www.evrensel.net  | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler  | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Bir Türkiye senfonisi!
Kültür Park’ta ‘çevre düzenlemesi’ yapan AKP’li Bursa Büyükşehir Belediyesi, Bursa Senfoni Orkestrası’nı binasız bıraktı. Sanatçılar yeni yer gösterilene kadar binayı terk etmeyince, önce “uyarı” için dozerli saldırı yapıldı; sonra bina tamamen yıkıldı. Senfoni Orkestrası, şimdi Nilüfer Belediyesi’nin ve Uludağ Üniversitesi’nin desteğiyle “hayatta kalmaya” çalışıyor.

Merdiven altına sığmayan düşler
Merdivenlerin altına kurdukları eve “düş evi” diyor, Gazi’deki bir grup genç. Bu evde hayata dair düşler kuruyorlar. Veli Düzgün ve genç arkadaşları burada düşler kuruyor, kurdukları düşleri insanlarla paylaşıyorlar.

Klarnetin altın çağının Selim Sesler’i
Klarnet, alaturka müziğin temel enstrümanlarından olmasına rağmen, son birkaç yıldır, altın çağını yaşıyor. Hüsnü Şenlendirici’nin ilk olarak Laço Tayfa grubu ile yaptığı çalışmalarla “yeniden” popülerleşen klarnet; alaturka müzik dinleyicisinin sınırları dışına da böylece çıkmış durumda.


Bir Türkiye senfonisi!
Sinan Ceviz
Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı taşra kurumlarını yerel yönetimlerin insafına terk eden AKP Hükümeti’nin istediği oluyor. Bursa Bölge Senfoni Orkestrası’na bina doluyken “uyarı olsun” diye dozerlerle saldırıldı; bina boşaltılınca da yıkıldı. Kültür Bakanlığı’nın “sessiz” kaldığı uygulamayla; Bursa çok sesli müzik yapan senfoni orkestrasından mahrum bırakılmak istendi. Orkestra, şimdi Nilüfer Belediyesi ve Uludağ Üniversitesi’nin destekleriyle ayakta kalmaya ve konserlerini sürdürmeye çalışıyor.
Binlerce dönüm araziye kurulu ve içinde senfoni, mehteran, açık hava konser merkezinin bulunduğu, çay bahçeleri ve eğlence merkezlerinin olduğu Kültür Park’ta hummalı bir çalışma devam ediyor. Özel bir müteahhit firmanın sürdürdüğü “düzenleme çalışmaları” kapsamında, binalar yıkılıyor, yerler kazılıyor. Sonunda nasıl bir Kültür Park oluşacağı belirsiz, ancak belli olan durum; bu çalışmalardan Bölge Senfoni Orkestrası’nın payına yıkım düştüğü...
Kültür Park’ın yapılandırılması projesinde orkestra binasının yıkım kararı da bulunuyordu. Senfoni yıkılacaktı, ama ortada Kültür Park gibi yeniden inşasına dönük bir plan yoktu. Senfoniye yer gösterilmediği için sanatçılar yıkımı engellemek istediler. Kendilerine bir yer verilene ve yeni yerlerine taşınana kadar süre istediler.
Dozerli uyarı!
Bursa Büyükşehir Belediyesi ve müteahhit firma ısrarlıydı, tartışmalar sürerken bir gün dozerlerle senfoni binasının duvarında koca bir delik açıldı. İşçiler “uyarı olsun” diye yapıldığını söylediği bu dozerli saldırı sırasında, binanın içinde orkestranın oldukça pahalı enstrümanları vardı. Sanatçılar ise 100 metre ilerideki idari binadaydılar. Çıkıp yıkımı engellemeye çalışan sanatçılar, daha sonrasında binayı boşalttılar ve senfoni orkestrası binası tamamen yıkıldı. Yani bir devlet kurumu, bir başka devlet kurumunun binasını önce korsan biçimde saldırdı, sonra tamamen yıktı.

Bursa Bölge Senfoni Orkestrası Müdürü Filiz Özsoy:
   Sanatçılar delik duvar nöbeti tuttu!
Senfoni binasının yıkımıyla ilgili süreç nasıl gelişti?
