www.evrensel.net   | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler   | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Hasta düştü, rehin kaldı, kefil oldu
Geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle sezaryen yöntemiyle doğurduğu 6 aylık bebeğini kaybeden Elif Arslan, 14 bin YTL’lik hastane masraflarını ödeyemediği için hastanede rehin tutuldu. Hastaneden çıkmak için de eşinin imzalayacağı senede kefil bulunmayınca, hasta kadın eşinin kefili yapıldı.

İzmir’de eğitim bildiğiniz gibi
2005-2006 eğitim öğretim yılı geçtiğimiz günlerde sona erdi. Eğitim yılını değerlendiren İzmir İl Milli Eğitim Müdürü Kamil Aydoğan İzmir’deki eğitimle ilgili pembe bir tablo çizdi.

Planlama insan için yapılır
”Kentsel Dönüşüm’ adı altında yapılanlar, insanların yaşama haklarını elinden almaya dek vardırıldı. Böyle bir planlama anlayışı olamaz. Planlama insanların mutluluğu için yapılır. İnsanları mahkemelere, birbirlerine düşürecek; yaşam hakkını elinden alacak planlama olmaz! Bunun üzerine tartışılamaz bile.”

ALEVİLER NE İSTİYOR? -3-
   ‘Aleviliği Sünniliği
   çatıştırmaya çalışıyorlar’




Hasta düştü, rehin kaldı, kefil oldu
Bahattin Tören
Geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle sezaryen yöntemiyle doğurduğu 6 aylık bebeğini kaybeden Elif Arslan, 14 bin YTL’lik hastane masraflarını ödeyemediği için hastanede rehin tutuldu. Hastaneden çıkmak için de eşinin imzalayacağı senede kefil bulunmayınca, hasta kadın eşinin kefili yapıldı. Geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi’ne kaldırılan Elif Arslan, kalp damarlarında yaşanan tıkanma nedeniyle ameliyata alındı. Ameliyatın etkisiyle bir anda doğum sancıları artan Arslan’ın henüz 6 aylık olan bebeği sezaryen yöntemiyle alındı. Ancak tüm çabalara rağmen bebek kurtarılamadı.
Koridora çıkması yasaklandı
Bir yandan hayatta kalma mücadelesi veren bir yandan da bebeğini kaybetmenin acısını yaşayan Elif Arslan, tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de parasızlık nedeniyle hastanede rehin kaldı. Geçirdiği ameliyatlar ve tedavi nedeniyle hastaneye 14 bin YTL borçlanan Arslan’ın 6’ncı günden sonra 4 gün boyunca tedavisi yapılmadı. Hastanede adeta hapis kalan Arslan’ın lavaboya gidişi dahi güvenlik görevlisinin kontrolünde gerçekleştirildi.
Kefil bile bulamadı
Elif Arslan’ın imam nikahlı eşi Celal Kurt ise inşaat isçisi olduğu ve şu an çalışmadığı için hastane masraflarını ödeyemediğini belirtti. Yeşil kart için yaptığı başvurunun kabul edilmediğini ifade eden Kurt, “Son çare olarak bana senet imzalattılar, ancak bu kez kefil olacak birini bulamadım. Bu parayı ödeyemeyeceğim bilindiği için kimse bana kefil olmadı. Bu yüzden eşimi hastaneden çıkaramadım” diye belirtti.
Son çare eşinin kefili oldu
Son çare olarak eşinin kendisine kefil yapıldığını dile getiren Kurt, “Böyle olunca tedavisi durdurulan ve bir gün boyunca hastanede rehin tutulan eşimi serbest bıraktılar” dedi.


