www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Oysa bir umuttu hep!
Tek başına ayakta durmaya çalışan bir kadın sembolü haline gelen Aliye, seyircilerine tam tersi mesajlar vererek ekranlara veda etti.

Ağzını Hayır’a açan
   Avukat Senih Özay

Sanki tüm dünyayı kucaklamak istercesine kollarını olabildiğince açmış bir çocuk. Kocaman kahkahası, mutluluğu gözlerinden belli. Daha çok Bergama köylülerinin avukatı olarak adını duyduğumuz Senih Özay’ın geçtiğimiz günlerde çıkardığı kitabının ön kapak fotoğrafı bu.

‘Çiçek’ serisine devam: ‘Elbette Çiçek’
Yeşilçam Sineması’nın renkli isimlerinden Arif Keskiner, anılarını anlattığı Doğan Kitap’tan yayınlanan üçüncü kitabı ‘Elbette Çiçek’te tanıklık ettiği birçok olayı ana hatlarıyla okuyucu ile buluşturuyor.


Oysa bir umuttu hep!
Çağdaş Günerbüyük
Önceki akşam, reklamlara rağmen Aliye dizisinin finalini izlemeyi başaranlar, açıkça ortada kaldılar. Kocasından ayrıldıktan sonra çocuklarına kavuşmak için yıllarca uğraşan Aliye, çocuklarının hatırı için kocası Sinan’la yeniden bir araya gelmenin eşiğine geldi ve bir yolculuğa çıktı.
Oysa neler söylenmişti dizi için, ne tartışmalar yaşanmıştı… Onu aldatan kocasını terk etmeye karar verdiğinde, her şeye rağmen ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kadın olarak pek övgü almıştı. Çocuklarını ona göstermeyen kocası Aliye’ye aylar boyunca zulmettiğinde, o artık kadınların kendilerini özdeşleştirdikleri bir kahramandı. Dergilere kapak oldu, haberler “Gerçek bir Aliye vakası” gibi başlıklarla anlatılır hale geldi. Hani diyor ya şarkıda “Oysa bir umuttu hep” diye, o misal.
Aliye artık yalnızca bir dizi değil, bir kadın sembolü olmuştu…
Herkes ağladı
Eğer öyleyse, biz salı akşamı başka bir dizinin finalini izledik. Üç sezondur savundukları, temsilcisi oldukları her şeyi tersine çevirmekten utanmadılar. Aliye, kadınların çocuk sahibi de olsalar sevmedikleri bir adamla birlikte yaşamak zorunda olmadığını, çocuklarından bile ayrılsa bir kadının ayakta durabileceğini gösteriyor sanmıştık. Yanılmışız.
Dizinin sıkı izleyicileri bilirler, son aylara zaten bir duygu sömürüsü egemen olmaya başlamıştı. Üst üste kazalar yaşandı, Aliye’nin yüzü bir türlü gülmedi. Kimse halinden memnun değildi, ama hiçbiri de kılını kıpırdatmıyordu. Birbirlerine aşık oldukları Doktor Deniz’le de bir türlü bir araya gelemediler.
Bu hafta itibariyle 76 bölüm gösterildi, bunların çoğu bunalım içindeki karakterlerin resmi geçidiydi aslında. Söylenmek dışında bir şeyler yapan bir tek kahraman vardı, Müco. (Çocukları Sinan’dan alıp Aliye’ye verebilen de ondan başkası değildi.) O da son bölümde ağlayınca, dizide gözyaşı dökmemiş karakter böylece kalmadı…
Kaynana İkbal’in sonu ise, fazlasıyla Sır Kapısı kokulu oldu. Hani, bu dinibütün dizilerde iyiler hep kazanır, kötüler cezasını bulur, hem de son anlarında pişman olup derslerini alırlar, ama iş işten geçmiştir. Kaynana İkbal’in şu sözleri, şu sıralar kanalın çeşitli dizilerini bir araya getiren reklam filminde dönüp duruyor: “Ne çok günahım varmış Allahım, öde öde bitmiyor.” Bunları söylediği bölümde beyin kanaması geçirdi, hastanede Aliye’yi çağırdı da, ancak o gelince ölebildi. Artık nasıl yorumlarsanız…
