|
|

|
           


FORUM (5)...............................Hazırlayan: Fatih Polat

|

Kürt sorunu ve çözüm tartışmaları

Sorular
- Kürt sorunu, Öcalan davası vesilesiyle birkez daha yakıcı bir şekilde tartışılıyor. İçinde bulunduğumuz aşamada Kürt sorunun çözümü nasıl mümkün olur? Nelerin yapılması, ne gibi adımların atılması gerekir?

- Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, daha önce “Kürt realitesini kabul ediyoruz” demişti. Şimdi gerek Cumhurbaşkanı’nın, gerek Başbakan’ın, gerekse diğer üst düzey yetkililerin konu ile ilgili açıklamalarına bakınca, Kürt realitesini kabul etmenin bile çok gerisinde durdukları hissediliyor. İçinde bulunduğumuz dönemde, yakın gelecek için devletin, ‘barış’ vb. çağrılara yanıt verme, bu yönde esneme ihtimalini görüyor musunuz?

- Kürt sorunu ile ilgili olarak devlet şu anda sizce nasıl bir strateji izliyor?

- ABD, Almanya gibi ülkelerin Kürt sorunu konusunda belirli bir strateji izledikleri ve bunu daha önce de değişik vesilelerle dile getirdikleri biliniyor. Bu iki ülke ve konuyla ‘ilgi’ gösteren benzer ülkeler sizce bugün nasıl bir strateji izliyorlar?
Gazeteci-Yazar Ertuğrul Kürkçü:
‘Kalıcı çözüm uzak görünüyor’
Kürt sorununun nihai olarak çözümünden söz edecek olan herkesin, esasta bir bölgesel çözümü gözönüne alması gerekirdi. Bunun nedeni hepimizin bildiği gibi, Kürtler’in dört ülkede -Türkiye, Suriye, İran, Irak- bölünmüş halde yaşıyor olmaları. Parçalardan birinde ortaya çıkan değişiklik, diğer parçaları, bu parçalarda yaşayan Kürtleri olduğu kadar, birbirleriyle rakip diğer devletlerin çıkarlarını da yakından ilgilendiriyor, işin içine sokuyor, bu nedenle, bir parçada “demokratik” anlamda çözüldüğü düşünülebilecek sorun, bölgesel ölçekte sürüyor, ya da o parçada bir süre sonra kötüleşebiliyor. Örneğin Irak Kürtleri 1960’larda çok büyük kazanımlar elde etmiş olmalarına karşın, İran-Irak, Irak-Türkiye karşıtlığını manipüle eden ABD müdahaleleriyle durum bir anda tersine dönebilmişti.
Ancak, kısa vadede uluslararası bir kargaşaya yol açmayan, devletlerarası bir savaşı kışkırtmayan bir “bölgesel çözüm”ü hayal bile edemiyoruz.
O yüzden sorunun kapsamına birebir tekabül etmese de “çözüm”e benzer bir şeyden söz etmeye başlamak için sorunun alanını ister istemez, I. Dünya Savaşı sonrasında Lozan Antlaşması’yla belirlenen sınırlar içinde tanımlamamız gerekiyor. Türkçesi, büyük ölçekli sınır değişikliklerine yol açabilecek, bugünkü toprağa dayalı statükoya meydan okuyacak bir “çözüm”, neredeyse bütün dünyayı işin içine sokacağından bir çözümden çok bir kaos vaadeder görünüyor.
Bir çözüm, bu eğer bir devrim olmayacaksa, kaçınılmaz olarak, devletin iktidarını icra ediş biçiminde bir değişimi, bir reformu varsayıyor. Bu bağlamda, üç özneden söz etmemiz gerek: Devlet/hakim sınıf, PKK/Kürtler, Sol. Uluslararası güçlerin bu denklemdeki rollleri, bu üç öznenin neyi gerçekten isteyip, neyi istemediğine bağlı olarak değişir, talidir.
Kısa vadede bir reform zemini oluşturulacaksa ilk ve en önemli adımlar şunlar:
1. Öcalan’ın idam edilmemesi ve -savaş suçlarını kapsam dışı bırakan-bir genel siyasal af çıkarılması;
2. Devletin “askeri çözüm” dayatmasından ve bununla ilgili düzenlemelerden (Koruculuk, OHAL, Özel Tim, Terörle Mücadele Yasası vb.) vazgeçmesi ve Kürt kimliğinin yasallaşmasını içine sindirmesi;
3. PKK’nin silahlı mücadeleye son vermesi, yasal alana çıkmaya hazırlanması, bir “bağımsız Kürdistan” perspektifiyle büyük devletlerle ve Türkiye’nin bölgesel rakipleriyle işbirliğine yönelik olarak kurulmuş yapıları tasfiye etmesi ve Türkiye’deki Kürt toplumunun çoğulcu doğasına uygun olarak yeni siyasal yapıların oluşturulmasına ön ayak olması;
