www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
BAYKUŞ
____
Şebnem Korur Fincancı
Sağlık çetesi
KONUM
____
Çetin Diyar
Ne senle ne sensiz!
GÜNDÖNÜMÜ
____
Hasan Hüseyin Evin
Sağlık, sosyal güvenlik ve devlet
YAŞADIKÇA
____
Enver Şat
Enerjideki çöküş
DÜNYAYA BAKIŞ
____
Taylan Bilgiç
Hesaplar tutmadı
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
____
Cengiz Bektaş
Kahramanmaraşlı mimarlara merhaba!
EVRENSEL’DEN
____
AKP ve laiklik
BAYKUŞ
..........
Şebnem Korur Fincancı
Sağlık çetesi
Açığa çıkartılan çetelere her gün bir yenisi ekleniyor. Yaşamımızın her alanında, çeteler eliyle yönlendirildiğimizi görüyoruz. Bu çetelerin nasıl ortaya çıktığı, hangi olanaklardan kimlerin katkısı ile yararlandıkları pek de gündeme gelmiyor. Çeteleşmeye olanak tanıyan kurumsallaşamamış devlet örgütlenmesinin payını sorgulamak, kurumsallaşmanın önünde engel olan sorumluları tanımlamak konusunda pek de istekli değiliz. Sorumluluk, pek de sevmediğimiz bir sözcüktür. Sorunları tanımlarken kendimizi dışarıda tutmak ve kuralları içinde yer almadığımız durumlar için anımsamak, kurumsallaşma önündeki engellerden en önemlisidir.
Açıkça isimlendirilmese de, kurumsallaşamamanın getirdiği olanaklardan yararlandığı düşünülen yeni bir çetenin zayıflatılması çalışmaları geçen hafta Sağlık Bakanlığı’nca başlatıldı. Sağlık Bakanlığı ve Hükümetin, hadi biraz daha genişletelim, özellikle 1980 Cunta dönemi ile başlayan bir yakın tarih diliminin adı geçen kurumlarının sağlık çalışanlarının varlığından pek de hoşnut olmadığı söylenebilir. Son çeyrek yüzyılı; bilgisizlik, beceriksizlik, açgözlülük ve daha nice sıfatlar ile suçlanarak geçirmiştir sağlık çalışanları. Özellikle hekimlerin değişik sıfatlarla açıkça hakaretlere maruz bırakıldığı son dönemin yeni icraatı, bir çıkar grubu olarak çeteleşme eğiliminde olduklarını ima eden son genelgesi tıp biliminin genel felsefesi ve bilimsel karakteri açısından ciddi bir talihsizlik örneğidir.
Görüntüleme ve diğer inceleme yöntemlerinin sağlık bütçesinde ciddi bir yüke dönüştüğü, gereksiz kullanımının yaygınlaştığı düşünülerek, sağlık kuruluşlarına başvuruların gerekenden fazla olduğu varsayılarak hastalıklara göre sınırlamalar getiren yeni genelge, aynı hastalığa sahip iki kardeşin dahi farklı gereksinimlere sahip olabileceği, her hastanın kendine özgü yakınma, bulgu ve tedavi süreçleri olabileceğini tümüyle gözardı etmektedir. Kötüye kullanımı denetim altına amaçladığı iddiası olan bu genelgenin üstünü kazıdığınızda, kötüye kullanan hekimler, sağlık kuruluşları ve dolayısıyla devleti soyduğu iddia edilen bir çete ortaya çıkmaktadır.
Kötüye kullanım yok mudur? Bu soruya “hayır” demek isterdim, ama ne yazık ki diyemiyorum. Evet, ciddi bir kötüye kullanım vardır. Sağlık politikalarının değişimi ile son çeyrek yüzyıldır teknolojiye bağımlı, koruyucu hekimliği göz ardı eden, tedavi edici hekimliği yücelten, kapitalist ekonominin gereğini yerine getirerek rekabete dayalı ve kâr etmeyi amaçlayan, sağlığı bir rant alanı olarak gören sistem, damarlarımızdaki kutsal kanda her gün biraz daha yaygınlaşarak dolaşmaya başlamıştır.
