www.evrensel.net  |  emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Çizgi ____ Başyürek Altın
İşyeri örgütlülüğü

Durum ____ Ahmet Yaşaroğlu
“Münferit”

Cımbız ____ Özgür Bilge
Spor, politika ve medya...

Yaşama Kültürü ____ Cengiz Bektaş
Kimin için, ne için ulaşım?

  Çizgi..........Başyürek Altın

İşyeri örgütlülüğü

İşyeri temsilciliği, işçi sendikalarında olduğu gibi kamu emekçileri sendikalarında da sendikal örgütlenmenin vazgeçilmez temel dayanaklarından biridir. İşyerlerinin, sendikal faaliyetin yürütüldüğü esas alanlar olması, işyeri temsilciliğinin sendikal örgütlenmedeki önemini açıkça ortaya koymaktadır.
Sendikanın üst organlarında üretilen politikaların, alınan eylem kararlarının işyerlerine (üyelere) taşınmasında; üyelerin öneri, eleştiri ve taleplerinin sendikanın üst organlarına iletilmesinde ve üyelerin işyeri ile ilgili sorunlarının çözümü, taleplerinin karşılanması için (sendika tüzel kişiliğini temsilen) işveren temsilcisi ile muhatap olma, işyeri temsilciliğinin yüklendiği hayati işlevlerdendir. Bu boyutuyla işyerlerinin sendikaya taze kan üreten ve sendika üst organlarında alınan kararları pratiğe taşıyan birimler olduğu kabul edilirse; işyeri temsilciliğinin de üretilen kanın yukarıya (sendika üst organlarına), alınan kararların da işyerlerine taşınmasında görev yapan hayati bir kanal (damar) olduğu söylenebilir. Bu nedenle sendikal sorunlara ve eylem kararlarının hayata geçirilmesine ilişkin yapılan toplantılar ve tartışmalarda “yüzümüzü iş yerlerine dönelim” ifadesi sıkça kullanılır. İşyeri temsilciliği ve işyeri örgütlülüğünün ve sendikal örgütlenme ve mücadeledeki öneminden sıkça söz edilse de kamu emekçileri sendikalarının hemen tümünde senndikal örgütlenmenin temel dayanaklarından olan işyeri örgütülüğü ve işyeri temsilciliğinde istenilen hedeflere ulaşılamamıştır. Bu gerçekliğin çeşitli nedenlerinden söz edilebilir. Mücadelenin yükseldiği, kamu emekçilerinin taleplerinin ülke gündemine oturduğu dönemlerde oluşan olumlu havanın sağladığı moral ve motivasyonla işyerinde yaşanan canlılık ve örgütlü davranışın sendikal zeminde yeterince değerlendirilememesi nedenlerden biridir. Sürekli, sistemli bir sendikal eğitimin olmaması kamu emekçilerinin talepleri doğrultusunda belirlenen eylem programlarının merkezi kararlarla iptal edilmesi, siyasal iktidarların çeşitli taktikleri karşısında temel sendikal ilkelerde yapılan esneme ya da küçük çıkarlar için taviz verme tutumu; grup çıkarlarını kamu emekçilerinin çıkarlarının önüne koyma; işyeri temsilciliklerinin sendikanın ilke ve politikalarını temel alan işyeri faaliyetlerinde işveren temsilciyle karşı karşıya geldiği durumlarda sendika üst organlarından yeterince destek görmemesi, diğer önemli nedenlerdendir. Üyeleri doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen toplumsal, siyasal gelişmeler karşısında sendika genel merkezlerinin sessiz kalması, işyerlerinde yaşanan olumsuzlukları artıran diğer bir nedendir. Son 7-8 ayda sistemli bir şekilde kışkırtılan şovenizmle toplumun ve onun bir parçası olan kamu emekçilerinin önemli bir bölümünün kendi sorun ve taleplerine yabancılaştırılması karşısında sendikaların sessiz kalması bu durumun somutlanmış şeklidir...
Sonuçta kamu emekçileri hareketi bugün kendi içinde birçok bakımdan ciddi sorunlar yaşamaktadır. Hareketin sorunlarının çözümü yolunda atacağı ilk adımlardan biri kendi güç ve örgütlülüğüne dayanarak yeniden fiili-meşru mücadele çizgisine dönmesi olacaktır. “Yüzümüzü işyerlerine dönelim” söylemi o zaman taşıdığı anlama uygun bir faaliyete dönüşecektir.