4. Türkiye solunun 15 yıldır sürdürdüğü ikili yanlışlıktan kurtulması -kayıtsız koşulsuz PKK destekçiliği, ya da Kürt sorunundan ve isyandan kaçma- ve Kürt Sorunu’nun çözümünde inisiyatif alması; büyük kentlere göçmüş/göçertilmiş Kürt emekçilerin taleplerinin sözcülüğünü üstlenmesi.
Bunlar çözüm değil, ama bir çözümün oluşturulabilmesinin asgari koşulları. Bunların hepsi bir arada gerçekleşebilirse, kısa vadede savaşın sona ermesi ve bir çözüm aralığının oluşması mümkün. Değilse, bizi büyük bir kaosun beklediğini söyleyebiliriz.
ABD ve İsrail, Türk siyasal-askeri yetkililerinin eline bir saatli bomba bıraktılar: Öcalan! PKK liderini alan Türkiye’nin onu yargılamaktan kaçınamayacağını herkes biliyordu. Ama Türkiye bunu istiyor muydu? Öcalan’ı fiziksel olarak tasfiyeyi istemiş olabilirlerdi ama kendilerine kalsa bugünkü durumdan kaçınmak isterlerdi.
Devlet, bu saatli bombayı ancak bir tek şekilde etkisizleştirebilir: Öcalan’ı idam etmeyerek. Devlete bu akıl hakim olur mu, olmaz mı, sorusunun karşılığını tam olarak bilmiyoruz. Ancak, Öcalan’ın idam edilmemesi, ister istemez, yukarıda saydığımız “çözüm” alanına adım atmayı da beraberinde getirecektir.
Devletin Kürt sorunundaki stratejisi, öncelikle bu sorunu uluslararası alandan doğruca etkilenebileceği bir konumdan çıkartmaya dayanıyor. Öcalan yargılaması bu bakımdan devlete istediği kozların büyük bölümünü sağlamış gibi görünüyor. İçeride ise gözle görünür bir “normalleştirme” yönelimi yok. Şimdilik “sopa”dan başka bir aracı kuran, tasarlayan hiçbir inisiyatif yok.
Bu ülkeler, bence Kürt Sorunu’yla değil, Türkiye’yle ilgileniyorlar. İlgilendikleri Türkiye’nin bölgesel hesaplarında tuttuğu yere bağlı olarak, Kürt sorununu görmezden geliyor veya bir “koz” olarak ileri sürüyorlar.
Kanımca, Avrupa Birliği ülkeleri, Kürt sorunu bağlamında önceleri PKK ve öteki Kürt grupları nezdinde sahip oldukları nüfuzu özellikle Öcalan’ın yakalanması/yakalatılması sürecinde hem PKK ve Kürtler arasında hem Türkiye’de yitirdiler. Bir uluslararası etki söz konusu olabilecekse bu artık ABD etkisi. Kürt sorunu ABD ve Türkiye arasında Kuzey Irak’taki düzenlemelere ve bir de uluslararası mali sermayenin Kafkasya ve Orta Asya’ya girişine bağlı olarak ele alınacak.
Burada İngiltere dışında Avrupa’nın bir sözünün kalmadığını düşünüyorum. Ancak, Kürtler’in kaderi meselesi yalnızca devletleri değil, halkları da doğrudan doğruya ilgilendiriyor. Avrupa Solu ve uluslararası insan hakları ve barış çevrelerinin vicdanında Kürt sorunu, ağır bir yara olarak kanıyor, devletleri ne yaparsa yapsın, sol, Kürt sorununun adil bir sonuca bağlanmasıyla ilgilenmeye devam edecek.
Demokrasi ve Barış Partisi Genel Başkanvekili Yavuz Koçoğlu:
‘Özgür bir tartışma ortamının başlatılması gerekiyor’
Kürt sorunu bizce sadece bugünkü olayla ilgili değil. Bunu bu olayla bağlamamak lazım. Tarihe baktığımız zaman, uzun yıllardan beridir Kürt sorunu devam edip geliyor. Geçmişten bugüne dek, ülkenin gündemini oluşturan, dönem dönem politik dengeleri alt üst eden sorunların temelini yine Kürt sorunu oluşturuyor. Bu, ta Cumhuriyetin kuruluşundan beri izlenen yanlış politikalardan kaynaklanıyor. İçinde bulunduğumuz aşamada Kürt sorunu nasıl çözülür, sorusuna gelince, her zaman olduğu gibi bizim açık ve net cevap vermemiz lazım. Bugün Türkiye’de barış ve demokrasinin gerçekleşmesiyle ekonomik gelişme için mutlaka Kürt sorununun çözülmesi gerekiyor. Bu çözüm de, şiddet yöntemleriyle değil, ancak barışçıl