www.evrensel.net  |  emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Buğulu bir sesten hüzünlü türküler
Birçok insanın adını yeni duyacağı Beyhan Aksoy, beşinci albümünü “Su Gibi” adıyla çıkardı. İlk albümlerini değerlendirirken yaptığı eleştiriler, onun, “daha güzeli” bulma çalışmalarındaki çabası hakkında bilgi veriyor.

Newroz’da alfabeli kutlama
Kürtçe için, “Konuşulan ancak yazılamayan bir dil”, “Türkçenin farklı bir lehçesi”, “Dil olma niteliği taşımayan bir dil” gibi tanımlamalarıyla yaşantımızın farklı evreleriyle karşılaşmışızdır.


Buğulu bir sesten hüzünlü türküler
Sinan Gündoğar
Müzik eğimitine 1985 yılında, Elazığ Musiki Konservatuvarı Halk Müziği Bölümü’nde başladı Beyhan Aksoy. 1988 yılında başladığı klasik Türk müziği ve şan eğitimini de 1991’de tamamladı.
Birçok insanın belki ilk defa duyacağı Beyhan Aksoy ‘93’ten günümüze beş albüm çıkardı. Son çıkardığı “Su Gibi” adlı albümünden hareket ederek, albümlerindeki müzikal yapı hakkında yaptığımız görüşmede, önceki albümlerini eleştirmekte hiç duraksamaması, onun doğruyu bulma arayışı hakkında ipuçları veriyor.
‘93 yılında çıkarmış olduğu ilk albümü “Tüm Çiçekler” ve 1994’te yaptığı “Bir Türkü” adlı albümlerin değerlendirmesiyle başlamak istiyoruz, öncelikle. Beyhan Aksoy, ilk albümlerindeki aksaklıkları ve bunun sebeplerini anlatmaya başlıyor: “İlk albümlerde içimde sinmeyen şeyler var. Bunlar, düzenleme eksikliği, sesimin yeterince yansımaması ve türkü çizgisinden fazla uzak olmalarıdır. O albümlerdeki düzenlemeler Beyhan Aksoy tanınarak yapılmadı. Unkapanı’nın ticari zihniyetiyle yapıldı. ‘Şu türküyü alırsak şu türkü patlar’ anlayışıyla repertuvar oluşturuldu.”
Sonraki albümlerin değerlendirmesini yaparken, kendini bulduğunu ve rahatlıkla ifade ettiğini belirten vurgulamayarla karşılaşıyoruz: “Üçüncü albümüm ‘Olmasaydı Türküler’ sonrasında yaptığım ‘Türkülerle Bahar Geldi’ ve son albümüm ‘Su Gibi’ albümlerinde istediğim bir repertuvarla türkü albümleri olarak gerçekleştirdim. Son iki albümüm benim inisiyatifimde gelişti. Kendi yüreğimdekini türkülerle, türkülerin düzenlemeleriyle güzel bir şekilde anlatabildim. Bu benim için önemliydi, çünkü sadece türküleri icra eden bir kişi olarak görmüyordum kendimi.”
Albüm değerlendirmelerinde, sadece düzenlemeler veya repertuvar açısından değil, sesini kullanma tarzını da göz önüne aldığında neler söyleyebileceğini soruyoruz. Bunun da düzenlemeden bağımsız olmadığını belirten Aksoy, “İlk albümlerimde, sesimi kullanmamda bir yetersizlik olduğunu söyleyebilirim. Bu da, düzenlemelerle bağlantılıydı. Örneğin düzenlemeyi yapan kişiye, sesim ‘fa’ sesini kaldırmıyor dememe rağmen, çalışmanın başında bir yönetmen olduğu için, çok gereksiz bir tonda okutulabildi eserler. O yüzden kendi sesimi rahatlıkla kullanamadım” diyerek, sesinin yanlış kullandırılmasını açıklıyor.