 
Başa dön

  Durum..........Ahmet Yaşaroğlu

“Münferit”

Son yıllarda “münferit” sözcüğü ile epeyce tanışıklığımız oldu. Bu sözcük, genellikle çeşitli devlet görevlilerinin yüz kızartıcı, yasadışı işlere bulaştıklarında ve bunların bir biçimde ortaya çıkması durumunda devlet tarafından yapılan açıklamalarda kullanılıyor. Devlet yetkilileri azametle ortaya çıkıyor ve herkesin rahat olmasını, birkaç keyfi davranışın üstesinden gelineceğini, devlete güvenin sarsılmaması gerektiğini söylüyorlar. Ancak son yıllarda bu tür olaylar o kadar çoğaldı ki, olağan görevlerini yerine getiren, işleri bu olan tek tük devlet görevlileri olunca, bu durum gericilik tarafından övgüye layık bulunur, neredeyse göz yaşları ile karşılanır oldu.
Son zamanlarda sık sık gündeme gelen telefon dinleme olayı da bu tür olaylardan biri. Devletin polisi, diğer “güvenlik” güçleri hemen hemen tüm yurttaşların telefonlarını dinleyecek teknik aygıtlarla donatılmış durumda. Yani mekanizma hazır. Bu mekanizmayı istedikleri gibi kullanıyorlar. Ama onlar bu olanağı çeteleşmiş devlet içindeki hesaplaşmalarda da kullanmaya kalktıklarında işler biraz karışıyor. Dinlenenler arasına Başbakan ve Cumhurbaşkanı da karışınca, bu işe bir disiplin getirme tartışmaları yeniden alevleniyor.
Bir süre önce Hürriyet gazetesinin yöneticilerinin telefonu dinlendiğinde ve konuşulanlar yayınlandığında, bu olay, ucu kendilerine dokunduğu için gazete tarafından şiddetle eleştirilmişti. Ertuğrul Özkök oldukça dokunaklı, ama ikiyüzlülüğü hemen sırıtan yazılar yazdı. Aynı gazetenin, bu türden başka olayları polisin, güvenlik güçlerinin başarısı diye taktim ettiği ise çok iyi biliniyor. Görünüşte antidemokratik uygulamalara karşı olanlar bile yeri geldiğinde, “devletin çıkarları, laikliğin korunması, bölücülüğün, terörün önlenmesi” kılıfları altında olan biteni savunabiliyorlar.
Her ne kadar bu tür olaylar münferit diye geçiştirilmeye çalışılsa da, bu son telefon dinleme olayı olmayacak. İşkence yapmanın, rüşvet almanın, kendilerine özel çıkar sağlamanın, sorgusuz sualsiz adam öldürmenin vb’nin münferit olaylar olmadığı gibi. Bundan sonra da bu işlere bulaşmış “disiplinsiz” görevlilerle, “birkaç kendini bilmez kanı bozukla” sık sık karşılaşacağız! Yine göreceğiz ki olayların üstünün örtülmesi için devlet tarafından her türlü çaba gösterilecek.
Gerçekte de bu tür olaylar ne “münferit” ne de “disiplinsiz” birkaç görevlinin işi. Eğer bir egemen sınıf, terörle mücadele adına kendi devletini, yurttaşların en küçük demokrasi isteğini boğmak üzere yapılandırmış ve donatmışsa, bu mekanizmanın bu tür işlerde de kullanılması kaçınılmazdır. Örneğin telefon hatlarının emniyet üzerinden dağıtıldığı çok iyi bilinmektedir. Artık bu saatten sonra bu mekanizma gerekli, ama şu işler için kullanılmasın denilemez. Buna karşın göreceğiz ki, bu işin “yasal bir çerçeveye” oturtulması söz konusu olduğunda, bugün bu tür olayları eleştiren tüm gerici çevreler, bugüne kadar olduğu gibi, böyle bir düzenlemenin yanında yer alacaklardır.
Çünkü gericilik çok iyi bilmektedir ki, bugün bazıları basına sızan ve genellikle devletin kirli işlerini açık eden bu tür olayların asıl hedefi halktır. Çeteler arasındaki dalaşmanın er veya geç bir çözüme kavuşacağı umulmaktadır. Nihayetinde işin skandal boyutlara erişmesi önlenebilir vb... Gericilik için emekçi halkın zapturapt altına alınması, toplumda güvensizlik ve korku yaratılması ve yayınlaştırılması çok daha önemlidir.
Bu nedenle işkence, kaybetme, düşüncelerini dile getirmekten dolayı cezaya çarptırılma, keyfi biçimde işten atmaların vb...nin sıkça yaşandığı bir ülkede sorun gelip demokrasi yoksunluğuna, demokrasi için mücadeleye dayanmaktadır. Demokrasi bu tür kirli işleri önlemede kesin bir çözüm değilse de, halkın demokratik bilincinin gelişmesi, keyfiliklerin sınırlandırılması, tüm devlet mekanizmasının demokratikleştirilmesi açısından bir ilerleme olacak, sorunun kesin çözümü için zemini olgunlaştıracaktır.
Her olayda bir kez daha görülmektedir ki, tüm gerici uygulamalara ve yasal düzenlemelere karşı olduğu gibi, bu tür olaylarda da demokrasi bayrağını yükseltmek işçi sınıfının üzerine kalmıştır. Toplumun başka herhangi bir sınıfının, ya da tabakasının gericiliğin üzerine tutarlı bir biçimde gitme potansiyeli bulunmamaktadır. Sonuçta iş gelip dinleme aygıtlarının fişlerinin çekilmesine değil, işçi sınıfının önderliğindeki emekçilerin sermaye düzeninin fişlerini çekmesine dayanmaktadır! Dinlenen telefonlarda ortaya dökülen kirli bağlantılar, bunun için mücadelenin zorunluluğunu açıkça göstermektedir.

