www.evrensel.net
|
emek.net
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Gerçek
____
İ. Sabri Durmaz
Protestoculuğa hayır! İnisiyatif işçiye!
Konumuz
____
Güngör Gençay
Bu ne perhiz
Güncel
____
Kamil Tekin Sürek
AB demokrasisi
Tırtıl
____
Erdal Şekeroğlu
Böceklerin silahları
Dünyaya Bakış
____
Taylan Bilgiç
Bir yıl bile dayanamadılar
Gerçek
..........
İ. Sabri Durmaz
Protestoculuğa hayır! İnisiyatif işçiye!
Sendikal bürokrasi, şu günlerde yine bildik tarihsel rolünü oynuyor. Ayak sürçüyor, bugünün işini yarına erteliyor, yarın yapılacak işi bugünün konusu gibi öne çekip, gündem değiştiriyor, “olmazlar”ı zorluyor. Konuşurken gerçekleri, sermayenin saldırılarını kabul ediyor; “mücadelesiz bir yere varılamayacağını” söylüyor, ama mücadele etmek için atılacak bütün adımları da engelliyor.
Sendikal bürokrasi kastı; yakın geçmişte de aynı şeyi yaptılar. “Mezarda emekliliğe karşı mücadele” günlerinde de en büyük işçi konfederasyonu Türk-İş’in Genel Başkanı Bayarm Meral’in başını çektiği sendikal bürokrasi, bir şey yapmamak için elinden geleni yaptı; önce hemen işbırakılacakmış gibi kararlar alınıp son anda değiştirildi. Bir yandan “gök kubbeyi başlarına yıkmak”tan söz edildi. Öte yandan kapalı kapılar arkasında, hükümetle, “Biz de öyle düşünüyoruz, ama işçilere bunu anlatamayız” ihaneti sergilendi. Sonunda olanları biliyoruz: Yüzbinlerce işçi Ankara’ya çağrıldı. İşçi sınıfı tarihinin en büyük kitlesel gösterisi yapldı; arkasından sanki 24 Temmuz gösterisinin yarattığı “moral yıkılsın” diye kimsenin uyamayacağı tarzda bir “işbırakma” çağrısı yapıldı. Ama, bütün bu eylemler bile; artık “sosyal güvenlik karşı reformu”nun Meclis komisyonlarında görüşülüp genel kurula indi inecekken gündeme getirildi. Dolayısıyla da istenen bir sonuç almak değil, yapılacak eylemin “salt bir protesto” eylemi olarak kalmasıydı.
Aslına bakılırsa; 1989 Bahar Eylemleri bir yana bırakılırsa, (Bahar eylemlerinde de inisiyatif sendikal bürokraside olsaydı onun da akibeti farklı olmazdı) son 10 yıldır; işçiler, kamu emekçileri, bir “protesto eylemi tarzı”nın çemberinde tutuldular. Sonunu da yığınların tepkisi, “etrafındaki duvarları zorlayınca” sendikal bürokrasi, davul zurna eşliğinde atılan nutuklarla işçiyi Ankara’ya çağırdı; bir “gaz boşalması”yla saldırıyı protesto edip; hükümet ve sermayenin yapmak istediğini yapması beklendi. “Ne yapalım biz eylem yaptık, ama gücümüz yetmedi”, “Hükümet, patronlar verdiği sözü tutmadı ne yapalım” gibi “derin” açıklamalarla tam 10 yıl geçirildi.
Her eylemin arkasından hükümetler, patron örgütleri, demokrasilerini cilalayıp, işçilere teşekkür ettiler; “Bakın gösteri hakkınızı kullanıyorsunuz, biz bir şey diyor muyuz? İşçilerimize de teşekkür ederiz, kimseye zarar vermeden eylemlerini yapıp işlerinin başına döndüler” gibi, işçiyle, sendikacıyla kafa bulan değerlendirmeler yapıp sinsi sinsi güldüler. Ama aslında patronların teşekkürü sendikal bürokrasiyeydi: “Doğrusu helal olsun size. İşçinin cebinden milyarla ölçülen maaş alıp bize hizmet etmede gösterdiğiniz başarınızdan dolayı size ne kadar minnet duysak yeridir. Hele onbinlerce, yüzbinlerce insanı bir alana toplayıp yine de hiçbir etki uyandırmayan bir eylemi başarmanız bizi bile hayrete düşürüyor” demek istiyor hükümet ve patronlar.
