www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EMEK GÜNLÜĞÜ
____
Seyit Aslan
Penti Çorap’ta insanlık dışı uygulama
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
Daha güçlü bir Evrensel için
JİN û JîN
____
Yıldız İmrek Koluaçık
Bir kayıp
ÖZGÜRLÜKLER
____
Hüsnü Öndül
Tecrit ve diyalog
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Modern sanat da çok etkileyici be!
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
2007 Bütçesi de faize!
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
Nişan
EMEK GÜNLÜĞÜ
..........
Seyit Aslan
Penti Çorap’ta insanlık dışı uygulama
İnsan bazen yazacağı bir mesele üzerinde çokça düşünmek zorunda kalıyor. Çok düşünmenin nedeni, yapılacak eleştirilerin sorunu kavratması ve aynı zamanda kırmadan, dökmeden kazanıcı olmasından kaynaklanıyor. İşte bu nedenle nasıl başlasam ve nereden yola çıkarak anlatsam diye düşünmek zorunda kalıyorum.
Yazımızın konusu, iki gün önce gazetemizin sekizinci sayfasında yer alan manşet haberi. Çorlu’da kurulu bulunan, Öğretmen Çorap’ta (Penti Çorap) yaşanan baskıları anlatan gelişmeler. Haberi gözden kaçıranlar belki yeniden dönüp okurlar diye düşünüyorum. Penti Çorap’ta, TEKSİF örgütlü. Yaşanan baskılar ve keyfi tutumlar sonucunda, işçiler çıkış yolunu gazetemize haber yaparak bulmuşlar ve seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Fabrikada yaşanan baskılar aşağılayıcı ve küçük düşürücü hareketler. Kadın işçilerin iç çamaşırlarına varana kadar aranması ve bunun süreklilik kazanması, zorunlu mesailer, düşük ücret ve benzeri bir çok sorun almış başını gidiyor. Üstelik bütün bunlar sendikalı bir işyerinde yaşanıyor. Patron bütün bu baskıları yaparken hiçbir sakınca ve çekince görmüyor.
Bütün bunlar yaşanırken sendikanın şube başkanının söyledikleri karşısında ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Yapılan baskıları ve insanlık dışı olaylar karşısında sakin ve olgun tutumu var. Ne diyor şube başkanı: “Evet üstleri aranıyor, fakat iç çamaşırlarına varana kadar değil. ”Hem ben arada arabulucu görevi yapıyorum.” Kimin için arabuluculuk, patron için. Adam kendisini işçilerin temsilcisi görmüyor. Sanki TEKSİF’in şube başkanı kendisi değilmiş gibi konuşuyor. Bir de patronun yapmış olduğu baskıları ve aşağılayıcı tutumları örtmek için, işçilerin hırsızlık yaptığını ve faturasız mal çıkardıklarını söyleyerek, patronun yaptıklarını savunuyor.
İşçiler iliklerine kadar sömürü içinde ve çalıştıklarının karşılığı olanı almazken sesin çıktı mı, bilmiyorum. Eğer öyle olsaydı patron kadın işçilerin iç çamaşırlarına varana dek arama cesareti gösteremez ve böyle bir olay yaşandığında gelecekleri ilk yer sendikaları olurdu. Bu mesele öyle kolay üzerinden atlanacak bir mesele değil. Şube başkanı kendi görev ve sorumluluklarının yerine getirmemiş, getirmediği gibi, patrondan yana, arabuluculuğa soyunmuştur. Bu mesele asla bir sendikacı ve sendika için kabul edilir bir şey değildir.
Sorumluluk sadece şube başkanının değildir. Bir bütün olarak yukarıdan aşağıya TEKSİF Sendikası’nındır aynı zamanda. Sanıyorum TEKSİF’in merkez yöneticileri gazeteyi okumuşlardır. İşçilerin söyledikleri ve şube başkanının söylediklerini kıyaslamışlardır. Belki de arayıp durumu, patrondan ve şube başkanlarından öğrenmişlerdir. Yaşanan gelişmeler ve işçiler üzerindeki baskılara karşı söyleyecekleri ve yapacakları neler vardır öğrenmek istiyoruz. Eğer yapılanlar patronun yanına kâr kalacaksa ve yaptıklarının dozunu artırarak devam ettirecekse, sendikaya ve yöneticilerine karşı güvensizlik giderek artacak, sonuçta patron bir kez daha kazanacaktır. Burası bir fabrikadır, üretim yeridir. Fakat gazetede yazılanlar buranın cezaevi koşullarından daha ağır olduğu gerçeği ile yüz yüze kalıyoruz.