Kültür Park’ın yeniden yapılandırılması ile ilgili ihale geçen yıl şubat ayında yapıldı. Yıkım için gelindiğinde bizim konserlerimiz ekim ve mayıs arasında olduğu için bizim hemen terk etmemiz mümkün değil dedik. Her hafta etkinliklerimiz var. Bu etkinlikleri ertelememiz söz konusu değil. Süre istedik, bu arada çalışa bileceğimiz rahatlıkta asgari standartta yer istedik. Onların önerisi Kültür Park içinde bizim binamızın karşında Mehteran’ın yerini kullanmamız oldu. Ancak orası uygun bir yer değil. Çünkü; hem idari bina olarak kullanmak hem de prova yapmak için küçük bir yer. Bize başka yer göstermediler, sonra belediye başkanı dedi ki Merinos’ta yeriniz var, 2 yıl sonra tamamlanacak, oraya yerleşeceksiniz. Biz bir yandan süre isterken bir yandan da şehirde 22 yere baktık, ama hiç biri bizim için uygun değildi.
Yıkımla ilgili hukuki süreç nasıl işletildi?
Proje 1999 yılında Büyükşehir Belediyesi ve Kültür Bakanlığı arasında bir protokol imzalanıyor. Bu protokol gereği haftada iki konser yapmamız gerekiyor. Tayyare Kültür Merkezi’nde bu protokol gereği burası iki yer, biri idari bina biri de prova yerimiz. Elbette böyle bir protokol var, ama protokolde ihtiyaç halinde diye bir ibare var. Yani ihtiyaç halinde çıkartılabiliriz, yani belediyenin ihtiyacı olduğunda.. Tabi bu durumda bir tarafından bakarsanız ihtiyaçları var mı, yok. Bir taraftan da Anıtlar Yüksek Kurulu’ndan yıkım kararı çıkarmışlar. Yani yıkabilirler. Bizim programımız buradan taşınmamızı engelledi. İhale gereği de çıkmamız gerekiyor. Çünkü hukuki dayanakları vardı. Bizim istediğimiz en azından bize biraz süre tanınmasıydı. Zaten ödenekte sıkıntı yaşıyoruz. Bu yıl bizim ödenek almamız mümkün değil. Bir dahaki sene ancak ödenekten para alabiliriz, ödenek sıkıntımızın da olduğu bu dönemde süre istedik. Ayrıca bir yer bulsak bile orkestranın prova yapabileceği bir yer haline getirilmesi gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Yasası’yla yönetiliyoruz. Kültür Bakanlığı’nın bilgisi var olanlardan. Cevap bekliyoruz dedik, yani biz kendimiz çıkma kararı veremeyiz. Sonuçta bakanlık çıkın derse çıkarız.
Sonrasında neler yaşandı?
Sonuçta gündüz gözüyle prova yaptığımız yerin binasının duvarını yıktılar. Personel tesadüfen orada değildi. Biz idari binadaydık hemen koştuk ne yapıyorsunuz diye. İşçiler “Aaa içeride eşya varmış” diye durdular. Yani işçiler de oranın dolu olduğunu bilmiyorlardı. işçilerin dediği, biz bunu uyarı olsun diye yaptık. Uyarı için yapıyorsun da, burası devlet kurumu. Müteahhit firmayı aradık “Herkes olay benden çıktı” diyor. İş öyle bir duruma geldi ki bir idareci olarak yapabileceğin bir şey olmuyor. Sanatçılarımızla delik duvarın başında nöbet tuttuk orkestranın malzemeleri kaybolmasın diye. Sanat kurumu olduğu için bu işe sanat dünyası tepki koyar dedim. “Bir hareket yaparsanız sanat dünyasından yanıtını alırsınız” diye belediyeyi uyardım. Böyle de oldu bu iş tepki yarattı. Bunun üzerine Belediye Başkanı benim siyasete soyunduğumu iddia etti. İşin siyasi bir yanı yok ki hukuki bir süreç yaşıyoruz, ne siyaseti yapmışız biz. Bu tartışmalar üzerine başkan çıktı, “Merinos’ta yerleri var” dedi. Belki de istenen buydu. Biz şimdi burayı apar topar boşaltmak zorunda kaldık, bina tamamıyla yıkıldı. Var deniyor, biz de iki sene sonra geçeceğimiz umuduyla bekliyoruz. Ayrıca Merinos’a bütün sanat kurumlarının toplanacağı söyleniyor. Bu konuda da İstanbul’daki Atatürk Kültür Merkezi’nde yaşanan sıkıntıları anlattık. Orada çok kurum var ve bu durumda çalışmak zor. Bunları hatırlattık ve umudumuz bu uyarıların dikkate alınarak düzenlemenin yapılması.