Şimdi sermayenin, aynı zamanda uluslararası destekli bu büyük saldırısı karşısında da sendikal bürokrasi yine bir ya da birkaç protesto ile işi kapatmayı hesaplıyor. Ama, zamanlamada henüz karar vermiş değil. Bu yüzden de; havaya bakıp; “hava karlı” diye Türk-İş Başkanlar Kurulu 24 gün ertelendi. Emek Platformu pas geçildi, geçiliyor. Sanki, bunca yasa hazırlıkları, patronlar ve hükümetin uluslararası bağlantılı, anlaşma ve sözleşmeleri, Meclis’teki hazırlıklar sınıfa, emekçilere yönelik değil!
Ancak işçilerde de huzursuzluk artıyor ve huzursuzluğun dalgaları “sendika şubelerine” vurmaya başladı. Kocaeli Sendikalar Birliği’ndeki hareketlenme, Ankara’da, genel merkezlerin baskısı karşısında bir türlü oluşturulamayan Emek Platformu’nu oluşturmak için Ankara sendika şubelerinin hareket geçmesi, İstanbul’da, “içeriden” ve “yukarıdan” bölme çabaları ve ayak sürümelere karşın sendika şubelerinin yeniden bir araya gelmesi amaçlı sürecin; belki sancılı ama ilerleyen bir seyir izlemesi; Ankara, İzmir, Bursa, Adana gibi illerde sendika şubelerinin miting kararı alması; büyük olasılıkla İstanbul’un da benzer bir karar almaya yönelmesi ve başka pek çok belirti; önümüzde önemli bir mücadele sürecinin açıldığının habercileridir. Ve bu süreç; şu anda sendikal bürokrasiye rağmen ilerlemektedir. İşçiler arasında ve özellikle de sınıf hareketini etkileyecek büyük kimi işletmelerde hareketlenmenin başlaması, sendikal bürokrasiyi bölme ve engelleme girişimlerinden caydıracağı gibi, şube yönetimlerinden gelecek yalpalamaları da önleyecek tek panzehirdir. Bu yüzden sınıf partisi; bir yandan en geniş sendikal kesimlerin hareketin içine çekilmesi için çaba harcarken; (özellikle “solculuk” adına Türk-İş’in Emek Platformu’nun dışında bırakılması eğilimleri, MHP’li memur sendikalarının dışlanması gibi rekabetçi anlayışlara karşı mücadele) asıl olarak da inisiyatifin doğrudan işçilere geçmesinin girişimlerini de kesintisiz yapmak durumundadır. Şu anda bundan daha önemli bir görev düşünülemez.
Başa dön
Konumuz
..........
Güngör Gençay
Bu ne perhiz
Cahit Sıktı Tarancı adı anıldığı zaman, akla ilk gelen, onun:
“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder
Dante gibi ortasındayız ömrün...”
dizeleriyle başlayan “Otuz Beş Yaş Şiiri” olur.
Cahit Sıtkı Tarancı’nın ikinci dizede sözünü ettiği Dante ise, İtalya’nın ünü dünyaya yaygın, şair-yazarlarından biridir. “Adı: “Cennet, Araf, Cehennem” bölümlerinden oluşan ve dilimize “İlahi Komedi” olarak çevrilen yapıtıyla ölümsüzleşmiştir.