Olması gereken işçilerin yaşamış olduğu sorunların çözülmesi için, işçiden yana taraf olmaktır. Namuslu, dürüst her sendikacının ve sendikanın yapması gereken iş budur. Penti Çorap’ta yaşanan gelişmelerin takipçisi ve işçiden yana tarafı olacağız. Yaşananlar sadece gazetemizin sayfalarında haber olarak kalırsa fazlaca bir şey ifade etmez. Başta Çorlu’daki sendikalar, kitle örgütleri, işçiler bu meselenin işçiden yana tarafı olmalı ve sorunun çözülmesi için çalışmalıdırlar.
e-posta:
aslanseyit@mynet
Başa dön
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
Daha güçlü bir Evrensel için
Tuzla Tersane işçileri, yaptıkları açıklamada, Evrensel’e yönelik baskı ve saldırıların “işçi ve emekçilerin mücadelesini darbeleme” ve birleşik bir mücadelenin örgütlenmesinin “önüne set çekme” amacı taşıdığına dikkat çekerek, “sesimiz, kulağımız ve gözümüz olan gazetemize hep birlikte sahip çıkalım” çağrısı yapıyorlar.
Tuzla Tersane işçilerinin çağrısı tüm Türkiye işçi ve emekçilerinedir! Bu çağrının dolaysız ilk muhatapları ise işçi ve emekçilerin sınıf bilinçli ileri kesimleri, sınıfın genç kuşakları, militan genç devrimciler, işçi sınıfı ve tüm ezilenlerin kurtuluşu, ülkenin bağımsızlığı ve demokratik bir siyasal sistemin inşa edilmesi mücadelesine yürekten bağlı her ‘birey’ ile aydın-yazar ve sanatçılardır.
Evrensel’in güçlendirilmesiyle işçi ve emekçilerin sermayeye ve işbirlikçi gericiliğe; burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadelesinin ilerletilmesi arasında dolaysız, kesin ve koparılamaz bir ilişki vardır. 11 yıllık yayın yaşamında Evrensel’i tanıyan, okuyan, dağıtan, ona yazan, okunması için çaba gösteren, günlük ve hafta sonu satışlarına katılanlar değil yalnızca, işyerinde, fabrikasında, fabrika kompleksi ya da Organize Sanayi Bölgesi’nde, semt ve mahallesinde, okulunda, çalıştığı işyeri ve ‘Devlet Dairesi’nde örgütlenme ve mücadele etme sorunu olan herkes, bunu bir biçimde hissetmiş, görmüş, yaşamış ve anlamıştır.
Evrensel’in daha ileri ve güçlü bir mücadele kürsüsü; aydınlanma, örgütlenme ve mücadele aracı haline gelmesiyle ileri işçinin olanaklarını genişletip güçlendirmesi, deyiş yerindeyse ‘madalyonun iki yüzü’dür! Biri olmadan öteki mümkün olamamaktadır. Siyasal-örgütsel pratiğin ve yakın dönem mücadele deneyimlerinin kanıtladığı budur. Evrensel’i okumak ve okutmak, daha geniş halk kesimleri içinde, kendilerinin “sesi, kulağı, gözü” olarak benimsenip sahiplenilmesini sağlamak, yaşadığı, çalıştığı, barındığı alanlarda yaşamın her alanıyla ilişkin tüm sorun ve gelişmeleri Evrensel’e iletmek, dönüp o sorun ve gelişmelerin gazetede yer alışı üzerinden sorunları yeniden ele alıp irdelemek, tartışmak ve yeni gelişmeler üzerinden bunu kesintisiz bir iş edinmek; kendinin ve kendi gibi olanların yaşamına ilişkin bir sorumluluk olarak almak, ileri işçi-emekçi ile her devrimcinin günlük en önemli sorunu haline gelmiştir. Siyasal pratik, bu günlük daimi işin yapılmasıyla işçilerin, kent ve kır emekçilerinin, tüm ezilen ve sömürülenlerin sendikal ve politik örgütlenmesinin güçlendirilip mücadelenin ileri taşınması arasında kesin bir bağ olduğunu göstermiştir/göstermektedir.
