www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Berdel bir film değil
14’ündeki M.A. ile 17’sindeki H.K’nin berdel evliliği filmlerdeki dramı aratmıyor: “Karşı çıksaydık çok kötü olaylar yaşanırdı.”

Türkiye Ortadoğu için ‘umut’ olabilir
Van’da konuşan Yazar Aydın Çubukçu, yeni bir sentez, yeni bir hümanizma gerektiğini söyledi.

‘Eğitim şart’ mı?
Mevcut işler gerçekten yüksek düzeyde nitelik gerektiriyor mu? Yani önemli bir öğrenme sürecinden geçmesi mi lazım gerçekten işçinin? Bu soruya gönül rahatlığıyla “elbette hayır” cevabını verebiliriz.

İşte YÖK’ün eseri
Dünyanın en iyi 500 üniversitesi sıralamasında, Türkiye’den hiçbir üniversite yer alamadı.


Berdel bir film değil
Diyarbakır, yine bir berdel evliliği ile gündemde. İlköğretim okulu 8. sınıf öğrencisi 14 yaşındaki M.A, kız kardeşinin kaçtığı kişinin kız kardeşi H.K. ile “iki aile arasında barışın sağlanması için” zorla evlendirildi. Berdel evliliğine boyun eğmek zorunda kalan M.A. ve F.K, ”Hayallerimiz vardı. Ama hepsi boşa gitti” dediler.
Diyarbakır’da yaklaşık 7 ay önce dayısının oğlu ile zorla evlendirilmek istenen 17 yaşındaki A.A, başka bir köyde oturan sevdiği F.K’ye kaçtı. Bunun üzerine 2 aile arasında kız kaçırma nedeniyle husumet başladı. 2 aile arasında barış sağlanması için Ataç ailesi, Kaçar ailesinden kaçırdıkları kızlarına karşılık oğullarıyla evlendirmek için bir kız ve 10 bin YTL istedi. Bunun üzerine Kaçar ailesi de kız kaçırma olayının kan davasına dönüşmemesi için kızları H.K’yi (17) Ataç ailesine vermeye razı oldu.
Bunun üzerine bölgede berdel (karşılıklı kız alıp verme) olarak adlandırılan evlilik usulü ile 14 yaşındaki M.A. ve 17 yaşındaki H.K. rızaları dışında ailelerin isteği doğrultusunda imam nikahı ile evlendirildi.
‘Boyun eğmek zorunda kaldık’
İlköğretim okulu 8. sınıf öğrencisi M.A, kız kardeşinin evden kaçması sonucu ailesinin “Onlardan biz de bir kız alacağız” diye inat yaptığını, bunun sonucunda karşı taraftan alınan kızın kendisiyle yaklaşık 5 ay önce evlendirildiğini söyledi.
Kendisinin bu evliliği istemediğini, bunun için çok direnmesine rağmen ailesini ikna edemediğini anlatan M.A, mecbur kaldığı için evlendiğini dile getirdi. Evlendikten sonra da okuluna devam ettiğini ifade eden M.A, şöyle konuştu: “Okuyup öğretmen olmak ve sevdiğim kızla evlenmek isterdim. Evlendiğim H.K. için de çok zor oldu. O da aynen benim gibi. Evliliğe boyun eğmek zorunda kaldık. Karşı çıksaydık kötü olaylar yaşanırdı.”
‘Hayallerim vardı’
Olayı ağlayarak anlatan H.K. ise erkek kardeşinin kız kaçırmasının ardından karşı tarafın kendisini istediğini bilmediğini, babasının daha sonra kendisine “Seni verdik, üstüne de 10 bin YTL verdik” dediğini anlattı.
