www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
AVRUPA GERÇEĞİ
____
Yücel Özdemir
Alman disiplini, goller ve reformlar
UFUK
____
Fatih Polat
2 astsubaya karşı 2 savcı
ROJEV
____
Ender İmrek
Sivas katliamı ve yüzkarası partiler
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Ne olacak şimdi?
İNSAN VE SPOR
____
Hakan Keysan
“Şov, maçları kazanmak(mı)dır”
bilgi işlem
____
İsmail Gökhan Bayram
Hayatımızın küçük filleri
AVRUPA GERÇEĞİ
..........
Yücel Özdemir
Alman disiplini, goller ve reformlar
Alman toplumunun diğer toplumlara göre daha disiplinli, planlı olduğu bilinir. Dünya Kupası maçları sırasında Alman Milli Takımı’nın gösterdiği başarı bu disiplinin bir yansıması olarak yeniden tartışılıyor
Çok fazla star futbolcusu olmayan bir milli takımın iki dünya kupasıdır şampiyonluğa oynar hale gelmesinde gösterdiği başarı da, sözünü ettiğimiz Alman disipliniyle bağlantılı. Yani, futbol gibi bir oyunda bile çok az şeyi şansa bırakarak, 90 dakika boyunca oyundan düşmeden, disiplini korumanın arkasında bu tutum bulunuyor.
Alman toplumundaki geleneksel ”kuralcılık” ve ”disiplin” bugün elbette, eskisi gibi değil. Geçmişten günümüze ekonomik, sosyal ve kültürel alanlardaki etkileşimlerin Alman disiplinini kısmen yumuşattığı söylenebilir. Ülkede yaşayan göçmenlerin yaşayış tarzı da bunda önemli bir rol oynadı.
Ama Alman sermayesi emekçilere karşı, kendi içindeki disiplini, planı hep sürdürdü, sürdürmeye de devam ediyor. İkinci Dünya Savaşı’nda yerle bir olan ülkenin “Wirtschaftwunder/Ekonomi Mucizesi”ne dönüşmesinin altında bu disiplin yatıyor.
Bütün bunları, Dünya Kupası maçlarını fırsat bilen Alman sermayesinin nasıl da planlı ve disiplinli bir şekilde, yıllardır üzerinde tartıştığı “reformları”, Almanya’nın maçlarına endeksli olarak, bu gürültü içerisinde harfiyen uygulamasından ötürü yazıyorum.
Basında ve kamuoyunda Dünya Kupası maçlarıyla ilgili haber ve tartışmaların sıklaşmaya başladığı haziran başında, önce KDV oranı 1 Ocak 2007’den geçerli olmak üzere yüzde 16’dan yüzde 19’a çıkarıldı, sonra da Hartz IV Yasası sertleştirilerek, işsizlere daha fazla baskı yapılması sağlandı.
Ama, maçla bağlantılı saldırı paketi asıl olarak perşembe gününden itibaren hayata geçirildi.
30 Haziran günü halkın bütün dikkati, akşam oynanacak Almanya-Arjantin maçında iken, bir gün önce hükümet kapsamlı bir “Vergi Reformu”nu parlamentodan geçirdi
Bu ”vergi reformu”yla halkın kalesine şu goller atıldı:
l Çocuk Parası yaşı 27’den 25’e düşürüldü.
l Ev ile işyeri mesafesi 21 km’den az olan çalışanlar, yol masraflarını vergiden artık düşemeyecekler. Bundan 15 milyon çalışan etkilenecek.
l Vergiden muaf tutulan tasarruf miktarı yarıya düşürüldü.
Maçın oynandığı, halkın zafer sarhoşu olup da sokaklara döküldüğü gün hükümet, maç saati gelmeden halkın kalesine bir-iki gol daha attı. AB uyum yasaları çerçevesinde çıkarılması gereken Ayrımcılığa Karşı Yasa, içi boşaltılarak parlamento tarafından kabul edildi.