Bilimsel dergilerde, ilaç ve araç endüstrisinin desteklediği araştırmalarla sağlık yeniden tanımlanmış, bu endüstrilerden beslenen hayalet yazarların makaleleri, dergilerden hepimize yol gösterir olmuştur. Reçetelerin yükü artarken, tanı ve tedaviler dava dosyalarına sokulmuş, mahkemeye düşen hekimler, ispat yükümlülüğünü yerine getirmek ve kanıt oluşturmak üzere laboratuvarlara sarılmıştır. Girişimci ruhlar, yeni kâr alanlarına yelken açmakta gecikmemiştir. Nüfusa göre sağlık çalışanı sayısındaki yetersizlik kaygıları, tıp fakültesi açılmadık ilçe kalmasın diye uğraşırken, laboratuvarsız mahalle, polikliniksiz, hastanesiz sokak bırakılmamıştır. Sağlık ocakları tarihe karışır, personelsiz çürümeye terk edilirken, dört duvarından başka donanımı olmayan hastanelere hekim gönderilemediğinden şikayet edilir olmuştur. Açılan onca yer kâr etmeden durmasın denerek, sosyal güvencesi olanların da hekim seçme hakkı teslim edilmiş, kamu hastanesine yapılmayan yatırımlar, anlaşmalarla özel laboratuvarlara yönlendirilmiştir.
Açlık sınırında ücrete talim eden sağlık çalışanlarının maaşına zam yapmak yerine, performansa dayalı ücretlendirme modeli getirilmiş, “meslektaşım kardeşim olacak” diye yemin eden bir meslek grubu birbirine düşürülmüş, yapılan tetkik ve girişim başına alınan ücretlerle sistemin kâr eden işletmeye dönüşümü hızlandırılmıştır. Bu kârların sağlık bütçesine yansımasını engellemek için, cepten harcama dönemi başlatılmış ve sağlık çalışanları çete kurmakla suçlanıp, denetim adı altında harcamaların kısıtlanması amaçlanmıştır.
Denetim kurumsallaşmada en önemli basamaktır. Bu basamakta tek taraf olamaz. Tarafların tamamının denetim içinde yer alması gerekmektedir. Sağlıkta listelerle denetim yapamazsınız. Çok daha zor olanı, hasta temel alınarak gereksinimleri ve yapılanları karşılaştıracak kurullar oluşturmak, bu kurullarda meslek örgütleri ve hasta örgütlerinin birlikte çalışmasına olanak sağlamaktır. Açılacak her tıp fakültesi, hastane, poliklinik, sağlık ocağı ve laboratuvar için benzer kurullarla değerlendirme yapılmasını sağlamaktır.
Sağlıktan tasarruf edilemez, ancak kâr da edilemez…
e-posta:
korur@yahoo.com
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
Ne senle ne sensiz!
Son dönemlerde çeşitli çevreler tarafından, Kürt halkında birlikte yaşama duygularının zayıfladığına dair tespitler yapılıyor. Emekli General Aytaç Yalman da, geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet gazetesinde yazdığı "Türkiye'de Toplumsal Değişimin Analizi" başlıklı yazısında bu konuya değiniyor. Yalman, yazısında "Bugün Bölge halkını kaybetme durumuyla karşı karşıyayız" diyor. Ama emekli general, süreci bu noktaya getiren gelişmeleri değerlendirip doğru sonuçlar çıkarmak yerine, konuya klasik asker mantığıyla yaklaşıyor ve "dayatmacı ve otoriter tedbirler" alınması gerektiğini belirtiyor.
Acaba gerçekten Kürt halkında birlikte yaşamaya karşı duygular mı gelişiyor? Yoksa bugün yaşanan gelişmelere bağlı olarak, Kürt halkının varlığını tanımaya yönelik gerek ulusal, gerekse uluslararası düzeyde atılan/atılmak zorunda kalınan adımlar nedeniyle geliştirilen ve Kürt halkını ezmeye, baskı altına almaya yönelik ırkçı-şoven bir kışkırtma ile mi karşı karşıyayız?
Geçen hafta bu sorulara yanıt olabilecek gelişmeler yaşandı.
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) tarafından yapılması amaçlanan "Zorunlu Göç ile Yüzleşmek: Türkiye'de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası" başlıklı kitabın tanıtılması toplantısı, Genelkurmay Başkanı'nın "öz" ve Baykal'ın "duyarlı" vatandaşlar diyerek sahiplendikleri linççi-faşist güruh tarafından engellendi. Başlarında 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili fotoğraf sergisinin basılması ve Hrant Dink, Orhan Pamuk, Perihan Mağden davalarında yaptığı provokatörlüklerden tanıdığımız Kemal Kerinçsiz'in yer aldığı bu faşist güruh toplantıya katılanlara saldırdı. "Türkiye Türk'tür, Türk kalacak" sloganları eşliğinde kadınları, yaşlıları tokatlayarak vatan savunması yapan (!) bu 'kızılelma kurtçukları'na göre, Kürt sorunu ve demokratikleşme ile ilintili her türlü konu Türklüğe karşı bir saldırı ve bölücülüktü.