Meğer roller değişmemiş
Televizyonda çizilen aile resimleri, “geleneksel” çerçevenin dışına çıkmakta zaten hep zorlandı. Çalışıp eve para getiren, sert, otoriter, ama yufka yürekli baba; çalışsa da çalışmasa da evin bütün yükünü, çocukların sorumluluğunu üstlenen ve bunlar dışında hiçbir hayatı olmayan anne; sevimlilik ve zekadan ibaret, büyümüş de küçülmüş çocuklar…
Bu resimde, kadınların hayatları, dört duvar arasına sıkışmaya mahkum. Eski kocalar, onlara ne güçlükler yaşatmış olsa da, kadınların hayatlarından çıkmıyor. Çocuklar ise, her şeyin merkezi, her şeyin anlamı, her şeyin nedeni. Çocuklu bir kadının, başka bir adama aşık olduğu bir hikaye anlatmaya ne kadar da çekiniyorlar.
Aliye gitti mi şimdi?
Bunlara göre “kurtuluş”, yoksul bir kadın için mümkün değil. Aliye’de bunun ufak tefek emareleri varsa, kahramanın kısa sürede terzilikten modacılığa, oradan fabrikatörlüğe terfi etmesi, yani sınıf atlamasıyla oldu.
Televizyonda emekçi bir kadının ayakta kalma sorunu ise, çözümsüz kaldı. Kadın sınıf atlayamazsa, ayakta kalmaya çalışmaktan vazgeçmeye zorlanıyor hâlâ.
Dizide, çocukların rolleri bile bildikti. Son bölümde Aliye’nin oğlu Arda sevimlilik hakkını kamerayla filmler çekerken kullanıyordu, Ayşe ise kamerayı bir kez bile eline almadı, aklı fikri makyaj yapmakta kaldı.
Manzarayı bir kez daha özetleyelim: Eşini aldatan, sevgilisini öldüren, çocuklarını yıllarca annelerine göstermeyen, bu uğurda onların hayatlarını bile tehlikeye atan Sinan, onu sevmeyen eşi Aliye’ye evlenme teklif etti. Aliye ne evet ne hayır dedi. Çocuklarını aldı ve tekneyle yolculuğa çıktı. O kadar “aile” vurgulu bir finaldi ki, sürekli anne ile babanın neden “her şeye rağmen” bir araya gelmesi gerektiğine dair öyküler dinledik. Zaten bölümün çoğu, düğün töreniyle, yeni bir yuva kurulması hazırlıklarıyla geçti. Aliye’nin aşkı Deniz de, Aliye’nin evinden ayrılmak zorunda kalan kadınlar için yaptığı sığınma evi de, bir kare bile görünmedi. Yalnızca, Aliye çocuklarını alıp gider gibi yaptı.
Bunun adı mutlu son mu olur?
“Canım Ailem” filmi, aslında Aliye’nin Aliye karşıtı finalinin şifresini gösteriyor. Aliye’nin oğlu Arda’nın çektiği aile içi görüntülerden oluşan film, okulda gösterildi ve bütün salonu ağlattı. Ama bu film öyle bir filmdi ki, diyalogları, mimikleri, özellikle de müziğiyle, sevgiden, mutluluktan çok gerilim egemendi!
Şimdi bunca yıllık tartışmanın, yüklenen anlamların, verilen değerlerin akıbeti ne olacak? Art arda eklenmiş “ağlatma” sahneleriyle üç sezona yayılan bir dizi kotarıldı. Biraz farklı bir şey yapacakmış gibi bir izlenim uyandırıldı, ama “ortada” bir sonuçtan daha fazlası çıkmadı.
Bakalım bu işe, Aliye’yi seven, benimseyen kadınlar ne diyecek?


