|
|

|
           

Cunta, toplumsal muhalefetin bilinçli kesimleriyle, devrimci-sosyalist kesimlerle uğraşırken, ‘meydan’; ‘ipini koparanın’ şeyh olduğu, darbeden önce her türlü pis işlerin taşeronluğunu yapmış birçok tetikçinin kafasına cüppe takarak cemaat kurduğu ve cemaatinin büyüklüğüne göre ‘hürmet’ gördüğü sahte ‘din adamları’ ile doldu taştı.

Devlet-din ilişkisi_4 .................................Naci Oğuz

|
Ve 12 Eylül...
Emekçi hareketindeki yükselişin, egemenler açısından tedirgin edici bir hal aldığı dönemde gerçekleşen 12 Eylül 1980 darbesi ve onun Türkiye’nin politik gündemine ve toplumsal örgütlenmesine etkisi; sadece, siyasi partilerin kapatılması, sendika ve kitle örgütlerinin kapılarına kilit vurulması, her türlü muhalefetin tankların paletleri altında ezilmesi değildi. Bizzat darbeci generallerin kendi ağızlarından çıkan dinsel argümanlarla dolu konuşma metinlerinin yarattığı gerici hava, dinci örgütler ve tarikatların devletin ‘tepelerinde’ ağırlıklı bir güç haline gelmelerinde katalizör görevi gördü. Cunta, toplumsal muhalefetin bilinçli kesimleriyle, devrimci-sosyalist kesimlerle uğraşırken, ‘meydan’; ‘ipini koparanın’ şeyh olduğu, darbeden önce her türlü pis işlerin taşeronluğunu yapmış birçok tetikçinin kafasına cüppe takarak cemaat kurduğu ve cemaatinin büyüklüğüne göre ‘hürmet’ gördüğü sahte ‘din adamları’ ile doldu taştı. Kendisini halife ilan eden cemaat liderinden, bastonla dolaşan ‘Mehdi’sine kadar herkes bu dönemde devletten maddi manevi destek gördü. Aynı zamanda; “şimdi gülme zamanı bizde” diyen büyük sermayenin arzuladığı ekonomik kararların acilen alınması; grevlerin yasaklanması, yabancı sermayenin önündeki engellerin kaldırılması ve ülkede köklü ekonomik değişimlerin yaşanması anlamına gelen 12 Eylül; kendi dayandığı kesimleri sevindirdi ve bir gecede zengin olan ‘prenslerin’ yanı sıra, cüppeli, sarıklı büyük bir ‘yeşil sermaye’ ortaya çıktı. Daha önce diğer sermayenin kapısında kul olan bu kesimler, artık kendi göbeğini kendi kesiyordu.
Önceden ‘bayağı bir cami imamı’ olan din adamları, darbenin yarattığı havayı teneffüs ederek, Doğudan Batıya, Asya’da Afrika’ya kadar uzanan koskoca cemaatlerin, takım elbiseli, kravatlı ‘hoca’ları olmuşlardı. Saadet zincirinin, şatafatlı seslerinin ‘zevkli dünyasında’ bir o yana bir bu yana sallanan Adnan Hoca’lar, yüzlerce ‘hoca efendi’ ve de açtığı eğitim kurumlarıyla devletin “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk-İslam medeniyeti” rüyasının önemli bir unsuru olun Fettullah Gülen imparatorluğu bu dönemde ‘prim’ kazandılar.
İdeolojik dayanak