Dün "kart kurt" diyenler, "Kürt yoktur" diyenler, bugün artık bunları diyemedikleri için "Türkiye Türk'tür" diyorlar. ATO Başkanı Sinan Aygün'ün dediği gibi, "Kürtler beğenmiyorlarsa Barzani babalarına gitsinler" diyorlar.
Devlet, seksen yıldır Kürt halkının demokratik talepleri karşısında yasaları ve örgütlü zoruyla karşı duruyor. Yetmediği yerde şovenizm kışkırtılıyor; duyarlı/öz vatandaşlar göreve çağrılıyor. Geçen hafta devletin bu öz/duyarlı vatandaşları, yakılıp boşaltılan köyler ve zorunlu göç uygulaması ile ilgili bir toplantıyı basarak görevlerini yerine getirdiler. Ama hayat, yasaklara, engellere rağmen hükmünü icra ediyor. Çünkü, zorunlu göç ile ilgili toplantı engellense de, zorunlu göçün mağduru üç milyona yakın Kürt bu topraklarda yaşamaya devam ediyor.
Zorunlu göç mağduru bir grup Kürt, geçen hafta yerleştikleri Mersin'den İzmir'in Ödemiş ilçesine mevsimlik işçi olarak gitti. Daha önce İzmir'e bağlı Bağyurdu ve Pancar'da Kürtleri linç ettirmeye çalışan gerici güçler, bu kez Ödemiş'e gelen mevsimlik Kürt işçileri, "Burada Kürtlere iş yok. Hemen burayı terk edin, yoksa sizi ve evinizi yakarız" diyerek tehdit ettiler. Saldırıya maruz kalan Kürt işçilerden Osman Ertan, saldırganların organize bir şekilde çevre köylerden transitlerle getirildiğini belirtiyor. Ertan, köyleri boşaltıldığı için Mersin'e yerleşmek zorunda kaldıklarını ve iş bulamadıkları için de mevsimlik işçi olarak Karadeniz ve Ege'de pamuk, şekerpancarı, fındık toplayıcılığı yaptıklarını söylüyor. Ertan, ayrıca ilk kez böyle bir saldırıyla karşılaştıklarını söylüyor.
Kürt halkına ve onun her türlü demokratik istemine saldıran gerici-faşist güruhlara ve arkasındaki güçlere söyleyecek sözümüz yok. Onlar halklarımız tarafından lanetle anılacak o uğursuz rollerini oynuyorlar. Ama halkların birlikte yaşamasından yana olduklarını söyleyenlere, eğer bu söylemlerinde samimi iseler, Kürt halkı ve onun temsilcileriyle demokratik temelde bir araya gelme konusunda kayıt koşul koymadan önce bir daha düşünmelerini tavsiye ediyoruz. Çünkü "ne senle, ne sensiz" şarkısını söyleyerek arada dolaşanlar, yarın kendilerini asker marşlarına ritim tutarken bulabilirler.
e-posta:
cetindiyar@mynet.com
Başa dön
GÜNDÖNÜMÜ
..........
Hasan Hüseyin Evin
Sağlık, sosyal güvenlik ve devlet
Hükümetler, sosyal güvenlik kurumlarının büyük açıklar verdiklerini, bütçeye yük olduklarını söyleyerek Sosyal Güvenlik Reformu’nun gerekliliğini anlatmaya çalıştılar. Türk-İş de “İdeal olarak her emekli için 7 aktif sigortalının, en az 4 aktif sigortalının prim ödemesi gerektiğini, Türkiye’de ise her emekli için 1.6 sigortalının prim ödediğini, aktif ve pasif sigortalı dengesinin sağlanması gerektiğini” savundu. Bu görüşlere karşılık olarak Evrensel okurlarından İbrahim Dönmez, Evrensel’in Okur-Yazar sayfasında 7 Temmuz günü yayınlanan “Türk-İş’e açık cevap” başlıklı yazısında özet olarak “SSK’nın 1946’da, Emekli Sandığı’nın 1949’da, Bağ-Kur’un da 1971’de kurulduğunu, bu kurumların kuruluşlarından itibaren prim aldıklarını, 20-25 yıl sonrasına kadar da hiç emekli aylığı ödemediklerini, topladıkları primlerin doğru değerlendirilmesi halinde biriken ve değerlendirilen paralarla emeklilerin kendi ödedikleri primlerden emekli aylıklarını alabileceklerini, kurumların açıklarının sorumlusunun emekliler veya çalışmakta olan sigortalılar olmadığını, kayıt dışı çalışmayı engellemeyen, çalışabilir nüfusa iş alanları yaratmayanların sorumluluğu çalışanlara veya emeklilere yükleyemeyeceklerini, çalışanlara geçmiş 50-60 yılın hesabının verilmesi gerektiğini” belirterek çözüm için yapılması gerekenleri de sıralamış ve Türk-İş’e de sorumluluğunu hatırlatmıştı. Sayın Dönmez’in yazısının her satırı özümsenerek okunmalıdır.