Cahit Sıtkı’nın kendine ya da başka insanlara ömür biçerken, neden Dante’nin yaşını ölçüt olarak benimsediğini kestirmek olası değildir. Gerçi, bizim de “yaş yetmiş, iş bitmiş” diyen bir atasözümüz vardır ama, istatistiklerle de belirlenen yaş ortalaması, 60-65 olarak kabul edilir. Onun için çalışma koşullarının çok ağır olduğu ülkemizde, emeklilik yaşının yükseltilmesine; “Mezarda emekliliğe hayır” ve benzeri sloganlarla yoğun tepki gösterilmiştir.
“Yaşı at pazarında sorarlar” denir. Bu sözün doğruluk payı elbette vardır. Ama eskilerin “ihtiyarlık, maskaralık” sözünü de yabana atmamak gerekir. Çünkü, düzen, daha doğrusu düzenin egemenleri, emekçi insanı bir limon gibi sıkıp, özünü boşalttıktan sonra, bir köşeye fırlatıp atıverirler.
Sonuçta, emekli olan insanlardan belli bir kesimi, çok az bir kesimi kendinin nerede bulunduğunun ve nasıl sömürüldüğünün ayırdına varır.
Çoğunlukla, emeklilik sonrası girdiği düzenin içinde kendine yaraşır bir yer bulamaz.
Sonuçta, emeklilik sonrası ölümler artar ve emekli olan kişi, biraz da ihtiyarlamışsa, içinde bulunduğu konumda, yük olarak düşünülür.
“Ücretsiz Seyahat Kartı” taşıyan 65 yaş ve üstündeki insanlarla ilgili uygulamada yapılan son değişiklik, buna ilginç bir örnek oluşturuyor. Bugüne dek günün her saatinde belediye araçlarına ücretsiz olarak binen 65 yaşın üstündeki insanlar, bundan böyle yalnızca saat 10-16 arasında bu olanaktan yararlanacaklar. Bu saatlerin dışında yolculuk etmeleri gerektiğinde de yarım bilet kullanacaklar. Nedense, bol-bol sözü edilse de özel otolar arasında bir türlü düzenleme yapamayanlar, emeklilerin yolunu keserek trafik yoğunluğunu dengeleme peşine düştüler.
Geçen günlerin birinde, “Ücretsiz Seyehat Kartı” bulunan bir yolcu, saat ona iki dakika kala otobüse binmiş. Şoför, bilet atması için uyarmış kendisini. Biletinin olmadığını söyleyen yolcuyla, şoför arasında tartışma başlamış. Sonuçta, şoför otobüsten indirmiş bu kişiyi. Ne ki, emekli yolcu pes etmemiş. Onurunun çiğnendiği gerekçesiyle, belediyeye bilmem kaç milyonluk dava açmış.
Emeklilere ayrıcalıklı bir uygulama yapılıp yapılmaması ve bunun hangi koşullarda gerekli olduğu, ayrı bir yazının konusu. Kaldı ki bundan yaklaşık dört-beş ay önce hasta ve çok yaşlı olan Emekli Sandığı emeklilerinden 4500 kişiye, maaşlarının evlerinde ödenmesi kararı alınmışsa da, bu karar bir türlü gerçekleştirilememiştir.
Bilinen bürokratik engeller, Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü ile, Posta İşletmeleri Genel Müdürlüğü arasındaki bu projenin hayata geçmesine engel olmuştur.
Aslında böylesi bir uygulama, emeklinin hak etmediği bir lükstür.
Bugün üç-dört nüfuslu bir ailenin geçimi için en az 250-300 milyon gerekirken, emekliye 93 ile 150 milyon maaş ödenmektedir. Olmaz ama, bir an olduğunu kabul etsek bile, bu parayı evde vemek neyi değiştirir.
Çok hayın. Pardon, çok sayın milletvekilleri, emekli olan ve asgari ücretle çalışan emekçileri, dikkate bile almadan geçim sıkıntısı çektiklerinden şikâyet etmektedirler. Kıyak emeklilik için oy verirlerken, ayda 360 milyon net zam alabilmenin heyecanıyla perhizi bir kez daha bozmaya kalktılar ama, iştahları şimdilik kursaklarında kaldı. Yine de yüzlerindeki derinin cinsine şaşmamak elden gelmiyor.