Aynı günün en önemli golü ise “Federalizm Reformu”nda sağlanan uzlaşma oldu. Ülkenin iki büyük partisi arasında yıllardır tartışma konusu olan, üzerinde bir türlü anlaşmaya varılamayan, Anayasa’nın toplam 25 maddesinin değiştirilmesini öngören “Federalizm Reformu” konusunda, partiler bu kez sanki “tam zamanı” diyerek, alelacele uzlaşmaya vardılar. Eyaletler ile Federal Hükümet arasındaki güç ilişkisini yeniden düzenleyen reforma göre hükümetin bundan sonra daha fazla yasayı “Eyaletler Meclisi”ne götürmeden yürürlüğe koyabilecek.
Halen Federal Hükümet’in çıkartacağı yasaların yüzde 60’ının ”Eyaletler Meclisi” tarafından onaylanması gerekiyor. Yeni düzenlemede bu oran yüzde 30’a düşürüldü. Bu, halkı yakından ilgilendiren yasaların bundan sonra daha hızlı yürürlüğe gireceği anlamına geliyor.
Doğrusunu sorarsanız, üzerinde anlaşmaya varılan bu yasalar, aynı günün akşamında sokaklara dökülen milyonlarca Almanın pek de aklında değildi.Maçı izleyen Başbakan Angela Merkel’in keyfine doğrusu diyecek yoktu. Sabırsızlıkta Klose’nin Arjantin filelerini havalandırmasını bekliyordu. O an geldiğinde ise adeta kendisinden geçti, ne yapacağını şaşırdı.
Arjantin galibiyetiyle birlikte planlar dün akşam İtalya ile oynanan yarı final maçına göre yapılmaya başlandı.. Halk, iki-üç gün boyunca Lehman’ın penaltıları nasıl kurtardığını konuşup durdu. En çok da, penaltı atışlarından önce çorabının içinden çıkardığı kağıtta yazılanları...
Hükümet, halkın yarı final maçını heyecan içindeki bekleyişini de kaçırmadı. Büyük Koalisyon hükümeti kurulduğu sırada üzerinde anlaşma sağlanamadığı için ertelenen “Sağlık Reformu” konusundaki uzlaşma dayarı final maçı öncesine denk getirildi.
Bu uzlaşmayla ise halkın kalesine şu goller atıldı:
l Hastalık sigortası alınan pirimler ayrı bir fonda toplanacak.
l Sigorta primleri yüzde 0.5 artırılacak.
l Bazı ameliyatlar sigortalar tarafından karşılanmayacak.
l Pahalı ameliyatlara bir doktorun kararına bırakılmayacak.
l Doktorlar pahalı ilaçları yazmayacak.
İtalya maçı öncesinde ayrıca patronlara yıllardır sabırla bekledikleri müjde verildi: Şirketlerden alınan vergi oranı yüzde 38.65’ten yüzde 29.19a düşürüldü. Böylece, şirketlerin kasasında daha fazla para kalmış olacak.
Almanya’nın oynadığı önemli maçlara denk getirilen bu büyük vergi ve reform paketlerinin finali cuma günü yapılacak. Emekçiler, pazar günü oynanacak finalde kupanın hangi ülke tarafından alınacağı ile meşgul iken, hükümet de kendi açısından finali, yasaları Eyaletler Meclisi’nde onaylayarak kutlayacak.
Böylece, Dünya Kupası karşılaşmaları bittiği sırada, hükümet de emekçilerle bu sezonun son maçını galibiyetle bitirmenin keyfi ile tatile çıkacak. Bir ay gibi kısa bir sürede bu kadar golü kalesinde bulan emekçiler, bakalım ikinci yarıda nasıl bir performans gösterecekler...
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
UFUK
..........
Fatih Polat
2 astsubaya karşı 2 savcı
Dün ajanslara düşen bir haber, Adalet Bakanlığı’nın, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na Van Cumhuriyet Başsavcısı Kemal Kaçan’ın görevden alınmasını önerdiğini bildiriyordu. Bu haberi okuduktan sonra Şemdinli davasının rövanşının alındığını düşünmemek mümkün mü?
