www.evrensel.net  |  emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Çizgi ____ Başyürek Altın
13 Mart

Durum ____ Ahmet Yaşaroğlu
Boş hayaller tahribat yaratır

Cımbız ____ Özgür Bilge
Rodeocunun iktidar inadı!

Yaşama Kültürü ____ Cengiz Bektaş
Siyaset Meydanı’nda gençler

  Çizgi..........Başyürek Altın

13 Mart

Ezilen sınıf, cins ve ulusla ezenler arasında yüzlerce yıldır süren mücadele, toplumların hafızalarına kazınarak sosyal mücadeleler tarihinde yer edinmiş önemli olayların yaşandığı günler vardır. Tarihsel süreç içerisinde kimi zaman ezilenlerin ekmek, özgürlük, adalet vb. talepler için hayata geçirdikleri kitlesel eylem ve direnişlere sahne olarak; kimi zaman da egemenlerin ezilenlere karşı gerçekleştirdikleri katliamlar, toplu tutuklamalar vb. saldırılarına tanıklık ederek anlam kazanmıştır, bu günler. Günlere “takvim günü”nün ötesinde toplumsal anlam kazandıran olaylar; doğurduğu toplumsal sonuçlarla, bazen yaşandığı ülkelerin sınırlarını aşarak “8 Mart”, “21 Mart”, “1 Mayıs” gibi günleri, dünyanın bütün coğrafyalarında aynı toplumsal kesimler için aynı anlamı ifade eden “gün”ler haline getirerek; bu “gün”lere uluslararası nitelik de kazandırmıştır.
Uluslararası boyut kazanmasa bile tek bir ülkenin farklı toplumsal kesimlerine değişik çağrışımlar yaptıran “gün”ler de vardır. Bu “gün”ler; geçmişte tanık olduğu olayların niteliğine göre, o ülkede halka karşı gerçekleştirilen baskı, zulüm ve katliamların unutulmamasını sağladığı gibi, emekçilerin haklarını almak ve kazanımlarını korumak için nasıl bir mücadele çizgisi izlemeleri gerektiği konusunda da yararlanmak isteyenler için tarihsel deneyimler sunmaktadır.
İçinde yaşadığımız mart ayı, ülkemizin toplumsal siyasal hayatına yön veren olaylarla toplumsal anlam kazanan çok sayıda “gün”e sahiptir. “Ekonomik gelişme”yi geçen “sosyal uyanış”a karşı başlatılan çok yönlü saldırının ilk hamlesi olan 12 Mart (1970) Muhtırası; faşistlerin üniversiteleri teslim alma planlarının bir parçası olarak gerçekleştirdikleri İstanbul Üniversitesi katliamı (16 Mart 1978); güvenlik güçlerinin toplumu terörize etmek amacıyla İstanbul Gaziosmanpaşa’da halka yönelik gerçekleştirdikleri katliam (12 Mart 1995) mart ayında yaşanan, unutulmayan ve unutturulmaması gereken olaylardır.
Mart ayının emekçiler açısından unutulmayan ve unutturulmaması gereken başka önemli günleri de vardır. Kamu emekçilerinin hak alma, demokrasi ve özgürlükler mücadelesinde, sendikalarına yönelik tehditleri bertaraf etmek için gerrçekleştirdikleri direniş ve eylemlerle anlam kazanan günlerden biri 4 Mart (1998), diğeri de 13 Mart (1996)’tır.
Toplumun tüm emekçi kesimlerine ve onun bir parçası olan kamu emekçilerine yönelik ekonomik ve siyasi saldırıların artarak devam ettiği koşullarda, bu iki büyük eylemin bütün yönleriyle yeniden hatırlanması gerekir. Çünkü, gerek 4 Mart Kızılay Direnişi, gerek 9-13 Mart Sendikal Hakları Kullanma Yürüyüşü, bugünkü saldırıların nasıl etkisizleştirilebileceği konusunda kamu emekçileri hareketine deneyim aktaran iki büyük eylemdir. Aktarılan bu deneyimlerden en başta yararlanması gerekenler de, artan saldırılar karşısında mücadeleyi basın toplantıları düzeyine indirgeyerek kamu emekçilerinin örgütlü gücünü harekete geçirmeyen sendika yöneticileridir.
