|
|
|
|
|
|
23/09/2008
SAĞLICAK
Celal Emiroğlu-celalemiroglu@yahoo.com
İşçinin sermayesi de sağlığı… Çalışma Bakanı Faruk Çelik için Tuzla tersaneleri, göreve geldiğinden bu yana tam bir kabus oldu. Öyle bir kabus ki sayın bakanın uykularını kaçırdı. Korku bazen bulaşıcı hastalık gibidir, etrafındakileri de etkisi altına alır. Nitekim Sayın Başbakan son günlerde sürekli Tuzla’daki iş kazaları üzerine konuşmaya başladı.
Tuzla patronları tarafından sık sık davet edilen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin yeni gemi inşasındaki yükselişi nedeniyle tersane işverenlerine övgüler diziyor. Başbakan’a göre iş kazalarındaki artış, hızlı büyümenin doğal sonucu! Başbakan, Türkiye’de bu kadar işsiz insan varken “işsizlik işsizlik” diye bağıranların “niçin kazalar yaşanıyor” diye sormasını anlamakta zorlanıyor. Başbakan “İşsiz aç öleceğinize tersanede tok ölün” demeye mi getiriyor?
İş bulduysanız daha ne istiyorsunuz?..
‘İş’ kapitalist sistemde “çalışanların gelir getirici etkinliği” olarak değerlendirildiğinden, yaşamını idame ettirecek gelir getiren iş bulunduğunda şükretmek gerekiyor!
Çevrenin ve toplumsal yaşantının insansı biçimde düzenlenmesi için insan gereksinimlerinin toplum yararına sağlanmasına yönelik örgütlenme süreci olan ‘üretim’ ya da ‘iş’, günümüzde “toplumsallaşma yolunda amaçlı ve bilinçli planlanmış bir etkinlik” olmaktan çıkartılmış, kâr hırsının parçası haline getirilmiştir.
Üretim araçlarının teknolojik gelişimi sonucu artan emek verimliliği ve beraberinde ortaya çıkan artı-ürün, egemenlerin her zaman ağzını sulandırmıştır. Ancak bu kadarı yetmiyor olsa gerek ki, büyük sermaye sahipleri en çok insan emeğinin verimliliğinin yani artı-ürünün daha fazla nasıl artırılabileceğini konuşuyor.
Başbakan’a ve büyük sermaye gruplarına göre Tuzla tersanelerinde yakalanan tarihi fırsat, bir tarafta “yıllık 2.5 milyar dolar döviz girdisi” diğer tarafta ise toplumsal sorun haline gelen işsizlik için kısmi çözüm sağlıyor. Böylesine bir ortamda emeğin arz-talep dengesine göre yönetilmesi, talep ve artı-ürün yoğunlaşmasını artırmaya yönelik yöntemleri gündeme getirmek ve hatta teşvik etmek gerekiyordu.
Nitekim Başbakan, “Yeni gemi siparişinde dünyada 5. sıraya, gemi inşasında ise 3. sıraya yükseldik” diyor. Yani yoğun talep nedeniyle kapasitemizin 5 katı fazla sipariş alıyoruz ve emek yoğunluğunu da talep yoğunluğu kadar artırmamız gerekiyor. Sonuçta ‘hızla büyüyoruz’ ve doğal (!) olarak da ölümler yaşanıyor.
“Ölümler yaşanıyor ama yıllık 2.5 milyar dolar döviz girdisi sağlanıyor” diyen patronların iftar yemeğinde Başbakan, tersanelerle ilgili sendikaların gösterdiği tepkiyi eleştirdi. Başbakan, “Bu sektörü dinamitlemeye kimsenin hakkı yok” diyor. Kapitalist kurguda patronlar rollerini iyi oynarken, sendikalar oyunu bozuyordu.
Problemlerden, sorunlardan bahseden Başbakan Erdoğan, “hem iş güvenliğinin ileri düzeye ulaştığı, hem de üretimin teşvik edildiği bir ortamın oluşturulmasını temenni ediyor”. Başbakan, “Denizcilik Müsteşarlığımız ve Savunma Bakanlığımız ve diğer taraftan sektör el ele vererek bu sorunu çözmek yönünde önemli adımlar atmaktadır” derken, iş kazalarıyla ilgili durumu ne kadar kavradığını da kanıtlıyor.
Kapitalist sistemde artı-ürün ile birlikte her ne pahasına olursa olsun ‘verimlilik’ anlayışı; zorunlu olarak esnek üretim, esnek istihdam, hukukun esnekleşmesini gündeme getirdi. Tuzla tersanelerinde de bu anlayışa uygun olarak insan emeğini kullanmanın yöntemleri belliydi; insanın en verimli olduğu dönemde, en az ücretle, en uzun çalışma sürelerinde, en kötü çalışma koşullarında çalıştırmak… Sürekli bir işsizler ordusu oluşturduysanız daha ‘yaşlı’ insan gücüne ise sistemde yer yoktur. Nitekim Tuzla tersanelerinin yaş ortalamasını almak olasıdır.
Tuzla tersanelerinde “iş” ile “sağlık” arasında nasıl bir ilişki kurulabilirdi?
İşçi iş göremez hale gelene kadar çalıştırılıyor; sağlığı bozulduğunda tek kullanımlık ‘disposable’ malzeme gibi kapının önüne bırakılıyor. Yeri her zaman pazardan doldurulabiliyor ve sıradaki ‘daha genç’ işçi üretim sürecine dâhil ediliyor. İşçinin ömrünün uzunluğu, yaşadığı sürece işçiden sağlanacak verimin yanında önemsiz kalıyor. Böyle bir ortamda, “kârın en üst düzeye çıkartılması” ile “işçinin sağlığının korunması” arasındaki çelişki uzlaşmaz hale geliyor. Sağlığa yönelik her yatırım işverenin kâr mantığına göre ek maliyet olarak algılanıyor ve sistemin işçiler için öngördüğü/örgütlediği sağlık hizmeti kâr mantığı dışına çıkmıyor/çıkamıyor.
Tuzla gerçeği ya da benzer durumlar tek tek patronların iyi ya da kötü niyeti ile ilgili değildir; egemen düşünce, emek gücünün değerini diğer metaların değeri gibi hesaplatıyor. Kapitalist meta üretiminde tek güdüleyici daha fazla kâr etmek ise elbette ki Başbakan tersane patronlarına tam destek verecektir.
İşverenlerin artı-ürün içerisinde sağlık için ayırdıkları bir pay da var. İşçinin yaşamının devamı, beklenen üretkenliği tutturması ve ertesi gün işbaşı yapabilmesi için asgari ölçütlerde sağlık hizmeti vermek zorunluluk olup; verilen sağlık hizmeti işçinin üretim kapasitesinin tamamlayıcı bileşenidir.
Kâr (artı-değer) içerisinde kârlılığı artıran en önemli pay, işçinin sağlığından çalınandır. Tuzla gerçeğinde de kâr, işçinin ölümü pahasına işçinin sağlığından çalınarak elde ediliyor. | |
|
|
|
|
|