Aileler arasında kötü olayların yaşanmasını istemediği için evlenmeyi kabul etmek zorunda kaldığını kaydeden H.K, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Babam bana ‘Bizim hiç hatırımız yok mu?’ dedi, ben de onları kıramadım. Kabul etmesem birbirlerini öldürebilirlerdi. Barışmak için bizi evlendirdiler. Berdel usulü ile evlenmek hiç doğru değil. Belki birilerinin arkada bıraktığı bir sevdiği vardır. 25 yaşına kadar evlenmek istemezdim. Hayallerim vardı. Ama hepsi boşa gitti. Aileme bazen çok kızıyorum. Hatta bazen evlerine gitmek bile istemiyorum.”

Kadınlar takas ediliyor
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nuran Elmacı, berdel evliliğinin 2 erkeğin evlilik çağındaki kız kardeşlerinin değiştirilmesiyle gerçekleştirildiğini, bazen de babaların berdel usulü ile kızlarını vererek kendilerine ikinci veya üçüncü eş alabildiğini söyledi.
Berdel evliliğinde kızlarının, yaşına bakılmaksızın çok küçük yaşta evlendirildiklerini kaydeden Prof. Dr. Elmacı, şöyle dedi: “Berdel evliliği Güneydoğu’da yüzde 4,4 olarak görülüyor. Berdel, diğer bölgelere nazaran Güneydoğu’da yüksek oranda yapılıyor. Diğer bölgelerde de çok nadiren görülüyor. Daha çok dışa kapalı toplumların benimsediği bir evlilik biçimidir. Bölgenin geleneksel yapısının bir sonucu olduğu halde ekonomik amaçlarla da bu evlilik türü yapılıyor. Berdel evliliği kadınlar için risklidir. Çünkü kadınlardan biri şiddet görürse diğer taraftaki kadın da görüyor. Kadının takas edildiği bir evlilik şeklidir. Bu evlilik şekli bölgede erken evlilik oranını artıran nedenlerden biridir.”


Başa dön


Türkiye Ortadoğu için ‘umut’ olabilir
Elif Görgü
Van Yüzüncüyıl Üniversitesi’nde konuşan Yazar Aydın Çubukçu, Türkiye halkının sahip olduğu birikim ile Ortadoğu halkları için bir dayanak; bir umut ışığı olabileceğini dile getirdi. Çubukçu, “Yaşadığımız bölgede halklar arasındaki dayanışma, kardeşlik, birbirlerinin kurtuluşunu kendi kurtuluşları olarak görebilme eğilimi vardır ve bunu geliştirmek önemlidir. Türkiye halkına, aydınlara düşen de bunu güçlendirmeye çalışmaktır. Ancak bunu yapacak yönetim, halkının ekonomik, sosyal kültürel ihtiyaçlarını doğru tespit eden; temel sorunlarımızdan olan Kürt meselesini, bağımsızlık meselesini çözmeyi bilen bir yönetim olmalıdır” dedi.
Sermayeyi engelleyen Ortadoğu boşluğu!
Üniversitenin 2006-2007 akademik yılı açılış etkinlikleri kapsamında “Ortadoğu ve Türkiye” başlıklı söyleşi, Aydın Çubukçu’nun katımıyla gerçekleşti. Kültür Merkezi’nde yapılan söyleşiyi yaklaşık 500 öğrenci ve öğretim üyesi izledi.
Irak işgali ile başlayan sürecin aslında daha önce başlamış olan sürecin bir halkasından başka bir şey olmadığını dile getiren Çubukçu, “1980’lerde başlamış olan küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni gibi projeler, Irak’ta en yüksek noktasını buldu. Amerikalı bir Pentagon ideologunun önemli bir belirlemesi var: ‘Küreselleşmeye eklenmemiş bir Ortadoğu bizim düşmanımız’, diyor. ‘Entegre olmamış boşluklar’ kavramı önemlidir. Küreselleşmeyle bir entegrasyon süreci yaşanması gerektiğini düşünüyorlardı ve bununla uyum halinde olmayan ülkeleri boşluk olarak görülüyorlardı; askeri, siyasi, iktisadi bakımdan doldurulması gereken boşluklar” şeklinde konuştu.