Şimdi çalışmalarınızı nerede sürdürüyorsunuz?
Nülüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey ve Üniversite Rektörü bize destek oldu. Bize Fethiye Kültür Merkezi’ni verdiler ve çalışmalarımızı burada sürdürüyoruz. Ayrıca Başkan Bozbey’in verdiği bir ofis var, orası da idari bina olacak. Hocamızın ve Bozbey’in desteğiyle sunulan yerleri kullanıyoruz şimdilik. Nülüfer Belediyesi ve bazı kurumlar bize sponsor oluyor tanıtım çalışmalarımız için, bu tip katkılarla sürdürüyoruz. Biliyorsunuz orkestralara yeteri kaynak aktarılmıyor.
Son olarak neler söylemek istersiniz?
Bizim için sanat her şeyin üstünde. Irak’taki savaşta sanat müzeleri yağmalandı. Bizim burada yüreğimiz yandı. Ülkeler hiçbir dönem ordularıyla anılmıyor, sanat eserleriyle anılıyor. Hiçbir ülke için geriye bakılıp ne güçlü silahları, ordusu varmış denilmiyor. Sanatıyla anılıyor. İşte Mimar Sinan anılıyor ya da Mozart anılıyor, Nazım anılıyor. Dolayısıyla sanata değer vermek bir ülkenin tarihine ve geleceğine değer vermektir.
Doğu Batı Divanı orkestrası projemiz vardı. Dört ayrı ülkeden sanatçıların katılımıyla konserler verdik. İlgiyle karşılandı. Müslüman mahallesinde salyangoz satmıyoruz biz. Bu sanat her zaman ilericidir. Bu nedenle özellikle genç nüfusun ilgisi giderek artıyor. Mozart 250. Sanat Yılı’nda halen ileride, yetişemiyoruz.
Sonuçta biz sanatımızı bütün zorluklara rağmen yapıyoruz. Merinos’ta yerimiz olduğu söylendi, oraya geçmek için de beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Sonuçta her koşulda çalışmalarımızı sürdürmek için çabalıyoruz.


Başa dön


Merdiven altına sığmayan düşler
Ersin Büyüktaş
Merdivenlerin altına kurdukları eve “düş evi” diyor, Gazi’deki bir grup genç. Bu evde hayata dair düşler kuruyorlar. Veli Düzgün ve genç arkadaşları burada düşler kuruyor, kurdukları düşleri insanlarla paylaşıyorlar. Düşlerindeki dünyayı, düşlerindeki memleketi, düşlerindeki mahalleyi, bir bodrum katına kurdukları bu sahneye sığdırmışlar ve insanları bu düşlere ortak olmaya çağırıyorlar. Düşlerini kaçıran tefecileri, fırsatçıları, sahte dostları yine bu sahneden teşhir ediyorlar. Düş evinin sakinleri, 10 yaşındaki çocuklardan, 60’lık amcalara, teyzelere kadar tüm mahalleliyi ortak etmiş düşlerine.
İstanbul Gazi Mahallesi’nde, Erzurum Hınıs Tekman Derneği bünyesinde çalışmalarını sürdüren, Düş Evi Tiyatro Ekibi’nin önce “Üç Nasihat” adlı oyununu izledik. Ardından da “serüvenlerine” dair sohbet ettik. Babasının ölüm döşeğinde verdiği üç nasihate sadık kalmaya çalışan, etrafı fırsatçılar ve fesatlar tarafından çevrelenmiş İbram Ağa’nın çevresinde olup bitenleri anlatan oyun, kırsaldaki köy yaşamının günümüzle de bağını kurarak, bugünün ilişki biçimlerine göndermeler yapıyor. Sandalye gıcırdamaları ve yaşlı teyzelerin, sahnedeki fırsatçı, tefeci Enver Ağa üzerine yaptıkları “Ero bu Enver Ağa da tam puştmuş” yorumları eşliğinde izlediğimiz oyun, izleyenleri hem çeşitli nedenlerle göç ettikleri köylerine doğru nostaljik bir yolculuğa çıkarıyor, hem de bugün pek umursanmayan iyilik, doğruluk, paylaşım, sadakat gibi kavramları izleyicilere hatırlatıyor.
