Sanki tüm dünyayı kucaklamak istercesine kollarını olabildiğince açmış bir çocuk. Kocaman kahkahası, mutluluğu gözlerinden belli. Daha çok Bergama köylülerinin avukatı olarak adını duyduğumuz Senih Özay’ın geçtiğimiz günlerde çıkardığı kitabının ön kapak fotoğrafı bu.
55 yaşını devirmiş Özay’ın, 30 yılı aşkın hukukçuluk serüveni boyunca yaşadıkları, tanık oldukları, güldükleri, kızdıkları, umutları, acıları ve uğruna mücadele ettiklerinin bir kısmı var bu kitapta. Özay, “Anılarım… Ağzımı Hayır’a açtığım Davalarım…” adını verdiği kitabında başlı başına ciltler dolusu bilgi, belge ve anılar biriktirdiği Bergama köylülerinin öyküsüne bilinçli olarak çok kısa olarak değinmiş. Çünkü onların öyküleri, ortalama hacimli bir kitaba sığmayacak kadar uzun, değerli ve hâlâ sürüyor…
‘Çerkes, devrimci, avukat…’
Kitabın girişinde bulunan özgeçmiş de kendini tek cümle ile şöyle tanımlıyor Özay, “Köy kökenli ve de Çerkes, devrimci, anarşist, avukattır. Türkiye-İzmir’de yaşamaktadır.” Özay bu bilginin okur için yeterli olması gerektiğini söylüyor ama yetmeyenler için de birkaç bilgi daha aktarmadan edemiyor; 1951 yılında Manisa-Salihli’de doğdu. Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Ankara ve İzmir barolarında avukatlık yaptı. İzmir Barosu yöneticiliği, Yeşiller Partisi Kurucu üyeliği, İHD, ÇHD, Savaş Karşıtları Derneği, Sosyal Araştırmalar Vakfı, Kuzey Kafkasya Kültür Derneği gibi kurumların yöneticisi ya da üyesi. Özay, toplumsal mücadelenin yükseldiği yıllarda genç olması kadar Çerkes kökenli oluşunun da siyasi kimliğini belirlediğini söylüyor. Bir dönem Türkiye’de kurulan Yeşiller Partisi’nin kurucuları arasında iken partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının ardından İzmir Barosu’ndan bir grup avukatla çevre hareketini oluşturur. Hakimden, savcıdan, polis ve askerden büyük bir çoğunluğun korktuğu bir ülkede bunlardan korkmamayı ilke edindiğini söyler ve ekler; “Ama bir gerilla gibi de davranamazdım. Onların üzerlerine avukat olarak hukukla gittim.” Hukukun insanlara gerçekleri anlatacağına inandığından bahseder Özay, bunun günümüzde olamamasının nedenlerini hukukun, BM, uluslararası kuruluşlar ve ABD’nin güdümünde olmasına bağlar.
Dalgaya düşmüşlük hali
Özay, kitabının edebi yönü noktasında iddialı olmadığını baştan ortaya koyuyor. Hatta, “Ne yazdığımı, nasıl yazdığımı ben de anlamadım” diyor. Kitabın geneline bakıldığında da anıların sıralanışı, olay, bilgi ve belgelerin aktarılışında belirgin bir düzensizlik olduğu gözlenir. Özay’ın kitabına da aldığı bir eleştiride olduğu gibi adeta “Kitapta dalgaya düşmüşlük hali var”dır. Bu “dalgaya düşmüşlük” asla boş vermişlik, hafiflik olarak anlaşılmamalı ama. Aksine, bir zaman sıkıyönetim savcılarını ve mahkemelerini bile çileden çıkaran, kendine özgülük, özgünlük ve bildiğini, bildiği gibi anlatma halidir bu “dalgaya düşmüşlük”.
İzler, tanıklıklar...
Kitapta neler var peki; bu topraklardan bir Aziz Nesin’in nasıl çıktığını ortaya seren sıkıyönetim mahkemelerine, DGM’lere, sivil mahkemelere traji-komik olaylarla ilgili yazılan “kendine özgü” dilekçeler, yanıtları, sonuçları var. 12 Eylül öncesi ve sonrası Türkiye’den hukuksuzluk manzaraları var. “O güzel atlara binip giden o güzel insanlar”dan izler, tanıklıklar var. Tek tip elbiseye direnen devrimcilerin, cins ayrımına karşı koyan kadınların, yurttaş olmaktan kaynaklı Anayasal haklarının ardına düşen vatandaşların, yaşam hakkını savunan Bergamalıların ve onların börtü-böceği, fesleğenlerinin öyküleri var. Özay’ın anlatım dili, konuşma diliyle aynı.