Şemdinli olayları ile ilgili olarak hazırladığı idianamede Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın ismini anan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya hakkında Genelkurmay’ın harekete geçerek, savcının görevden alınmasını istediği daha dün gibi aklımızda. Adalet Bakanlığı da, bu talep üzerine hemen harekete geçmiş ve ardından da Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Sarıkaya’yı görevden almıştı. Bir linç kampanyasının kurbanı olan Sarıkaya, bir süre sessiz kaldıktan sonra yaptığı açıklamada, hazırladığı iddianamenin hukuksal prosedüre uygun olduğunu belirterek, hiçbir boşluğu bulunmadığını hatırlattı ve “Eğer aksi bir şey olsaydı, Başsavcılık iddianamemi kabul eder miydi?” dedi.
Son gelişme Van Cumhuriyet Başsavcılığı’nın da ipinin çekildiğini gösteriyor.
Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Şemdinli davasında iki astsubayın 39’ar yıl ağır hapis cezasına mahkum edilmesinin, Genelkurmay nezdinde çok kolay hazmedilemeyeceği biliniyordu.
Van Cumhuriyet Başsavcısı Kemal Kaçan’ın görevden alınmak istenmesini bunun bir yansıması olarak değerlendirmek gerekiyor. Adalet Bakanlığı, askerlerin sanık sandalyesine oturtulduğu Şemdinli olayı konusunda Genelkurmay’ın hassasiyetlerine tercüman olan bir tutum izledi. Bundan bir adım öteye gidemedi. Yani bir bakıma Genelkurmay’ın hukuk müşavirliği gibi bir şey.
Adalet Bakanlığı’nın Savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten men edilmesine tepki gösteren İzmir Bayındır Savcısı Gültekin Avcı hakkında da akıllara zarar bir uygulama ile “psikolojik durumu” konu ederek inceleme başlattığını eklemek gerekiyor.
Bunları alt alta koyduğunuzda deli olmamak işten bile değil. Askere dokunan, dava açılmasını isteyen ya da eleştiren savcılar topun ağzına konuluyor. Türkiye’de yaşadığımız söylenerek, bunun şaşırtıcı olmadığını dile getirecek olanlara da şaşırmalarını öneriyoruz.
Bırakın darbecilerin yargılanmasını, suçüstü yakalanan astsubayların yargılanmasına bile tahammül edilemeyen bir yapı ile Türkiye daha ne kadar yaşamak zorunda.
Sadece bir olay üzerinden, askerle karşı karşıya gelen 3 savcı hakkında harekete geçmiş olan bir hükümet, “sivil irade”den ne kadar söz edebilir.
Bu uygulamalar, AKP iktidarının koltuğunu sağlama almak adına bir kışla düzenine teslim olmaya ne kadar açık olduğunun çıplak bir göstergesi.
Adalet Bakanlığı’nın, savcılara karşı böylesi bir tutum takındığı, bunu alışkanlık haline getirdiği bir ülkede vatandaştan adalete güvenmesi nasıl istenebilir.
Genelkurmay Başkanlığı şu gerçeği içine sindirmek zorundadır. Sivil bir demokratik düzende, askerler de yargılanabilir ve bu konuda iddianame hazırlayan savcılar da kendilerini güvencede hissetmelidirler.
Adelet Bakanlığı ve hükümet de, şu gerçeği kabul etmek zorunda. Türkiye’de en azından halk darbe koşullarından bıkmış durumda. Adaletin herkese karşı işletilebilmesi, bunu yapan savcıların da rahat olması en sıradan bir demokrasi kuralıdır. Bunun teminatı olması gereken kurum olan Adalet Bakanlığı, Genelkurmay’dan gelen bir talebi, bir talimat düzeyinde algılayıp harekete geçemez, geçmemelidir.
Eğer böyle olacaksa, hukukun teminatı kim olacaktır? Bu durumda herkesin kendi hukukunu inşa etmeye yönelmesine hangi “meşru” gerekçeyle karşı çıkılabilir?
Aynı bağlamdaki bir başka gelişme de, gizli Anayasa hükmündeki Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ile ilgili. İHD ve TİHV’in, 24 Mart 2006 tarihinde yaptığı, hükümetin Mili Güvenlik Siyaset Belgesi’ni uygulama kararında yürütmenin durdurulması talebi üzerine Danıştay’ın verdiği karar önemlidir. Danıştay, hükümetin gizli Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ni, Anayasa’ya aykırılık yönünden incelemek üzere Başbakanlık’tan resmi yazıyla istedi.