‘Konuşmak yerine icraat yapmayı seçtik’
Oyunun yönetmeni Veli Düzgün, tiyatro grubunun hikayesini şu sözlerle anlatıyor: “Biz konuşmaktan “bıktık”, insanlar da dinlemekten bıktı. Sanki anlatılan her şey birbirinin tekrarıymış gibi geliyor insanlara. İşte tam bu noktada farklı bir şey yapma fikri doğdu. Bildiğimiz, anladığımız bir iş yapmamız gerekiyordu. Öyle bir şey olmalıydı ki, hem biz istediğimizi anlatalım, hem anlattığımız daha kolay anlaşılsın, hem de insanlar sıkılmadan bizi dinleyebilsinler. Biz de tiyatro yapmaya karar verdik.” 1989’da aynı dernekte tiyatro ile tanışmış olan Veli Düzgün, ardından profesyonelce bu işi yapmaya karar vermiş. Maskara Tiyatrosu’nda bir süre eğitim görüp, bu tiyatroda çalışmalar sürdürdükten sonra, yüzünü mahallesine çevirmiş ve tiyatro ile tanıştığı dernekte, kurduğu tiyatro grubu ile düş yolculuğuna başlamış. Düzgün, bir yıl kadardır bu dernekte çalıştıklarını ifade ederek, “Bugüne kadar iki oyun sergiledik. Oldukça iyi gittiğimizi düşünüyorum. Arkadaşlarımız gayet başarılı ve çalışkanlar” şeklinde konuşuyor.
Biraz dünden, biraz bugünden, biraz yarından
Dışarıda sürüp giden insan ilişkilerine itirazı var Veli Düzgün’ün. Tiyatro yapma nedenlerinden biri de bu. 20 yıl önceki Gazi Mahallesi’ni gözlerinin önünde canlandıran Düzgün, 20 sene önce insanlar arasındaki dayanışmanın, paylaşımın ve hoş görünün yitip gittiğini, bunun yerine umursamazlığın ve yabancılaşmanın yerleştiğini söylüyor. Tekman Derneği’nde kendilerinden önce birkaç kez tiyatro grubu kurulması için çalışmalar yapıldığını aktaran Düzgün, “Biraz arkadaşlarımızın deneyimsizliği, biraz da kimsenin destek vermemesi nedeni ile bu girişimler başarısızlığa uğramış. Bizler de şu an sıkıntı çekiyoruz. Bir bodrum katında oyunlarımızı sahneliyoruz. Seyirci başına topladığımız 1 lira ile hem buranın kirasını ödüyor, hem de diğer ihtiyaçlarımızı karşılamaya çalışıyoruz. Kostümünden dekoruna kadar her şeyi arkadaşlarımızla birlikte, kendi olanaklarımızla yarattık. Mahalle esnafını dolaşıp derdimizi anlattık, bize yardım etmelerini istedik ve neticesinde 21 esnafımız bize destek verdi. Bunun dışında dernek başkanımızın desteği var. Belediyeden bir talebimiz olmadı, talebimizin karşılanmayacağını baştan bildiğimizden hiç başvurmadık” diyor ama bu yetersizlikleri tiyatro yapmanın önünde bir engel olarak görmüyoruz. “Yetersizlikleri, eksiklikleri bahane edersek hiçbir şey yapamayız” diyen Düzgün, “Yaşlı kadınlar torunlarını kucaklayarak geliyor oyuna. Oyuncuların ‘profesyonelleşmek’ gibi bir derdi de olmayınca, sahnenin alçaklığı, seyircinin sürekli gülmek istemesi ve diğer tüm teknik eksiklikler dezavantaj olmaktan çıkıp bir keyfe dönüşüyor” sözleri ile mahalle halkının gösterdiği ilgiyi ve oyuncularının gösterdiği çabayı aktarıyor. İnsanların tiyatroya giderken sadece gülmek istediklerini ve sahneden böyle bir beklentileri olduğunu dile getiren Düzgün, dertlerinin sadece insanları güldürmek olmadığını kaydederek şöyle devam ediyor, “Güldürmenin ötesinde eğer mesaj verilmesi gerekiyorsa mesaj da vermeliyiz ve veriyoruz da. Ne mesajlardan arındırılmış bir tiyatro ne de mesaj verme kasıntısı yaşayan bir tiyatro, biz daha farklı bir şey yapıyoruz. İnsanların buraya gelmesini istiyorsak onları ilk oyunda etkilemeliyiz. İzleyicilerin birçoğunun ilk defa tiyatro izlediğini göz önünde bulundurunca, onların buradan memnun ayrılmaları oldukça önemli. Gelenlerin birçoğu geçmişinden ve bu gününden bir şeyler görmek istiyor. Kısacası kendi yaşamındaki açmazları, traji-komik olayları görmek istiyorlar. Biz de bu istenilene dair söyleyeceklerimizi tiyatro ile söylüyoruz. Hem biz daha iyi anlatıyoruz, hem de izleyenler anlatmaklarımızı daha iyi anlayabiliyor”