Başa dön


İzmir’de eğitim bildiğiniz gibi
Özer Akdemir
2005-2006 eğitim öğretim yılı geçtiğimiz günlerde sona erdi. Eğitim yılını değerlendiren İzmir İl Milli Eğitim Müdürü Kamil Aydoğan İzmir’deki eğitimle ilgili pembe bir tablo çizdi. İzmir’de öğretmen açığının bulunmadığını, dersliklerin yeterli sayıda olduğunu ileri süren Aydoğan, sınıf mevcutlarının da iyileştirildiğini söyledi. Okulların teknolojik araç gereç yönünden zenginleştirildiğini kaydeden Aydoğdu, son derece olumlu bir eğitim yılının geride bırakıldığı görüşünü savundu.
Eğitim Sen İzmir şubeleri başkanlarının geçtiğimiz eğitim-öğretim yılı için söyledikleri ise Aydoğan’nın çizdiği pembe tablonun tam tersi bir durumu ortaya koyuyor. Eğitim Sen İzmir 1, 4 ve 5 No’lu şube başkanları 2005-06 eğitim-öğretim yılı ile ilgili sorularımızı yanıtladılar.
İl Milli Eğitim Müdürü Kamil Aydoğan İzmir’de geçtiğimiz eğitim-öğretim yılının son derece verimli geçtiğini açıkladı. Aydoğan, İzmir’de öğretmen ve diğer kadro sıkıntısının olmadığını söyledi. Sizin bu konulardaki görüşleriniz neler?
Eğitim Sen 4 İzmir No’lu Şube Başkanı Sezai Turan: Aydoğan her zaman olumlu değerlendiriyor. Halbuki okulların, eğitimin, eğitimcinin bir sürü sorunları var. Başta okulun temizlik ve diğer işlerini yapan hizmetli eksikliğine dikkat çekmek gerekiyor. Kadrolu hizmetli sayısı çok az. Okulun temizlik vd. ihtiyaçları okul aile birliklerinin ve velilerin sırtına yıkılmış durumda. Milli Eğitim Müdürü sorunu çözeceğini vaat etmişti. Oysa bu işleri özel temizlik şirketlerine vererek halletme yoluna gitti. Temizlik işleri özelleştiriliyor. Öğretmen eksikliği var.
Eğitim Sen İzmir 5 No’lu Şube Başkanı Mehmet Şenol: Yine aynı sorunlarla dolu bir yılı bitirdik. Eğitimdeki özelleştirme çalışmaları alabildiğine hızlanıyor. Özel eğitime devletin desteği devam ederken, devlet okulları ihmal ediliyor. Eğitim müfredatlarımıza baktığımızda, bilimsel çağdaş olduğu iddia edilen müfredatın aslında hiç de öyle olmadığı, altyapısının örülmediği bir programla bitirdik yılı. Okullar arasında da ayrımlar yapılmış. Birtakım okullar öne çıkarılırken, kenar mahallelerde durum çok daha içler acısıdır. Öğretmen açığı, sözleşmeli öğretmenlerle, yaşam koşularını zorlaması nedeniyle emekli olup geri dönen öğretmenlerle gideriliyor.
Eğitim Sen İzmir 1 No’lu Şube Başkanı Mahir Ulus: Derslik açığının olmaması demek ikili öğretimin olmamasını getirir. Şimdi Konak gibi büyük bir ilçede 5-6 tanedir normal eğitim yapılan okul. Derslik açığı yok demek resmen yalan söylemektir bu anlamda. Öğretmen açığı yok deniyor. Konak’ta geçen sene 1402 tane ücretli öğretmen çalıştırıldı. Bir önceki yıl 600 civarındaydı bu, yani yüzde yüz katlayarak gelmiş.
