www.evrensel.net   | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler   | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



kentyazıları ____Necati Uyar
Spil geleceğini arıyor…

MEDİPOLİTİK ____Osman Öztürk
Ulusalcılığın sefaleti

DURUM ____Ahmet Yaşaroğlu
Devlet korsanlığı

GÜNCEL ____Kamil Tekin Sürek
Sivas katliamı

SALI YAZILARI ____Üstün Akmen
2 Temmuz denilince

RAMP IŞIKLARI ____Metin Boran
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

  kentyazıları..........Necati Uyar

Spil geleceğini arıyor…

“Spil geleceğini arıyor” adıyla düzenlenen toplantılardan ikincisi, geçtiğimiz hafta sonunda Manisa’da Spil Dağı Milli Parkı içinde gerçekleştirildi. Katılımcıların İzmir ve Manisa’nın 40 dereceye yaklaşan kavurucu sıcağına yarım saat uzaklıkta, zaman zaman battaniyelere sarılarak gerçekleştirdiği toplantıda, oluşturulan çalışma grupları; Spil Dağı’nın gerek milli park sınırları içinde ve gerekse milli park sınırları dışında kalan bölümlerinde yaşanan sorunları, alınması gereken koruma önlemlerini ve kullanım açısından sahip olunan gelişme olanaklarını tartıştılar.
Birincisi, 31 Mayıs - 05 Haziran tarihleri arasında Manisa’da gerçekleştirilen “Manisa Tarzanı Çevre Günleri” çerçevesinde, 1 Haziran tarihinde Manisa merkezinde gerçekleştirilen toplantının, ikincisi 1-2 Temmuz tarihlerinde Milli Park içinde gerçekleştirildi. Cumartesi sabah erken saatlerde Spil Dağı Milli Parkı, Atalanı Mevkiinde başlayan çalışmalar akşam saatlerine kadar sürdürülürken, toplantı Pazar günü sabah Manisa’da gerçekleştirilen sonuç oturumuyla tamamlandı ve elde edilen sonuçlar kamuoyuna açıklandı.
Manisa Belediyesi öncülüğünde gerçekleştirilen toplantılara, gerek ülkenin değişik kentlerinden ve gerekse dağın iki yanında konumlanan İzmir ve Manisa kentlerinden yoğun bir katılım gerçekleşti. Manisa Tarzanı’nın kentte yaktığı çevrecilik ateşinin henüz sönmediğini göstermesi açısından sevindirici olan toplantılar sonucunda, “koruma-kullanma” dengesinin gözetilmesi gereken en temel ilke olduğu genel kabul gördü.
Toplantıların temasını oluşturan Spil Dağı, 1968 yılında alınan Bakanlar Kurulu Kararı ile milli park ilan edilmiş. İzmir ile Manisa illeri arasında sınır oluşturmasının yanı sıra, iki büyük kent merkezine yakın konumuyla ülkemizdeki 35 milli park içinde ulaşılabilirliği en yüksek milli parklardan biri olan Spil Dağı, sahip olduğu doğal kaynak değerlerin yanı sıra, mikro-klima özellikleri ile de öne çıkan yerlerden.
Spil Dağı Milli Parkı’nın sahip olduğu ve jeolojik yapısından kaynaklanan; kanyonlar, vadiler, inler, mağaralar, dolinler ve lapyalar gibi karstik oluşumların her biri görülmeye değer. Bunun yanında; çam, ardıç, kavak, ceviz, kızılağaç, karaağaç, meşe ağaçlarının ve yapılan bilimsel çalışmalarla saptanmış 70 kadarı endemik, 500 kadar bitki türünün bulunduğu Milli Park içinde, yer alan bitki türlerinin bir bölümü de bitkisel tedavide ve ilaç üretiminde kullanılan tıbbi bitki türleri. Milli Park sınırları içinde yetişen bitki türlerinin çeşitliliğine bakıldığında, Mesir Macunu’nu ilk olarak üreterek tedavi amaçlı kullanan Merkez Efendi’nin neden bu üretimi Manisa’da gerçekleştirdiğini anlamak daha da kolaylaşıyor.
Var olan bu bitkisel çeşitliliğin tanıtılması, zarar verilmeden kullanımının yaygınlaştırılması, toplantının ana gündem maddelerinden ve temel tartışma konularından biri oldu. Dünya örneklerinden yola çıkarak, başta eğitim amaçlı olmak üzere kısıtlı üretim bölümlerinin oluşturulması, Spil Dağı Milli Parkı içinde ve çevresinde bulunan köylerde bilincin geliştirilmesi, bitkiler konusunda köylülerin eğitilmesi, hayvancılıkla uğraşan köylülerin farklı uğraş alanlarına, yeni gelir kaynaklarına yönlendirilmesi gerektiği de konuşulan konular arasında yerini aldı.
Spil Dağı’nın milli park sınırları içinde ve dışında kalan bölümlerinde yaşanan tehlikeler de toplantının tartışılan gündemleri arasında yer aldı. Gerek İzmir ve gerekse Manisa kent merkezine yakın konumunun, dağın değişik bölümlerinde kontrolsüz yapılaşmalara neden olduğuna vurgu yapıldı. Yaz aylarında yaşanan bunaltıcı havadan yakınmaların, her iki kentte de serin dağ havasından faydalanmayı gündeme getirdiği, özel mülkiyetteki araziler üzerindeki yapılaşma baskısının giderek daha da arttığı konuşuldu.
Yapılaşma baskısının yanı sıra, Spil Dağı’nı görülmeye değer hale getiren jeolojik yapısının, hazır beton üretiminde kullanıma uygun taş üretimi için ideal olarak nitelenmesi, maden ruhsatı adı altında taş ocağı açma isteklerinin ardı arkasının kesilmiyor olması, Spil Dağı ve çevresinde var olan bir başka tehlike olarak dile getirildi.
Spil Dağı’nın kısıtlı su kaynaklarının borulara alınarak kente taşınması, doğal ortamda kalması gereken suyun dağdan uzaklaştırılmasıyla ortaya çıkan sorunlar da toplantının konuşulan konularından biri oldu. Bunun yanı sıra, doğal ortama yapılan müdahalelerin ne tür bozulmalara, doğal yaşam zincirinde ne türden kopmalara yol açabileceğine en güzel örneğin Sülüklü Göl olduğu dile getirildi. Spil Dağı’nda var olan tek doğal göl olan Sülüklü Göl’e bilinçsizce balık bırakılması sonrasında, Göl’e adını veren sülüklerin tümüyle tükenmiş olması acı bir deneyim olarak dile getirildi.
Spil’le geçen iki günün sonunda, dağın iki yanında, eteklerinde ve çevresinde yaşayanların her birinin, kafasını kaldırıp dağa baktığında farklı bir şey gördüğü; kimilerinin Dağ’ı bitmez tükenmez mıcır kaynağı, kimilerinin içimine doyulmaz su kaynağı, kimilerinin mayıs ayında “Manisa Lalesi” toplanacak dev bir çiçek bahçesi, kimilerinin yaz aylarında kuş sesleri arasında derin bir uyku çekilecek serin ağaç gölgesi, kimilerinin dev bir keçi otlatma merası, kimilerinin de insandan uzak tutulması gereken bir koruma alanı olarak gördüğü Spil, geleceğini arıyor. Milli Park yöneticilerinin ve konuya sahip çıkmaya çalışan Belediye’nin işi çok zor.
Umarım Spil geçmişini ve bugünlerini aramaz…