İki grup halinde çalışmalarını sürdüren Düş Evi Tiyatrosu’nun, büyükler dışında bir de çocuk grubu var. Çocuklar da en az büyükler kadar gayretli ve istekli. Büyüklerin oynadığı “Üç Nasihat”ın ardından, Cumartesi Anneleri’nin dramını sahneleyen çocuklar, izleyicilerden büyük alkış alıyor. Her hafta sonu, kirasını seyirci başına topladıkları 1 lira ile karşıladıkları bodrum katında seyircilerinin karşısına çıkan Düş Evi Tiyatrosu, yeni bir oyuna hazırlanıyor. Okuldan ve işten arta kalan zamanlarda çalışmalarını sürdüren düş evinin sakinleri, onca yorgunluktan sonra eve gidip aptallıklarla dolu yarışma programları ve salya sümük, ağlayan bunalım kadın tiplemeleriyle taşan, ağlak diziler izlemek yerine, tiyatro ile ilgilenerek buna muhalefet ediyorlar. Bu anlamıyla izleyicilerine ve diğer mahalle gençlerine, oynadıkları oyunlarla, bu magazinseverlikten kurtulup, kahvelerde dumanaltı olmaktan çıkıp, düş kurmaya çağırıyorlar.
Ve kurdukları düşler, o merdiven altına sığmayacak kadar büyük.


Başa dön


Klarnetin altın çağının Selim Sesler’i
Ziya Özışık / ziyaozisik@gmail.com
Klarnet, alaturka müziğin temel enstrümanlarından olmasına rağmen, son birkaç yıldır, altın çağını yaşıyor. Hüsnü Şenlendirici’nin ilk olarak Laço Tayfa grubu ile yaptığı çalışmalarla “yeniden” popülerleşen klarnet; alaturka müzik dinleyicisinin sınırları dışına da böylece çıkmış durumda.
Zira Laço Tayfa; “Koşan adam” Mirkelam’ın ilk olarak pop listelerine girdiği sırada tartışılan “alaturka pop” kavramından başlatılabilecek şekilde genç müzik dinleyicilerinin alaturkaya olan meylini hayli iyi değerlendirmiş bir grup olarak müzik araştırmalarında önemli bir yer tutmaya aday.
O gruptan Hüsnü Şenlendirici’nin daha sonra solo yaptığı çalışmalar pek çok diğer virtüözle beraber Türkiye’de sözsüz enstrüman müziğini dinleyicilerin kulaklarına kazandırma konusunda üzerinde durulması gereken bir nokta oluşturuyor.
Bu sayede daha önceleri alışık olmadığımız şekilde enstrümanın solist olduğu albümlerin piyasada giderek artması, son birkaç yılın en önemli gelişmelerinden.
Bu şekilde enstrümanı tanıyan dinleyici için de yeni kapıların açılması muhtemel. Klarnet üzerinden örneklersek Laço Tayfa ile ya da Hüsnü Şenlendirici ile klarneti (gırnatayı) tanıyan genç müzik dinleyicilerinin bu enstrümanın diğer virtüözlerine de yönelmesi bu şekilde de örneğin Mustafa Kandıralı’yı tanıması, dinlemesi, araştırmasından bahsedebiliriz. (Elbette burada bir değer kıyaslaması yapılmıyor. Ancak Şenlendirici’nin popülerliğinin Kandıralı’nın tanınmasında da önemi yadsınamaz. Burada Laço Tayfa’nın Harbiye Açık Hava Konseri’nde Hüsnü Şenlendirici’nin büyük övgülerle sahneye çıkardığı Kandıralı’nın konser dinleyici genç kitlenin ilk defa karşısına çıktığını hatırlayabiliriz.)