Eğer Başbakanlık bu belgeyi Danıştay’a göndermez ise, bu Adalet Bakanlığı’nın şu anki tavrına tüy diken bir tutum olacaktır.
O belge var oldukça, askere dokunan savcılar yanmaktan kurtulamayacaktır. Ya da tersten söylemek gerekirse, askerin de yargılanabilmesi gerektiğini düşünen savcıların ipi bu kadar kolay çekilebildiği sürece, gizli Anayasa gibi kabul edilen belgeler de hükmünü sürdürebilecektir.
e-posta:
fpolat69@yahoo.com
Başa dön
ROJEV
..........
Ender İmrek
Sivas katliamı ve yüzkarası partiler
Sivas katliamı 13. yılında başta Sivas olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında çeşitli etkinliklerle anıldı.
Gördüğü baskıdan, uygulanan şiddetten ve ekonomik olanaksızlıklardan dolayı yurtdışına çıkmak zorunda kalan ve dünyanın dört bir yanına yayılan Türkiyeliler de bulundukları yerlerde bir kez daha yakılarak öldürülenleri anıp, zulmün kalelerindekileri lanetlediler.
2 Temmuz’da bir kez daha insanlık sınavdan geçti!
Bir kez daha ezilen ve sömürülenler olanakları elverdiğince, yürekleri dayandığınca bugüne dair bir şeyler yaptılar, bir şeyler söylediler, bir şeyler düşündüler.
Türkiye’nin demokratikleşmesi, halkların kardeşliği için haykırdılar.
Her mezhepten, her ulustan, her renkten insanın insanca, eşit ve özgürce yaşayabileceği bir Türkiye’nin özlemini dile getirdiler.
Ancak yollara düºmüº, sağı-solu birleştirmeye hevesli olanlardan çıt bile çıkmadı.
İrtica hortladı diye korkuluk sallayanlar, oy avcıları, laf cambazları ve laiklik bezirganları o gün dut yemiş bülbüldüler.
Baºbakan ve onun partisi AKP her zamanki gibi baskı ve şiddeti artıran, sömürü ve yağmayı derinleştiren yasaların çıkması için hummalı bir çalışma içindeydi.
Ne kanarya gibi şakıyan Baykal, ne İlhan Selçuk’un yeni favorisi Demirel, ne kapı kapı dolaşıp Türkiye’yi şeriat tehlikesinden kurtaracak Rahşan Hanım, ne Erkan Mumcu ne Tansu Hanım, ne Yılmaz...
Yer yarılmış, onlar kaybolmuştu.
Ağaçta mahsur kalan kedi, dalından koparılmış gül için bile “yürekleri burkulan” kameraların karşısına geçip ne kadar hümanist, ne kadar yufka yürekli, ne kadar insan oldukları üzere mangalda kül bırakmayanlardan o gün hiçbir ses çıkmadı.
35 insanın ateşe verildiği 2 Temmuz katliamı onların insanlık defterinde yer bulamamıştı.
Her şeye, her olup bitene laf yetiştirip, açıklamalar yapan, kiraz, şeftali, ahududu, maydanoz, kereviz festivallerini kaçırmayan, Kırkpınar güreşlerine doymayan, mağaza açılışı, nişan, nikah, düğün koşturanlar, bir kez daha kara yüzlerini sergilemiş oldular.
Sivas’ta binlerce insan bir araya geldi.
Sivas Demokrasi Platformu’nun düzenlediği mitinge hem Sivas’tan hem de birçok il ve ilçeden güçlü bir katılım oldu.
Ancak ne hükümetteki AKP’den, ne CHP’den, ne de parlamentoda bulunan diğer ırkçı ve şoven partilerden bir ses çıkmadı.
Ne ‘laiklik köşkü’nden, ne de Meclis’ten...