Emeklilik fonlarında toplanmış olması gereken paralar ve özellikle Emekli Sandığı’nın sahibi olduğu lüks oteller, otogarlar, çeşitli işletmelerin gelirleri, alınmayan SSK primleri ile büyük patronlara trilyonlarca liralık kaynak yaratılmasının hesabı verildiğinde sosyal güvenlik kurumlarının batırılmasından büyük patronların ve onların siyasi temsilcilerinin sorumlu olduğu görülecektir. Devlet ve hükümetler birçok alanda olduğu gibi sağlık ve sosyal güvenlik alanında da sorumluluktan kaçmakta, faturayı emekçilere kesmeye çalışmaktadır. Türk-İş ve diğer konfederasyonlara düşen de bu sorumluların teşhiri ve hesap vermelerinin sağlanması olmalıdır.
***
Halk sağlığını ve çevre sağlığını korumakla görevli ve yükümlü olan devlet kurumları kendi görevlerini yapmadıkları gibi Hipokrat yemini ve halkına karşı sorumluluğu, meslek ahlakı gereği görevini yapmak için çabalayan hekimleri de izin almadıkları vb gerekçelerle engelliyor. (Uşak, Eşme’de, siyanür zehirlenmesi şüphesi olan hastalardan araştırma için alınan kan örneklerine kaymakamın emriyle el konulması gibi) Hekimlerin ve sağlık görevlilerinin sağlığın korunması veya oluşan sağlık riskinin saptanıp ortadan kaldırılması görevleridir ve görevlerini yapmak için izin almaları gerekmez. Aksine bu görevi zamanında yapmazlarsa suç işlemiş olurlar. Bergama Ovacık’taki altın madeni de mahkeme kararlarına karşın halen kapatılmamakta ısrar ediliyor. İzmir Valisi ve diğer yetkililer Anayasa’nın 138. maddesi gereği “Mahkeme kararlarını uygulamamak suretiyle görevini kötüye kullanmak” suçunu işlemiş durumdalar.
Mahkeme kararlarının uygulanmaması sonucu AİHM’in hükmettiği tazminatlar halktan toplanan vergilerden ödemektedirler. Buna rıza göstermemeliyiz. Tazminatlar, Başbakan, ilgili bakanlar, İzmir valileri, Bergama kaymakamları ve Bayındırlık ve Çevre İzmir İl müdürlerinin kişisel bütçelerinden ödenmelidir.
Bu arada Güneydoğu Anadolu’da bazı ormanların trafiği engelledikleri, örgüt elemanlarına kaçış yolları oluşturduğu gerekçesiyle ağaçların kesilmesi için emir yayınladığı ve ağaçların kesildiği yönünde belgeli ve fotoğraflı haber yayınlandı.
Cudi ve Gabar Dağlarında ve Tunceli’de çıkan veya çıkarılan orman yangınlarının söndürülmesinin güvenlik güçlerince engellendiği şeklinde haberler de basında yer aldı. Bir yandan yanan ormanların yangınının söndürülmesi engellenirken öte yandan fidan dikiyoruz. Ne yaman çelişki.
Öyle görünüyor ki; çevrenin, ormanların, halk sağlığının korunması, sosyal güvenliğin sağlanması da paraya tapan kapitalist sistemden kurtulmakla olanaklıdır.
e-posta:
hhuseyinevin@gmail.com
Başa dön
YAŞADIKÇA
..........
Enver Şat
Enerjideki çöküş
Enerji politikaları ülkelerin geleceklerinin politikalarıdır. Enerji demek ekonomi demektir. Ekonomi ise her şeyi belirlemektedir. O nedenledir ki, enerji yüzünden ülkeler işgal edilmekte, sınırlar değiştirilmektedir.