  Başa dön

  Cımbız..........Özgür Bilge

Spor, politika ve medya...

Geçtiğimiz haftanın gündemini en çok meşgul eden konularından biri, Galatasaraylı futbolcu Hakan Şükür’ün evliliği ve düğünü idi. Günler, hatta aylar öncesinden tantanası yapılan düğün, sonunda 1200 kişinin katılımıyla Hilton Oteli’nde ‘görkemli’ bir şekilde yapıldı. Basına kapalı olan, sadece TRT ve Anadolu Ajansı’nın izlemesine izin verilen -son dönemde moda olsa gerek- düğüne, birçok ünlü (!) kişi katıldı. Ancak düğün bittikten sonra bile tartışmalar devam etti.
Tartışmaların yoğunlaştığı noktalar; ilk olarak düğünün maliyeti (ortada dolaşan 150 milyar gibi bir rakam var) oldu. Hakan Şükür geçtiğimiz hafta Finlandiya karşısında oynayan milli takımda 2 gol atmış ve daha sonra oğullarını kaybetmiş asker anneleri ile Edirnekapı Şehitliği’nde, karşılaşmada diğer golleri atan Tayfur Havutçu ile resimler çektirmiş ve “Gollerimizi şehitler için attık” demişlerdi. Tüm bunlar üzerinden, medyada böyle şatafatlı bir düğünün neden yapıldığı bu paranın “şehit ailelerine bağışlanması” ya da daha “hayırlı” bir işte kullanılmasının daha anlamlı olacağı üzerinden bir tartışma yaratıldı. Kimi bunları savunurken, kimi de Şükür’ü destekleyerek, böyle bir düğünü çoktan hakkettiği noktasından yaklaşarak onu savunmaya çalıştılar. Bunların başında da medyanın iki “renkli” yazarı geliyor.
Biri, açılışların, güzellik yarışmaların, defilelerin faal adamı, bir sevgi pınarı Hıncal Uluç. Uluç köşesinde yazdığı yazıda Hakan’ın tek yanlışının mezarlığa giderek o resimleri çektirmiş olması olduğunu belirterek, futbol ile bu konunun ilgisinin olmadığını (bizce de öyle) söylemiş, “beylik klişelerle ucuz solculuk yapmaya, insanların tertemiz kazançlarını, canlarının istediği gibi harcamalarına karışmaya sakın kalkışmayın” diye de bu insanları uyarmış. Tabii Uluç’a katılmamak elde değil! Geçtiğimiz sezon iki yıllık transfer karşılığı 4 milyon dolar (şimdinin parasıyla 1.6 trilyondan daha fazla) gibi bir paraya imza atan ve iddialara göre de transfer ücretini Maliye Bakanlığı’na 35 milyar gibi aldığının yanında komik bir rakam olarak gösteren bir kişinin böyle bir düğün yapmasını eleştirmek ucuz solculuk olabilir! Kaldı ki iddiaların gerçek olmadığını sadece bir iddia olduğunu düşünsek bile, bu paranın orta halli geçinen bir insanın ömrü hayatı boyunca bir arada göremeyeceği bir meblağ olduğunu gözönüne alarak, kendi deyimleriyle “topluma malolmuş” bu insanların böyle bir eylemde bulunması ne kadar anlamlı. Ağızlarını her açışlarında, “İnşallah”ı dillerinden düşürmeyen, en ufak bir karşılaşmayı “65 milyon arkamızda, şehitlerimiz için oynadık” gibi sözlerle bir milli dava haline getiren ve bu konuda özellikle de medyadan sürekli destek bulan bu insanların böyle bir işin içinde yeralmaları ne kadar ahlâka uygun.