Geçtiğimiz yıl sendika olarak yaptığınız birçok açıklamada iktidarın eğitim alanındaki kadrolaşmasından ve eğitimin olanaklarının kendi yandaşlarına aktarıldığından yakındınız. Bu boyutuyla baktığımızda geçtiğimiz yıl neler yaşandı İzmir’de?
Sezai Turan: Kadrolaşma hızlı bir şekilde sürüyor. Hâlâ birçok okulumuzda müdür yardımcıları ve müdürler vekaleten görev yapmaktadırlar. Sınavı kazanan birçok müdür ve müdür yardımcıları değişik gerekçelerle atanmıyorlar. Bunların atanacağı yere kendilerine yakın olanları vekaleten getiriyorlar. Okullardaki cezalar, soruşturmalar alabildiğine yoğunlaşmış durumda. Kendilerine yakın olan idarecilerle ilgili açılan soruşturmalar uzatıldıkça uzatılıyor.
Mehmet Şenol: Kadrolaşma çok yoğun bir şekilde yaşandı. Göreve layık olmayan birtakım arkadaşlar yöneticilikle görevlendirildi. Okul müdürlerinin son dönemde büyük baskı altında kalarak sendika değiştirmelerinden tutun, bazı branşların, örneğin din kültür derslerinin boşaltılarak o öğretmenlerin idareci olarak görevlendirilmesi kadrolaşmanın hızını gösteriyor.
Mahir Ulus: Kadrolaşma üst boyutta. Türk Eğitim-Sen’den Eğitim Bir-Sen’e geçen bir eğitimci çocuk mahkemesinde yargılanmasına rağmen bir okula müdürü olarak atanabiliyor. Ayrıca eğitimin birçok olanağının kendi yandaşlarına peşkeş çekilmesi de söz konusu. Özellikle İzmir’de eğitim işi yapan sermaye grupları ile iktidarın sıkı ilişkisi olduğu gözlemleniyor.
Geçtiğimiz yıla damgasını vuran olgulardan biri de “eğitimde yaşanan şiddet” oldu. Sizin sorumlu olduğunuz ilçe itibariyle bu konuda gözlemleriniz neler? Şiddetin kaynağı ve bu sorunun çözümü noktasında önerileriniz neler?
Sezai Turan: Özellikle ortaöğretimdeki şiddet olayları alabildiğine yoğunlaşmış durumda. Bizim Bornova’da da Mustafa Kemal Lisesi’nde yaşanan olaylar basına yansıdı. Tabii ki eğitim isteminden kaynaklanan sorunlar bunlar. Bunlara ciddi müdahaleler yapılmazsa gelecekte bu sorun daha da katlanacaktır.
Mehmet Şenol: Şiddet bizim ilçemizde öldürmeye varan bir boyutta olmadı. Bu şiddetin yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Okullardaki çeteleşmeler, idarenin öğrencileri üzerinde baskıları gibi sorunlar devam ediyor
Mahir Ulus: Şiddet bizim ilçemizde de çeşitli boyutlarda yaşandı. Beştepe Lisesi müdürümüz can güvenliği nedeniyle tayin istedi. Devletin kendi okuluna eşit ölçüde ekonomik olanak sağlamamasından da kaynaklanıyor bu. Varlıklı insanların yaşadıkları okullardaki altyapı ve diğer olanaklar, okul aile birlikleri vs. kanallarla çözüldüğü için daha iyi olabiliyor. Diğer tarafta ise olanakları olmayan aileler nedeniyle boyasını yapamayan okullar var. Bu eşitsizliği kısa vadede de uzun vadede de çözmek gibi devletin bir politikası yok. Hadi 50 yıl önce anlayabiliyordunuz ama bugün Özel İdare özel okul açıyor! Özel İdare’nin görevi, olanakları devletin okullarına sunmaktır. Aynı şekilde Milli Eğitim Vakfı da özel okul açıyor!