Evet bu büyük eylem ve direnişlerin biri iki yıl önce, diğeri de dört yıl önce onbinlerce kamu emekçisinin katılımıyla toplumsal siyasal sürece damgasını vurmuştu. Biri KESK (4 Mart 1998) diğeri Eğitim Sen (9-13 Mart 1996) önderliğinde hayata geçirilen bu eylemler amacına ulaşarak tarihe mal olurken; aynı zamanda kazanımların nasıl korunacağını, hakların nasıl alınacağını, saldırıların nasıl püskürtüleceğini de ortaya koyuyordu.
4 Mart, Meclis’ten geçirilmeye çalışılan sahte sendika yasasının geri çekilmesiyle sonuçlanan süreci başlatan bir direnişti. 13 Mart (1996) ise Eğitim-Sen’e yönelik bir büyük tehtidin ortadan kaldırılması için 9 Mart’ta ülke çapında başlatılan ve 20 bini aşkın eğitim emekçisinin bundan tam 4 yıl önce Ankara caddelerini ve Kızılay Meydanı’nı doldurmasıyla amacına ulaşan beş günlük eylemin finalidir.
Mayıs 1995’te Tüm Haber-Sen’in mahkeme kararıyla kapatılmasından sonra, Kasım 1995’te de Eğitim-Sen hakkında kapatma davası açılıyordu. Ankara Valiliği’nin açtığı davanın, siyasi iktidarın istemi doğrultusunda açıldığı kuşku götürmez bir gerçekti. Kurulduğu günden itibaren devletin çok yönlü saldırılarını hedef alan kamu emekçileri sendikaları bu kez, “mahkeme kararları” ile susturulmak isteniyordu. Eğitim-Sen kapatılabilseydi, şüphesiz sıra diğer sendikalara gelecekti.
Tehdidin büyüklüğünü ve böyle bir tehdidin eğitim emekçilerinin örgütlü gücünün harakete geçirilerek bertaraf edileceğine inanan dönemin Eğitim-Sen MYK’sı, kapatma davasının ikinci duruşmasının yapılacağı 13 Mart günü, davaya onbinlerce eğitim emekçisiyle birlikte taraf olmak için 9-13 Mart eylem kararını alarak uygulamaya koydu.
İstanbul, Trabzon, Diyarbakır, Antalya ve İzmir’den 9 Mart günü başlatılan Sendikal Hakları Kullanma Yürüyüşü; baskı, engelleme ve gözaltılara rağmen 13 Mart sabahı 20 bini aşkın eğitim emekçisini Ankara’ya taşımayı başardı. Eğitim emekçilerinin Ankara caddelerinde tek bir ses olarak haykırdıkları “Eğitim-Sen kapatılamaz” sloganları Adliye koridorlarında da yankılanarak amacına ulaştı. Kapatma davası düştü. Böylece yalnızca Eğitim-Sen’e değil, kamu emekçileri sendikalarının tümüne yönelik bir büyük tehdit davaya yapılan örgütlü ve kitlesel müdahale ile ortadan kaldırıldı...
Bugün, yani 13 Mart; kamu emekçileri mücadelesinde kitlelerin gücüne dayanılarak inanç ve kararlılıkla hayata geçirilen ve öngördüğü amaca ulaşan bir büyük eylemin dördüncü yılı.
Sahte sendika yasasından personel reformu yasasına kadar birçok yasa tasarısının yeniden Meclis gündemine getirildiği, kamu emekçilerinin sefalet ücretine mahkûm edildiği koşullarda, dördüncü yıldönümünde 13 Mart’ın öncelikle sendika yöneticileri tarafından hatırlanması gerekir. Çünkü; yasal düzenlemelerden ek ücret artış talebine tasarruf kesintilerinden “norm kadro” uygulamasına ve sürgünlere kadar kamu emekçilerini doğrudan ilgilendiren her türlü gelişme karşısında basın toplantıları ve açıklamaları dışında kamu emekçilerinin gücünü harekete geçirmek için ciddi hiçbir adım atmayan sendika yöneticilerinin isterlerse 13 Mart eyleminden çıkaracakları çok ders vardır!