Başa dön


Ağzını Hayır’a açan Avukat Senih Özay
Özer Akdemir
Sanki tüm dünyayı kucaklamak istercesine kollarını olabildiğince açmış bir çocuk. Kocaman kahkahası, mutluluğu gözlerinden belli. Daha çok Bergama köylülerinin avukatı olarak adını duyduğumuz Senih Özay’ın geçtiğimiz günlerde çıkardığı kitabının ön kapak fotoğrafı bu.
55 yaşını devirmiş Özay’ın, 30 yılı aşkın hukukçuluk serüveni boyunca yaşadıkları, tanık oldukları, güldükleri, kızdıkları, umutları, acıları ve uğruna mücadele ettiklerinin bir kısmı var bu kitapta. Özay, “Anılarım… Ağzımı Hayır’a açtığım Davalarım…” adını verdiği kitabında başlı başına ciltler dolusu bilgi, belge ve anılar biriktirdiği Bergama köylülerinin öyküsüne bilinçli olarak çok kısa olarak değinmiş. Çünkü onların öyküleri, ortalama hacimli bir kitaba sığmayacak kadar uzun, değerli ve hâlâ sürüyor…
‘Çerkes, devrimci, avukat…’
Kitabın girişinde bulunan özgeçmiş de kendini tek cümle ile şöyle tanımlıyor Özay, “Köy kökenli ve de Çerkes, devrimci, anarşist, avukattır. Türkiye-İzmir’de yaşamaktadır.” Özay bu bilginin okur için yeterli olması gerektiğini söylüyor ama yetmeyenler için de birkaç bilgi daha aktarmadan edemiyor; 1951 yılında Manisa-Salihli’de doğdu. Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Ankara ve İzmir barolarında avukatlık yaptı. İzmir Barosu yöneticiliği, Yeşiller Partisi Kurucu üyeliği, İHD, ÇHD, Savaş Karşıtları Derneği, Sosyal Araştırmalar Vakfı, Kuzey Kafkasya Kültür Derneği gibi kurumların yöneticisi ya da üyesi. Özay, toplumsal mücadelenin yükseldiği yıllarda genç olması kadar Çerkes kökenli oluşunun da siyasi kimliğini belirlediğini söylüyor. Bir dönem Türkiye’de kurulan Yeşiller Partisi’nin kurucuları arasında iken partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının ardından İzmir Barosu’ndan bir grup avukatla çevre hareketini oluşturur. Hakimden, savcıdan, polis ve askerden büyük bir çoğunluğun korktuğu bir ülkede bunlardan korkmamayı ilke edindiğini söyler ve ekler; “Ama bir gerilla gibi de davranamazdım. Onların üzerlerine avukat olarak hukukla gittim.” Hukukun insanlara gerçekleri anlatacağına inandığından bahseder Özay, bunun günümüzde olamamasının nedenlerini hukukun, BM, uluslararası kuruluşlar ve ABD’nin güdümünde olmasına bağlar.
Dalgaya düşmüşlük hali
Özay, kitabının edebi yönü noktasında iddialı olmadığını baştan ortaya koyuyor. Hatta, “Ne yazdığımı, nasıl yazdığımı ben de anlamadım” diyor. Kitabın geneline bakıldığında da anıların sıralanışı, olay, bilgi ve belgelerin aktarılışında belirgin bir düzensizlik olduğu gözlenir. Özay’ın kitabına da aldığı bir eleştiride olduğu gibi adeta “Kitapta dalgaya düşmüşlük hali var”dır. Bu “dalgaya düşmüşlük” asla boş vermişlik, hafiflik olarak anlaşılmamalı ama. Aksine, bir zaman sıkıyönetim savcılarını ve mahkemelerini bile çileden çıkaran, kendine özgülük, özgünlük ve bildiğini, bildiği gibi anlatma halidir bu “dalgaya düşmüşlük”.
İzler, tanıklıklar...
Kitapta neler var peki; bu topraklardan bir Aziz Nesin’in nasıl çıktığını ortaya seren sıkıyönetim mahkemelerine, DGM’lere, sivil mahkemelere traji-komik olaylarla ilgili yazılan “kendine özgü” dilekçeler, yanıtları, sonuçları var. 12 Eylül öncesi ve sonrası Türkiye’den hukuksuzluk manzaraları var. “O güzel atlara binip giden o güzel insanlar”dan izler, tanıklıklar var. Tek tip elbiseye direnen devrimcilerin, cins ayrımına karşı koyan kadınların, yurttaş olmaktan kaynaklı Anayasal haklarının ardına düşen vatandaşların, yaşam hakkını savunan Bergamalıların ve onların börtü-böceği, fesleğenlerinin öyküleri var. Özay’ın anlatım dili, konuşma diliyle aynı.
Bazıları için “Türkçe’nin katli” diye nitelenebilecek olan bu dil, çoğu zaman sıkıcı, çekilmez bulunan hukuksal metinlerin, dilekçelerin, kararların bulunduğu bir kitabın bir çırpıda okunmasına yol açıyor. Özay, anılarını “Söz uçar yazı kalır” düşüncesinden hareketle kitapta yazıya geçirmiyor sadece. “Önce söz vardı”dan yola çıkarak kitabını okuyan okuyucu ile sohbet ediyor. Arada belleğindeki anıları katıyor bu sohbete. Size bir parça hüzün bırakıyor bu sohbet, kocaman bir kahkaha bazen. Kitabı bitirdiğinizde, ellerinize karanlık ve loş mahkeme salonlarının tozunun bulaştığını duyumsuyorsunuz.
Tek tip elbiseye karşı don-gömlekle mahkemelere çıkan devrimcilerin kararlılığı ile, toprağını altın madencilerine karşı savunan insanın ve doğanın daha iyi bir yaşam mücadelesinin nasıl da birbiriyle örtüştüğünü görüyorsunuz. Baskı ve sömürü cirit atarken, “Hayır!” diyebilmekteki, “hayr”ın kerametine bir övgü adeta Özay’ın “Ağzımı Hayır’a Açtığım Anılarım” kitabı…