e-posta:
nuyar@mail.com

  Başa dön

  MEDİPOLİTİK..........Osman Öztürk

Ulusalcılığın sefaleti

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Büyük Kongresi önceki hafta sonu yapıldı. Kongre telaşı ve yorgunluğuyla geçen haftaki yazıyı yetiştiremeyince değerlendirme zorunlu olarak bu haftaya kaldı.
Aday gruplardan birincisi AKP’nin sağlık politikalarına karşı yürüttüğü hekimlerin büyük desteğini kazanan mevcut yönetimdi.
Kendine “Ulusal Hekim Dayanışması” adını veren rakip grup dört tabakadan oluşuyordu.
Piramidin tabanında altmış yıllık siyasi hayatları ilkel bir komünizm düşmanlığı ve emperyalizme hizmetten ibaret olanlar yer alıyordu.
Onların hemen üzerine yıllarca ABD emperyalizmi ve Alman nazizminin uzantısı olmakla itham ettikleri
faşistlerin aslında ne kadar “ulusalcı” olduğunu şimdilerde keşfeden nasyonal sosyalistler çıkmıştı.
Üçüncü sıraya kendine ait ne bir siyasi görüşü, ne de hekimlik ortamıyla ilişkisi olmayan; bütün alameti farikası TTB düşmanlığından ibaret, her türlü omurgasız ittifakın kronik jokerleri yerleşmişti.
Piramidin tepesine ise bidayette ANAP’lı, akabinde DSP’li, hitamında CHP’li bir eski mebus oturmuştu. TTB başkan adaylığı, CHP’nin “merkez sağ kadrolara yöneliş” projesinin bir tezahürü müydü; yoksa fırıl fırıl cenah değiştirmeye dayanan siyaset anlayışının bir sonucu muydu bilmem ama pek bir iğreti durduğu aşikardı.
Kendi başlarına ortaya çıkamayan iktidar yandaşlarının payına da yardım ve payandalık kalmıştı.
Grubun sağlık konusundaki görüşleri tam evlere şenlikti. AKP’nin sağlık politikalarını emperyalistlerin projesi olarak görenlerle “reform” olarak niteleyenler; SSK hastanelerine el konulmasını gasp olarak tanımlayanlarla sağlık hizmetlerinin tek elde birleştirilmesi olarak yorumlayanlar; Genel Sağlık Sigortası’na şiddetle itiraz edenlerle TTB’nin GSS’ye itiraz etmesini kendi ayağına kurşun sıkmasına benzetenler; aile hekimliğini özelleştirme olarak tanımlayanlarla Türkiye’nin bir gerçekliği olarak kabul edenler kongre boyunca müthiş bir kakofoni oluşturdu.
***
Sağlık konusunda neredeyse hiçbir ortak görüşü olmayan bu Bremen Mızıkacıları’nın üzerinde birleştiği asgari ve azami müşterek ulusalcılıktı.
Akla ziyan zanlarınca iç ve dış güçler el ele vererek ulusal bağımsızlığımızı tehdit ederken TTB yeterli duyarlılığı göstermiyor, emperyalizme karşı gerekli tavrı almıyordu. Bu nedenle TTB Başkanı Gençay Gürsoy değil, Suat Çağlayan olmalıydı.
Ne var ki, başkan adayları 1999-2002 yılları arasında DSP’de milletvekilliği, hatta birkaç ay da bakanlık yapmıştı. Siyasi kariyerinde Mezarda Emeklilik, Tahkim, Telekom, Şeker, Tütün yasaları, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı gibi iç ve dış güçlerin dayatmasıyla ulusal bağımsızlığımızı tehdit eden bilumum icraat yer alıyordu.
TBMM’de her altı ayda bir önüne gelen İncirlik tezkerelerine el kaldırıp indirmiş; yaptığı konuşmaların birinde dost bildiği ABD işgalciliğine övgüler düzmüştü.
Bütün bunlara karşı müdafaası ise tam bir biçarelikti. Bu milletin vekili olarak yaptıklarının mesuliyeti ona değil, partisine ve içinde yer aldığı koalisyona aitti. Kendisi sadece bir aktördü.
İşin ilginci böyle bir siyasi sicil sözde ulusalcılar için hiçbir sorun oluşturmuyordu. Onlara göre ulusalcı olmak için ne antiemperyalist, ne antifaşist, ne de antikapitalist olmak gerekiyordu. Gerekli ve yeterli tek şart Kürt düşmanlığıydı.
***
Kongrenin ikinci günü yapılan seçimlerde TTB’nin sağduyulu/solduyulu delegeleri bu siyasi sefalete gerekli cevabı verdiler.
TTB’nin yeni dönem başkanlığına elli yıldır sosyalist mücadelenin içinde yer alan Gençay Gürsoy seçildi.

