www.evrensel.net  |  emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Hakkını arayanlara ya da insana yakışan onurlu bir yaşam talep edenlere, “beni yıkmaya çalışıyorlar” anlayışıyla tüm gücüyle yüklenen bu mekanizmanın, sıra vatandaşlarına hizmet etmeye geldiğinde, insanı kahreden bir acizlik sergilediğine bir kez daha tanık olundu.


 Güncel........................................Mehmet Özyazanlar

Devlet ve deprem
Kocaeli merkezli deprem, bir kez daha devletin foyasını açığa çıkardı. Bir kez daha devletin örgütlenmesinde tam bir “güvenlik” paranoyasının varlığı ve bu paranoyanın egemenliği hissedildi. Bir kez daha görüldü ki, devlet, yapılanmasını tümüyle “iç düşmanlar”, “dış düşmanlar” paranoyasını temel alarak oluşturduğu ve ekonomik olanaklarının önemlice bir kısmını da bu yapılanmanın gerektirdiği öncelikler doğrultusunda kullandığı için, yaşamın “güvenlik” dışındaki alanlarını boşveriyor, kendi haline bırakıyor.
Hakkını arayanlara ya da insana yakışan onurlu bir yaşam talep edenlere, “beni yıkmaya çalışıyorlar” anlayışıyla tüm gücüyle yüklenen bu mekanizmanın, sıra vatandaşlarına hizmet etmeye geldiğinde, insanı kahreden bir acizlik sergilediğine bir kez daha tanık olundu. Son yüzyılın Türkiye’de yaşanan en büyük deprem felaketi, devlet denilen çarkın, bu incitici, aşağılayıcı işleyişini bir kez daha tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.
Zamanında yapılan uyarılara kulak verilerek alınacak önlemlerle çok daha az bir yıkımla atlatılabilecek deprem, devletin geleneksel politikası ve bu politikanın kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan vurdumduymazlık nedeniyle tam bir katliam niteliğine büründü. Öyle ki, her koşulda devletin ve onun insanlar arasında çok büyük eşitsizlikler doğuran düzeninin kutsayıcısı olan burjuva yazarlar bile tanık oldukları görüntüler karşısında daha fazla dayanamadılar ve en büyük savunucusu oldukları ve hiçbir koşulda toz konduramadıkları “kutsal” devletlerine veryansın etmekten kendilerini alamadılar.
Kendi insanıyla sürekli çatışma içinde olan, kendi insanından korkan, tüm ilgi ve dikkatini, her türlü olanağıyla birlikte kendisini “yıkmaya” çalışan insanlara karşı bir savunma refleksinde odaklayan böyle bir devletin facia öncesinde yapılan onca uyarıya karşı, ‘öncelikli tercihler’ dolayısıyla sessiz kalması anlaşılmaz bir şey değilse de, facianın katliam boyutuna ulaşmasındaki pasif ama etkili rolü en duyarsız insanı dahi çileden çıkaracak nitelikteydi.
Aslında, normal zamanlarda bile sağlık, eğitim, altyapı gibi yaşama ait temel alanlara doyurucu bir ilgi göstermeyen, umut verici bir katkı sağlamayan devletten, böyle bir kriz zamanında, ne yapacağını bilememenin şaşkınlığı ve suçüstü yakalanmanın telaşı dışında bir şeyler beklemek de pek doğru sayılmazdı. Ancak yine de yaşanan büyük acının etkisiyle panik içinde çırpınan çaresiz insanlar, devletin kendi acizliğini göremiyor, ondan bir an önce “kurtarıcı” rolünün gerektirdiği hamleleri yapmasını umuyorlardı. Bu beklentilerin suya düşmesi ise hiç de uzun sürmedi. Çünkü sözkonusu olan hamleler aynı zamanda, zamana karşı amansız bir yarışı da gerektiriyordu. Ne var ki, yerine göre son derece hareketli ve dinamik performans gösterebilen bu aygıt, kendi varlığına yönelik bir tehdit içermediğini ve kendi güvenliğini doğrudan etkilemediğini düşündüğü bir konuda aynı performansı göstermeye hiç de niyetli görünmüyordu.