Emekçi mevzilerinin güçlendirilmesinin birinci koşulu, elde bulunanın en verimli ve başarılı tarzda kullanılmasını sağlamaktır. ‘Kendi alanı’nda var olan ve şu ya da bu ölçüde gösterilecek çaba ile daha ileriden kullanılabilir duruma getirilecek olanakları seferber etmeden eldeki mevzilerin sağlamlaştırılıp güçlendirilmesi ve yenilerinin var edilmesi olanağı yoktur. Yaşam ve mücadele alanındaki tek tek tüm olanakları kullanarak yenilerini var etmek, her şeyden önce olanın kesin bilgisini gerektirir. Gazetemizin güçlendirilmesi için ileri işçi ve emekçiyle genç devrimcinin çalışmanın oturduğu belirli merkezleri, işyerleri ve fabrikaları, semt ve sanayi bölgelerini temel alarak buradaki çalışma ve örgütlenmeyi sağlamlaştırması; sağlam ve güçlü örgütlerin kesintisiz varlığının sağlanmasına öncelik vermesi işin doğası gereğidir. Çalışmanın öncelikli merkez ve alanlardaki kesintisizliği ve genişletilmesi ve Evrensel’in bu çalışmanın başlıca aracı olarak değerlendirilmesi, güçlendirilmesinin de ilk dayanağı olacaktır. Daha geniş alanlarda, daha çok ev ve işyerinde, okul ve birimde gazetenin aydınlanma, örgütlenme ve mücadele aracı olarak sahiplenilmesini sağlayacak daha yaygın bir çalışma bunu tamamlayacaktır. Atılmış adımların neler olduğu, bunların hangilerinin başarı sağladığı ve hangilerinin hangi nedenlerle başarısız kaldığı, neler yapılırsa daha başarılı olunacağı, sorumlu her işçi, emekçi ve devrimci için aslında bugüne kadarki çalışma içinde açıklık kazanmıştır. Bu alanda küçümsenemeyecek bir tecrübe birikimi oluşmuştur. Ülke düzeyindeki mücadelenin ve onun içinde Evrensel’in üstlendiği rolün genel tecrübesi değil sadece, tek tek her il ve ilçede, her çalışma ve yaşam alanında, fabrika ve işyerinde, semt ve bölgede, yapılanın ve henüz yapılmayan ya da yapılamayanın ne olduğunun bilinmesi bakımından da bir bilgi birikimi, bir tecrübe vardır.
Daha güçlü bir Evrensel bu birikim ve tecrübenin en verimli ve öğretici tarzda kullanılmasıyla da ilişkilidir. Başlıca işçi kentleri ve merkezleri başta olmak üzere emekçilerin tüm yaşam alanlarına ulaşma hedefi, onbinlerce işçi, emekçi ve gençle, halkın davasına bağlanmış aydın-yazar ve bilim insanı “kitlesi”ne ulaşmak ve onların gazeteyi sahiplenmelerini sağlayacak bir ilişki tarz ve yöntemi geliştirmek hepimizin; okur-yazar, muhabirler olarak el ve yürek birliğiyle çalışmamızla mümkün olacaktır. Bunu en önemli sorumluluklarımızın başına rahatlıkla alabiliriz.
Başa dön
JİN û JîN
..........
Yıldız İmrek Koluaçık
Bir kayıp
Türk Tabipleri Birliği (TTB) eski Genel Başkanı Dr. Füsun Sayek’i kaybettik. Füsun Sayek, mesleki bilgisi ve bütün bilgisini meslektaşları ve toplumun hizmetine sunan, aydın-ışıklı kadınların önde gelenlerinden biriydi.