e-posta:
osmoz59@yahoo.com

  Başa dön

  DURUM..........Ahmet Yaşaroğlu

Devlet korsanlığı

Filistin halkı günlerdir tüm dünyanın gözü önünde katlediliyor, Filistin yakılıp yıkılıyor. İsrail, bir onbaşının kaçırılmasını bahane ederek saldırılarının dozunu artırdı. Son olarak Başbakan Haniye’nin Gazze’deki bürosuna füze saldırısı düzenlendi. Daha önce de içlerinde bakan ve milletvekillerinin de olduğu 64 Hamaslı yetkili İsrail’ce tutuklanmıştı. İsrail Başbakanı Olmert orduya İsrailli askerin bulunması için “tam yetki ile harekete geçme” emrini verdi. Bütün bunlara karşın bugüne kadar özellikle büyük devletlerden, İsrail saldırısını protesto eden ve kınayan güçlü bir ses çıkmadı. İşlenen cinayetler sessizce seyrediliyor.
Hatırlanacağı gibi bir süre önce sahilde piknik yapan bir Filistinli aile israil’in hedefi olmuş, tüm aile bir ferdi dışında katledilmişti. Kuşkusuz bütün bunlar İsrail devletinin Filistinlilere karşı düzenlediği ilk saldırılar değil, son da olmayacak. İsrail’in bu kadar vahşice saldırmasının nedenini sadece kaçırılan askere bağlamak yanılgı olacaktır. Köprülerin, santralların bombalanmasını, havaya uçurulmasını başka türlü açıklamak olanaksızdır. İsrail, Filistinlilerin bütünüyle teslim olmasını, hiçbir direniş belirtisi göstermemesini, geleceğe ilişkin en küçük bir umut beslememesini istemektedir. Ama Filistin halkının mücadelesinin böyle kırılacağını sanmak büyük bir hatadır ve geçmiş tecrübeler de böylesi saldırılarla filistin halkının mücadelesinin engellenemeyeceğini gösterdi.
İsrail Hamas’ı ve diğer Filistin direniş örgütlerini terörizmle suçluyor ve İsrailli askerin tutuklu Filistinlilerin serbest bırakılması için kaçırılmasını korsanlık olarak niteliyor. Ama aynı İsrail rehine askerin serbest bırakılmasında kullanılmak üzere Hamaslı bakan ve milletvekillerini rehine almakta hiçbir sakınca görmüyor. Bunun devlet eliyle yapılmış bir korsanlık olduğu ortada değil mi? Üstelik İsrail bunu ilk kez yapmıyor ve bugüne kadar elindeki Filistinli tutuklulara sürekli olarak rehine muamelesi yaptı, tüm Filistin halkına gerektiğinde cezalandırmak için elinde tuttuğu esirler gibi davrandı.
İsrail’in korsanca hareketleri Filistin’le de sınırlı kalmadı. İsrail savaş uçakları Suriye Devlet Başkanı Esad’ın yazlık sarayının üzerinden de uçtu ve Suriye’ye gözdağı verdi. Suriye’nin suçu ise Filistin halkına destek vermek, direnişin güçlenmesini istemek. İsrail bunu yapmakla sadece Suriye’ye gözdağı verme amacıyla sınırlı kalmıyor, tüm Ortadoğu’nun kendisinden sorulduğunu bir kez daha ilan etmiş oluyor. Büyük biraderi ABD’nin de bu hareketleri desteklediği ve bölgede İsrail’i en büyük dayanağı olarak gördüğünü dikkate aldığımızda, bütün bu saldırıların ABD’nin de onayını aldığını düşünmemiz için her türlü neden bulunmaktadır. ABD’nin bölgeye ve Körfez bölgesine ilişkin gerici planlarının gündemde olduğu bir zamanda, bölgede sukünetin ve sessizliğin egemen olmasını istemeyeceği ortadadır.