 
Başa dön

  Durum..........Ahmet Yaşaroğlu

Boş hayaller tahribat yaratır

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday ülke ilan edilmesi, bilindiği gibi, solcu ve ilerici çevrelerin bu soruna ilişkin farklı tutumlar almalarını da beraberinden getirdi. ÖDP AB’ye açıkça karşı çıkamaz ve sözde tartışır durumda. HADEP gibi partilerin Türkiye’nin AB’ye girmesini ülkede demokrasinin yerleşmesi açısından olumlu buldukları biliniyor. AB sorunu halen ekonomik ve politik yönleriyle tartışılmakta. Biz burada demokrasi getireceği söylenen AB sorununu, kitlelerin demokrasi mücadelesi açısından kısaca ele almak istiyoruz. Çünkü başta solcu ve ilerici çevreler olmak üzere pek çok çevre demokrasi istediğini ileri sürüyor. Gerçekte AB ile ilişkilere “oradan gelecek demokrasi” olarak bakılmasının eğer etkili olursa demokrasi mücadelesi veren güçler üzerinde hangi etkiye yol açacağının tartışılması gerekiyor.
Ülkemizde “Batı”dan demokrasi geleceğini beklemenin tarihi oldukça eskilere dayanıyor. Önceleri demokrasi değilse de ileri bir yönetim biçimi -Tanzimatçılar- bekleniyordu. Cumhuriyet ve daha sonrasında çokpartili sisteme geçildiğinde demokrasi beklenir oldu. Bu beklenticilerin en ileri temsicileri yönetimle bir biçimde bağlantıları olan liberal aydınlar diyebileceğimiz çevreler oldu. Ancak “Batı”nın önceleri sömürgeci, sonrasında emperyalist olduğu ve bunun yaratacağı sonuçlar hiç mi hiç hesaba katılmıyordu. Daha sonraları birtakım düzen partileri de bu tür demokrasicilik kavramına katıldılar. Bunların demokrasinin halkın mücadelesi ile elde edilebileceği, ülkenin bağımsızlık mücadelesi ile sıkı sıkıya bağlı olduğu konusunda bir fikirleri olmadığı gibi bu yönde bir niyetleri de yoktu.
Günümüzde ise benzer görüşler, tanık olunduğu gibi solcu, ilerici partiler tarafından savunuluyor. ABD dahil “Batı”nın insan hakları ve demokrasi görünümü altında ülkeye dayattığı kötü gelecek emekçi halka çıkardığı fatura, emperyalist ve gerici çıkarların bölgedeki bekçiliğinin dayatılması bunların Türk ve Kürtler için getireceği yıkıcı sonuçlar görmezden geliniyor. Peki bu tür demokrasi propagandalarının halk arasında etikili olması durumunda yaratacağı sonuçlar ne olacaktır? Bu yöndeki çaba demokrasi güçlerini ve mücadelesini toparlayan ve ilerleten, onları örgütleyip birleştiren bir rol mü oynayacaktır? Daha bugünden ortaya çıkan belirtiler bu sorulara olumlu bir yanıt verilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Çeşitli gerekçelerle mücadeleden yan çizilmekte, beklenticilik egemen kılınmaya çalışılmaktadır.
Şunun herhalde anlaşılması gerekir; eğer işçi ve emekçi yığınlara “Batı”dan demokrasi geleceği, AB’ye girmenin bu açıdan olumlu olacağı propagandası ile gidilirse, ülkenin emperyalizmden bağımsızlığı sorununu bir yana bıraksak bile, kitlelerin demokrasi mücadelesi vermek için bir araya gelmesinin, örgütlenmesinin bir gereği bulunmamaktadır. Madem ki demokrasi dışarıdan bir yerlerden gelecek, mücadele etmenin de bir gereği yoktur! Yani bu yöndeki propaganda, istenilen amacın tersi yönde bir etki yapmakta, demokrasi güçlerini zayıflatmaktadır. Ama sonuçları bu kadarla da sınırlı olmayacak, ülkenin emekçileri emperyalizmin dayatmalarına karşı güçsüz bırakacak, onların uyanıklığını köreltecek bir etkide bulunacaktır. Burada biz böyle olmasını istemiyoruz itirazı boşuna olacaktır. Çünkü girilen yolun başka bir yönde çıkması olanaklı değildir.
Bu nedenle diğer olumsuz etkilerini bir yana bırakarak sadece kitlelerin mücadelesi açısından soruna yaklaşırsak; dikkatlerin “gelecek demokrasiye” yönelmesi, işçi ve emekçi kitlelerin mücadelesini dağıtıcı, onlar içinde gerici düşünce ve beklentilerin yaygınlaştırılması, hareketlerinin zarar görmesi gibi etkiler yaratacaktır. Şu itiraz öne sürülebilir, demokrasi vaadi yığınları kışkırtmaktadır ve bu da olumludur. AB sorununun yığınlar içinde demokrasi yönünde duyguları bir süre için kışkırtacağı doğrudur. Ancak bu da beklenerek “gelecek olan demokrasi” açısından değil, mücadele ile alınacak demokrasi açısından bir önem taşımaktadır. Yani kışkırtılmış yığınların gücünü mücadeleye seferber etme ve gerçek bir demokrasi için örgütleme sorununu başarabilme açısından.
Burada, AB sorunundan farklılık gösterse de, kitlelerin örgütlü mücadelesinin önemi açısından yakın dönemdeki bir örneği hatırlamak yararlı olacaktır. Hatırlanacağı gibi Susurluk sonrasında “ışık karartma eylemi” demokrasi mücadelesi açısından “sivil bir inisiyatif” olarak savunuldu. Kitlelerin protestosu, evlerindeki elektrik düğmesi yoluyla dışa vuruldu. Sonuçta ne oldu? Protesto en örgütlü güç -Genelkurmay- tarafından karanlığa karşı -irtica- bir harekete kolaylıkla dönüştürüldü. Buna yol açanın kitlelerin kendi doğal -üretim, eğitim, işyeri vb.- alanlarından kalkarak mücadeleye atılamaması onların hareketini örgütleyecek bir temelin olmamasıydı. Böylece güçlü bir öfkenin geçici olarak da olsa sönmesinin yolu açılmış oldu. Gerisi biliniyor. Bu sorun işçi ve emekçilerin bugün yürüttükleri demokrasi mücadelesinin bir sorunu olarak oradaki yerini aldı.
Sonuçta kesinlikle ileri sürebiliriz ki, bugün AB’den demokrasi beklentisi içine giren, bu yönde yığınlar arasanda propaganda yapan parti ve akımlar demokrasi mücadelesinin gelişmesine karşı gerici bir rol oynamakta, kitlelerin özlemlerinin ve taleplerinin içini boşaltmakta, onların hareketini dağıtıcı bir işlevi üstlenmektedirler. Bugün işçi sınıfının ileri kesimleri AB ve demokrasiye ilişkin düşülen yanılgıların farkındadır. Bu da işçi sınıfının ileri kesimlerine, sadece sınıfın ve halkın geniş kesimlerini bu soruna ilişkin aydınlatma görevi vermemekte aydınları ve sözde solcu ve ileri parti ve akımları da aydınlatmamız görevi vermektedir!

