduğu en acil durumlarda hazır bir güç olduğu asla unutulmamalıdır.
7. TTK’nın daha aktif ve verimli çalışması için aşağıdaki önlemler alınmalıdır.
- Sabit yatırımların düşük üretim seviyelerinde bile aynı kalması göz önüne alınırsa, üretim artışının mutlaka sağlanarak zararların azaltılması.
- Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren ülkemiz kalkınmasının motor gücü olan kömür ve çelik sektörlerinin organize olarak çalışmasının sağlanması.
- Yeraltı kömür madenciliğinde, 1 ton üretim için 15 USD yatırım gerekmektedir. Ancak TTK’nın yatırımları 1980’lerden bu yana ton başına 5 USD’yi geçmemiştir. TTK yatırım düzeyinin ton başına en azından 10-12 USD seviyesine çıkarılması gerekmektedir.
- Yeni işçi alımlarıyla üretim artışının planlandığı bir dönemde acil yatırımlar dahi yapılmazken oldukça büyük bir yatırım gerektiren yeni bir lavuar konusunda sağlıklı hiçbir hazırlık, teknik çalışma ve finans bulunmadan yerel yöneticilerin baskısıyla gündeme getirilen Zonguldak Merkez lavuarının kapatılmasına yönelik çalışmalar, tüm sorunların çözümüne kadar gündemden kaldırılmalıdır.
- Kömür üretimine paralel olarak briket ve kok üretimine gidilerek katma değer yaratılmalıdır.
- Mevcut yapısıyla teknik elemanların yarısına yakını üretimden uzaklaştırılarak bir idareci ordusu yaratan ve çalışmalar arası aktif etkileşimi ortadan kaldıran ayrıca makam elde etme yarışını körükleyen kurum yönetim organizasyonun yeniden ele alınması ve bu organizasyonunun yetkin kuruluşlar eliyle sağlanması gerekmektedir.
Türkiye 12. Kömür Kongresi Yürütme Kurulu’nun basın yoluyla duyurusunda, ülkemiz kömür madenciliğinin sorunlarının yer alacağı bir sonuç bildirisinin de hazırlanarak kamuoyuna sunulacağı belirtildi.
Başa dön
Ekonomi ve Politika
..........
İzzettin Önder
Wolfensohn ne dedi?
Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn son ziyaretinde sırtımızı okşadı ve önümüzdeki yirmi yıl içinde dünyanın en büyük ekonomileri arasına gireceğimizi, biraz da gurumuzu okşayarak, söyledi. Sistemden yaralanan sağ iktisatçılar, alışagelmiş huyları gereği, buna da da alkış tuttular ve yağdanlık görevlerini hakkiyle ifa etmekten geri durmadılar. Buna karşılık, karşıt grup iktisatçılar ise, büyük bir öfke içinde, adamı yerden yere vurdular. Ben, doğrusu, meseleye biraz daha farklı bakmak eğilimindeyim. Bir defa, IMF’ye ve Dünya Bankası’na ya da onların sorumlularına kızmayı anlayamıyorum. Aynı şekilde, güçlü batılı devletlere ve firmalara kızmayı da anlamıyorum. Bence hedefimizi ve eylemimizi doğru ve sağlıklı bir raya oturtabilmek için, var olan sosyo-ekonomik dokuyu ve bu doku üzerinde oynanan senaryoları derinliğine okuyup yorumlamamız gerekmektedir.
Wolfensohn’un abartılarını da, böyle bir yaklaşımla, doğru okumak zorundayız. Başka bir deyişle, Wolfensohn’a sinirlenmek yerine, şu soruya yanıt arayıp, anlamlı çözümlemelere yönelmeliyiz. Türkiye ekonomisi ve politikasını yüceltmek niçin ve hangi bağlamda Wolfensohn’un görev alanı içine girmektedir? Bu bağlamda bizim siyasilerimizin aynı rayda yürümelerinin anlamı ne olabilir? Dünya Bankası, kalkınmakta olan ekonomilere orta ve uzun dönemli proje kredileri vererek, onların altyapılarını geliştirmelerine katkıda bulunmak görevi ile yükümlüdür. Türkiye ise, son dönemlerde Dünya Bankası ile değil de, IMF ile temas halindedir. Kaldı ki, Dünya Bankası da Türkiye’ye güçlü altyapı yatırımları için ciddi kredi vermek durumunda da değildir. Kısacası, Türkiye son uygulamaları bağlamında, çok ufak bir kredi bağlantısı dışında, Wolfensohn ile ilişki için de olmadığı gibi, Wolfensohn da Türkiye’nin performasını değerleme durumunda değildir.