Filistin halkı bugüne kadar daha ağır saldırılara maruz kaldı, daha ağır koşullarda yaşadı. Bütün bunlar Filistin halkının özgür vatan özlemini engelleyemedi. Türkiye halkı da hep Filistin halkının yanında oldu, Filistin direnişini destekledi. Ancak gerek AKP Hükümeti, gerekse önceki hükümetler İsrail’le yakın ilişkiler kurmaktan çekinmediler, onunla çeşitli ikili anlaşmalar yaptılar. İsrail elbette bir devlet ve orada var olma hakkı bulunuyor. Hükümetler de İsrail’i tanıyabilir. Ancak İsrail’in kendi varlığını savunma ile yetinmediği, Filistin halkının topraklarını işgal ettiği, bölgede terör estirdiği ortadadır. Türkiye halkının, hükümetten İsrail’le yakın ilişkilerini kesmesini ve Filistin halkına tam destek vermesini istemesi hakkıdır ve halk bugün hükümetten göz boyayıcı hareketler, gönül alıcı sözler değil, bu yönde somut adımlar atmasını beklemektedir.


 
Başa dön

  GÜNCEL..........Kamil Tekin Sürek

Sivas katliamı

Sivas katliamı pazar günü ülkenin pek çok kentinde yapılan etkinliklerle bir kere daha lanetlendi. En son katliam olduğu için belki de, 2 Temmuz katliamı üzerinden on üç yıl geçmesine rağmen protesto gösterileri ile anılıyor. Bugün, anılmasa da, gençlerin pek çoğu bilmese de, 2 Temmuz’dan önce de, ülkemizde benzeri pek çok katliam yapıldı.
Yetmiş sekiz yılında Maraş katliamı, yine Sivas ve Malatya katliamları ve 12 Eylül öncesi Çorum katliamı... Bunlar 12 Eylül’den önceki beş sene içinde olanlar.
Her katliamdan sonra, “bir daha olmasın”, “bu son olsun” dilekleri göstermelik ya da samimi olarak dile getirildi. Ama, iyi dileklerin aksine katliamlar devam etti.
Katliamların görünen faili bazen ülkücüler, bazen şeriatçılardı. Ama, onları yönlendirenler aynı güç odakları, egemen siyasi güçler idi.
Yakın geçmişimizde, İttihat ve Terakki Fırkası’ndan bu yana benzer pek çok saldırı aynı güç odaklarınca tezgahlandı.
Rumlara karşı, Ermenilere karşı, Kürtlere karşı, Alevilere karşı vd.
Türk ve Sünni İslam kimliğini resmi kimlik olarak ilan eden egemen güçler, yukarıda saydığımız diğer etnik ve mezhepleri düşman olarak tanımladı. İkinci Dünya Savaşı öncesi faşizme yaranmak için ve Türkiye’nin NATO’ya girmesi ile birlikte ABD’ye yaranmak için ulusal ve mezhepsel düşman kavramına bir de “komünistler” eklendi. Kanlı Pazar da “komünist düşmana” karşı tezgahlanmış bir saldırıydı.
Son on senedir, büyük çaplı saldırılar, katliamlar yerine linç girişimleri ile yetiniyor gericilik.
Gerici feodal eğitim sistemi ve devasa propaganda araçları ile egemen güçler sürekli olarak şovenizmi, ırkçılığı ve dinci gericiliği propaganda ediyor. Ömrü boyunca bu propagandanın etkisi altında kalmış, bilinçsiz kitleler Kürtleri, Alevileri, Ermenileri, Rumları, komünistleri düşman belliyor. Yoğunlaşmış bir tahrik ve örgütlenmiş kışkırtma ile kolayca düşman saydıklarına saldırtılabiliyor.
Elbette, katliamların gerisindeki güç, siyasi gericilik ortadan kalkmadan bu tür katliamların olmayacağının garantisi verilemez. Ama, eğitimin demokratikleştirilmesi, ırkçı ve faşist propagandanın engellenmesi, milli eğitimde din eğitimine son verilmesi, bütün dinlerin, mezheplerin ve dinsizliğin devlet karşısında eşit sayılması vb. demokratik taleplerin yükseltilmesi ile gericilerin sık sık kullandığı bir araç etkisini bir nebze olsun yitirebilir.
Kanımca, yukarıdaki vb. talepler ve bu talepler için mücadele, Madımak Oteli’nin müze yapılması talebinin önünde olmalıdır.