Son albümü “Su Gibi”yi diğer albümlerinden farklı bir yere oturtuyor. Bunun da sebebini kendi istediği her şeyi yapmış olmayla açıklıyor. Görüşmenin başında Unkapanı piyasasının belirleyiciliği hakkında söyledikleriyle, kendi istediklerini yapmak arasında bir çelişki olduğunu belirtip bunu nasıl değerlendirdiğini soruyoruz. Aksoy, “ ‘Su Gibi’ adlı albümünde bu sorunu yaşamadım, çünkü tamamıyla kararını ben verdim. İşin ekonomik boyutunu ben karşıladığım için kimse karışmadı. Birlikte çalışacağım müzisyen arkadaşlarımı da ben belirledim. Müzikalitesine ve sanatsal bakış açılarına güvendiğim müzisyenlerle çalıştım” diyerek cevaplıyor sorumuzu.
İşin içerisine yönetmenler girdiğinde, bir müzisyenin kendi duygularını, yönelimlerini bir başkasına havale etmesi, ona bırakması önem kazanıyor. Beyhan Aksoy yönetmenlik olgusunu kendi albümüyle sınırlayarak cevaplıyor: “Ferhat Livaneli ile çalışmak gerçekten güzeldi. Düzenlemeleri ona bırakırken, her şeyi birlikte oturup konuşarak oluşturduk. Albüm çalışmasına ilk başladığımızda, güzel olanı oluşturmak için yeteneklerimizi birleştimeyi, herkesin elinden geleni ortaya koymayı kararlaştırdık. Sadece bir yönetmen-solist ilişkisi ile oluşmadı bu albüm. Bir de, türküleri sürekli olarak zenginleştirmekten yana bir insanım. Bu yüzden düzenlemeler benim için çok önemli. Yazılan her enstrümanda fikir alışverişinde bulunduk, Ferhat Livaneli’yle.”
Beyhan Aksoy’un buğulu sesinde ilk dikkati çeken öğe şüphesiz, hüzünlü söyleyiştir. Ancak hüzünlü söyleyişi ortaya koyarken, şan tekniğinden yararlanmasından olacak, yılgınlığı yansıtacak bir duyguya asla düşmüyor. Aksoy, sesini kullanma tarzınnda belirleyici öğeleri, “Tamamıyla şan tekniğiyle okumuyorum, önce onu belirteyim. Türküleri okurken, türküleri yaşamaktan yanayım. Çok içtenlikle okuduğuma inanıyorum. Şan eğitimi aldım, klasik sanat müziği eğitimi aldım, kısa bir dönem tasavvuf müziği eğitimi aldım. Bunlar sesim için, tamamıyla bir altyapıydı. Bu zenginliğe bizim ihtiyacımız var” sözleriyle aktarıyor.
Ancak hüzünlü bir söyleyişe sahip olmasına rağmen, umut kavramını bünyesinde barındıran türkülere bolca yer verdiğini de belirtmemiz gerekiyor. Bunu besteleriyle de desteklediğini belirten Aksoy, günümüzü yansıtacak eserler yaratmaya çalıştığını belirtiyor ve ekliyor: “Benim buna yönelik çalışmalarım var. Albümlerimde az da olsa bestelerime yer verdim. İleride tamamen bestelerden oluşan albüm projelerim de var, günümüzü anlatan türküler olacak. Geriye dönüp ahlanıp vahlanmak bana göre değil açıkçası. Yani günümüzü, coşkuyu, sevinci, hüzünü, umudu anlatan besteler de yer alacak albümlerimde.”
“Repertuvarı oluştururken ne gibi ölçütler kullanıyorsunuz? Sesinize uyması mı, belirli konular etrafında dönmesi mi belirleyici oluyor?” sorumuzu şöyle yanıtlıyor Aksoy: “Sesime uyması önemli. Türkülerin sesin genişliği ve derinliğiyle uyumu çok önemlidir. Bunun dışında, içeriğin dolu olması, bir anlamda ‘beni vurması’ gerekiyor. Örneğin bir sevda türküsü ise okuduğum, sevdayı ne kadar iyi anlattığı, beni ne kadar etkilediği önemli benim için.”
Beyhan Aksoy, son olarak, dikkatimizi çeken “su” imgesini açıklayarak, bitiriyor sözünü: “Albüme eşlik eden insanlar su gibi ‘duru’ yürekli insanlardı. Türküler çok durudur, benim yüreğimde öyle bir yeri vardır. Türkülerimle suyu, insanların yüreğine damlatabilmek, onu insanlara içirebilmek önem- liydi benim için.”