Özellikle transfer ayının başladığı bugünlerde, futbolcuların akla hayale gelmeyecek rakamları telafuz ederekten, topluma, isteyerek veya istemeyerek “Bırakın çoluğunuz çocuğunuz da bizim gibi olsun kendisini kurtarsın” yollu mesajlar göndererek resmen toplumla dalga geçtikleri ülkemizde, topluma “örnek” olmuş “manevi hissiyatı kuvvetli” bir sporcunun böyle bir davranışta bulunması da tartışılacak konular arasında. Ama Uluç, son noktayı gene koyuyor; “Düğün bu ulusun binlerce yıllık geleneği, 40 gün 40 gece düğün hangi ulusun folklorunda var” diyor. Tabii bizim bu yazdıklarımız Uluç ve türevleri için “ucuz solculuk edebiyatı” olacak, ama ne yapalım? Ülkemizin gerçeği böyle. Hayat sadece, defilelerden, açılışlardan, güzellik yarışmalarından, insanı moron yerine koyan sevgi sözcüklerinden ibaret değil.
Hürriyet gazetesinin ele avuca sığmaz çocuğu Fatih Altaylı ise olaya biraz daha farklı bakarak “Bu ülkede kaçakçının, vurguncunun, iş bitiricinin Hilton’da düğün yapmaya hakkı var, Hakan’ın yok. Neden, çünkü Hakan bu milletin göğsünü kabartıyor. Hiçbir alanda gol atamadığımız Avrupa’ya her çıktığı maçta gol atıyor. Hem Galatasaray’la hem mili takımla Avrupa’da yüzümüzü güldürüyor” demiş. Doğrudur, Şükür’ün attığı her gol, kazandırdığı her maç yıllardır Avrupalılar karşısında bir kompleks içinde olan, “Türk’ün Türk’ten başka” dostu yoktur diye kendilerine hayali düşmanlar yaratanların yüzünü güldürüyordur. Futbol gibi, milyonları doğrudan ilgilendiren bir spor olayının bu etkisi doğaldır. Ancak “zafer”in ertesi gününde, ülkede değişen gene bir şey yoksa, sefalet ücretine çalışanlar gene aynıysa, düşündüklerini söyleyen, yazan, ifade edenler (Altaylı gibiler değil tabii) gene baskı altındaysa, okumak gene ayrıcalıklı olanlara ait bir hak olarak görülüyorsa ve hala ülkenin bir bölgesi kanıyorsa, böyle bir gülmenin, böyle bir sevinmenin kimseye bir yararı olamaz.
Altaylı yazısının bir yerinde şöyle diyor; “Eroin kaçakçısı, vergi kaçakçısı, hırsızı, uğursuzu, istediği yerde düğün yapar, ona bir şey demeyiz; bu vatanın bayrağını tırmandıran bir evladı düğün yapar, kızarız. Ayıptır yahu ayıptır” Şimdi biz de bir ayıp işlememek için, hakkında geçtiğimiz dönem, çete kurmaktan soruşturma açılan, milletvekili dokunulmazlığı kaldırılan ancak bu dönem tekrar aynı zırh altına giren Mehmet Ağar’ın, gene çete kurmaktan tutuklanıp cezaevine giren “ülkücü delikanlı” Sedat Peker’in, bu “vatan evladı”nın düğününde ne işleri olduğunu sormayacağız. Neme lazım özellikle son dönemlerde “bölücülük” histerisine kapılan Altaylı, böyle sorular karşısında bizi de “vatan haini” ilan edebilir!
Sonuçta, tartışması bol, magazini bol, gösterişi bol, sıfırı bol ve çetecisi bol bir düğün izledik geçtiğimiz hafta. Ülkenin en önemli sorunlarından biri de halloldu böylece. Çifte mutluluklar dilerken, düğün pastasının kaç katlı olduğunu, düğünde nelerin ikram edildiğini, kimin ne giydiğini, kimin kimle geldiğini topluma iletmeyi bir görev bilen “sorumlu haberciler”e de geçmiş olsun diyoruz. Bu işten de yüzaklarıyla çıktılar!