e-posta:
ktsurek@hotmail.com

  Başa dön

  SALI YAZILARI..........Üstün Akmen

2 Temmuz denilince

Sivas Madımak Oteli’nde 35 yazar ve şairin yakılarak öldürülmelerinin üzerinden, dile kolay, tam on üç yıl geçmiş. Kurtuluş Savaşı’nın merkezî örgütü Sivas kentinde binlerce polis, binlerce askerin gözü önünde, insanlarımızın on üç yıl önce diri diri yakılışının, bu topraklardaki ilk din temelli katliam olmadığını yeniden düşündüm bir önceki gün. Günlerden pazardı, son katliam olmayacağının da tedirginliğini yaşadım bütün bir gün.
“Madımak olayı” bir katliamdı
Çorum ve Kahramanmaraş katliamlarında olduğu gibi, Sivas olayının arkasından da Türkiye’deki İslamcı kesimin, aradan geçen bunca yıla rağmen planlı programlı bir biçem içinde Sivas katliamını bir “kaza”, bir “istemeden ölüme sebebiyet verme” gibi göstermeye devam etmesine önceki gün iyiden iyiye sinirlendim. Bütün bir gün düşündüm, sonuç olarak bu safsatayı gelip geçen tüm iktidarların ve siyasetçilerin halka gerçek diye yutturmaya çalışmalarını dikkat çekici boyutta “ilginç” olarak yorumladım. On üç yıl önce Sivas’ta olanların adını koymakta gecikmiştik, ama artık tartışmaya gerek yoktu, bu olayın adını, hiç değilse ben açık yüreklilikle koyabilirdim. Olayın tam anlamıyla “katliam” olduğuna bir kez daha inandım. Madımak Oteli’ne sığınan insanlar, sırf düşünceleri ve kimlikleri yüzünden diri diri yakılmışlardı. Kim olursak, ne olursak olalım bu gerçeği artık utanarak da olsa kabul etmeliydik. Evet, bu bir katliamdı, hem de kökeninde “nefret” olan bir katliam.
Gel de aslan kesil
Hepimiz adımız gibi, yaşımız gibi biliyoruz, “Nefret Kültürü”nü Türkiye’deki yaygın İslamcı düşünce beslemekte. Günümüz siyasi erki de, yapısı gereği gelişmelere göz yumuyor. Bu kesimin aydın insandan korkusu, bugün tüm aydınlarımızı, yazarlarımızı, sanatçılarımızı ne yazık ki korkutacak düzeye ulaştı. Korkmamak, aslan kesilmek olanaksızlaştı. Gene de, on üç yıldır kapanmayan ve hâlâ kanayan yarayı yeni yaraların deşmemesi için, Sivas’ta yaşanan “Madımak Oteli Katliamı”nı tarih boyunca unutmamak gerek.
Sanatçıyı emekli etmek
Madımak olayı olduğu gün, ben ellinci yaşıma hazırlanıyordum. Mühim miydi benim bilmem kaçıncı yaşım, değildi elbette. Ama yaş günlerini kutlamak gelenekselleşmiş ya bir kere, işte öyle bir şey. Bu yılın 2 Temmuz’unda, esasında dostum İstanbul Devlet Opera ve Balesi Başdekoratörü “büyücügillerden” Osman Şengezer’in emekliye ayrılış hüznünü paylaşacaktık önceki akşam, Madımak olayının öfkesinin gölgesinde. Tam bir gün önce, haziran ayının son günü: “Memlekette emeklilik yaşı 65 bre Osman Bey,” demişlerdi Osman Şengezer’e. “Avrupa Birliği de bastırıyor n’apalım,” da diyebilirlerdi, demişler miydi, bilemem.
“Emekli olmanız gerek Osman Bey.” Beklediğim gibi gülemedi Osman Bey (Şengezer) bu tümce karşısında. “Kapıdan kovsanız bacadan girerim be,” de diyemedi, demedi. Oysa işi onun aşıydı, ışığıydı, aşkıydı. Sezon kapanışlarında ağlamaklı oluşu geldi gözlerimin önüne. Dayanamazdı dört ay ayrı kalmaya odasından, boyasından, maket bıçağından… Sanatçıyı emekli etmeye çalışmanın, onu en verimli çağında sahnesinden koparmanın, neredeyse Madımak “katliamı”yla eşdeğer olduğunu bir kez daha düşündüm bütün gün. Haaa, bir de sanatçıyı emekli eden siyasetçi, neden kendini emekli etmez diye üzüm üzüm üzüldüm.
Masada kimler vardı kimler