Ülkemizdeki enerji politikaları ise; enerjiyi bir kamusal hizmet olmaktan çıkartıp, her hangi bir sektör durumuna getirmektedir. Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi; enerji en az yurt savunması kadar önemlidir.
Geçtiğimiz hafta 13 ilde yapılan karartmaya değinirken enerjinin kamusal hizmet olarak algılanmasının önemine de değinmiştik. Ama sonradan anlaşıldı ki, durum masum bir arıza değilmiş.
Problemin kaynağı özelleştirme ve enerjinin piyasalaştırılması sonucu ortaya çıkan aç gözlülükmüş.
Öncelikle kendiüretir (otoprodüktör) santralleri biraz açmak gerekiyor.
Adından da anlaşılacağı gibi, bazı şirketler veya işletmeler kendi elektrik gereksinimini kendisi karşılamak isterler. Bunun için devlete başvurarak santral kurmak için izin alırlar. Eğer kendi santrallerinden ürettikleri elektriği ulusal şebeke aracılığıyla kullanım yerlerine taşıyorlarsa, TEDAŞ’a hat kirası vb. ödemelerde bulunurlar.
Şimdi diyeceksiniz ki bunda ne var?
Fakat bu işler ülkemizde bu kadar masum hedefler için planlanmıyor.
İşletmenin gereksinim duyduğu santral gücünün çok üzerinde bir santral kuruluyor. Bu durum bazen öyle abartılıyor ki, kendi tüketimi ürettiği gücün yanında cüce gibi kalıyor.
Peki, bu fazla elektrik ne yapılıyor?
Tam da tahmin ettiğiniz gibi, devlete satılıyor. Böylece kendiüretir santral olmanın avantajlarından yararlanılarak adeta Yap-İşlet türü bir santral gibi çalışılıyor.
Diğer konu ise kurulan kendiüretir santraller nedense ağırlıklı olarak doğalgaz santralleridir. Bunun nedeni ise doğalgaz çevrim santrallerinin kuruluş masraflarının diğer santrallere göre daha az olmasıdır.
Öte yandan, doğalgaz santrallerinde elde edilen elektriğin birim fiyatı yakıt giderlerinden ötürü daha yüksektir. Üstelik doğalgaz fiyatı her geçen gün artmaktadır. İlerde daha da artacaktır. Çünkü fosil yakıtlar her gün biraz daha azalmaktadır. Azaldıkça da değeri artmaktadır.
Anlaşılan bu santraller kendi tüketimlerinin üzerinde ürettikleri elektrikten istedikleri kârı sağlayamamaktadırlar. Bu durumda üretimi kısarak, kârlılık oranlarını istedikleri seviyede tutmak için adeta gözdağı vermektedirler.
Şu bir gerçek ki, hiçbir özel sektör hayır kurumu değildir. O sadece kârını düşünür. Ülkenin bir kısmı karanlıkta kalmışmış, insanlar sıkıntı çekmişmiş… Bunların hiç birisi önemli değil. Önemli olan onların kârlarıdır.
Yukarıdaki durumu sadece kendiüretir santraller için düşünmeyin. Aynı durum YİD, Yİ modeliyle çalışan santraller içinde geçerlidir.
Bununla da sınırlı değildir sorun.
Elektrik iletim ve dağıtım bölgelerinin özelleştirilmesi de ilerde birçok sıkıntıyı bu ülkenin insanına yaşatacaktır.
Tekrar söylemek gerekirse; enerjinin özelleştirilmesi, yurt savunmasının özelleştirilmesinden farklı değildir. Ve görünen o ki; ülkemizde enerjide bir çöküş dönemine girilmiştir. Ya bir an önce yapılan hatalardan vazgeçilerek kamunun elindeki santraller bakıma alınarak yenilenecek, ya da bu çöküş devam edecektir.
Hem yabancı kaynaklara yönelmek, hem de özelleştirmelerle enerjiyi kamu hizmeti olmaktan çıkartmak bu çöküşü hızlandırmaktadır. O nedenledir ki; enerji bir kamu hizmeti olarak devletin tekelinde ve tek bir merkezden planlanmak, yönetilmek zorundadır. Ve enerji üretimden dağıtıma kadar bir bütün olarak düşünülmek zorundadır.
e-posta:
enversat@mynet.com
Başa dön
DÜNYAYA BAKIŞ
..........