Başa dön
Güncel
..........
Kamil Tekin Sürek
AB demokrasisi
Sarıgazi’de yaşananlar AB’ye girmeye hazırlanan ve güya demokratikleşen siyasi iktidarın demokrasiyi ne kadar benimsediğini gösterdi.
Son bir haftadır EMEP İstanbul İl Örgütü 2. Kongre’ye çağrı afişlerini İstanbul’un her yerine asıyor. İstanbul’da neredeyse afiş asılmamış duvar yok. Bir iki kısa süreli gözaltı dışında afiş asanlardan kimse gözaltına alınmadı. Afiş asanların hiçbirinde de afiş asmak için izin kâğıdı yoktu. Çünkü siyasi partilerin afiş asması için herhangi bir merciden izin alması yasal olarak gerekmiyor. Siyasi partilerin bildiri dağıtması için izne tabi olması, siyasi partilerin faaliyetlerinin idarenin iznine tabi olması anlamına gelir ki, böyle bir şey demokrasinin en basit tanımına dahi uymaz.
Bütün İstanbul afişlerle donatılıp gözaltına alınma olayına rastlanılmazken Sarıgazi’de jandarma izinsiz afiş astıkları gerekçesiyle EMEP’lileri gözaltına almaya kalkıyor. EMEP’liler itiraz edince hem izinsiz afiş yapmak hem de jandarmaya mukavemet etmekten gözaltına alınıyorlar. Gözaltına alınan arkadaşlarının durumunu öğrenmek isteyen çeşitli ilçe yöneticileri de gözaltına alınıyor.
Jandarmanın bu uygulamasının neresini demokrasi adına eleştireceksin?
Birinci olarak İstanbul’un göbeğinde jandarmanın ne işi var? Niye hâlâ jandarma kolluk görevi yapıyor? İkincisi, İstanbul’un hiçbir yerinde afiş yapıştıranlar gözaltına alınmazken jandarma bölgesinde niye gözaltına alınıyorlar? Jandarma bölgesinde başka, diğer yerlerde başka kanunlar mı yürürlükte? Niye gözaltına alınma girişimine, jandarmanın yasalara aykırı keyfi tutumuna itiraz etmek mukavemet sayılıyor. Yurttaşın itiraz hakkı yok mu?
Siyasi partilerin afiş asmak ve bildiri dağıtmak için idari makamlardan izin alma zorunluluğu bulunmadığını jandarma komutanı bilmiyor mu? Kolluk güçlerinin yasaları bilmesi gerekmez mi? Sıradan yurttaşların bile yasaları bilmemesi mazeret kabul edilmezken, kolluk güçlerinin yasaları özellikle afiş asmak, bildiri dağıtmakla ilgili yasaları bilmemesi mümkün mü? Üstelik afiş astıkları için gözaltına alınanların birçoğunun hakkında mahkemeler beraat kararı vermişken hâlâ nasıl izinsiz afiş asmaktan insanlar gözaltına alınabiliyor? Bu keyfilik ve yasa tanımamazlık değil mi?
Tabii Sarıgazi’deki jandarma komutanı yasalara meydan okuyabilir. İkide bir generallerden biri çıkıp “Demokrasiye balans ayarı yaptık” derse, bir başkası bir siyasi partiyi suçlu ilan ederse, bir başkası TBMM Araştırma Komisyonu’nun çağrısına tehditvari ret cevabı gönderirse, Sarıgazi’deki karakol komutanı da “Niye izin almadan afiş asıyorsunuz” gibi yasadışı bir gerekçe ile insanları gözaltına alır. O komutan, yarın general olursa, bilin ki fırsat bulduğunda balans ayarı yapacaktır.