Osman Şengezer, kendini bir kenara bırakmış, o günün akşamını bana ayırmıştı. Doğum günüm kutlanacaktı. Oysa gün, sıradan bir gün gibiydi benim için. İstanbul’un deniz kenarındaki doğasal olarak olamazcasına görkemli bir spor kulübü tesisinde, on kişilik yer ayırtmış, dostlarımı çağırmıştı. Benim oturacağım yerde, masanın üstünde tam doksan adet küçük nazar boncuğu... Osman Şengezer’lik işte de, neden doksan? Yaş ise, benim hiç de varmak istemediğim bir yaş. Baş ise, onca yıl kullanamayacağıma inandığım baş. O halde ne? Anlamadım, sormadım. Neyse!
Opera, bale, tiyatro eleştirilerimin yazımı sırasında, başımın sıkıştığı anda danışmanlığımı “meccanen” üstlenen “canlı arşiv” Erol Sayarı ile İngiltere’den gelmiş tiyatro sanatının dostlarından Yurdal Oğuz da vardı masada. Sezgisel coşkunun ilk dostu ve en iyi uyarıcısının sanatsal heyecan, sanatsal şevk olduğuna inanan ender oyunculardan biri sol yanımdaydı. Yani Suna Keskin de vardı. Karşısında, canlandırdığı her karakterin içine giren, doğruluğun beğeniden daha estetik bir olgu olduğunun her zaman bilincinde bir büyük oyuncu Erol Keskin... Erol Ağabey’den, İBŞT’de birlikte çalışmamız sırasında meğer ne çok şey öğrenmişim, ne kadar çok şey biriktirmişim...
Tiyatro Kedi’nin güzellikler peşindeki kraliçesi/yapımcısı, ”Kamelyalı Kadın” ve “Casablanca” için yazdığı şarkı sözleriyle de öne çıkan İpek Altıner, bana ara sıra “lâf” attı masanın öbür ucundan, güzel güzel atıştık. Yönetmen olarak eline aldığı öyküyü her keresinde olabildiğince gerçekçi, etkileyici ve aynı zamanda klişelerin dışında kalarak anlatmaya çabalayan, usta oyuncu Hakan Altıner bıyık bırakmaya başlamıştı, ilk kez gördüm, doğrusu pek yakışmıştı. Karım Şaylan’ın gözleri, denizdeki yakamozlardan alıntı yaptı, bakışları her zamankinden daha bir pırıllaştı.
Ve… Başka kim vardı biliyor musunuz?
Sağ yanımdaysa o “çok fark eden” oyuncu oturuyordu. Sözün kısası, Türk tiyatrosunun gerçek “Diva”sı Yıldız Kenter de vardı masada. Tanımaktan gurur duyduğum masadaki bir diğer insandı o. Yanımda, yanı başımda ya, hiç çekinmeden hayranlık “mertebemi” ikide bir kulağına fısıldadım. Çok eskilerde, bir gün Taksim’den Galatasaray’a dek onu peşi sıra izlediğimi anlattım. O günlerdeki Silvio mağazasının önünde, bilerek ve de isteyerek koluna dokunduğumu söyledim. Katıla katıla güldü. Bir keresinde de, İzmir uçağını beklerken, İstanbul Atatürk Havalimanı’nda yanımdaki koltuk boş olduğundan gelip oturmuştu. Onu da anlattım. Nereden anımsayacak, ama ben anlattım. Elinde bir tekst, çalışıyordu. “Yanımda oturdu” diye, “koluna dokundum” diye günler günü böbürlenmediğim kimse kalmamıştı.
Ne geceydi ama…
Sonra, bir tarihte “Bir Günlük Dost” başlıklı kitabım çıktı. İçinde “Ramiz ile Jülide”ye değgin bir de değerlendirmem var ya, adına imzalayıp tiyatroya bırakmıştım. Derhal bir kart gönderip teşekkür etti. Kartı çerçevelettim. O zamanlar “Cumhuriyet”teyim. Aradan zaman geçti, bu kere tiyatro eleştirilerimi ilk kez “... Vee Perdeee...” adlı kitapta topladım. Cumhuriyet Kitap Kulübü’nde benim kitabımı bahane ederek Türk tiyatrosunun genel sorunlarını tartışacaklardı. Genco Erkal, Rutkay Aziz, Ayla Algan, Sumru Yavrucuk, Ali Poyrazoğlu, falan... Cesaretlenip, sarıldım telefona. Davet ettim. Duraksamadan kabul etti. Ve o gün kendimi tanıtıp, ilk kez elini sıktım. “Aaa, ne kadar mutlu ettiniz beni,” demişti. Onu da anlattım. Tüyümün tüsümün dineldiğini, ayaklarımın nasıl yerden kesildiğini de hiç abartmadan bir bir anlattım. “Aaa, hay Allah,” dedi.
O gece, benim için başka türlü bir doğum günü gecesiydi...