Yıllardır Marmara bölgesinde deprem olabileceğine dair uzmanların ve bilimadamlarının yaptığı uyarıları dikkate almayan, bu tür uyarılara kulaklarını tıkayan devlet, şimdi bu tür faciaların ardından en büyük sorumlunun kendisi olduğunu gözden kaçırmak için, her zaman yaptığı gibi üzgün görünecek, yaraların en kısa sürede sarılacağından söz edecek, geleceğe ilişkin olarak umut verecek ve vatandaşlarından bütün bu olup bitenlere karşın yine de kendisine güvenmelerini isteyecek. Yaşadıkları tarif edilmez acıların asıl sorumlusu olduğunu bir türlü algılayamadıkları devleti, hâlâ sıkıntıya düşüldüğünde sığınılacak bir baba olarak gören ve onun gerçek işlevini çözemeyen insanlar ise farkında olmadan bu acımasız, sömürü ve kanla beslenen çarka, gereksinim duyduğu en büyük gücü vermiş olacaklar.
"Marmara’da deprem senaryolarımız hazır"!
Her deprem felekatinin ardından akıllarda sadece deprem bölgelerinde yaşananlar ve devletin halka ne derecede önem verdiği kalmıyor. Akıllarda kalan diğer bir nokta ise devletin birinci dereceden yetkililerinin depremzedeleri ve halkı çileden çıkaran açıklamaları oluyor. Son yaşanan İzmit depreminin ardından ırkçı ve tehditkâr bir üslûpla deprem bölgelerine gelen yabancı yardımları kabul etmeyen Sağlık Bakanı Osman Durmuş gibi Adana depreminin ardından Meclis Genel Kurulu’ndan yaptığı açıklamalarla dönemin Bayındırlk bakanı Yaşar Topçu da hafızalarda.
Bayındırlık eski bakanı Yaşar Topçu, 30 Haziran 1998 tarihinde TBMM Genel Kurul toplantısında yaptığı konuşmada, devletin Adana’da meydana gelen depreme hazırlıksız yakalandığı yönündeki eleştirilere, “İstanbul, İzmir, Bursa, Sakarya gibi depreme maruz kalan bölgelerde de deprem senaryolarımız hazırdır. Böyle bir şeyle karşılaşıldığı zaman ne yapılacağı önceden belirlenmiştir” diye karşılık vermişti. Topçu tutanaklarda kalan konuşmasında Türkiye’nin Japonya’dan bir eksiği olmadığını savunurken, Türkiye’de yüzlerce deprem istasyonu bulunduğunu belirterek yeni bir depreme karşı hazırlıklı olduklarını öne sürmüştü. 1995 Dinar ve 1998 Adana depremlerinden sonra özellikle bölge milletvekilleri illerinde gördükleri eksiklikleri Meclis Genel Kurulu’na taşıyarak hükümeti yeni felaketlere karşı hazırlıklı olması konusunda uyardı. Daha bir yıl önce ANAP’ın Bayındırlık ve İskan Bakanı Yaşar Topçu bu milletvekillerine seslenirken yeni bir depreme karşı hazırlıklı oldukları konusunda garanti vermişti. Topçu, 30 Haziran 1998’de TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, Adana’da enkaz altındaki insanların kurtarılması için hummalı bir çalışma yürütüldüğü saatlerde, Marmara depremiyle adeta yerle bir olan Sakarya ile depremden önemli ölçüde etkilenen İstanbul ve Bursa’nın da bulunduğu illerde