Hekim dayanışması ve hekim haklarının, insan sağlığı ve hasta haklarından ayrı düşünülemeyeceği bilincinin geliştirilmesi için büyük katkıları olan bu güzel insanı da ne yazık ki, kanser illetine kurban verdik.
Füsun Sayek; yüzünü topluma ve insana dönen tüm hekimler gibi, “insan sağlığı”nın yalnız bir “hasta olmama” değil, “fiziksel-ruhsal-çevresel tam bir iyilik” hali olduğu bilincini vermeye çalıştı.
Bu nedenledir ki, insan sağlığının, her şeyin alınır-satılır bir meta haline dönüştürüldüğü kapitalist sistemle sağlanamayacağını anlatmaya çalıştı. Aynı zihniyetin ürünü GSS’nin yasalaşmaması için, şahsı ve hekimler örgütüne yöneltilen tüm saldırılara rağmen kararlı bir duruş sergileyerek “g(ö)revin” yerine getirilmesinde büyük emekler verdi.
Fiziksel-ruhsal-çevresel tam bir iyilik halinin baş koşulu herhalde insanların barış içinde yaşama hakkının sağlanabilmesidir. Füsun Sayek, yaşamı boyunca barış hakkını savundu. Ortadoğu’nun emperyalist işgaline karşı çıkmakla kalmadı, Türkiye’nin iç barış ihtiyacının da altını çizdi.
Siyasi iktidar; Füsun Sayek’i ve onun gibi düşünenleri, TTB’yi siyaset yapmakla suçladı. Elbette Füsun Sayek, “siyaset” yaptı. Füsun Sayek, insandan ve hele insanın tam bir iyilik halinden sorumlu bir hekim olarak bu “iyilik halinin” gerçekleşme koşullarına dikkat çekmekle kalmadı, bunun için çaba gösterdi.
Herkesin, özellikle asker-polis dahil tüm üst düzey bürokratların her gün yaptığı da siyaset. Generallerin iç ve dış siyaset üzerine açıklamaları, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın linci savunan açıklaması vb. kimsenin sırrı olmayan siyasi açıklamalar. Egemenlerin siyaseti serbest, yasak olan halktan ve demokrasiden yana siyaset. Bir de üst düzey bürokrata siyaset serbest, emekçi memura siyaset yasak.
Bu ülkede, meslek örgütleri, ziraat odaları, esnaf odaları vs. “sivil toplum” örgütlerinde, genellikle resmi söylem hakimdir ve neredeyse devlet katının bir küçük resmidir. Bu nedenle de ağır devlet bürokrasisi, halktan ve çıkarlarından kopuk kastlaşma bu sivil örgütlerde de hakimdir.
Bu sivil örgütlerde resmi ideoloji ve siyaset yeniden üretilir, farklı sesler dışlanır. Son günlerde ATO’nun etrafında toplanan Ankara’nın sivil toplum erbabı ne kadar resmi bir ses getiriyor değil mi?
Türkiye Barolar Birliği (TBB) Genel Başkanı örneğin, birkaç ay önce Türkiye’nin sınır ötesi operasyon hakkını kullanabileceğine ilişkin bir açıklama yapabiliyor. Bu açıklama, resmi siyasete uygun olduğu için meşru kabul ediliyor. TBB Genel Başkanı’nı seçmekte en etkili olan Ankara, İstanbul ve İzmir Barosu seçimlerini kazanan listeler ise, karşıtlarını siyaset yapmakla ve baroların, siyaset yapmayıp avukatların mesleki sorunları ile ilgilenmesi gerektiği yönünde bir söylem geliştiriyorlar.
Füsun Sayek; işte bu resmi söylemi aşan, insanı merkez alan gerçekten “sivil” bir siyasetin meşru görülmesinde önemli emek sahiplerinden biriydi.
Sivil toplum örgütlerimizin resmi devlet erkanına yaklaşan diğer önemli ayağı, yönetimlerin “erkek” görünümüdür. Bu erkek görünüm, hem niceliksel ve hem de nitelikseldir. Geçtiğimiz iki hafta içinde yapılan baro seçimlerine bakıldığında adaylık sürecinden itibaren kadınları görmek pek mümkün olmadı. Kadınların aday olduğu listeler de ne yazık ki, resmi ve erkek söylem karşısında kaybetti. Bursa Barosu ve birkaç baro dışında yönetimde kadınları göremeyeceğiz.