e-posta:
uakmen@superonline.com

  Başa dön

  RAMP IŞIKLARI..........Metin Boran

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

İstanbul’da yeni kurulan tiyatro topluluğu ‘Zeytindalı Oyuncuları’, ‘Pir Sultan Abdal’ adlı oyunla seyirciye merhaba dedi.
Erol Toy’un yazdığı oyunun yönetmenliğini Bakırköy Belediye Tiyatroları yönetmenlerinden Aytekin Özen yapıyor.Kostüm tasarımını ise Gönül Sipahioğlu gerçekleştirmiş. Gösterimlerini 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı 13. anma haftasına denk düşüren Zeytindalı Oyuncuları,kuruluş gerekçeleri ve sanatsal anlayışlarını şu cümlelerle dile getiriyorlar; “İlk sesimiz, Pir Sultan Abdal olsun dedik. O’nun,tüm insanlığın uygarlığında yoğrulmuş,cesaretini Prometheus’tan, hak sevgisini Yunus Emre’den,insanın duyarlılığını ve anlatım estetiğini Shakespeare’den,diyalektik aklı Brecht’ten,en sıradan insanların yaşamlarındaki kücücük anlamlardan kocaman dünyalar yaratan Çehov’dan insancıllığı ile beslenen Pir Sultan’ın nefesleri yol göstersin bize çağımızın karanlığında.
“Zeytindalı Oyuncuları,içlerinde halk ozanı Sadık Gürbüz’ün de misafir sanatçı olarak yer aldığı 30 kişilik bir kadro ile sahneliyor Pir Sultan Abdal’ı.Amatör ve profesyonel oyuncuların oluşturduğu topluluk ilk oyunlarında zor olan bir sahne olayını gerçekleştirerek önemli bir başarı elde ettiler.Pir Sultan Abdal’ın ezilen halklara örnek efsanevi yaşamının derli toplu bir anlatımı olan oyunda, olaylar 16.yüzyılda geçer.Genç Haydar,dergahta adalet,eşitlik ve özgürlük felsefesini geliştirmek ve yaygınlaştırmak üzere örgütlenir.Arkadaşı Hızır’da dergaha gelerek çalışmalara katılır ve Haydar’a yardımcı olur.Bu arada Osmanlı’nın idari zulmü Anadolu halklarını her yönüyle ezmektedir. Üretici ,esnaf,köylü ve tüm emeği ile geçinenler merkezi iktidarın ağır vergi talebi ve yerel güçlerin (ağa,eşraf,ve din tacirleri) her türden baskısı altında yaşamak zorundadır.Bu baskı ve zulümden perişan olan üretici köylüler Haydar’dan yardım isteyerek bu zulme bir son verilmesi ya da kendilerine bir çözüm önerilmesini isterler.Bu haksızlığa gönlü razı olmayan Haydar,eşi Ballıhan’la vedalaşarak evinden ayrılır ve Sivas yöresinde tüm ezilenleri Osmanlın’ın zulmüne karşı başkaldıya çağırır.Bu arada dergahtan Hızır, soruna çözüm bulabileceği umuduyla merkezi iktidar yetkilileriyle görüşmek üzere Haydar’dan izin ister ,Haydar bu talep karşısında temkinli davranarak gitmemesi yönünde Hızır’ı uyarır ancak Hızır uyarıyı dinlemeyerek daha sonra Kadı olarak döneceği Sivas’tan ayrılır. Pir Sultan’ın köylülerin yanında yer almasından rahatsız olan yerel iktidar sahipleri Pir Sultan’a yakalama emri çıkarırlar,bunu duyan Pir Sultan kendi isteğiyle gelir ve teslim olur,amacı yöneticilerin yaptıkları zulmü onların yüzüne karşı haykırmaktır.Sonunda yöneticiler Pir Sultan’a uzlaşma önerirler ancak bunu kabul etmeyen Pir Sultan idam edilmek üzere zindana kapatılır.