Başa dön


Planlama insan için yapılır
Elif Görgü
Başta İstanbul olmak üzere kentler; tarihi ve kültürel değerler üzerine “dönüşüm” kararları alan AKP’li belediye ve yönetimlerin icraatlarını gazetemize değerlendiren Mimar Cengiz Bektaş, “Gelişmeler, yaşama haklarını insanların elinden almaya dek vardı... Böyle bir planlama anlayışı olamaz. Planlama insanların mutluluğu için yapılır” dedi.
İstanbul’u konuşacağız ama genel olarak AKP’li yönetimlerin kentsel yaklaşımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İstanbul’un şu anda başına gelenler, AKP’li belediyelerin olduğu her kentte yaşanıyor. Tarih bilinci eksikliği var. Bir de değer yargıları eksik, bozuk…
Benim doğum yerim Denizli’de örneğin, Selçuklu döneminden kalma bir camiyi gece yarısı buldozerle yıktılar. Ben de o günlerde Denizli’de danışmandım. Çeşitli sözler verilmişti bana. Kent sorunlarına seçim siyasası karıştırılmayacaktı… Denizli’den ayrıldığım bir sürede sabaha karşı camiyi yıktılar.
Kurtuluş savaşında mermi üretip cepheye yetiştirmiş bir un fabrikasının onarımı ile ilgili türlü tasarımları yaptık. Anıtlar Kurulu’ndan onay da aldık. Yaz okulu uygulaması olarak yaptığımız için kimseye de bir kuruş yükümüz olmadı. Uygulama parasını da bulmuştuk… Yaktılar…
İlginç bir ev vardı… “Kurşunluoğlu evi.” Anıt olarak saptanmıştı. Bir hanım mimar, tüm yeniden çizimlerini bitirmişti. Onarılacaktı… Onu da yıktılar.
Bütün bunların hiç bir değeri yok onlar için… Örneğin un fabrikasını niye yaktılar? Besbelli yerine 10 katlı “apartman” yapabilmek umuduyla…
Selçuklu döneminden kentte kalabilmiş tek yapı olan camiyi niye yıktılar? Germiyan Oğulları döneminde, bir de daha yüz yıl önce değeri bilinerek onarılmış olan bir camiyi... Kendi yaptıkları çok çirkin, kopyanın kopyası bir caminin önü açılsın diye… Bütün bunlar dediğimi doğrulamıyor mu? Ne tarih, ne inanç ne de ülke bilincinden söz edilebilir mi bunları yapanların?
İstanbul’a dönersek; kent tarihi ve kültürel değerler açısından baktığınızda neler söyleyebilirsiniz? Bir Haydarpaşa’nın, Galata’nın özelleştirilerek ticaret merkezleri haline getirilmek istenmeleri mesela...
Her şeyden önce İstanbul herhangi bir kent değil. Belediye başkanı da üstelik “Doktor Mimar” diye biliniyor. Doktorası da yanlış bilmiyorsam sanat tarihi alanında... Aldığı eğitime bakınca, bunların değerini en iyi bilmesi gereken kişi olmalı değil mi? Haydarpaşa Garı konusunda “mimar” kimliğini öne alarak sorsak, başka türlü yanıtlayacak, ama tepeden “burayı satalım” diye bir buyruk geldiğinde, mimarlığı falan bitiyor… Önemli bir nokta şu: 500 mimar alınıyor, kocaman bir “İstanbul Metropoliten Planlama Bürosu” kuruluyor. Bu bürodan Türkiye’nin yararına bir planlama çıkması olasılığı yok. Neden? Çünkü tepeden gelen bir siyasal buyruk her şeyi değiştiriyor. Yaşayan bir organizmadır kent. Bir evde yalnızca oturma odası, ya da yalnızca yatak odası olması yeterli midir? Kentin de kimi dengeleri olmalı. Bu dengeler insan yaşamına uygun olmalı. İnsan yalnızca yemek içmekle yaşamını sürdüremiyor; eğitimi, sağlık sorunu, kültürel beslenmesi de var. Bir yerde eğer yeterince tiyatro, yeterince