Selim Sesler
Popüler ya da düzenlemeli icrayla klarneti tanıyan, oradan da orijin diye müzik dilinde kavramsallaşan, o müziğin köklerini araştıran, birçok gencin karşısına çıkan en önemli isimlerden biri de Selim Sesler. Müzisyen, Beyoğlu eğlence ortamlarında performansına şahit olanların hayli övdükleri bir isim olarak müzik sohbetlerinde bahsedilir olmuştu. Sanatçı açısından eşik ise elbette Duvara Karşı filmi olmuştu. Filmin alaturka göndermeli bölümlerinde, ekibiyle beraber Selim Sesler, boğaz manzarasının fonunda ekrana gelmekteydi. Daha sonra Sesler’in giderek artan tanınırlığı yine Fatih Akın’ın İstanbul Hatırası adlı müzik belgeselinde kendine ivme kazandırdı. Belgeselin en unutulmaz bölümlerinden biri olan çekimlerinde Selim Sesler, çekim ekibini Keşan’daki bir eğlenceye götürmüş ve müziğin eğlencelerde kullanımı açısından eşsiz bir örnek sunmuştu. Bu film ve
Keşan’a Giden Yollar albümüyle ABD de dahil olmak üzere, birçok ülkeden övgüler alan Selim Sesler, eleştirmenler tarafından yaşayan en önemli klarnetçilerden biri olarak kabul ediliyor. The Guardian gazetesinin Klarnet’in Coltrane’i başlığı ile sayfalarına taşıdığı usta klarnetçinin, Brenna MacCrimmon ile gerçekleştirdiği Kanada turnesinde büyük beğeni kazandığı ifade ediliyor.
Oğlan bizim kız bizim
Selim Sesler’in bu toplam üzerinden giderek artan popülerliğinin şimdiki aşaması Doublemoon’dan çıkan yeni albümü. “Oğlan Bizim Kız Bizim” ismini taşıyan albümde Sesler, Anadolu düğünlerinin vazgeçilmez şarkılarını dinleyenlere sunuyor. Yazıda değinilen “orijin” tanımına uyan bir şekilde yapılan düzenlenmelerle karşımıza çıkan albümde, dünya müziğinin duayenlerinden Ben Mandelson ile Rob Keyloch’un yapımcılığı üstleniyor ve mikslerini yapıyor. Oğlan Bizim Kız Bizim, Edirne’den Urfa’ya, Trabzon’dan Muğla’ya, İzmir’den Sivas’a kadar geniş bir coğrafyada dolaşıyor. Roman ağıtı Ege zeybeğine, klarnetin sesi, udun, kemanın, kanununkine karışırken, dinleyenlere uzak yörelerden tanıdık duygular taşıyor. Albümde Selim Sesler’in Duvara Karşı filmindeki ekibinden hatırlayacağımız (İstanbul Hatırası’nda da vardı) Brenna MacCrimmon “Yüksek Yüksek Tepeler” adlı türküye ses veriyor. Ayrıca İlkay Akkaya da sanatçının albümüne katılarak Burdur yöresinden bir türküye ses veriyor.
Feyiz olsun!
Umarız klarnetin kaderine düşen bu altın çağ, uzun süre devam eder ve klarnetin seyri pek çok diğer enstrüman virtüözlerine ve de tabii ki müzik yapımcılarına feyiz olur. Böylece hem müzikal açıdan belli bir değer sahip albümlere şahit oluruz hem de bunu sayıca çok müzikseverle, özellikle de genç nesille paylaşabiliriz. Zira şimdilik klarnetle yeniden izdivacın keyfini sürmekteyiz...


Başa dön


Kızıltepe Film Günleri bugün başlıyor Uzun ve kısa metrajlı 22 film ve belgeselin gösterileceği Kızıltepe Belediyesi tarafından düzenlenen Film Günleri bugün başlıyor. Mardin Kızıltepe Belediyesi 22 kısa ve uzun metrajlı filmin yanı sıra belgesellerden oluşan film günleri düzenliyor. 17 Ekim 2006 tarihine kadar devam edecek olan filmler, Kızıltepe Ana Çocuk Sağlığı Merkezi’nde gösterilecek. Film Günleri’nde ‘Faili Meçhul (4653...)’ belgeseli ile ‘Hoşçakal Yarın’, ‘Maruf’ ve ‘Fotoğraf’ adlı uzun metrajlı filmler gösterilecek. Filmmor’un 2005 yılı kadın mücadelesini anlatan belgeselin de gösterileceği film günleri için afişleme çalışmaları son bulurken, belediye binasından film günlerine katılım için anonslar yapıldı.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net