Küreselleşmenin, tüm dünyada tek bir ekonomik zincir oluşturma ve her ülkeyi de halkalar halinde bu zincire bağlama amacını taşıdığını hatırlatan Çubukçu, sermayenin serbest dolaşımı için dünyanın, siyasi, kültürel engellerin oluşmadığı ‘pürüzsüz küre’ haline getirilmesi gerektiğinin altını çizerek; “Sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi için en azından bazı altyapı kurumlarının oluşturulması gerekir. Ortadoğu bu bakımdan geri kalmış yapısıyla, sermayenin genişletilmiş olarak üretilmesi koşullarına sahip değil. Önce bunun halledilmesi için birtakım şeyler yapılması gerekiyordu. Belli başlı emperyalist ülkeler tarafından oluşturulmuş siyasi yapılar bir süre sonra, küreselleşme sürecinde işe yarar aygıtlar olmaktan çıkmışlardır. Örneğin Saddam bunlardan biriydi, şimdi Suudi krallıkları için böyle düşünülüyor” diye konuştu.
Direniş yeterli değil
Çubukçu konuşmasında şunları söyledi: “Bir diğer engel de Ortadoğu’da bu tarihsel geleneklerle de birleşen bir ‘direniş’ bulunması. Sermayenin küreselleşme çabasının Ortadoğu’da gelip düğümlendiği yer olarak kendisini inanç sistemleri içinde ifade etme yolunu bulmuş olan bu ‘direniş’tir. Ancak şu anda bu coğrafyada, emperyalizme karşı direnen grupların, siyasal ve ideolojik yapılarına baktığımız zaman, genel olarak insanlık açısından fazla umut verici olmadığını söyleyebiliriz. Kendi davalarına bağlıdırlar, inançlıdırlar, dövüşmesini de biliyorlar; fakat küresel çapta bir saldırıya karşı bölgesel direniş, aynı zamanda evrensel motifler taşımak, insanlığın bütününe seslenebilecek özellikler taşımak zorundadır.”
İnsanlığın tümünü kucaklayabilecek ve insanlığın karşılaştığı bu dönemsel acılara son verebilecek yeni bir eksen oluşturulabileceğini ifade eden Çubukçu, ancak bölgedeki direnişin temel dinamikleri ve eğilimleri dikkate alındığında, böyle bir vaat içermediğine dikkat çekti.
Türkiye’nin rolü
Bölge halklarının, Türkiye’nin bölge için bir umut olabileceğini düşündüğünü kaydeden Çubukçu şöyle devam etti: “Bölgedeki bütün ülkelerle kıyaslandığında halkımız bir demokrasi mücadelesi deneyimine sahiptir. Sendikal düzeyden, siyasal parti düzeyine kadar örgüt yıkmak ve yeniden yapmak konusunda gerçekten tecrübelidir. Her şeyden önce Amerika ve İsrail politikaları dışında bağımsız bir politika izlenebileceği güveninin verilmesi gerekmektedir. Bundan önceki hükümetler, bu hükümetle de böyle bir güvenin verilmesi olanağı yoktur. Kendi kaderini kendisinin belirleyebileceğine dair güven vermiş bir halkın, kendini ifade edebileceği bir hükümeti bir siyasi iradeyi ortaya çıkarmasıyla elde edilecek bir konumdur bu.”