Füsun Sayek; genel başkanlık görevini hakkıyla taşıyan ve kadınların eşitlik mücadelesini bu alanda da başarıyla sonuçlandıran bir kadın olarak aramızdan ayrıldı.
Kadınlar, insanlık ve barış mücadelesi adına bir kayıp… Işıklar içinde uyusun.
e-posta:
yimrek@mynet.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜKLER
..........
Hüsnü Öndül
Tecrit ve diyalog
Bu sütunlarda, 2001’den bu yana çok yazıldı, tecride dair. Son altı aydır da çok değerli meslektaşım, devrimci bir avukat olan Behiç Aşçı’nın eylemi vesilesiyle her hafta duyuru yayımlandı.
Bugün de duyuracağız. Nedeni var.
Ünlü düşünür Michel Foucault, mahpusun konuşmasının önemine değinir çoğu kez. Dünyanın her yerinde cezaevleri insanların ilgisini çeker. Duvarların ardında ne olduğunu merak eder insanlar. Bu da doğaldır. Duvar varsa, insan doğasına aykırı bu yapıların ardında ne olduğunu merak eder insan. Buna karşılık politik ve bürokratik kadrolar, dünyanın her yerinde cezaevleri hakkında konuşulmasını, yazılmasını pek istemezler. O nedenle genellikle koyu bir sansür vardır, cezaevleri sorunları konusunda. En çok da mahpusun yazması, yazdıklarının kamuoyuna ulaşması ve mahpusun konuşması engellenmek istenir.
Demokrasinin, katılımcılık, açıklık, çoğulculuk ilkesinin cezaevleri konusunda ne kadar geçerli olduğu da merak edilir. Politik ve bürokratik kadrolar, eğer demokrasiyi içselleştirmemişse, kendince mekansal düzenlemeler yapmak ve kendince muamele etmek ister mahpusa. Oysa, asgari/minimum standartlar da oluşmuştur. Asgari standartların altında/aşağısında bir muamele yapılamaz mahpusa.
Demokrasiyi ve hukukun üstünlüğü ilkesini özümsememiş ülkelerde, örneğin infaz hakimliği diye mahpusa hukuksal garantiler sunan bir fikir mi var, bu fikir kabul edilmiş gibi tutumlar takınılır. Uygulama mahpusun aleyhine işler. Kurumsal olarak eksiklik yoktur ama bu kurum formeldir. Örneğin cezaevlerinin sivil denetime tabi tutulması iyi bir fikirdir. Bu da benimsenir gibi bir tutum takınılır ama, öyle bir yasa hazırlanır ve öyle işletilir ki, değişen hiçbir şey yoktur. Formel olarak bu konudaki standartlara uyum gösterilmiştir. Örneğin, oda mahpus için gecelemesini geçireceği özel bir mekan olması bakımından bir haktır. Ama, diğer örneklerdeki gibi, zihni kültür açısından, özü itibariyle oda bir cezalandırma aracı olarak düşünülür ve yapılandırılır.
Hukukun üstünlüğü ilkesini hatırlatanlara verilen cevap da aynıdır: “Bakın infaz yargıçlığı ile mahpusa yargıç güvencesi sağlanmış; sivil denetimle açıklık ilkesine uygunluk getirilmiş, insan onurunun korunması için de Batı’da olduğu gibi mahpuslara oda tahsis edilmiştir.”
Bu tür yaklaşım sahiplerine göre sorun yoktur.
Oysa sorun vardır.
En başta yukarda bahsedilen konuları konuşabilme sorunu vardır. Buna diyalog sorunu diyoruz. Durumu isterseniz Samuel Beckett’in “Godot’yu Beklerken” adlı oyunundaki iletişimsizlik sorunu olarak da nitelendirebilirsiniz.
Diyaloğ. Adalet bakanlığı ile demokratik kamuoyu arasında diyalog!