Bu vahºete, bu insanlık ayıbına, bu utanç girişimine dair devlet erkanından ne bir ses, ne bir nefes! Cumhurbaşkanı, Genelkurmay başkanı, laiklik üzerine savaş hali ilan edenler, Türkiye’nin irticacıların, mollaların eline geçeceğine dair kırk dereden su getirenlerden, çetelerden, laik Türkiye bekçilerinden ses çıkmadı. Ne yakılan aydınlar için, ne baskı ve şiddetin hüküm sürdüğü koşullarda yaşamaya devam eden Aleviler için, ne zorunlu din dersi için...
Türkiye’nin dört bir yanından kendi olanaklarıyla gelen gençler, yaşlılar, gerçekten demokratik, gerçekten bağımsız, gerçekten laik bir Türkiye isteyenler Sivas’ta, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, köyünde, ilçesinde, ilinde... 2 Temmuz’un acısını yaşadılar.
Peki bezirganlar neredeydi.
Sağlı ve sollu duran, ama Demirel’in kırk yılın başında doğru bir laf ederek söylediği gibi “ farkları “coca cola ile pepsi cola kadar” olan sağcı ve de solcu partilerin sayın yöneticileri neredeydi. Görüldü ki, başları eğik. Görüldüki tümü bu katliamda bir yerlere bulaşmış. Görüldü ki Sivas katliamı bunların yüzündeki kara...
Halk oradaydı ama, sonradan öğrendik ki CHP Sivas Milletvekili Nurettin Sözen seçkin, tertemiz bir düzine laik olarak Atatürk heykeline çelenk bırakmış, Madımak’ta açıklamalarda bulunmuş. Ve ne yazık ki TRT gibi birçok gazete de, binlerce insanı, halkı, gerçek demokrasi güçlerini görmek ve yansıtmak yerine, “laik” taifeyi sayfalarında yansıtmayı uygun görmüş.
Sivas katliamının sorumluları olan, onlarla aynı kaynaktan beslenen, burjuva düzenin sürdürücüleri olanların gerçek yüzleri bir kaz daha açığa çıktı.
Türkiye’yi demokratik, bağımsız ve özgür bir ülke düzeyine çıkaracak tek güç, ezilen ve sömürülen halkların gücüdür.
13. yılında Sivas katliamının bize gösterdiği, demokrasi güçlerinin tüm emekçileri birleştirecek bir demokrasi programıyla ileri çıkmalarıdır.
e-posta:
enderimrek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Ne olacak şimdi?
Başefendi 4 seneden az bir zaman önce seçim meydanlarında gerdire gerdire bağırıp duruyordu.
O zaman henüz nutuklarında bağırıyordu.
Malum şimdilerde önüne gelene bağırıyor!
En çok söylediği de “Bize 3 yıl zaman verin” sözleriydi.
Millet o zamanı kendisine verdi.
Aradan 3 yıl geçti. 4 ay kadar sonra 4. yıl bitecek.
Hatırlayın kastıra kastıra söylediği vaatleri.
Memlekette dirlik düzenlik bozulmuştu.
Gelir dağılımdaki adaletsizlik en büyük sorundu.
Herkes ülke zenginliklerinden pay alacak…
Altta kalanın canı çıkmayacaktı.
Hatta, altta kalmış ve canı çıkmış olanlara Başefendi ve takımı çıkmamış canlar verecekti.
Bunlar ekonomideki dev hamlelerdi.
Birde bunun, demokrasi, özgürlükler tarafı vardı.
“Demokrasizlikten” çok çekmiş bir şahsiyet olarak kendileri, memlekete bir demokrasi
getirecekti ki, hani neredeyse vatandaş, ‘yeter be, bu kadarı da birden ağır geldi’ diyecekti.
Ve geldik bugüne.
***
Tarihin en hızlı borçlanma süreci bu dönemde yaşandı.
3 küsur yıllık sürede, iç ve dış borçlar neredeyse ikiye katlandı.
Memlekette satılmadık bir şey kalmadı.
Gelen paralar ise vurguncu sermayeye yemlik olarak pompalandı.
Ve…
Türkiye tarihinin belki de en düşük ücret artışlı toplusözleşmeleri bu dönemde yaşandı.
Tabii, Başefendinin bu “adaletli gelir dağılımı” anlayışının yaşama geçmesinde sendikaların değerli katkıları da unutulmamalıydı.