Taylan Bilgiç
Hesaplar tutmadı
Amerikalı neomuhafazakârlar, SSCB’nin çöküşünden bir süre sonra, “tek kutuplu dünyanın nasıl olması gerektiğine” dair nadide görüşlerini, resmi bir belgeyle ifade etmişlerdi. Dönemin Savunma Bakanı Dick Cheney (bugünkü ABD Başkan Yardımcısı) adına hazırlanan “Savunma Politika Kılavuzu”nda, şöyle deniyordu: “Birinci hedefimiz, yeni bir rakibin ortaya çıkmasını önlemektir. Yeni bölgesel savunma stratejisinin altındaki egemen değerlendirme budur. Bunu yapmak için de, herhangi bir düşman gücün, kaynakları küresel güç yaratmaya yeterli bir bölgeye egemen olmasını önlemek gerekir. Bu bölgeler Batı Avrupa, Doğu Asya, eski SSCB toprakları ve Güneybatı Asya’dır. Bu amacın üç ek yönü vardır. Öncelikle ABD, potansiyel rakipleri, meşru çıkarlarını korumak için daha büyük bir rol oynamaları veya daha saldırgan bir tutum almalarının gereksiz olduğu vaadini içeren bir yeni düzen kurmak ve bu düzeni korumak için, gerekli liderliği göstermelidir. İkincisi, askeri olmayan alanlarda, gelişmiş sanayi ülkelerinin çıkarlarına da hitap edebilmeliyiz ki, liderliğimize meydan okumasınlar veya kurulu siyasi-ekonomik düzeni değiştirmeye çalışmasınlar. Son olarak, potansiyel rakipleri, daha büyük bir bölgesel veya küresel rol oynamaya heves etmekten caydıracak mekanizmaları korumalıyız.”
Aradan geçen yıllar içinde “neokonlar”, yukarıda özetlenen amaçları uygulamak için kendilerine epey fırsat yarattılar; bu fırsatların en önemlisi ise 11 Eylül 2001 saldırıları oldu. Sonunda, dünya, bir kez daha “Amerikan liderliği” altında, “teröre karşı savaş” şiarıyla birleşecekti! Washington Post’un ünlü neokon yazarı Charles Krauthammer, Afganistan’ın işgaliyle birlikte, huşu içinde şunları yazıyordu: “Güç, kendi kendisinin ödülüdür. Zafer herşeyi değiştirir, özellikle de psikolojiyi. Bölgedeki psikoloji, bugün, Amerikan gücünden duyulan korku ve o güce duyulan derin saygıdır.”
Aradan beş yıla yakın bir zaman geçtikten sonra, neokonların hedefleri paramparça olmuş, coşkulu “Amerikan gücü” nutuklarının yerini ise, hayıflanmalar almakta.
IPS’den Jim Lobe, Rusya’da yapılacak olan G-8 zirvesinden bir hafta önce kaleme aldığı makalede, genel bir “Amerikan düşüşü” değerlendirmesi yapıyor. Bush yönetiminin “ABD Yüksek Mahkemesi’nden Somali’ye kadar her alanda başının dertte olduğunu” belirten Lobe’un saptamaları özetle şöyle:
- Kuzey Kore, tam da ABD’nin bağımsızlık günü olan 4 Temmuz’da, hem de Amerikan tehditlerine rağmen, en az 7 füze denemesi yapmıştır. Rusya ve Çin’in Kuzey Kore’ye verdiği destek karşısında, Bush’un bu denemeleri nasıl “cezalandıracağı” meçhuldür.
- ABD’nin verdiği sürenin sonunda İran, en fazla “belirsiz” bir yanıt verecektir. Öyle ki; Moskova ve Pekin, İran’a yaptırım uygulanmasına karşı koymaya devam edeceklerdir. Washington ise, bugüne dek geri adım atmayı reddettiği alanlarda taviz vermek zorunda kalacaktır.
- ABD Yüksek Mahkemesi, Bush’un “tutsaklar için özel askeri mahkemeler kurma” yetkisine sahip olmadığına karar vermiştir. ABD Kongresi’nden onay almamış bu mahkemelerin ne ABD askeri yasalarına, ne de Cenevre Konvansiyonu’na uygun olmadığına hükmedilmiştir.
- Bush; bütün “tek kutup” iddialarına rağmen bugün, Rusya ve Çin gibi büyük ülkelerin yardımına, en azından rızasına muhtaçtır.
- Irak’taki direniş, ABD’nin yenilmez olduğu fikrini zedelemiş, böylece yeni düzenin üzerinde inşa edileceği “Amerikan gücüne duyulan saygı ve korku” büyük oranda aşınmıştır.