Pir Sultan, haksızlıkların ve sömürünün ortadan kalkması ve adil bir yönetimin kurulması yönündeki talebini başkaldırıya dönüştürmüş ve bütün uzlaşma yollarını kapatmıştır. Pir Sultan’ın bu tavrına karşı yöneticiler yeni önlemler peşindedir,Sivas’a kadı olarak geri dönen Hızır, Pir Sultan’ı başkaldırısından vazgeçirmek ve üreticilerin isyanına destek vermemesi yönünde uyarır ve daha sonra idamla tehdit eder.Pir Sultan halk için haklı bir davadan dönmeyeceğini ve bu yolda gerekirse ölümü göze aldığını Hızır’a makamında onu yargılayan bir dille aktarır.Pir Sultan bu sözleri ile darağacını göze almıştır.Sonunda verilen idam kararı infaz edilir ve Pir Sultan önce diri diri taşlatılır halka ardından da darağacına çekilir
Bir dönemin efsane başkaldırı kahramanı Pir Sultan Abdal’ın yaşamından önemli kesitlerin,bu olaylar bağlamında sahneye taşındığı oyunun yönetmeni Aytekin Özen sahne yorumunda oyunu,üreticilerin sömürülmesi ve din bezirganları yobazların iktidar sahipleri ile ortaklaşarak keyfi yönetimleri üzerine kurmuş.Bu yönetim her türlü baskı ve zulümle kendi iktidarını devam ettirmekte ve halkın en küçük itiraz ve karşı çıkışlarını en acımasız yöntemlerle bastırmaktadır.Yönetmen Özen yorumunda üreticilerin haklı davasını deneysel hiç bir atraksiyona başvurmadan,anlaşılr bir uslupla seyiciye aktarıyor.
Bu yoruma Ozan Sadık Gürbüz türküleriyle destek sunarken yer yer duygusal bir atmosfer yaratıyor ve ‘sorun’un anlatımı ajitatif hal alıyor.
Özen, olumsuz kahramanları ( Hızır Paşa,Molla, Boğos Ağa ve Kadı) kendi öznel yaklaşımıyla kimi yerde
karikatürüze ediyor kimi yerde de kamikleştirerek dalgasını geçiyor.Olumlu kahramanları ise sempatikleştirerek olabildiğince yücelterek taraflar arasındaki ayrımı anlaşılır bir tavırla netleştiriyor.Özen’in bu ayrımına oyunculuğuyla en önemli katkıyı Hızır paşa’yı yorumlayan Ender Yiğit yapıyor.Yiğit,rolünü yansılarken Hızır Paşa’nın dergahtan kadılığa varan değişimini tüm detayları ile yorumlayarak önemli bir görev üstleniyor.Yiğit Hızır Paşanın tüm duygusal gelgitlerini sesine ve tonlamasına yedirerek oyunculuğu ile büyük bir başarıya imza atıyor.Pir Sultan rolünde izlediğimiz aynı zamanda halk ozanı da olan Fatih Korkmaz, sempatik oyunculuğu ile göz dolduruyor, rolünü yetkince kotarmak bağlamında büyük çabası var ve önemli bir efor harcıyor.Ancak Korkmaz sesi ve tavırlarıyla daha kararlı ve inandırıcı bir düzeye çıkabilmeli.Boğos Ağa’da izlediğimiz Nejmi Aykar,kurnaz , düzenbaz ve paragöz bir tipi komikleştirerek yansılarken dilde ve tavırda kimi kırılmalar yaşamasına rağmen komik unsur olarak abartılı bir oyunculuk sergiledi.
Molla rolü ile izlediğimiz Adnan Zaman,tavırları ile molayı hem aşağılıyor hem de kaba bir komedi ile mollayı zavallılaştırıyor.Zaman Molla’yı yansılarken günümüz iktidarlarının yanına sığınmış fesat ve fetvayı eşrafın lehinde yorumlayan onların yanında kurnazca yemlenen bir itici bir tip olarak çıkarıyor karşımıza. Yönetmen konunun anlatımında oyuncuların dışında durumu pekiştirmek için Pir Sultan’dan deyiş ve türkü kullanıyor Sadık Gürbüz’ün o tok sesiyle. Ancak bu türküler hem konunun takibini zorlaştırıyor hem de oyuna duygusal bir yoğunluk kazandırarak konuya rasyonel bir biçimde uzak açıdan bakılmasını perdeliyor.Fakat her şeye rağmen Zeytindalı Oyuncuları ilk oyunlarında önemli bir oyunla ciddi bir çıkış yaparak politik tiyatro kervanına katıldılar,istikrarlı ve tutarlı bir hatta ilerlemerini umut ediyoruz başarılar diliyoruz.


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net