Diyalog.
Mahpuslarla Adalet Bakanlığı arasında diyalog!
F tipi cezaevlerindeki tecrit sorunu, devlet organları ile konuşulabildiği ölçüde çözümü sağlanabilecek bir konudur. Yokmuş gibi davranarak sorun çözülemez.
Diyalog için iyi niyete ve çabalara ihtiyaç var.
HABER NOTU: TÜRKİYE’DE BAZI HAPİSHANELERDE TECRİT KOŞULLARI VAR. 19 ARALIK 2000’DEN BU YANA, F TİPİ HAPİSHANELERDEKİ TECRİT KOŞULLARINA KARŞI YAPILAN ÖLÜM ORUÇLARINDA 122 İNSAN CAN VERDİ. AVUKAT BEHİÇ AŞÇI, 5 NİSAN 2006 TARİHİNDE TECRİDE KARŞI ÖLÜM ORUCU EYLEMİNE BAŞLADI. BUGÜN 197. GÜN…
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Modern sanat da çok etkileyici be!
Bayan köşe yazarı da oraya gitmiş…
İstanbul Modern’de geçirdiği süre, onun için hem çok heyecan verici, hem de müthiş ufuk açıcı ve besleyiciymiş.
Hepsi de kadına dair sorunları öylesine çarpıcı, başkaldıran, protest bir üslupla masaya yatırmış, sanata dönüştürmüşler ki, onlardan aldığı ilhamla bundan böyle yazılarında daha isyankâr olabilirmiş!
Orada, Venedik Bienali’nde Altın Aslan Ödülü verilen Guatemalalı Regina Galindo ile tanışmış.
Bu “dahi sanatçı”…
Akıllara durgunluk verecek şiddette yaratıcı Galindo ne yapmış da ödül almış?
Guatemala’da kadına uygulanan cinsel kimlik baskılarını ve dayatılan sosyal kalıpları protesto için 2 yıl önce lokal anesteziyle vajinasını diktirip, operasyonu kameraya kaydetmiş.
Modern sanat dünyasının dahileri de videoyu seyretmişler…
“Aman, bu ne muhteşem bir sanat…
Bu ne büyük bir sanatsal yaratı…
Bu ne sert ve şok edici protesto” deyip ödülü helalinden vermişler!
***
Demek, protest yaratıcılık böyle oluyor!
Gerçi, yazarımız bu videoyu değil, başka bir yaratıcı videoyu izlemiş…
O kadarı bile ufkunu açmaya yetmiş…
Yani demek bir de bu ameliyat belgeselini izlese, ufuk açılmakla kalamayacak, paramparça olacakmış ya!
Ki, bu durumda;
Belgesel yayın yapan TV kanallarını biz sanat kanalı olarak mimleyebiliriz!
Sadece seyrettiğiniz görüntülere sanatsal yaratı gözüyle bakın!
İşe yorum katın!
Ya da siz de sanatsal yaratıcılıklara girişin.
Mesela, artan şiddeti protesto için boğaz köprüsünden atlayın…
Atlamadan önce televizyonları çağırın…
Kırk kadar kamera sizi çeker…
Böylece çekim masrafı da olmaz.
Seyredenlerin de…
Yazar arkadaşın da, sanatsal gelişimine ve ufkunun açılmasına da katkı yapılır!
O zaman biz Müslüm baba hayranlarını neden sanatsal yaratı eyleminde bulunmak…
Toplumun ufkunu açmakla değerlendirmiyoruz da psikopatlıkla suçluyoruz!
Yazık değil mi “sanatsal yaratı” için kendilerini doğrayan çocuklara!
Ya da, o pis görüntüleri ortalıkta dolanan “manken, şarkıcı etiketliler” çıksa ortaya…
Biz bu görüntüleri…
Töre cinayetlerini protesto için çektik…
Kendimizi sanat için feda ettik deseler…
Ödülü hak etmezler mi?
Ama yine de siz siz olun…
Kendinizi doğramaya…
Köprüden atlamaya kalkmayın…
Bırakın sanat sanat gibi yapılsın.