Önlerine konulan her şeyi imzaladılar.
Sosyal güvenlik, emeklilik vb. haklarını hiç edilmesine gıklarını çıkartmadılar.
Halktan soyulanların ve memleketin satılan parçalarının vurguncu sermayeye aktarılmasına katkı sundular.
Şimdi, ortalık ellialtıya gitmiş durumda.
Her bir şey zamlanıyor.
Undan tuza…
İnşaat malzemesinden temel ihtiyaç maddelerine…
İğneden ipliğe zam bombardımanı başlıyor.
Enflasyon rakamları yüzde 12’leri bulmuş vaziyette.
Unutulmasın bu döviz kurundaki yükselmenin etkisi asıl bundan sonra kendisini hissettirecek.
Yani milletin cebindeki zaten yetmeyen para durduğu yerde eriyecek.
Ama hani Başefendi, gelir dağılımındaki adaleti sağlayacaktı?
Fakirin fukaranın yağmalanmasına göz yummayacaktı?
Altta kalanın canı çıkmayacaktı?
Şimdi daha iyi anlaşılıyor:
Bunların adalet dedikleri, vurguncu sermayeden bütün vergileri kaldırmak…
Bütün ayrıcalıkları sağlamak.
Yağmacıların yağmaladıkları para destelerini de da millete taşıttırmak!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
İNSAN VE SPOR
..........
Hakan Keysan
“Şov, maçları kazanmak(mı)dır”
Bu açıklama, Dünya Kupası finallerindeki grup karşılaşmalarında iyi oyun ortaya koyamayan Brezilya çalıştırıcısı Parreira’nın. Spor basını ve izleyicilerinin iyi oyuna dönük tatmin edici oyun kurgusunu izleyemedikleri için kesin favori gösterilen Brezilya sıkı bir eleştiriye uğruyordu. Nitekim Fransa ile oynadıkları çeyrek final maçında yenilen sambacılar kitlesel bir hayal kırıklığı yaratarak evlerine dönmek zorunda kaldı.
Grup maçlarındaki vasat bir görüntü ortaya koyan, ikinci turdaki İspanya maçıyla olumlu sinyaller vermeye başlayan Fransa, çağdaş futbolu uygulayan basit oyun kurgusuyla eleştirilerden nasibini alan bir takımdı. Yunanistan’ın son Avrupa kupasını kaldırmasıyla anlamlı ilinti içeren bu durum, Brezilya’nın Fransa’ya elenmesiyle de karşılık buldu. Dünya Kupası öncesinde bir öngörü olarak bu köşede yaptığımız yorumlar da gerçekle örtüştü. Brezilya, bu turnuvada erken elenir demiştik. Çünkü modern Avrupa futbolu güce, oyun bozmaya ve katı savunma anlayışına sahip. Bu prensiplerin oluşturduğu oyunsal format, Brezilya gibi ağırlıklı olarak teknik kapasiteye dayanan oyun formatına karşı ciddi bir savunma üstünlüğü yaratacaktı. Brezilya yıldızlarının bir türlü bu turnuvada isteneni verememesi ve adeta vasat bir oyun ortaya koymasının temel nedeni de bu değil mi? Avrupa takımları içinde en uygun kurayla Fransa karşısına gelen ve kesin favori gösterilen sambacıların aldığı bu sonuç yukarıda belirlediğimiz ölçütler düşünüldüğünde olağan sayılmalıdır. Brezilya bu gerçeği yadsıyarak, özellikle rakiplerini oldukça küçümseyen tavırlarla oynamasının bedelini Fransa önünde ağır ödedi.
Bu yorumları yaparken Brezilya-Fransa karşılaşmasını izlemiş olmayı da umardım. Ama bunu başaramadık. Uluslararası düzeyde yapılan bu turnuvayı ne yazık ki aynı saatlerde yaklaşık 4 saat boyunca tüm Ege bölgesinde kesik olan elektrikler nedeniyle izleyemedik. Teknolojik çağın en ileri aşamasında, ortaya çıkan ‘bir arıza’ nedeniyle tüm bölge 4 saat elektriksiz kaldı. Maçı izleyememek değil elbette ama neredeyse ülkenin yarısına yakın bir bölgede bu kesintinin yaşanması, uygulanan elektrik politikalarının da düzeyini gösteriyor.