  Başa dön

  Cımbız..........Özgür Bilge

Rodeocunun iktidar inadı!

Geçtiğimiz perşembe akşamı Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, rektörlerin belirlediği 50 üniversite öğrencisinin sorularını Siyaset Meydanı’nda yanıtladı. Programa katılacak öğrencilerin rektörler tarafından belirlenmiş olması bile tek başına üniversitelerde nasıl bir “demokratik!” uygulama olduğunun göstergesi. Bu bağlamda, Siyaset Meydanı’na katılan öğrencilerin üniversiteleri temsil ettiği söylenemez. Bu işin bir yanı. Ancak her şeye rağmen Demirel’e yönelttikleri sorular ile üniversite öğrencilerinin başta Demirel olmak üzere rektörleri ve Ali Kırca’yı memnun ettiği söylenemez.
Ali Kırca’nın bazı soruları, -örneğin tahkim ile ilgili- ertelemek, ardından da oldu bittiye getirip geçiştirebilmek gayreti gözden kaçacak gibi değildi. Kırca, Demirel’in sıkıştırılmasını engellemek için deyim yerindeyse çırpındı durdu.
Programın yazılı medyaya yansıması farklılıklar içerse de, buluştukları ortak payda Demirel’in başarısı oldu. Hürriyet Gazetesi Yazarı Cüneyt Ülsever, “Gençler sorularını TV’lerde seyrettikleri veya sokakta gördükleri olaylarla örneklendirdiler. Gençler bilimsel tavır ile hiç ilgilenmiyorlar. Bir tanesi dahi Türkiye ile ilgili ampirik bir araştırmaya atıfta bulunmadı. Hal böyle olunca, onların ‘Gördüm!’ dediklerine, Sayın Demirel ‘Ben görmedim!’ deyince tezleri çöktü” değerlendirmesini yapıp, Duvenger’in sözünü hatırlattı: “Milletler layık oldukları idarelere kavuşurlar.”
Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök ise, gençlerin kesin inançlı tutumlarından rahatsızlığını ifade edip, “Siyasette tecrübe, akıl ve sinir kontrolünün müthiş bir sermaye olduğunu önceki gece yine gördük” yorumunu yaptıktan sonra, geceyi özetledi: “Bana göre Cumhurbaşkanı fevkalade başarılıydı.”
Radikal’den İsmet Berkan; “Önce çuvaldızı kendime batırayım, karşımda duran Cumhurbaşkanı’na ben ‘Helikopterlere para var da eğitime neden yok’ sorusunu bu sertlikte soramazdım” sözleriyle önce gençleri onore edip ardından sözü getirmek istediği yere getirdi: “Demirel büyük bir hoşgörü sahibi”ydi.
Her ne kadar rektörlerin atadığı ve üniversiteleri temsil etme yetkileri olmayan gençlerin katıldığı bir program olsa da, Demirel’e sorulan soruların içeriği açısından değerlendirildiğinde Siyaset Meydanı’ndan sonra ortaya çıkan sonuç, olabildiğince sıkıştırılmış, zapturapt altına alınmış üniversite gençliğinin bu koşullar altında bile ülke sorunlarına oldukça duyarlı olduğunu gösterdi. En azından hafızası köreltilememiş bir gençlik geliyor. Demirel’i, Demirel’in sözleriyle sorgulamak, hafızaların canlı tutulmasının bir sonucudur çünkü.
Onur Mumcu adlı gencin; “Koltukları gençlere bırakacağız dediniz, 5+5’le koltuğa yapışmaya çalışıyorsunuz. Hep galipleri tuttunuz, yenilmişlerin yanında olmadınız. Çok iyi, çok marifetli bir rodeocusunuz. Hep atın üstünde kaldınız ama at bir adım ileri adım atmadı. 40 yıldır koltuktan düşmediniz. Hiçbir zaman sorulara net cevaplar vermediniz. Hakkari’de çöplerden beslenenlerden bahsetmediniz. Bizden sonraki kuşaklara da bunları anlatacak mısınız?” sorusunu acaba hangi gazeteci sorabilirdi Demirel’e... Yazılarına; “Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel ile kahvaltıda yaptığımız sohbette...” diye başlayan ve isimlerinin başında “Gazeteci-Yazar” titri bulunanların Demirel’e böyle bir soru sormaları mümkün mü? Gençler biraz da onların yapamadıklarını yaptıkları, soramadıklarını sordukları için sert bulunup, aşırı inançlılıkla suçlandılar. Sonuç olarak, 40 yıldır ülkenin başına çöreklenmiş Demirel ve gibilerinin “iktidar inadı”na destek olanlar, gençlerin inançlarından rahatsız.