bir deprem halinde kimin ne yapacağının, nasıl harekete geçileceğinin belli olduğunu, deprem senaryolarının hazır olduğunu bildirerek güvence vermişti. İddialı konuşmaları özellikle Adana milletvekillerinin tepkisine neden olan Topçu daha da ileri giderek deprem kuşağında olduğu için sık sık ciddi depremler yaşanan, buna karşılık ileri bir teknoloji geliştirerek zararları azaltan Japonya ile Türkiye’yi karşılaştırarak, “Türkiye’nin Japonya’dan eksiği olmadığını” savunmuştu. Topçu’nun “hazır” dediği, deprem sonrasında hangi birimlerin nasıl hareket edeceğini gösteren senaryolara karşın, hükümetin iki gün boyunca haberleşmeyi bile sağlayamadığı Marmara depreminde, geç müdahale ve organizasyon bozukluğu nedeniyle kurtarma çalışmalarından beklenen sonuç alınamadı. Gıda, ilaç ve sağlık personeli ile altyapı eksikliklerinin uzun süre giderilmemesi sonucu da hayatta kalan depremzedelerin salgın hastalık tehlikesiyle karşı karşıya bırakıldığı Marmara’da yaşanan dram sürerken, bu tablonun yaşanmayacağı garantisini bir yıl önce veren Topçu’nun o gün için milletvekillerinin tepkisini yatıştırdığı tutanaklara yansıyan konuşması şöyle:
‘Takdir-i ilahi’
“Yıkılan binaların müteahhitleri, benim müteahhitlerim değil, Bayındırlık Bakanlığı’nın müteahhitleri değil. Şayanı şükrandır ki, devlet yapıları, ufak tefek sıva çatlakları dışında, bu depremde zarar görmedi; bunlar, tamamen kişilere aittir.
Can kaybının bu kadar çok oluşunun sebebi, Seyhan’daki apartmanda 8 kişilik bir ailenin ilaveten misafir olarak bulunmasıdır. Ceyhan’daki iki apartmanda hanımların gününün olmasıdır -birinde 30, birinde 25 kişinin olduğu söyleniyor- bir apartmanın pansiyon olarak kullanılması ve altındaki garajda araba sahiplerinin bulunmasıdır. Bu yüzden can kaybımız, maalesef çok olmuştur. Köydeki 10 ölünün sebebi de, askerden gelmiş bir köy delikanlısına “hoşgeldin” demek için, halkın, o apartmanda toplanmış olmasıdır. Tesadüf, takdiri ilahi -köydeki de apartmandır-bu apartmanlar denk gelince can kaybı çoğalmıştır.
‘Japonya’ya muhtaç değiliz’
Burada şu hususu belirtmek istiyorum: Türkiye’nin deprem haritası var. Bütün matematiksel ve jeolojik bilgiler, bakanlığımın Afet İşleri Genel Müdürlüğü’nde, kompütürde, bölge bölge, adeta metrekare hesabıyla mevcuttur. Bu konuda Japonya’ya falan muhtaç değiliz.
‘Depreme hazırız’
Buradan Türk halkına ifade etmek istiyorum ki, bu konuda dünyada en ileri olan ülke Japonya’nın elinde bulunup da Türkiye’de bulunmayan hiçbir araç gerecimiz yok; hepsi mevcut. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Sakarya gibi depreme fazla maruz olan bölgelerde de, deprem senaryolarımız hazırdır. İstanbul, 1894 depremi senaryosu elimizde hazırdır. Bunlar, zamanında hazırlanmış, böyle bir şeyle karşılaşıldığı zaman ne yapılacağı önceden belirlenmiştir. İzmir’inki bitmek üzeredir. Yani, rapor geliyor da, bunları hasıraltı ediyor falan değil kimse. Şu anda 60 tane ekip orada tespit yapıyor. Üniversitenin uzmanları dahil, Ortadoğu Teknik Üniversitesi uzmanları dahil, ayrı ayrı ekipler burada çalışma yapıyor.”