Başa dön


‘Çiçek’ serisine devam: ‘Elbette Çiçek’
Yeşilçam Sineması’nın renkli isimlerinden Arif Keskiner, anılarını anlattığı Doğan Kitap’tan yayınlanan üçüncü kitabı ‘Elbette Çiçek’te tanıklık ettiği birçok olayı ana hatlarıyla okuyucu ile buluşturuyor.
Gezdiği ülkelerin hem sineması hem de ünlü isimleri ile ilgili anılarını anlatan Keskiner, 12 Eylül askeri darbesinin sinema üzerindeki baskısını ise sanki hiçbir şey olmamış gibi ele almış. Yılmaz Güney’le ilgili kitaplarda ve anılarda okuyucunun/ dinleyicinin karşılaştığı isimlerden biri olan Arif Keskiner, bir süredir anılarını kitaplaştırıyor.
Önce “Çiçek Gibi” ardından “Yine mi Çiçek?” kitaplarında kronolojik bir tarzda anlattığı anılarını, üçüncü kitabı “Elbette Çiçek” ile devam ettiriyor. Arif Keskiner, yapımcı kimliğiyle tanınan bir isim. Yeşilçam ahalisi, O’nu Komünist ya da Çiçek Arif lakabıyla biliyor. Yılmaz Güney’in de arkadaşı. Yine Yeşilçam’ın birçok ismiyle iş yapmış biri. 1960’lı yıllardan başlamak üzere Türkiye’de Yeşilçam Sineması adıyla bilinen sektörün ürettiği “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Maden”, “Kapıcılar Kralı”, “Köşeyi Dönen Adam” gibi önemli yapımlarda imzası bulunuyor. Filmleriyle yurtdışında birçok kez festivallere konuk olmuş. Yani Türkiye sinema tarihinin oldukça önemli bir ismi, tanığı ve yaşayanı.
Birinci kitabında anlatmaya başladığı anılarını ikinci ve üçüncü kitabında da devam ettiriyor. Türkiye sinemasının neler yaşadığını en ayrıntılı bir şekilde bilen bir isim olan Keskiner, kitabına Taşkent’te katıldıkları film festivalini anlatarak başlıyor.
Aytmatov’la tanışma
Rembrandt’ın desenleri Türkiye’de
Tüm dünyada bu yıl doğumunun 400.yılı kutlanan resmin büyük ustası Rembrandt’ın eserleri ilk kez Türkiye’ye geliyor. “Rembrandt ve Çevresi-Desenler” sergisi Pera Müzesi’nde 20 Ekim Perşembe günü açılıyor. Rotterdam Boijmans van Beuningen Müzesi koleksiyonundaki desenlerden oluşan “Rembrandt ve Çevresi-Desenler” sergisi, 17.yüzyılın büyük resim ustası Rembrandt van Rijn ve yakın çevresine ait 99 adet desen çalışmasına ev sahipliği yapacak. Pera Müzesi’nin dördüncü ve beşinci kat sergi salonlarında yer alacak sergi 7 Ocak 2007 tarihine kadar açık olacak. Beyoğlu Pera Müzesi 2006-2007 sergi sezonunu iki sergiyle birden açıyor. Müzenin iki katını ayırdığı Rembrandt sergisinin açıldığı 20 Ekim Perşembe günü, müzenin üçüncü kat sergi salonu da Suna ve İnan Kıraç’ın eski İstanbul fotoğrafları koleksiyonundan derlenen “Konstantiniyye’den İstanbul’a-19.yüzyıl ortalarından 20.yüzyıla Boğaziçi’nin Rumeli Yakası Fotoğrafları” sergisini sanatseverlerin beğenisine sunacak. Mimar M.Sinan Genim ile araştırmacı Ahmet Abut’un Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü için hazırladıkları aynı adlı kitaba eşlik edecek sergi, o dönemin Robertson, Kargopulo, Pascal Sebah, Sebah&Joaillier, Abdullah Biraderler, Gülmez Biraderler gibi usta fotoğrafçılarının Karaköy’den Rumelikavağı’na uzanan seçkisinden oluşuyor. Sergi o dönemdeki İstanbul’un fiziksel ve sosyo-kültürel yapısı üzerine fikir verebildiği gibi, şehrin bugün çoğu şekil değiştirmiş veya kaybolmuş güzelliklerini de hatırlatmaya imkan sağlıyor. Sergide 100’ü aşkın fotoğraf olacak.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net