Darbeyle birlikte açılan imam-hatip okulları sayısında bir azalma değil, aksine bir artma yaşandı. Açılış konuşmalarını, Kuran’dan ayetler okuyan darbeci generallerin yaptığı törenlerle imam-hatip okulları açıldı, diyanet işlerinin bütçesi eğitim bakanlığının bütçesiyle eşdeğer tutuldu. Okullarda din dersi uygulaması zorunlu hale getirildi, başta bu ders olmak üzere bütün dersler Türk-İslam sentezinin uyduruk hikayeleriyle dolduruldu. İslam’ın ‘büyük erdemi’, Türklüğün ‘o güçlü kollarında dünyevileşiyor’; tarihin, coğrafyanın, biyolojinin...; bütün sosyal ve pozitif bilimlerin toplamı bu ‘dünyevileşme’ sürecinin akıldışı insafına bırakılıyordu. Her fırsatta Atatürkçülükten taviz vermeyeceğini duyuran 12 Eylül yönetimi, Atatürkçülüğe de yeni açılımlar getiriyordu. Atatürkçülük “Türk-İslam sentezi kültürünün Batı kültürüyle yeni bir senteze yönelme hareketi” olarak tanımlanıyor, devlet, bu yorumla hem 150 yıllık Batı’ya entegre olma hayalinden vazgeçmeyeceğini hem de dini elden bırakmayacağını gösteriyordu. Cunta başı Evren ise yaptığı konuşmalarda Atatürkçülüğü dilinden düşürmediği gibi, gittiği her yerde dinden ayetler okuyarak ‘bu senteze uygun’ davranışlar sergiliyordu. Böylece din, resmi ideolojinin yeni yorumu içinde resmileşiyor, şu ana kadar geniş kesimler gözünde resmi kalıpların dışına itilmişliğin yaratacağı potansiyel muhalefet de engellenmiş oluyordu. Bu politika ABD’nin Ortadoğu çıkarları için de uyum sergiliyordu. İslam, Anayasa’nın 136. maddesinde belirtildiği üzere “milletçe dayanışma ve bütünleşme”nin aracı olarak devletleştiriliyordu. 12 Eylül rejimi kendi yönetiminin istikrarını bu yolla sağlarken, Kenan Evren’in “Türk ulusu, yaşamının en büyük talihini, ulu önder Atatürk’ü kendisine bahşeden Tanrı lütfuna bağlıdır” sözleri politikanın, ağızdan çıkan özlü ifadesiydi. 60 yıllık cumhuriyet, kapılarını ilk defa bu kadar dine açıyordu; hem de bir zamanlar büyük bir hınçla kovduğu kesimin ‘buyur’ etmesiyle.
Darbenin ardından
12 Eylül darbesinin yarattığı sosyo-ekonomik etki geniş emekçi yığınları çembere alırken, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hazırlanan en askeri-yasakçı Anayasası da 1982’de yürürlüğe girdi. Anayasa’nın onayının ardından ‘sivile geçen’ ülkede, daha önceki dönemlerden farklı bir isim, ülkenin sonraki on yıllık dilimine damgasını vurdu. 12 Eylül’ün büyük mirasçısı, Nakşibendi müridi Turgut Özal, bu dönemde dini önceki dönemlerden daha kapsamlı bir şekilde kullandı. Özal’la birlikte emperyalist burjuvaziye yeni bir pazar açılıyor, ülke büyük bir hızla liberal ekonomiye geçiyordu. Bu, toplumun büyük bir kesiminde hızlı bir yoksullaşmaya neden olurken, sınıflararası uçurum da gün geçtikçe derinleşiyordu. Yaşanan yoksullaşmaya karşın toplumsal bir uyanışın yaşanmaması, 12 Eylül’ün kanlı görüntüsünün yanı sıra, dinin, hayatın her alanında yedeklenmesiyle başarılıyordu. Darbe, ilerici kesimleri baskı altında tutarak onların halkla arasındaki bağı kopartırken, devlet yine gayrımeşru işlerinde kullanmak üzere radikal İslamcı örgütlenmelere göz yumuyor, dinin siyasal örgütlenmesinin önü açılıyordu. 1970’lerde ‘verilen siparişle’ kurulan Milli Nizam (Selamet) Partisi’nin yerini, 1984’te CIA’in organize ettiği George Town Üniversitesi’ndeki bir konferansa katılan, yine 70’lerde askerin İsviçre’den bulup getirdiği tanıdık bir simanın, Necmettin Erbakan’ın eliyle dinci bir parti -Refah Partisi- kuruluyordu.
Ve ‘savaş’...