  Başa dön

  Yaşama Kültürü..........Cengiz Bektaş

Kimin için, ne için ulaşım?

Ulaşım bir uzmanlık işidir deseler kim karşı çıkabilir?
Öyledir gerçekten...
Ama, ulaşım işi yalnızca uzmanına bırakılabilir mi?
Ulaşım sorununa bakış açımız, sorunsalı tümüyle değiştiriyor. Örneğin insanlar, kültür özeklerinden, kültür etkinliklerinden, doğal varlıklarımızdan, denizden, ormandan, güzelliklerden en çok, hem de eş yararlanabilmeliler” derseniz, birçok yerde bugünkü ulaşım ağını toptan değiştirmek gerekmez mi? İnsanlar, şuradan şuraya, saatte yüz yirmi kilometre hızla gidebilmeliler derseniz başkadır, tadını çıkara çıkara altmış kilometre hızla gidebilmeliler derseniz başkadır.
Her konuda olduğu gibi, burada da, “Kim, neye, ne amaçla çözüm arıyor? Toplumun yararı nerede?” soruları elbette can alıcı sorular. İstanbul bile, son on yıllarda, hallaç pamuğu gibi atıldı. El değdiremeyecekleri kimi kilit noktaları olmasa (camiler vb.) vay ki vay...
Şişhane’ye bakın bir alan kaldı mı orada?
Taksim, bir “kentsel oylum” sayılabilir mi?
Eminönü’ne bakın! İnsanlığımdan utanıyorum her gidişimde...
İnsanlığın nasıl hiçe sayıldığının en açık seçik kanıtı Eminönü alanı... Düşünün, binlerce yıllık koskoca bir alanı, tümüyle, teneke kutuların ulaşımına veriyorlar. Bunların akılları nerelerinde?..
Düşünün, son yıllarda yapılan, yapıların hangisine yaya ulaşım çözümlenmiş doğru dürüst... İstanbul’un gökdelenlerine bakın, arabası olmayanlara yüz veriyorlar mı?
İstanbul yarımadası sahil yoluyla çevrilmedi mi?
Hele en son girişim... Eski İstanbul’un altına metro tasarlanması....
Bunlar gerçekten göçebe... Çölün altından geçiyorlar sanki... Bütün Türkiye’yi bu kafalar çölleştirecekler bir gün gerçekten... Duymuşsunuzdur, İda’nın (Kaz Dağı’nın) suya değen eteklerinden hız yoluyla geçeceklermiş... Ayvacık’tan Küçükkuyu’ya on dakika daha erken varacaklar böylece... Bunun için mi yapacaklar bu işi sanıyorsunuz? Yok canım! Elbette orayı da, oraları da parsellemek için...
Boğazlarına dizilesiceler...
Yarım milyon zeytin ağacını keseceklermiş.. Elbette bin yıllıkları da..
Ne zaman sahip çıkacağız ülkemize?

 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net