  Başa dön

  Yaşama Kültürü..........Cengiz Bektaş

Siyaset Meydanı’nda gençler

Son perşembe gecesi “Siyaset Meydanı”na takıldım.
Türkiye’nin ellinin üzerinde üniversitesinden gelen gençleri, devletin başkanına sorular sordular.
Demirel, kırk yıldır bildiğimiz yöntemiyle yanıtladı tüm soruları...
İçtenliksiz... Söylediğine kendi inanmayan...
Emeklinin ayda ne aldığından hiç bilgisi yokmuş gibi, “Türkiye’de açlık yoktur” dedi örneğin.
En küçük, en alt düzeyde, donanımdan yoksun üniversiteden (?) gelen öğrenciye ninniler söyledi, “Büyüyeceksiniz” dedi.
Düşünceyi dile getirme özgürlüğünü soran gence sözüm ona yanıt verdi... Yanıtında, kendisinin de düşüncesini olduğu gibi dile getiremediği pek açık seçikti neyse ki... vb. vb.
Size aktarmak istediğim onun yanıtları değil elbette...
Beni Demirel’in yanıtları hiç mi hiç ilgilendirmiyordu gerçekte...
Bilmeyen var mı onun yanıtlarının ne olabileceğini?
Beni ilgilendiren gençlerin sorularıydı...
Neler soracaklardı?
Sorularıyla her şeyden önce kendilerini ortaya koyacaklardı kuşkusuz...
Yalakalık elbette her yerde vardı... Gençler arasında da olabilirdi... Ama perşembe gecekiler arasında pek, pek azdı...
Kimileri, tüm sorunlarımızdan bilgili, öyle bilinçli, öyle inançlı sordular ki sorularını... Yüreğimin vuruşları hızlandı... Hele birinde gözlerimden yaşlar boşanmasına az kaldı...
Eski deyimle: “İman tazeliyor” insan...
Gençlerden kuşkum mu vardı, başkaları gibi?
Hayır!
Hiçbir zaman da olmadı...
Onun için, TYS başkanı olarak konukluğa çağrıldığım
EMEP’in 2. Genel Kurulu’nda demiştim ki:
“Şunu hepimiz biliyoruz:
Umut başkalarında aranmaz.
Umut kendimizdedir.
Kilimimizi kendimiz dokuruz ancak.
Toprağımızı, havamızı, suyumuzu kirletenlerde, ağulayanlarda, işbirlikçilerinde umudumuz olamaz elbette...
Kör inanç pazarlayıcılarında, onlara selam çakanlarda elbette olamaz umudumuz...
Umut kendimizdedir!”

 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net