12 Eylül’ü yaratan iktisadi, siyasi etmenler, ülkenin darbeyle birlikte, kendi mantığı içinde yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor, bu yönde adımların atılmasını şart koşuyordu. İktisadi ve siyasi olarak atılan bu adımlar, yine Türkiye’de onlarca yıllık bir inkârın oluşturduğu geleneğe göre yapılıyordu. Kürtler bu defa bu geleneğe karşı çıkıyor, 80’lerin ilk yarısıyla birlikte Kürt ulusal hareketi kendini gösteriyordu. 1984’de silahlı mücadeleye başlayan PKK, sadece Türkiye’nin doğusunda değil, Ortadoğu’da ve Kafkaslar’da uluslararası dengelerde önemli bir faktör olarak ortaya çıkıyordu. Devletin bu uyanışı ‘zor’la bastırması, 90’ların başında doruğa çıktı. Bu dönemde devlet, Kürtlerin dini duygularından da faydalanarak bu bölgede radikal dinci örgütlenmelere el altından destek attı. Bunu yıllar sonra bir Hizbullahçı şöyle değerlendiriyordu: “Cunta sol örgütleri ortadan kaldırmak için geldi ve solcular büyük darbeler indirdi. Biz bu sırada geniş kitle tabanını sahip değildik. Kadro hareketi olarak çalışmalarımızı sürdürüyorduk. Yaygın kitle bağlarımız olmadığı için ve öncelikle solculara saldırdığı için bizi pek etkilemedi. Darbe yemedik. Cunta daha sonra MSP’ye darbe indirmeye çalıştı, ama bu göstermelikti. 12 Eylül’ün baskı ve zora dayalı sağladığı sessizlik bizde çığır açtı. Binlerce İslamcı eseri tercüme ettik, ve kadrolarımızı inanç olarak güçlendirirken, teorik olarak zenginlik kazanmalarını sağladık. 1985-86 merkezi yapılanmanın sağlanması açısından önemli oldu.”
80’lere damga vuran Kürt gerçeği, 12 Eylül rejimi ile birlikte biraz daha kontrollü bir sınıra çekilen ve dahası ‘vurgucu’ kadroların ‘İslamcılaşarak’ Kürt yerleşim yerlerine yerleştirildiği, gerektiğinde ‘bağlarının çözüldüğü’ bir politikanın hayata geçirilmesinin de dayanağı oldu.
‘Zor’un artırılması doğrultusunda Genelkurmay ve Milli Savunma bütçesi artırıldı, silah alımları hızlandırıldı, Olağanüstü Hal başlatıldı, Kürt illerinde yaşam Batı’ya göre çok çok ayrı bir hal aldı. Bu durum, faaliyetlerini sıklaştıran kontgerilla için bulunmaz bir fırsattı. Bölgenin feodal yapısında gelen ‘kurumsallaşmalar’ da dikkate alınarak, A’dan Z’ye her şeyin tamamlandığı gizli bir örgütlenme kendini gösterdi. Merkezi çok uzaklarda, okyanusların ötesinde olan bu örgütlenmenin içinde kimler yoktu ki. Polis şefleri, generaller, istihbarat birimleri, mafya babaları, ülkücü katiller, tetikçiler, katliam zanlıları, politikacılar, aşiret reisleri ve tabi ki radikal İslamcılar. Bütün bu kesimlerden insanların hepsinin ‘soyağaçlarında’ dikkat çekici bir yan vardı. Polis şefinden generaline kadar herkes bir tarikatın, şeyhin ‘eniştesi’ydi. Elbirliğiyle hareket eden bu örgütlenmenin icraatları 90’ların başında, PKK’nin eylem grafiğine bağlı olarak had safhaya çıktı. Bu yıllar Kürt illerindeki gerçeğin, sürdürülen vahşetin ‘her türlü yolla’ üzerinin örtülmeye çalışıldığı bir dönem oldu. Öyle ki, gazeteci cinayetlerinden milletvekili cinayetlerine kadar hiçbir şeyin hesabı sorul(a)muyordu, faili ‘bulun(a)muyordu’.
SÜRECEK
Başa dön