Konuşmasında bunun olanaklarına ve şartlarına da işaret eden Çubukçu, “Türkiye, yeni bir sentez, yeni bir hümanizma ortaya koyma imkanına sahiptir. Halklar arasındaki ilişkiyi temel alan, aydınlıkçı, özgürlükçü bir politika, doğrudan doğruya her türlü yabancı müdahalesini reddeden bir siyasi çizgi koyabilmek gerekiyor. Fakat bunu yapabilmek yalnızca bilimsel akademik, entelektüel bir çalışmayla değil; bir halk iradesi ortaya koyarak mümkün olabilir. Kısaca insanlığın tümüne hitap eden, herhangi bir inanç, ırk, ulus ayrımı yapmadan herkese temel ihtiyaçları bakımından bir şeyler söyleyebilen, açık bir mesaja ihtiyacımız var. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti onyıllardır süregelen dış politika anlayışıyla bizim projemizde yer alamaz. Bunu yapacak yönetim, halkının ekonomik, sosyal kültürel ihtiyaçlarını doğru tespit eden; temel sorunlarımızı Kürt meselesini, bağımsızlık meselesini çözmeyi bilen bir yönetimdir” diyerek konuşmasını tamamladı.

Lübnan’a asker göndermek
Türkiye’ye olan güveni sarstı
Rektör Yücel Aşkın’ın Türkiye’nin Lübnan’a asker göndermesinin Ortadoğu halkları nezdinde etkisi sorusunayanıt veren Aydın Çubukçu, “Lübnan’a herhangi bir ülkeden asker gönderilmesini doğrudan doğruya kendi kurtuluşlarına karşı bir hareket olarak değerlendiriyorlar. Amerikan projesinin bir parçası olarak, Birleşmiş Milletler’in bir parçası olarak oraya asker göndermekle Türkiye herhangi olumlu bir etki elde edemez. Diğer yandan Türkiye’nin geleceğe yönelik yapabilecekleri önünde de bir engel teşkil etmiştir. Bölge halklarına güven vermenin tek yolu, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin dışında olduğumuza dair çok net bir görüntü sağlamaktır” dedi.


Başa dön


‘Eğitim şart’ mı?
Sinan Alçın
Dünya Bankası, OECD, TÜSİAD raporlarıyla bir vesileyle karşılaşanlar bilir, ortak bir vurgu vardır: Eğitim şart! Peki nasıl ve ne için eğitim? Bu konuda da sayfalar dolusu -düz mantık eseri- gerekçeler bulursunuz. Şöyle ki; ülkeler artık azgelişmiş-gelişmiş diye değil, eğitimsiz-eğitimli-daha eğitimli-en eğitimli olarak ayrılırlarmış ve küresel(?) rekabette ülkeler artık sahip oldukları sınai ürünlerle değil, sahip oldukları eğitimli işgücü ile yer edinebilirmiş.
Eğer günümüzde işsizlik diye bir sorun varsa -ki onlar da olduğunu kabul ediyor- bunun suçlusu yeterince eğitim almamış işgücüdür. Yani vasıflı olan işsiz kalmayacaktır. Bu bağlamda mevcut emek gücünün sürekli değişen üretim tekniklerine ayak uydurabilmesi için “sürekli eğitim” alması ve “vasıf” kazanması gerekmektedir. Dolayısıyla işsiz kaldıysanız bunun sebebi, kendinizi yeterince eğitmemenizdir. Onlara göre, işsizlik sorununun birinci ve ana sebebi işgücünün niteliksizliğidir. Niteliği de eğitimle aşılan bir sorun olarak görüp, bu konuda hükümetlere özel sektörün “önünü açın” mesajı vermekteler.
Fakat 2001 sonrası ortaya çıkan durum bunun doğru olmadığını gösterdi. Öyle ki nüfusun en eğitimli (üniversite mezunu) kesimi en çok işsiz kalan kesimi olmuştur. Tabii bu noktada biz “vasıf” ile “eğitim düzeyi”ni birbirine karıştırmıyoruz. Yüksek eğitim gören ama iş hakkında bilgi sahibi olmayanları vasıflı olarak nitelendirmek büyük yanılgıdır. “Nitelik” kavramı oldukça tartışmalıdır. Niteliği iş üzerinde kazanılan bilgi ve beceri toplamı, daha Türkçesi “ustalık” olarak tanımlamamız gerekiyor. Öyle ki niteliksiz emek derken de ustalık vasıflarına haiz olmayanı anlayalım. Peki ustalıkla yüksek öğretim arasında nasıl bir ilişki olabilir? Örneğin işçiler üniversite mezunu olarak mı ustalık kazanacaklar? Elbette hayır. Nitelik ancak iş üzerinde, akıl, mantık, beceri ve deneyim toplamıyla elde edilebilir. Dolayısıyla “yüksek öğretim” ve/veya “yaşam boyu eğitim” ustalık kazandıran bir süreç değildir.