Yolumuzun üzerindeki tüm bu engelleri temizledikten sonra, şimdi ana konuya girebiliriz. Bir defa, şunu daima akılda tutmalıyız ki, Türkiye ABD’nin ekonomi-politik çıkarları açısından, farklı konumlarda işlevler yüklenmek konumundadır. Türkiye’nin yük çekmek zorunluluğu, yine bizzat batılı ekonomilerin, içerideki “sanayici” yaftalı işbirlikçileri ile, ülkeyi içine sürüklediği aşırı borçlu konumdan kaynaklanmaktadır. Siyasilerin de elini kolunu bağlayan sıkıntının kaynağını, maalesef, Türkiye’yi ikinci sınıf sanayii ülkesi konumuna getiren işbirlikçiler oluşturmaktadır. IMF ve Dünya Bankası’nı kafamızda “Demokles’in kılıcı” gibi sallandıran etken de bu sömürücü kesimdir.
Günümüzün kapitalist ilişkileri, özünde dünkü çizgisinden hiçbir şey kaybetmemiş, ancak işleyiş sistemini değiştirmiştir. Kısacası, kapitalizmin emperyalist ve sömürücü ruhu aynı, fakat aleti değişmiştir. IMF ve Dünya Bankası başta ABD olmak üzere, batılı ekonomilerin emrinde, Türkiye üzerindeki sömürüyü sürdürmeye ve ülkeyi yeni sömürüye hazırlamaya çalışmaktadır. Bu hazırlığın ilk aşamasını batılılara olan borçların ödenmesi oluşturmaktadır. Bunun için de emeğin, tarımın ve sermayedışı kesimlerin bastırılması gerekmektedir. İkinci aşamada, özelleştirme aldatmacası altında güzide kuruluşlarımızın batılı sermayeye aktarılması dayatılmaktadır. Üçüncü aşamada, altyapı inşası ve sair faaliyetlerin yine yabancı kuruluşlara yaptırılması planlanmaktadır. Dördüncü aşamada ise, kısıtlı ve denetimli olarak, doğrudan borç ve borsa kanalları açık tutularak, finansal sömürü mekanizması işletilmektedir. Bunların dışında, Türkiye’nin teknolojiye girmesi ya da etkin planlama yapması vb. gibi reel hiçbir önlem getirilmemektedir.
Niçin böyle bir gelişme çizgisi izlenmektedir? Çünkü, Türkiye kapitalist bir dünyada, kapitalizmin kuralları çerçevesinde devinmektedir. Bunun tunç yasası ise, güçlü merkez sermaye çıkarlarına göre belirlenen işleyişin bir çarkı olmaktır. Güçlü merkez sermaye, çevreyi bazen militarist güç kullanarak, bazen ticari ilişkilerle, bazen korumacı politikalar dayatarak, bazen de finansal liberalizasyona iterek sömürür ve merkeze kaynak aktarır. İşte merkez kapitalizmin sıkıştığı günümüz koşullarında, Türkiye böyle bir işlevle yükümlü kılınmıştır. Wolfensohn’u tüm bu politikaları cilalarken, tersinden yorumlayamayız. Wolfensohn ABD ya da Almanya veya Japonya ekonomisini övüyor mu? Bizim ekonomimizi övmesi, yaşanan olumsuzluklara karşı gözlerimize pembe gözlük takmasından başka bir şey değildir.
Eğer Wolfensohn bize pembe gözlük taktırıyorsa, dayattığı sömürge politikasını kimlerin eli ile uygulatıyor? Şimdi de bunu yorumlamalıyız. Wolfensohn’un görevi ve sorumluluğu Türkiye’ye karşı değil, ABD ve batılılaradır. Peki, bizim siyasilerimizin sorumluluğu acaba kime karşı? Nasıl oluyor da, Wolfensohn’un görev ve sorumluluğu ile bizim siyasilerimizin görev ve sorumluluğu aynı paralele giriyor. Kapitalist dünyada merkez güç çevreyi sömürdüğüne, Wolfensohn’un görev ve sorumluluğu da merkeze yönelik olduğuna göre, bizim siyasilerimiz acaba kime ve neye hizmet sunmaktadır?
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net