Konuya dönüp Parreira’nın manşetlere çıkan sözünü irdeleyelim. “Şov, kazanmaktır” diyor bu teknik adam. Günümüz futbolunu özetleyen mekanik bir tavrın sonucu olarak... Böyle diyor ama, eninde sonunda yeniliyor. Kendinden emin olmanın ve Brezilya gibi üstün yetenekli bir kadroya sahip olmanın baskın psikolojisiyle davranan çalıştırıcı, acaba şimdi “önemli olan katılmaktır” gibi daha olgun bir söylev edinebildi mi bilmiyoruz ama bavulunu erken toplamanın derin sancısını yaşadığından eminiz.
Artık futbol, “önemli olan eğlenmektir” sloganını içeriğinden tamamen atmıştır. Sadece kazanan eğlenebilir mantığını yaşamsal kılmıştır. Oysa kaybedenlerin de burada önemli bir yeri var. Kazananlar o baskın psikolojik ortamda kazanmanın acı sarhoşluğundan olsa gerek kaybedenlere içerden bakamıyor. Brezilya bu turnuvada en çok bu dersi almış olmalıdır. Ekonomik ve toplumsal ölçekte geri düzeyde oldukları, bu ulusun futbolla çıkış trendi yakalamasını ve insanların bu oyunla adeta uyutuldukları gerçeğini, bu elenme biraz olsun anımsatacaktır. Çünkü acımasız yaşam koşulları her ulusta devam ediyor ve şov sadece yenilenler için bitti!..
e-posta:
hakankey@msn.com
Başa dön
bilgi işlem
..........
İsmail Gökhan Bayram
Hayatımızın küçük filleri
Son yıllarda hayatımıza girip de son derece başarılı olan ürünlerin en başlarında, USB Bellekler geliyor. Küçük hacimleri, uygun fiyatları, sürücü ve güç kaynağı gerektirmemeleri ve hızları sayesinde USB bellekler her kesimden kullanıcıdan kabul gördü. 16MB’lık ilk modellerden bugün 4GB’a kadar çıkan kapasiteleriyle disket, CD ve DVD’lere ciddi bir alternatif olan USB bellekler bilgisayarla haşır neşir olan bir çok kişinin hayatını kolaylaştırıyor.
Öncelikle Windows XP ile kullanırken her hangi bir sürücü dosyası yüklemeden bilgisayara bağladığınız anda sistem, aygıtı otamatik olarak tanıyor ve saniyelerle ölçülecek kadar kısa bir süre içerisinde kullanıma hazır hale getiriyor.
Bunun dışında kolay taşınabilir ve sağlam olmaları da USB belleklerin en önemli avantajları. Disket ve CD’ler kolayca hasar görüp kullanılmaz hale gelirken USB bellekler kullanıcıya daha uzun ömür ve dayanıklılık sunuyor. Küçük boyutları ile anahtarlık gibi cepte taşınabilmeleri de cabası.
USB bellek alırken bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor.
1- Kapasite : Nasıl kullanacağınıza bağlı olarak uygun kapasitede bir bellek seçin. Kapasitesi daha büyük olanların fiyatlarının da daha yüksek olduğunu unutmayın.
2- Veriyolu Teknolojisi : Alacağınız belleğin yüksek hızlı olan USB 2.0 teknolojisini kullanması önemli. Piyasada az da olsa hala USB 1.1 teknolojisini kullanan ürünler mevcut.
3- Genel tasarım : Dış cephesi esnek plastik olan bellekler darbelere karşı daha dayanıklı olsalar da şekilleri nedeniyle birden fazla USB aygıtı kullanacağınız zaman diğer USB girişinin kullanılmasını engelleyebilir. Bu da size sürekli olarak USB aygıtlarını takıp çıkartmak gibi gereksiz bir iş yükleyebilir. Düz olan modeller kullanım açısından daha rahat.
Eğer USB bellek almayı düşünüyorsanız yukardaki üç noktaya dikkat etmenizde yarar var.
e-posta:
bilisim@evrensel.net
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net