İkinci soru şu olmalı: Mevcut işler gerçekten yüksek düzeyde nitelik gerektiriyor mu? Yani önemli bir öğrenme sürecinden geçmesi mi lazım gerçekten işçinin? Bu soruya gönül rahatlığıyla “elbette hayır” cevabını verebiliriz. Kapitalizmin ortaya çıkış dönemlerine baktığımızda, buharla çalışan makinelerin iş sahalarına taşınmasıyla, manifaktürler (atölye) yerine -ustalık, zanaatkarlık gibi vasıflarından uzaklaşmış emeğin çalıştırıldığı- fabrikalar kurulmuştur. Günümüzde de kapitalist, makineyi emeğin yerine kullandığı sürece ve kayan üretim bantları içerisinde işçiye düğmeye basmak(!) kaldıkça burada zihinsel değil kol emeğinde yoğunlaşmadan bahsedilebilir. Elbette özellikle, endüstri coğrafyasının değiştiği ve yeni üretim teknolojilerinin hızla üretim alanlarına taşındığı bir dönemde bir kısım zihinsel emeğe de ihtiyaç vardır. Ancak, bunlar “beyaz yakalı” olarak da adlandırılan kesimdir ve ağırlığı en fazla eskisi kadardır. Ortaya çıkan durumu polarizasyon olarak tanımlamak doğru olacaktır. Mevcut üretim sistemleri bir yandan bir kısım zihinsel emeğe ihtiyaç yaratırken diğer yandan niteliksiz(?) kol emeğini çoğaltmaktadır.
Gerçekleştirilen yakın dönem -fabrikaya giren- saha araştırmaları göstermektedir ki, özellikle ileri üretim teknolojilerinin kullanıldığı fabrikalarda, sürekli tekrarlanan rutin işler sonucu işçilerin işi öğrenme süresi bir haftaya kadar inmekte ve bu durum onların yaptıkları işin bütününe ve belki de kendilerine yabancılaşmalarına yol açmaktadır. Bir yandan sürekli tekrarlanan işler ve insanlık dışı denetim/ikaz sistemleri emeği robotlaştırırken diğer yandan da -sanki mevcut durumun suçlusuymuş gibi- “niteliksiz” ilan edilmektedirler.
Theo Nichols ve Nadir Suğur’un Türkiye’de yedi fabrikada (iki otomotiv, iki tekstil ve üç beyaz eşya fabrikası) gerçekleştirdikleri çalışma bu açıdan önemlidir. Görüşme yaptıkları işçiler yaptıkları işi yeni bir işçinin bir haftada öğrenebileceğini ve kendi yaptıkları işin tamamen aynı şeyi tekrarlamaktan ibaret olduğunu ve adeta robotlaştırıldıklarını ifade etmektedirler.
Beyaz eşya fabrikasındaki işçilerden birinin çalışma durumuyla ilgili soruya verdiği yanıt oldukça çarpıcı:
“Belirlenmiş bir üretim zamanında üretilen her parçayı sayarak her işçinin performansını denetliyorlar. Örneğin, her üretim aşamasını bilgisayarla hesaplıyorlar. Belli bir işi 23 saniyede yapmanı istiyorlar. İlk başta yapabiliyorsun. Peki ya sonra? Sen de bir insansın ve haliyle yoruluyorsun. Ama senden bu performansı sekiz saatlik vardiya boyunca hiç durmadan sürdürmeni istiyorlar. …Demesi kolay. Sıkıysa sen yap bakalım aynı işi 8 saat boyunca her gün, her ay hem de hiç hata yapmadan.”