yöntemlerle mümkündür. Yıllardır sürdürülen sert politikaların kısa bir sürede yumuşatılması kolay değil. Bunun için özellikle, bir an önce silahların susması gerekiyor. Konunun tartışılması gerekiyor. Özgür bir tartışma ortamının başlatılması gerekiyor. Bu konuda kararlı ve cesaretli adımların atılması gerekiyor. Bu nedenle olağanüstü halin bir an önce kaldırılması, köy koruculuk sisteminin dağıtılması, bir genel af çıkarılarak cezaevlerindeki tüm politik tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılması, politik nedenlerden dolayı yurtdışına çıkmak zorunda kalanların dönmeleri sağlayacak yasaların çıkarılması, zorunlu olarak yurtlarından, köylerinden olanlar ve göç edenlerin, bir an önce kendi köylerine, kendi yurtlarına dönmelerinin sağlanmasını istiyoruz. Dil ve kültür alanındaki baskıların kaldırılması ve asimilasyon politikasına son verilmesi, acil atılması gereken adımlardır.
Doğrudur, Kürt realitesi kimi yetkili ağızlar tarafından ortaya atılıyor. Dönem dönem hatta rakamlar söyleniyor. İşte şu kadar milyon Kürt var deniliyor. Yani Cumhurbaşkanı’ndan tutun, diğer birçok yetkili böyle konuşuyor. Bu konularda samimiyet ölçüleri ise ortadadır. Birinci gün o deniliyor, ikinci gün ‘yok’ denilerek, gerçeklerin üzerine hasır çekiliyor. Bu ne zamana kadar geçerlidir hep birlikte göreceğiz. Kısa dönemde belki geçerli olur ama, uzun bir dönemde, bence dünyada olduğu gibi bölgemizde de yetkililer bunu kabul etmek durumunda kalacaklar. Oysa Kurtuluş Savaşı döneminde Mustafa Kemal, Kürtlerin desteğini aldığı zaman, ırk varlıklarını koruyacağını söylemişti. Ne yazık ki, ondan sonra durumlar değişti ve bugüne kadar sürüp geldi. Yakın gelecekte Kürt realitesini, yaklaşımlar ne olursa olsun, bir an önce tartışmak Türkiye’de yaşayanların tümü bakımından olumlu olacaktır, hepimizin çıkarına olacaktır.
Yakın dönemde iki şey var. Bu, kurulacak hükümetin mevzuatlarına bağlıdır. Birincisi, inkar politikası devam ettikçe bunu dile getirmek biraz zor görünüyor doğrusu. İkincisi ise, bugünkü hükümet ortakları, geçmişlerini, izlerini en azından temizlemek, kendilerini topluma temiz göstermek için bazı değdişiklikler yapabilirler. Onu biraz beklemek lazım. Hep birlikte göreceğiz.
Devletin şu andaki stratejisine gelince, devlet şu anda sertlikten yanadır. Bu konuda strateji değişikliği biraz zor görünüyor. Bir kere, Kürt sorununun çözümü, biraz önce söylediğimiz gibi barışçıl ve demokratik yöntemlerle sağlanmalı. Sertlik politikaları bir an önce yasalardan çıkarılmalı. Eğer bu sertlik politikaları devam ederse, devlet içindeki sertlik yanlılarına, şahinlere cesaret verilecektir. Bu da, Türkiye’de yaşayanlar açısından zor olacaktır.
Batı ülkeleri, daha doğrusu ABD, Ortadoğu’da kendi çıkarlarını düşünüyor. Bu herkesçe bilinen bir gerçektir. Birincisi Kürtlerin yaşadığı bölgelerdeki kaynakları gözönünde bundurarak, o alandaki çıkarlarını düşünerek hakimiyet kurmaları, ikincisi yine bununla ilgili. ABD ve Batılı ülkeler İran’la Irak’la, Suriye ile yaşadıkları çelişkiler ve sürtüşmelerden dolayı, Kürtlerin yaşadıkları bölgelerin bir stratejik üs haline getirmek istiyorlar.
Üçüncüsü, dünyada sorunlar o kadar basit değil. Tüm olumsuzluklara rağmen dünya eskisi gibi değil, küresel bir nitelik kazanmıştır. Kimi sorunlar günümüzde daha da önem kazanmıştır. Bireyin hak ve özgürlükleri ve diğer birçok konular, ülkelerin bir iç sorunu olmaktan çıkmış, uluslararası insan sorunu haline gelmiştir. Bir de olayın bu tarafı var.
YARIN: TÜMTİS Genel Ögrütlenme Sekreteri Şükrü Günsili ve Diyarbakır Barosu Başkanı Mustafa Özer