Yazar ablamızın da ufku kapalı kalsın!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
2007 Bütçesi de faize!
2007 Bütçesi rakamları, basında tartışılmaya başlandıkça nasıl bir bütçe oluşacağı yönünde ipuçları da vermeye başladı. IMF’nin onayından geçen bir bütçeyi, henüz tam olarak açıklanmasa da nasıl şekilleneceği konusunda geçmiş yıllar bütçe deneylerinden ve basına sızan birkaç veriden hareketle tahmin etmek zor olmasa gerek. Toplam büyüklüğü 204.9 milyar YTL olarak düşünülen bütçede ayrılan 36.2 milyar YTL ile yüzde 6.5 faiz dışı fazla hedefi tutturulması düşünülmektedir. Yine faiz dışı fazla ve borç faiz ödemeleri üzerine oluşturulan bir bütçe olacağı kuşkusuzdur.
Geçmiş deneyler ve örneklere rağmen holding medyasının köşe yazarları, 2006 Bütçesi gerçekleşmelerini övmeye devam etmektedirler. Geçmiş yıllarda yıkım ve çöküntüyle sonuçlanan diğer bütçeleri övdükleri gibi.
Spekülatif sermaye hareketlerinin yarattığı sanal destekle bugüne kadar sürdürülen 2006 Bütçesi’ni değerlendiren holding medyası köşe yazarları, adeta başını kuma gömmüş devekuşu vaziyetindedir. Gerçeği görmelerine rağmen, hedef saptırmak ve bilinç bulanıklığı yaratmak için maksatlı analiz ve değerlendirmeler yapmaktadırlar.
Değerlendirmelerinde verdikleri örnekler ise şunlar: 2001 kriziyle rekor düzeye çıkan bütçe açığının gayri safi milli hasılaya oranı yüzde 16.2 iken, 2002’de bu oran yüzde 14.3’e; 2003’de yüzde 11.3, 2004’de yüzde 7.7, 2005’te ise yüzde 2’ye düşmüş olmasıdır. Başarı olarak gösterdikleri veriler bunlardır. Bu verilerin, uygulanan “sıkı maliye politikası” sayesinde yakalandığını da papağan gibi tekrar etmektedirler.
Uygulanan sıkı maliye politikasının, daha fazla yoksulluk, işsizlik ürettiği, IMF’ye ve rantçılara daha fazla faiz ödemek, faiz dışı fazla oluşturmak için seçilen bir yöntem olduğunu söylemeye aldıkları dolarlı maaşlar engel olmaktadır.
Peki şu verilere ne demeli? Hükümetin bile itiraf ettiği ve tehlikeli gördüğü cari işlemler açığı 2003 yılı başında 8 milyar 036 milyon dolar iken, 2006 yılının ilk altı ayında 22 milyar 423 milyon dolara yükselmesi ve 2003 ila 2006 arasında toplam cari işlemler açığının 65 milyar 511 milyon dolara çıkmasını nasıl okumak gerekir?
Yine, toplam dış borç stoku 2003 yılı başında 130 milyar 92 milyon dolar iken , 2006 ilk altı ayında 193 milyar 617 milyon dolara ulaşmıştır. Yani bu süre içinde toplam dış borç 63 milyar 525 milyon dolar artış göstermiştir. İç ve dış borç tutarının toplamda 360 milyar dolara ulaşılmış olması da, bu yazarlar tarafından “başarı” olarak görülmekte midir?