Başa dön


Portre

İlhan Erdost
(1944 - 1980)
Hiç bu kadar kararmadı gökyüzü
Hiç bu kadar kirlenmedi sular
İnsan insana bu kadar uzak değildi
Böyle kaçırmazdık birbirimizden gökyüzünü Küçük bir kız şimdi babasını sorar
Hadi yanıtlayın kızartıp yüzünüzü
Yayıncı İlhan Erdost 17 Aralık 1944’te Tokat’a bağlı Artova’da doğdu. İkinci Dünya Savaşı’nın sıkıntılarıyla boğuşan ailesinin maddi sıkıntısı nedeniyle ilkokulu köyünde okudu.
Ortaokula gönderilmeyen İlhan Erdost’u babası bir berberin yanına çırak olarak verdi. Ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost’la birlikte Ankara’ya giden İlhan Erdost’un yaşamı ve dünyaya bakışı burada şekillenmeye başladı.
Ağabeyinin içinde yetiştiği Atatürkçü düşünceyi özümseyerek, lise yıllarını bu duygular altında geçirdi. 27 Mayıs 1960’ın yarattığı ‘yeni coşkuyla’ yaşanan lise dönemi, onun düşünce dünyasının donanımına büyük katkılarda bulundu.
Düşünceye vurulan kelepçeyle, ortaokul yıllarında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne konulan ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost’un başına gelenler ile tanıştı. Lise eğitiminin ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Bölümü’ne girdi.
Muzaffer Erdost’un kurduğu Sol Yayınları’nın başına geçen İlhan Erdost, fakültedeki tek dersini yayneviyle yakından ilgilenmekten dolayı veremedi. Ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost 12 Mart 1971 askeri darbesinin hemen ardından tutuklanıp hüküm giyince, Sol ve Onur yayınlarının yönetimini üstlendi. 12 Eylül 1980 sonrası yasak yayın bulundurmak iddiasıyla gözaltına alınan İlhan Erdost, Ankara Mamak Askeri Cezaevi’nde 7 Kasım 1980’de askerler tarafından dövülerek öldürüldü.
Güncel Tarih

1996
HADEP’E KOMİK İDDİANAME
23 Haziran 1996’da yapılan HADEP 2. Olağan Büyük Kongresi’nde yaşanan “bayrak indirme” provakasyonu bahane edilerek yurt çapında estirilen şovenist dalgadan sonra üç HADEP’li kontgerilla tarafından katledildi. 41 HADEP’li ise tutuklanarak cezaevine konuldu. Tutuklananlar hakkında Ankara DGM savcısının hazırladığı iddianame düzmece “kanıtlar”la doluydu. 97 sayfalık iddianamede DGM savcısı, HADEP’in amblemi bulunan tşört giymeyi suç olarak gösterirken, özel televizyon kameralarına saldırmayı da PKK üyesi olmanın kanıtı olarak gösterdi. İddianamede birçok yasal dergi ve kitap da HADEP-PKK ilişkisine kanıt olarak gösterildi. Tüm bu düzmece kanıtların komikliğine bakıldığında saldırının önceden planlandığı, kanıtların ise buna uydurulduğu açığa çıkmaktadır.

1968
PASİFİK’TE HİDROJEN BOMBASI DENEMESİ
Fransa, Pasifik’te ilk hidrojen bombası denemesini gerçekleştirdi. Yeryüzünün ekolojik dengesini bozan; yer sarsıntılarına, depremlere, birçok canlı türünün ve yeşilin yokolmasına neden olan hidrojen bombası denemeleri ilk olarak 1951 yılında ABD tarafından Pasifik’te gerçekleşmiş, Japonya’ya bağlı birçok adada yüzlerce insanın yaşamına mal olmuştu.

1998
HYUNDAİ İŞGALİ SONA ERDİ
Güney Kore’nin Ulsan şehrindeki Hyundai fabrikasında çalışan binlerce işçinin aileleriyle birlikte başlattığı fabrika işgali, sendika ve patronların anlaşması ile sona erdi.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net