Başa dön


|
Portre

Ernst Mach
(1838 - 1916)
Fizik, fizyoloji, felsefe alanlarında yoğun çalışmalar yapan Avusturyalı düşünür Ernst Mach, kıvrak zekasıyla genç yaşta profesörlük ünvanı kazandı. Duyumlar teorisi, hareket, psiko-fizik, titreşimler teorisi gibi alanlarda birçok araştırmalar yaptı. Ama en önemli çalışması fizik tarihi alanında oldu.
Mach’a göre, evrenin bilimsel olarak anlaşılmasının tek yolu duyumlardır. Bilim, ancak duyumlarının üzerinde etkide bulunan olguları dikkate aldığında dünyayı kavrayabilir. Duyumların algıladıkları dışında bir şey aramak Mach’a saçma gelir ve buna şiddetle karşı çıkar. Duyumlar tarafından verilen olayları da sesler, kokular, ve tatlar gibi şeyler olarak sıralar. Örneğin ona göre fiziğin konusu, cisimler arasındaki ilişki değil, duyumlar arasındaki ilişkidir. Deney, bu duyumları çoğaltarak gerçeği anlamamıza yardımcı olur. Bilimi duyumlarda sınırlayan Mach, bundan dolayı özellikle atomların gerçek ve nesnel varlıkları teorisine karşı çıkar.
Yaşadığı dönemde fizik biliminde meydana gelen gelişmelere önyargıyla yaklaşır. Termodinamik, gazların kinetik hareketleri, görecelik gibi teorilere sırtını dönerek şu sonuca ulaşır; “duyulur görüngülerin ötesinde, demek ki, fizikçinin her ne olursa olsun, oluşturmaya her zaman gereksinmeleri olup, olmayacağına karar verme işi, tamamıyla filozoflara bırakılsın” diyerek tüm bilimsel gelişmelere sırt çevirir.
Lenin, önemli yapıtı “Materyalizm ve Ampiryokritisizm”de Mach ve onun Rusya’daki uzantılarını eleştirir. “Mach’ın öğretisi, karşıt bir görüşü, idealist görüş açısından benimser ve birdenbire saçmaya varır, çünkü, ilkin, duyum, her ne kadar belirli bir tarzda örgenlenmiş olan bir maddenin bağrında yer alan belirli süreçlere bağlı ise de, ilk veri olarak kabul edilmiştir”, derken Lenin, Mach’ın görüşlerinin “maddeyi salt soyut bir simge sayan Berkeley’in iddialarının sözcüğü sözcüğüne yinelenmesi”nden başka bir şey olmadığını belirtir.
1895’te tümevarım felsefesi profesörü olarak Viyana Üniversitesi’ne dönen Mach, iki yıl sonra felç geçirdi ve 1901’de Avusturya Parlemantosu’na atandıktan sonra bilimsel araştırmayı tümüyle bıraktı.
Güncel Tarih

1940
NAZİLER AUSCHWİTZ’DE KIYIMA BAŞLADI

1997
EMEKÇİLER DEMOKRASİ İSTEDİ
KESK’in 5 ilde düzenlediği “Özgür Emek Demokratik Türkiye” mitinglerine katılan binlerce emekçi, Demokratik Türkiye taleplerini haykırdılar.

1960
ANGOLA’DA KATLİAM
Angola Halk Kurtuluş Hareketi (MPLA) sorumlusu Agostinho Neto tutuklandı. Tutuklamayı protesto eden göstericilere ateş açan polis, 30 kişiyi katletti, yüzlerce kişiyi de yaraladı.

1996
ALMAN İŞÇİLERİ AYAKTA
Alman hükümetinin içinde bulunduğu ekonomik krizin faturasını işçilere yıkmak için hazırladığı “kesinti paketi”ne karşı 100 bin işçi alanlara indi.
|
|

|