Daha bir yıl önce yüzde 14.8 olan faiz oranları, bu yıl yüzde 21.1 oranına yükselmiştir. Dış rantçıların içerde tuttuğu sıcak parayı her an geri çekme eğiliminde olması faiz artış eğiliminin devam edeceğini göstermektedir. Döviz açığını her an geri çekilmek üzere bekleyen sıcak para ile karşılamaya çalışan Türkiye, faizleri yükselterek bu süreyi uzatmaya çalışmaktadır. Bu da şu anlama gelmektedir: 2007 Bütçesi’nde faize ayrılan pay, 2006 yılı Bütçesi’nde ayrılan paydan daha yüksek olacaktır. Dolayısıyla, sağlık, eğitim, yatırımlar ve emekçilerin ücretlerine daha az pay ayırmak anlamına gelecektir. Yurtdışı spekülatif kaynaklı sermayenin Hazine bonosu yatırımında tutmak için, yükseltilen faizlerin yanı sıra sıfıra indirilen vergilerle çifte hortumlama yapılmaktadır. Bu durum neticesinde vergi geliri düşecek ve doğal olarak borç artışında tırmanış devam edecektir. Borç ödemesi için başvurulacak yöntem ise, zorunlu kamu harcamalarından tasarruf etmek, olmadı yeni vergi ve zamlarla gelirleri artırarak rantçılara faiz borçlarını ödemek. Sürekli artan cari işlemler açığı ve bu açığı “kapatmak” için sıcak paranın yüksek faizle içerde tutulması ve bu faizlerin oluşturduğu borç yükünü, yeni vergi ve zamlarla emekçilerin ve yoksul halkın cebinden karşılanması için yalan mekanizması işletilmeye devam edecektir.
Uygulan IMF patentli program yeni aktörler aracılığı ile uygulanmaya devam edildikçe bu kısır döngüden kurtulmak mümkün değildir. Yine rantiyeye borçlanılacak, faiz ödeme odaklı bütçeler yapılacak; yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik, açlık giderek büyüyecek, yoksul halka vergi ve zam yolu ile zulüm etmeye devam edilecektir. Yoksullaşan halk olurken, büyüyen ve kalkınan bir avuç rantiyeci ve onların yerli işbirlikçileri olacaktır.
2006 Bütçesi’nin sonuçları ortada. 2007 Bütçesi de farklı olmayacaktır!
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
Nişan
Gülmekle, ağlamak arasında bir suratla odama daldı. "Ulan yine mi sen?" diye çıkışmamı duymadan atıldı.
- Yok arkadaş. Bu kadar keleklik olmaz. Ben nişanımı iade ediyorum.
"Dur. Sakin ol. Ne iadesi? Ne nişanı? Hem sen evli değil misin ki? Nişan mı kaldı lan. Yeme bizi" diye efelenmemi boğazıma tıkayıp, zıpladı.
- Yooo. Bu Fransızın yaptığı da biraz fazla kaçtı. Antep'te, Maraş'ta, Adana'da yoksul Ermeni gencini gaza getirip, sırtına üniforma giydiren Fransız değil miydi?
- Bu Fransız mıydı?
- Sözümü kesme. Bu Fransız Antep'i aylarca ablukaya alıp, 6 bin küsur insanı, çoluk, çocuk, kadın demeden boğazlamamış mıydı?
- Boğazlamış mıydı?
- Osmanlı'yı kapitülasyonlarla yıllarca inim inim inletmemiş miydi? Küçük Kamil'i, Sütçü İmam'ı kim katletti?
- Bu Fransız mı katletti?
- Tabii bu Fransız katletti. Peki bu aynı Fransız ürettiği silahlarla tepelenen milyonlarca insanın cebinden kırmızı şarap uzmanı kesilmedi mi? Hem aynı Fransız daha geçtiğimiz aylarda kendi sokaklarında yoksul insan avına çıkıp, hakları için mücadele eden gençlerini paspas gibi çiğnememiş miydi?
"Yeter. Soluklan biraz" sözlerimle ateşe atılmış benzin gibi parladı.
- Yok arkadaş. Kapitülasyonlar neyse. Cezayir katliamı desen, eh hadi. Antep'in istilası, kırılan çocuklar, gençler, kadınlar bir derece. Ama ne ulan bu ifade özgürlüğüne darbe. Bu kadarı fazla. Ben nişanımı iade ediyorum.
"Lan sıkma. Sende nişan filan yoktur. Ama varsa iade et kurtul" diye rest çekince kükredi.
- Edeceğim tabii.
"Yahu et, et de, sana bu nişanı bu Fransız vermemiş miydi? Sahi sen bu nişanı niye kabul etmiştin ki?" sözlerimi duymazdan gelerek, sokrana sokrana çekip gitti.
- Edeceğim tabii. Edeceğim. Edeceğim.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net