- İran, Suriye ve Kuzey Kore artık ABD’ye açıkça meydan okuyabilmektedir. Afganistan’da Taliban yükseliştedir. “Filistin barışı” paramparça olurken, ABD ordusu, Irak’ta iç savaş patlak vermesi halinde ülkeden çekilme planları yapmaktadır.
- Çin ve Rusya, Orta Asya’daki ABD askeri üslerinin kapatılmasını talep etmektedir.
- Bush’un kamuoyu desteği, Nixon’dan bu yana görülmüş en düşük seviyelere inmiştir.
Lobe, yazısını “Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Rusya, İngiltere ve ABD’den oluşan G-8 liderleri, St. Petersburg’daki zirvelerinde çok kutuplu bir dünya ile karşı karşıya olacak” diye bitiriyor.
“Amerikan gücü”nün pek saygın yazarı Krauthammer ise, Guantanamo’daki zulme nispeten de olsa “dur” dediği için, ABD Yüksek Mahkemesi’ne küfretmekle meşgul!
e-posta:
taylan@evrensel.net
Başa dön
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
..........
Cengiz Bektaş
Kahramanmaraşlı mimarlara merhaba!
İstanbul’dan havalanıp, göz açıp kapayıncaya Gaziantep’e indim… Abdullah Başkan gelmişti alana. Aldı beni Kahramanmaraş’a getirdi… Yarı yolda karnımı da doyurdu…
Yıllar önce de gelmiştim. Abdullah gezdirmişti beni. Evleri, Kapalıçarşı’yı söyleşe söyleşe dolaşmıştık. Sonra, doğru kaleye… Sütçü İmam’ın topunun olduğu yere…
Bu kez de öyle oldu…
Önce Mimarlar Odasında soluklandık bir çay içimi… Ardından hep birlikte, doğru kaleye…
Çevremde yarı yaşımdan küçük genç mimarlar… Gözümün içine bakıyorlardı… Funda, şiirimden seçtiği bir dizeyi söylüyordu…
Akşam, ağaçlara saygılı bir kuruluşta koca bir masa düzenlenmişti. Önce yenildi içildi, sonra da ben konuştum.
Onlara geçmişimizi özetledim saydamlarla kısacık… Tasarım ilkelerimi, bize dek gelmiş, çağdaş olabilmişlerden nasıl seçtiğimi anlattım, örnekler gösterdim.
Söylediklerine göre, Kahramanmaraş’ta bağımsız çalışan mimarların hemen hepsi katılmıştı toplantıya… Mimarlığa ilgi duyan öteki dallardan kişiler de… Vali de gelmişti. Gerçekten ilgiliydi…
Onlara, belki Antalyalı genç mimarlara anlattığım gibi, eğer girersek, AB sürecinde durumlarının ne olacağını da anlatmalıydım.
Ama onlar geleceği öngörüp, yapabilecekleri konusunda düşünüp, buna göre bir izlenceyi uygulamaya başlamışlardı bile sanki…
Dört yıllık, uygulama alanından tümüyle kopuk, öğretim görevlisi yokluğunda yürütülen eğitim yetmiyordu. Bunu artık hepsi biliyordu… Hem de kendi yaşamlarından… Hani eskilerin dediği gibi deneyimleriyle saptanmış olarak…
Ben de diyordum ki öteden beri: Damdan düşenlere sorun!
Kimi deneyimleri edinmiş olanları çağırın; gelsinler, anlatsınlar başlarından geçenleri…
Her şeyi kendi sırtınızdan öğrenmeyin. Paylaşın eksikleri, artıkları…
Çünkü, bu günkü durum sürerse , AB’ye girip girmemek bir yana, bir gün, dışardan gelen mimarların yanında “taşeron” olarak bile çalışamayacaksınız…
Ne diyor Bağdat kökenli, İngiliz olmağa çalışan Zaha Hadid?
Hanımefendi Bağdatlı olduğunu çoktan unutmuş (öyle unutmuş ki orada ne olup bittiği artık onu ilgilendirmiyor bile), aşağılık duyguların içindekilerin çağrısına uyup, İstanbul’un bir köşesi için kahve falına benzer bir tasarım (?) yapmış da, bundan sonrasını Türk mimarlarıyla çalışacağız demiyor mu?
Dedim ya, Kahramanmaraşlı mimarlar başlamışlardı bile kimi izlencelere…
Kimi mimarları çağırıp, deneylerini anlattırıyorlardı… İşte ben de bu izlenceden bir parçaydım.