|
Portre

John Bunyan
(1628 - 1688)

İngiliz din adamı ve yazar Bunyan, “Hac Yolunda” adlı yapıtı ile İngiliz romanının doğuşunu etkilemiştir.
1664’te iç savaşın başlaması ile Parlamento’nun yanında orduya katıldı ve 1667’ye kadar askerlik yaptı. İç savaşa katıldığı üç yıl içinde, Cromwell yandaşları arasında savaşan Quaker, Seeker gibi koyu Püriten tarikatından etkilendi. Ordudan ayrıldıktan bir süre sonra evlendi. Dindar bir aileden gelen karısı, çeyiziyle birlikte “Sıradan İnsan İçin Cennete Giden Yol” ve “Dindar Bir Yaşam Sürmenin Yolu” kitaplarını da getirmişti. Bu kitapları okuduğu sıralarda, geçmişte sürdürdüğü dindarca sayılmayan yaşantıdan büyük bir pişmanlığa kapılan Bunyan, 1650-1655 arasında bir çile ve onu izleyen aydınlanma dönemine girdi. En sonunda 1665’te Bedford ayrılıkçı kilisesine katılarak vaiz oldu.
Bunyan’ın günah ve kayıtsızlıktan dindarlığa geçişini anlatan ruhsal otobiyografi, bu türün başka örneklerinde de görüldüğü gibi, “Günaha Teşvik-Günah-Pişmanlık-Ödül” aşamalarını izliyordu.
1678’de “Hac Yolunda” yayınlandı. Bu yapıt “Christian” adlı başkeşişin, Umut, Cehalet, Dünyevi Akıl, Pişmanlık gibi alegorik, kişilerin arasında Tanrı yolunu buluşunu ve bu dünyadan öbür dünyaya geçişini anlatıyordu. Dinsel amaçlı bir yapıt olmasına karşın Hac Yolunda, anlatımındaki akıcılık, Bunyan’ın çocukluğundan beri betimlemelerindeki gerçekçilik nedeniyle hemen sevilen bir kitap oldu. Kişileri alegori geleneğine uygun biçimde soyut erdem ve kötülükleri temsil eder tarzda isimlendirilmiş olmalarına karşın, davranış ve eylemleriyle gerçek yaşamdan alınmışlardı. Bu yüzden ruhani bir hac yolculuğu olarak beliren olay örgüsü somut dünyada gerçek koşullar içinde gelişen bir serüvenler dizisi niteliği kazandı. Bu özelliği Hac Yolunda öncesi ve sonrası olmayan özgün bir yapıttır.
Bunyan Hac Yolunda’nın 1684’te yayımlanan ikinci bölümünde Christian’ın karısı Christiana’nın “hac yolculuğunu” anlattı. 1680’de “Bay Kötü Adam’ın Yaşamı ve Ölümü” ve 1682’de “Kutsal Savaş” adlı iki alegori daha yazdı.
Güncel Tarih

1837
PUŞKİN ÖLDÜ
Rus Şair-Yazar Puşkin, soylu bir ailenin mensubu olarak, iyi bir eğitim aldı. İlk şiirlerinde liberal fikirleri dile getirdi. “Gavriliada” adlı manzumesinde, geleneksel kurumları ve görüşleri tenkit etti, çok geçmeden sürgüne gönderildi. Yönetime, dine karşı eleştirel bir tarzı sürdüren Puşkin, bir düello sonucu yaralandı ve öldü. Eserleri arasında, ‘Ruslar ve Lyudmila’, ‘Bahçesaray Çeşmesi’, ‘Çingeneler’, ‘Yevngeniy Oryegin’, ‘Tunç Süvari’, ‘Bilyekin’in Hikayeleri ve ‘Maça Kızı’ yer alır.

1925
ŞEYH SAİT AYAKLANMASI
Koçgiri ayaklanmasında önemli darbe yiyen Kürt ulusal hareketi, Cumhuriyet’in ilanından sonra tekrar örgütlenmeye başladı. Gizli bir örgüt olan Azadi’nin 1924 yılında yapılan kongresinde, tüm ülkeyi kapsayacak bir ayaklanmanın örgütlenmesi kararı alındı. Şeyh Sait’in başında bulunduğu Azadi, ayaklanmayı başlattı. 15 Şubat’ta Darhin ele geçirilerek “Bağımsız Kürdistan”ın başkenti ilan edildi. Ayaklanma kısa sürede bastırıldı ve Azadi grubu dağıtıldı. Yeterince örgütlenmemiş aşiretlerin bu başarısız ayaklanması, Nisan’da tümüyle etkisizleştirildi. 4 Nisan’da yakalanan Şeyh Sait ve 47 arkadaşı, Eylül’de asılarak ilan edildi.

1969
6. FİLO PROTESTOLARI
İstanbul ve Ankara’da gençler, Amerikan 6. Filosu’nun gelişini protesto ettiler. Eylemlere karşı yapılan saldırıda 50’den fazla kişi yaralandı.
|
|

|