Ya Üsküdar Savcısı’na ne demeli? Adliyece gözaltına alınan yakınlarını bekleyen EMEP’liler, yakınlarını görünce alkışladı diye hepsini gözaltına aldıran savcıya ne demeli? Gözaltına aldırdıklarını hangi suçla suçluyorsunuz? Alkışlamak suç mudur? Hadi diyelim alkışlayanlar adliyenin inzibatını bozdu, bunun için insanlar gözaltına alınır mı? CMUK falan sizi bağlamıyor mu? Yine hadi alkışlayanlar bir cürüm ya da kabahat işledi niçin gözaltına aldırıp polise teslim ediyorsun, karakola gönderiyorsun? Toplanacak delil mi var? Neden suç üstü hükümlerini uygulamıyorsun? Neden alkışlayanların kimliklerini tespit edip, ifadelerini alıp hakim huzuruna çıkarmıyorsun? Yasalar bunu emretmiyor mu? Nasıl birçok insanın özgürlüğünü kısıtlarsın? Savcının kafası kızıyor ve güya alkışlayanları cezalandırıyor? Bolu Valisi de kafası kızınca karşısındaki bayan için “Alın bunu içeri” dememiş miydi?
Önümüzdeki günlerde Sarıgazi Jandarma Komutanı ve Üsküdar Savcısı için gerekli şikâyetleri yapacağız. Ama, hep birlikte göreceğiz ki, her ikisi hakkında da cezai bir işlem yapılmayacak. 7 Ocak 1996 günü yaklaşık iki bin kişiyi gözaltına aldıran ve bir cinayeti gizlemeye çalışan polis şefleri hakkında bir cezai işlem yapıldı mı?
İşte, Avrupa Birliği’ne girme hazırlığındaki siyasi iktidarın, idare ve yargının demokrasi anlayışı budur.
Bu iktidarın demokrasi ile hiçbir ilişkisi ve demokrasiye yakınlığı yoktur. Bu iktidarın siyasi literatürdeki ismi faşist diktatörlüktür.
Not: Yazarımızın, dün yayımlanması gereken yazısını teknik bir hata nedeniyle bugün yayımlıyoruz. Okuyucularımızdan özür dileriz.
Başa dön
Tırtıl
..........
Erdal Şekeroğlu
Böceklerin silahları
Yeryüzündeki hiçbir canlı grubu böceklerin geliştirmiş olduğu silahların çeşitliliğine ulaşamaz. Böceklerin temel silahlarından birisi vücutlarını çevreleyen kitinden yapılmış zırhlarıdır. Bu zırh bazen sade bir kalkan gibi olabilirken bazen de diken ve benzeri bir dizi sert çıkıntılarla donanmıştır. Arı gibi böcekler ise yumurta koyma borularını şırıngaya dönüştürüp zehir bezleri ile donatarak paralize edici bir silaha sahip olmuştur. Eğer parlak renkli, albenisi fazla bir böcek görürseniz güzelliğine aldanmayın. Onlar vücutlarındaki zehiri alıcı renkleri ile reklam ederek, ‘bana dokunmayın, tadım kötüdür’, mesajını çevrelerine yayarlar. En çok geliştirdikleri savunma yöntemlerinden birisi de kamuflajdır. O kadar iyi “arazi olurlar” ki en deneyimlisi bile onları görmeden, yanlarından geçip giderler. Daha çok dişileri çekmek için kullanırlar ama, gergedan böceğinin başının üstündeki boynuzu oldukça ürkütücüdür.
Sosyal yaşayan böceklerde, örneğin bazı karınca ve termitlerde kraliçe ve işçi sınıfına ek olarak koloninin savunmasını yüklenmiş olan asker sınıfı da bulunur. Kocaman kafaları ve güçlü çeneleri ile yuvaya saldıranlara karşı amansız bir kavga verirler. Yuvanın duvarlarına açılan deliklerine bir şişe mantarı gibi kafalarını sokup, kendi ölümleri pahasına düşmanların içeri girmesine engel olurlar.