Başa dön


Newroz’da alfabeli kutlama
“Konuşulan ancak yazılamayan bir dil”, “Türkçenin farklı bir lehçesi”, “Dil olma niteliği taşımayan bir dil” gibi tanımlamalarıyla yaşantımızın farklı evreleriyle karşılaşmışızdır. Bu tanımlamaların Kürtçe için kullanıldığını bilmeyenimiz de yoktur.
Edebiyattan tarihe, günlük gazeteden dergiye kadar farklı dallarda Kürtçe ürünler yayımlanmış olsa bile, insanların büyük bir çoğunluğu bundan habersiz olduğu için, başlangıçtaki yargıların doğru olduğunu düşünebiliyorlar. Hatta bu yargı öyle bir hal alıyor ki, Kürtler de bunun sonucunda konuştukları dile karşı bir güvensizlik duymaya başlıyorlar.
İstiklal Caddesi’nde bulunan Medya Kitabevi de, bu olgulardan hareket ederek iki yıl önce başlattığı bir uygulamayı bu yıl da sürdürecek. Newroz’da bayram ziyaretine gelen her okura bir Kürtçe alfabe dağıtacak. Kitabevi’nin sahibi Selahattin Bulut’a bunun nedenini soruyoruz: “Bunu iki ayrı yönelimden yola çıkarak yapıyoruz. Birincisi, resmi ideoloji, Kürtçenin bir dil olmadığını, onunla herhangi bir şekilde yazı yazılamadığını propaganda ediyor. İkincisi ise, Kürtlerin büyük bir çoğunluğu kendi dillerinde okuyup yazamıyorlar. Newroz’da dağıtacağımız Kürtçe alfabeler, Kürtçenin dil olmadığı iddiasını çürütecektir. Ayrıca evlerinde alfabe olduğu için bu dille okuyup yazma isteği ortaya çıkacaktır” sözleriyle cevaplıyor bizi.
Bu arada sadece bir tek yayınevinin çıkarmış olduğu “alfabe” dağıtılmıyor. Türkiye’de yayımlanmış olan on bir tane alfabe kitabının okurlara ulaştırılacak olması da, dil konusuna yeterince çabanın gösterildiğinin ipuçlarını veriyor.
Bu uygulamayı iki yıldır sürdürdüklerini belirtiyor Bulut. İlk iki yıl biner tane alfabe dağıtmış. Bu yıl kaç alfabenin dağıtılacağını tahmin edemediğini belirtiyor.
Tüm bunlardan sonra eklenecek bir söz var: “Olmayan bir dilin alfabe kitapları dağıtılıyor. İlgililere...”

Başa dön


Günün Etkinlikleri
  • BEKSAV’da Tunç Başaran’ın yönettiği “Uçurtmayı Vurmasınlar” isimli filmin gösterimi saat 15.30 ve 18.30’da. (216 - 349 91 55)
  • Ada Kültür Merkezi’nde Gökalp Baykal Band’ın konseri saat 20.30’da başlayacak. (212 - 244 28 39)
  • Tohum Kültür Merkezi’nde Steven Spielberg’in “Er Ryan’ı Kurtarmak” isimli filminin gösterimi saat 18.00’de. (212 - 643 22 33)
    Cem Karaca Adana’daydı
    Karaca, Adana’da, Final Dersanesi’nde düzenlenen imza gününde, hayranlarıyla buluştu. Öğrencilere, kasetlerini imzalayan Karaca, gazetecilerin bazı sorularını yanıtladı. Karaca, “Basının gösterdiği ilgiyle ve konserlerle yaşıyorum; ayaktayım, Allah’a şükür” dedi.
    ‘Türkiye’de sanat baskı altında’
    Sinema sanatçısı Berhan Şimşek, Türkiye’de sanatın baskı altında olduğunu söyledi. Şimşek, insanların siyasetten uzak durmamaları gerektiğini kaydederek, “Benim yapmış olduğum sinemada zaten siyaset vardı. Şimdi daha aktif ve profesyonel olarak siyasetin içinde yer alıyorum” dedi. Kendisinin film sanatçısı olduğunu ifade eden Berhan Şimşek, şöyle devam etti: “Bu ülkede sanatçı Yılmaz Güney idi. Bir insanın sanatçı olabilmesi için heykel, resim, müzik, film yapması lazım. Yapılanların da toplum tarafından kabul görmesi gerekir. Sanatçı ismini sadece toplum verebilir. Yılmaz Güney bunları yapmıştır.”

  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net