Bazıları için “Türkçe’nin katli” diye nitelenebilecek olan bu dil, çoğu zaman sıkıcı, çekilmez bulunan hukuksal metinlerin, dilekçelerin, kararların bulunduğu bir kitabın bir çırpıda okunmasına yol açıyor. Özay, anılarını “Söz uçar yazı kalır” düşüncesinden hareketle kitapta yazıya geçirmiyor sadece. “Önce söz vardı”dan yola çıkarak kitabını okuyan okuyucu ile sohbet ediyor. Arada belleğindeki anıları katıyor bu sohbete. Size bir parça hüzün bırakıyor bu sohbet, kocaman bir kahkaha bazen. Kitabı bitirdiğinizde, ellerinize karanlık ve loş mahkeme salonlarının tozunun bulaştığını duyumsuyorsunuz.
Tek tip elbiseye karşı don-gömlekle mahkemelere çıkan devrimcilerin kararlılığı ile, toprağını altın madencilerine karşı savunan insanın ve doğanın daha iyi bir yaşam mücadelesinin nasıl da birbiriyle örtüştüğünü görüyorsunuz. Baskı ve sömürü cirit atarken, “Hayır!” diyebilmekteki, “hayr”ın kerametine bir övgü adeta Özay’ın “Ağzımı Hayır’a Açtığım Anılarım” kitabı…
Başa dön

‘Çiçek’ serisine devam: ‘Elbette Çiçek’
Yeşilçam Sineması’nın renkli isimlerinden Arif Keskiner, anılarını anlattığı Doğan Kitap’tan yayınlanan üçüncü kitabı ‘Elbette Çiçek’te tanıklık ettiği birçok olayı ana hatlarıyla okuyucu ile buluşturuyor.
Gezdiği ülkelerin hem sineması hem de ünlü isimleri ile ilgili anılarını anlatan Keskiner, 12 Eylül askeri darbesinin sinema üzerindeki baskısını ise sanki hiçbir şey olmamış gibi ele almış. Yılmaz Güney’le ilgili kitaplarda ve anılarda okuyucunun/ dinleyicinin karşılaştığı isimlerden biri olan Arif Keskiner, bir süredir anılarını kitaplaştırıyor.
Önce “Çiçek Gibi” ardından “Yine mi Çiçek?” kitaplarında kronolojik bir tarzda anlattığı anılarını, üçüncü kitabı “Elbette Çiçek” ile devam ettiriyor. Arif Keskiner, yapımcı kimliğiyle tanınan bir isim. Yeşilçam ahalisi, O’nu Komünist ya da Çiçek Arif lakabıyla biliyor. Yılmaz Güney’in de arkadaşı. Yine Yeşilçam’ın birçok ismiyle iş yapmış biri. 1960’lı yıllardan başlamak üzere Türkiye’de Yeşilçam Sineması adıyla bilinen sektörün ürettiği “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Maden”, “Kapıcılar Kralı”, “Köşeyi Dönen Adam” gibi önemli yapımlarda imzası bulunuyor. Filmleriyle yurtdışında birçok kez festivallere konuk olmuş. Yani Türkiye sinema tarihinin oldukça önemli bir ismi, tanığı ve yaşayanı.
Birinci kitabında anlatmaya başladığı anılarını ikinci ve üçüncü kitabında da devam ettiriyor. Türkiye sinemasının neler yaşadığını en ayrıntılı bir şekilde bilen bir isim olan Keskiner, kitabına Taşkent’te katıldıkları film festivalini anlatarak başlıyor.
Aytmatov’la tanışma
Yapımcılığını yaptığı “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmine esin kaynağı olan kitabın yazarı Cengiz Aytmatov’la tanışmasına ilişkin bilgilere yer veriyor. Onunla geçirdiği günleri ayrıntılarıyla anlatan Keskiner, o dönemin Sovyetler Birliği’nde karşılaştığı birçok edebiyatçı ve sinemacı ile anılarını okuyucuyla paylaşıyor. Bu arada yapımcılığını yaptığı filmlerin hikayeleri hakkında da anekdotlar sunuyor. Örneğin Tarık Akan ve Cüneyt Arkın’ın birlikte oynadığı “Maden” filminin perde arkasını açıyor. Sette, çekimlerde yaşananlara dair bilgiler veriyor. Bu arada Keskiner, gittiği ülkelerin yaşadığı siyasal dönemler hakkında da kimi bilgileri aktarıyor. Moskova’ya, Taşkent’e, Kırgızistan’a gittiği dönemleri anlatırken Sovyetler’in politikasının ne tür tepkilere yol açtığını kitabın ayrıntılarında bulmak mümkün.