Karaçekirgelerde olduğu gibi müzik de silah olarak kullanılır zaman zaman. Çıkardıkları seslerle, “Burası benim bölgem, yaklaşmayın” diyerek ortaya çıkabilecek bir sürü tatsızlığı önceden yok ederler.
Yukardaki edilgin silahların dışında, bombardıman böcekleri ve bazı karıncalar etkin silahlar, gaz bombaları geliştirmişlerdir. Vücut içerinde oluşturdukları zehirli gaz ve sıvıları saldırıya uğradıklarında harekete geçiriler. Tıpkı silah kullanan birisi gibi vücutlarının arka kısımlarını havaya kaldırıp, saldırgana nişanlayarak içlerindeki bombayı ateşleyiverirler. Düşman kendine gelene kadar onlar çoktan kendi yollarına koyulmuş olur.
Bu silahların büyük bir çoğunluğu öldürücü olmayıp savunma amaçlıdır. Çünkü doğanın gereği, onlarda amaç barış içinde yaşamaktır.
Ya bizde? Beş, altı yıl önce yurtdışından satın alınan trilyonlarca ederindeki silahlar hâlâ kudurmuşçasına kan döküyor. Valisinden başbakanına kadar tüm görevliler ise topu birbirlerine atıp, katliamların sürmesine utanmazca destek vermeye devam ediyorlar.
e-posta:
seker@pamuk.cu.edu.tr
Başa dön
Dünyaya Bakış
..........
Taylan Bilgiç
Bir yıl bile dayanamadılar
NATO’nun Kosova harekâtının 1. yıldönümü olan 24 Mart’a iki aydan az bir süre kala, bir yıldır gizlenen kimi gerçekler, yavaş yavaş ortaya çıkarılıyor. Önce, harekât sırasında ABD uçakları tarafından Sırbistan’da bombalanan bir yolcu treninin “yanlışlıkla” değil kasıtlı olarak havaya uçurulduğu ortaya çıkarıldı. Katliam sonrasında basına yapılan açıklamada, “trenin çok hızlı gittiği için teşhis edilemediği ve bu nedenle füzelerin fırlatılmasından sonra yapacak bir şey kalmadığı” söylenmişti. Basına izlettirilen kasetin ‘normalden üç kat hızlı oynatıldığı’, ancak birkaç ay önce ortaya çıkarıldı!
Ardından, bilerek ya da bilmeyerek Yugoslavya bombardımanına zemin hazırlayıcı bir rol üstlenen İnsan Hakları Gözlem örgütü, harekâtın en az 500 sivilin yaşamına mal olduğunu, üstelik ABD ve NATO uçaklarının, uluslararası savaş hukukuna aykırı bir biçimde, salkım bombaları kullandığını açıkladı.
Son olarak, geçtiğimiz yıl 31 Mart’ta, yani bombardımanın başlamasından bir hafta sonra, Yugoslav yetkilileri tarafından tutuklanan iki CARE personeli hakkında ilginç bilgiler günışığına çıkarıldı. Geçen hafta Avustralya’daki SBS televizyonunda yayınlanan ‘Dateline’ adlı haber programında kamuoyuna açıklanan gerçekler, merkezi ABD’de bulunan bu dev “hükümet dışı kuruluş’, ya da bilinen tabiriyle NGO’nun kimlere çalıştığını da gösteriyor.
Programa göre, CARE, bir NATO üyesi olan Kanada ile, bombardıman öncesinde Kosova’ya bir grup ‘gözlemci’ göndermek üzere anlaştı. Bu anlaşma karşılığında CARE Kanada, devletten 32.2 milyon ABD Doları aldı. Görev, 60 adet AGİT gözlemcisini, Kosova’da uygun bölgelere konuşlandırmaktı. CARE, bu ‘gözlemci’lere para ödedi, onlara Kosova hakkında brifingler, tıbbi hizmetler ve idari destek verdi.