Bir diğer işçi ise şunları söylüyor:
“Her şeyden önce, aynı işi tekrar tekrar yapıyorsunuz ve çok sıkıcı oluyor. Bunu komik bulabilirsiniz ama işteyken genellikle hayal kuruyorum. Aklım, işle hiç ilgisi olmayan şeylerin hayalini kuruyor. Çocukluğumu hayal ediyorum, güzel yeşil bir vadide yürüdüğümü, mavi, temiz bir denizde yüzdüğümü ve bulutların üzerinde kuş gibi uçtuğumu hayal ediyorum…”
Günümüzde ihtiyaç duyulan “nitelikli” emek değil sömürüye açık emektir. Son dönem ekonomik büyümenin kaynakları incelendiğinde görülmektedir ki, bu büyüme -büyük oranda- “verimlilik artışına” bağlıdır. Verimlilik ise aynı işçinin aynı işyerinde daha fazla çalıştırılması, daha fazla sömürülmesi anlamına gelmektedir. “Eğitim şart” denmesinin de yegane sebebi işçileri baskılamak ve sermayedarlara yeni bir kâr alanı olarak eğitim piyasası(?) yaratmaktır. Bu kapsamda da söz konusu raporlarda, meslek liselerinin piyasaya açılması ve işverenlerin buraları işgücü pazarı olarak görüp yatırımda bulunmaları gerektiği vurgusu yapılmaktadır. Bu haliyle bakıldığında metalaşan emek gücü ve piyasalaşan eğitim sisteminden bahsedebiliriz.
Sonuç olarak, yazıda eleştirdiğimiz piyasalaştırılan eğitim ve bu kapsamda işe yabancılaştırılan emek gücüdür. Yoksa, elbette eğitim şart; parasız bilimsel ve demokratik eğitim şart!


Başa dön


İşte YÖK’ün eseri
Uğraş Vatandaş
Çin’de her yıl belirlenen dünyanın en iyi 500 üniversitesi sıralamasına, Türkiye’den hiçbir üniversite giremedi. İngiltere’deki başka bir araştırmada da sonuç değişmedi; Türk üniversiteleri ‘Dünyanın en iyi 200 üniversitesi’ sıralamasında yer alamadı.
Soruşturmalarla polisliğe soyunarak, okuldan öğrenci atmakta liste başı olan Türkiye’deki üniversitelerin, uluslararası alandaki başarısızlığı, Yükseköğretim Kurulu’na (YÖK), üniversite rektörlerinin öğretim üyeleri üzerindeki baskılarına ve kaynak yetersizliğine bağlanıyor.
Çin Şanghay Jia Tong Üniversitesi Yükseköğretim Enstitüsü’nün yaptığı “Dünya Üniversiteleri Akademik Sıralaması” araştırmasının 2006 yılı sonuçları açıklandı.
Öğrenci servisi devrildi
Erzurum’un Tekman ilçesinde öğrenci servisi devrildi. Kazada 1 öğrenci öldü, 13 öğrenci ve araç sürücüsü yaralandı. Deliler köyünden Tekman’daki Cumhuriyet İlköğretim Okulu’na öğrenci taşıyan Yusuf Çetinkaya’nın (18) kullandığı 25 D 278 plakalı minibüs, Taşkesen mevkisinde devrildi. Kazada, araçta bulunan Ebru Atmaca (15) olay yerinde yaşamını yitirdi. Yaralanan 13 öğrenciye, ilk müdahale Tekman Sağlık Ocağı’nda yapıldı. Öğrencilerden 9’u, daha sonra Erzurum’daki hastanelere sevk edildi. Bu arada, hafif yaralanan araç sürücüsü Yusuf Çetinkaya’nın ehliyetsiz olduğu ve araç sahibi olan babası Hüsamettin Çetinkaya ile birlikte gözaltına alındığı öğrenildi.