Mimarlara şu dönemde çok iş düşüyor. Bunlardan en önemlisi, Anadolu kültür kazanının belgelerinin, yapıtlarının sorumlu bekçiliğini yapmak. Onları korumak… Koruma yolunda öncü olmak, örnek olmak…
Hiç kuşkum yok, er ya da geç bu sorumluluğu taşımayı bilecekler…
Kahramanmaraş Mimarlar Odası Yönetim Kurulu üyeleri sağ olsunlar, var olsunlar. Bana çok güzel iki gün geçirttiler.
Hele beni Gaziantep’ e dek uğurlamadılar mı? Hiç unutmayacağım!
Hepsine sevgiler…
e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com
Başa dön
EVRENSEL’DEN
..........
AKP ve laiklik
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin önceki gün yapılan Tokat İl Kongresi’nde, tabanına “başörtüsü” üzerinden mesaj verdi. “Başörtüsü” konusunda kamusal alan ayrımı yapılmasını eleştiren Başbakan’ın bu tavrı, Türkiye’nin girdiği seçim atmosferinden bağımsız değerlendirilebilinir mi? “Başörtü” istismarı üzerinden siyaset yapmayı alışkanlık haline getiren Başbakan’ın, halkın başörtü takan kesimi karşısında da, takmayanlar karşısında da din ve vicdan özgürlüğüne dayalı eşit bir tutum içinde olmayan, laikliği de istismar eden bir siyasetçi olarak “Halkımı ayrıma tabi tutmayın” diyor. Neresinden tutacaksınız?
Öte yandan aynı gün Tunceli kız folklar ekibi, TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın katılımıyla yapılan Bedensel Engelliler Rehabilitasyon Merkezi’nin açılış töreninde ilk kez türbanlı gösteri yaptı. Her törende başı açık gösteri yapan kızların örtünmesine şaşıran izleyiciler de tepki gösterdi. Vali “böyle bir talimat vermedik” diyor. Konu Türkiye’nin çok tirajlı gazetelerinin birinci sayfalarına taşındı. Eğer üzerine gidilmeye devam edilirse, Tunceli’de eğitimle ilgili merciler içinde bir “kurban” bulunacaktır.
Peki bu durum, iktidarın çarpık laiklik anlayışından bağımsız değerlendirilebilinir mi? Örneğin Tunceli’ye TBMM Başkanı Bülent Arınç yerine Cumhurbaşkanı Sezer ya da laiklik konusunda hassas olduğu bilinen başka etkili bir sima gitse, folklorcu çocuklara “türban” giydirerek oynatmak gibi bir yola başvurulma ihtiyacı duyulur muydu? Dolayısıyla konu AKP iktidarının sahip olduğu çarpık laiklik anlayışından başka bir biçimde değerlendirilemez.
Ve bu çarpık laiklik anlayışı AKP iktidarını, İsrail’in Müslüman Filistin halkına yönelik katliamları karşısında üç maymunu oynamaya kadar itmektedir.
Eğer, Türkiye şu anda laik ve demokratik bir iktidar ile yönetiliyor olsaydı, bu durumda Tunceli’deki manzara hiçbir biçimde yaşanmazdı. Hiçbir yetkili, şehre gelen hükümet temsilcisi karşısında folklorcu çocuklara türban giydirmeyi aklından bile geçiremezdi. Ayrıca öyle bir iktidar Filistin halkına Müslüman olduğu için de değil, işgale uğramış, katliama maruz kalmış bir komşu halk olarak sahip çıkar ve destek verirdi. İsrail’i de işgalci bir güç olarak karşısına alırdı.
Ancak, AKP iktidarının Başbakanı’nın ciddi anlamda Filistin diye bir gündemi bulunmuyor. O can alıcı gündem, onun açısından diğer gündemlerle eşit, hatta daha önemsiz durumda. Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül ise, Filistin’in katliama uğradığı günlerde ABD’de, Yahudi lobilerinin toplantısında ter döküyor. Gelecek seçimlerde ABD’nin desteğini hükümetinin arkasına alabilmek için çaba harcıyor. ABD’li Bakan Rice’ın ona “Abdullah” dediğini anımsatan gazetecilere ben de ona “Condi” diyorum diyerek yanıt veriyor.
ABD’den döndükten sonra da, İsrail’i eleştiren diplomatik bir açıklama ile yetiniyor.
Kendi ülkesindeki başörtülü ve başörtüsüz halk kesimlerine karşı da, komşu Filistin halkına karşı da tutumu bu olan bir iktidarı, Türkiye halkı ne kadar hak ediyor?
İyi haftalar
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net