CARE Kanada tarafından yapılan bu anlaşmaya, CARE Avustralya da sonradan dahil oldu. Dateline’ın konuştuğu ismini vermek istemeyen bir AGİT kaynağı, ‘gözlemciler’ tarafından elde edilen bilgilerin, yasal olarak öngörüldüğü gibi Yugoslav hükümeti ve NATO’ya değil, sadece NATO’ya verildiğini belirtiyor. Bu itiraf, AGİT gözlemcilerinin bombardıman öncesi faaliyetinin ‘bombalanacak hedefleri tespit etmek’ olduğu iddialarını doğrular nitelikte. Zaten CARE Kanada’nın yöneticisi John Watson ile Kanada hükümeti temsilcisi Stephen Wallace, söz konusu gözlemcilerin tümünün “eski askerler ve savaş bölgelerinde deneyim sahibi kişiler” olduğunu belirtiyor.
Yugoslav hükümetinin, Steve Pratt ve Peter Wallace adlı CARE üyelerini tutuklaması da, bu operasyonlar sırasında yaşanıyor. Olay sonrasında uluslararası medya ayağa kalkmış ve Miloseviç yönetiminin, insan hakları gözlemcilerine bir tehdit oluşturduğu ve Kosova’da sürdürdüğü katliamların öğrenilmesine izin vermek istemediği propaganda edilmişti.
Oysa bir yıl sonra, tutuklanan CARE görevlilerinin, sınırdan Yugoslav ordusunun hareketi, tanklarının konumu ve mayınlı bölgelerle ilgili askeri bilgiler geçirmeye çalıştığı açıklandı. Televizyon programında, bu bilgilerin “rapor biçiminde ve askeri bir dille” yazıldığı belirtiliyordu.
AGİT-CARE bağlantısının kilit isimleri, oldukça ilginç özgeçmişlere sahip. Amerikancı propaganda odakları tarafından göklere çıkarılan AGİT Kosova Misyonu’nun başında, William Walker adlı ABD’li bir diplomat bulunuyordu. Walker, 1980’lerde ABD tarafından kurulup desteklenen Nikaragualı kontraları eğiten, onlara para akıtan isim. Kosova’daki sözde ‘hükümet dışı’ insani yardım operasyonunu yürütenlerden CARE Avustralya’nın şefi Malcolm Fraser, eski başbakanlardan. Tutuklanan CARE’cilerden Steve Pratt ise, Avustralya ordusundan emekli bir binbaşı, ayrıca muhafazakâr Liberal Parti’nin eski milletvekili adaylarından. Ordudan ayrılmadan önce, BM’ye bağlı Askeri Gözlem Ekibi’nde çalışmış. Pratt’ın; CARE görevlisi olarak Ruanda ve Irak Kürdistanı’nda çalıştığı belirtiliyor. ABD’nin, buradaki binlerce ajan-peşmergesini geri çektiği dev operasyonda bölgeden çıkarılanlar arasında, onun da adı geçmekte.
Sırp Enformasyon Bakanı Miodrag Popoviç, bütün bu bağlantılar hakkında şöyle konuşuyor: “Onların istihbarat faaliyeti yürüttüğünü başından beri biliyorduk. AGİT misyonunun gerçek amacı, daha sonra başlayacak olan NATO saldırısını haklı göstermekti.”
CARE şeflerinden Malcolm Fraser’ın itirafları da, bu sözleri doğruluyor: “Savaş, Yugoslavya’nın değil Batı’nın kararıydı. Yugoslavya ile imzalanan Rambouillet anlaşmasının, savaşa gerekçe yaratmak için hazırlandığını açıkça ve bilinçli olarak söylemek için birçok kanıt var.”
NATO ve ABD’nin Yugoslavya yalanları, bir yıl bile dayanamadı. Önümüzdeki günlerde ortaya çıkması muhtemel yeni bilgi ve belgeler de, emperyalist savaş karşıtlarının başından beri söylediklerini doğrular nitelikte olacak.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net