‘Cep’teki mesaja örgüt davası
15 yaşındaki Mahmut Güllü adlı çocuk hakkında, amcasına “Biji Apo ve Kürdistan” ile Abdullah Öcalan’ın fotoğrafının bulunduğu “Senin için ölürüm” yazılı mesajı gönderdiği gerekçesiyle bir yıldan 3 yıla kadar hapis istemi ile dava açıldı. Avukat Emin Başer, cep telefonu mesajına dayanılarak dava açılmasının hukuka aykırı olduğunu söyledi. Edinilen bilgilere göre 2005 yılı Mayıs ayında Batman’ın Alaca köyü Kesiktaş mezrasında güvenlik güçleri şüphe üzerine Salih Güllü’nün üstünü aradı. Salih Güllü, cep telefonun ana ekranındaki “Biji Apo ve Kürdistan” yazısı ile Abdullah Öcalan’ın fotoğrafı bulunan “senin için ölürüm” yazısı nedeniyle gözaltına alındı. Yapılan soruşturma sonucunda mesajın Salih Güllü’nün yeğeni Mahmut Güllü’nün telefonundan çekildiği tespit edildi. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı bunun üzerine Mahmut Güllü hakında, örgüt propagandası yaptığı iddiasıyla dava açtı. 1 yıldan 3 yıla kadar hapsi istenen Güllü’nün yargılandığı davanın ilk duruşması, 14 Aralık 2006’da görülecek. Başsavcılığın iddianamesinde, Mahmut Güllü’nün suç tarihinde 15 yaşından küçük olması nedeniyle alınan doktor raporunda, yaptığı eylemin hukuki sonuçlarını anlayıp kavrayabildiği iddia edildi. Mahmut Güllü’nün aile avukatı Emin Başer davaya tepki gösterdi. Başer, “Dava konusu olan olay, sanık 14 yaşında iken gerçekleşiyor. O yaşta bir insan nasıl örgüt propagandası ile yargılanır” dedi. Başer, cep telefonlarıyla gönderilen mesajların propaganda kapsamında olamayacağına dikkat çekti.
Burslara komik zam
Üniversite öğrencilerine verilen öğrenim kredisi ve burslara 20 YTL zam yapıldı. Yeni düzenlemeyle, kredi ve burs miktarları 130 YTL’den 150 YTL’ye yükseltildi. Krediler, master öğrencileri için 260 YTL’den 300 YTL’ye, doktora öğrencileri için de 390 YTL’den 450 YTL’ye çekildi. Yükseköğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu (YURTKUR) Genel Müdürü Hasan Albayrak, yaptığı açıklamada, ‘zamlı’ kredi ve bursları, eski öğrencilerin 7 Ocak, yeni öğrencilerin de 12 Ocak 2007 günü alabileceklerini söyledi.
Veteriner hekimler saldırıları kınadı
Veteriner hekim örgütleri, son dönemde özellikle belediyelerde çalışan meslektaşlarına ve mesleklerine yönelik saldırıların arttığını belirterek, bu durumu kınadılar. İzmir Bölgesi Veteriner Hekimler Odası, Küçük Hayvan Veteriner Hekimleri Derneği ve Hayvan Hakları İçin Veteriner Hekimler Derneği ortaklaşa düzenledikleri basın toplantısında, özellikle hayvan hakları derneklerinin saldırı ve karalama kampanyasına hız verdiklerini öne sürdüler. Karalamaların ‘haksız ve haddini aşan’ bir üslupla gerçekleştiğini söyleyen İzmir Veteriner Hekimler Odası Başkanı Serdar Aktop, tüm meslek örgütlerine, birlikte hareket etme çağrısında bulundu.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net