okul, sağlık kurumu vb. yoksa orada kent yaşamından söz edemiyoruz. Galata koca bir kentin yürek çevresidir. Haliç’in, Boğaz’ın, Marmara Denizi’nin birleştiği noktadır. Orada rastgele bir planlama yapılamaz. Bedrettin Dalan’ın belediye başkanlığı günlerinden beri bu yer üzerinde düşünmeğe çalıştım. Bir kültür kurumunun önerisini oluşturmak için… “Burasının kültür alanı olması gerek” diye… Bugün İstanbul’da benim lise, yüksek öğrenim yıllarımdakince bile kültür donanımı yok. Kendi değer yargılarımızı bir yana ittiler. Kendi kültür yapıtlarımızı neredeyse, “Ne olacak canım şunca milyar dolar yatırırlarsa kötü mü olur?” diyerek yıkabilecek duruma geldi insanlar. Hele bir de kişisel çıkarları varsa…
İstanbul Küçükçekmece ve Kartal ilçelerinin dönüşümü için de Büyükşehir Belediyesi turizm amaçlı uluslararası proje yarışması düzenledi ve yabancı mimarlara proje çizdirdi...
Küçükçekmece örneğin… Dışardan yedi mimar çağırdılar. Her birine 70 bin dolar verdiler. Buna yarışma falan denemezdi… “Türk mimarlarını da çağırın” dediklerinde, “Karşılıksız yapıyorlarsa gelsinler” demiş Kadir Topbaş… Ayrıca, örneğin Küçükçekmece’ ye yapılan proje için bir profesör dost telefon etti: “900 konut var orda şunca yıldır yaşayan… Onlar ne olacak?“ Onlara tek sözcük sorulmuyor. Yoksa Osmanlı dönemi mi sürüyor? Bunca insan bir kentin sorunu değilse hangi hukuktan söz edebiliriz? Kimin için daha iyi olacak buralar? Eş soruları Kartal’daki 40 bin kişi de sormuyor mu?
Kentsel Dönüşüm adı altında yapılanlar, yaşama haklarını insanların elinden almaya dek vardı... Böyle bir planlama anlayışı olamaz. Planlama insanların mutluluğu için yapılır.
İnsanları mahkemelere, birbirlerine düşürecek; yaşam hakkını elinden alacak planlama olmaz! Bunun üzerine tartışılamaz bile. Bir kişiyi odağa almak doğru değil. Asıl düşünce biçiminin yanlışlığını dile getirmeye çalışıyorum. Yalnızca cebinde parası olmak insanı insan yapıyor mu? Yapsa yapsa “insan görünüşlü” yapar.
Adam diyor ki şu kaşıkçı elması ne işe yarıyor, orada öyle duruyor? Satalım gitsin! Asıl önemli olan bu düşünce biçimi. Bu kafayla İstanbul elbette kent olamaz.
Fatih’in İstanbul’a girdiğinde ilk yaptığı iş, Ayasofya için vakıf kurmaktı. Mimar Sinan onur duyduğunu yazdırıyor şair dostuna, Ayasofya’nın onarımıyla görevlendirildiği için. Sinan, Şeyh-ül İslam’a soruyor; “Ayasofya’nın beden duvarlarına yapıştırılmış evler var. Zarar da vermişler. Bunların temizlenmesi gerek. Fakat ‘bir gavur yapısı için İslama eziyet etmek mübah mı?’ diyorlar. Siz ne diyorsunuz bu konuda?” Şeyh-ül İslam yanıt veriyor: “O yapıya gavur yapısı diyenin boynu vurulsa gerektir!”
Bu kafayla Kadir Topbaş gibilerin kafası bir olabilir mi?

İSTANBUL’U SATIYORLAR
Kentsel Dönüşüm adı altında yapılanlara kent uzmanları dahil geniş bir kesim karşı çıkıyor, ancak yine de bu durumun önüne geçilemiyor. Sizce neler yapılmalı?
Şunu artık görmeliyiz? Birleşmeyi bilmediğimiz için dörtte bir oy almış bir insana kentin yönetimini bırakıyoruz. Bu tür insanların kentin yönetimine gelmesi onların gücünden değil, sosyal devlet düşüncesinde olan insanların, seçimlerle bir araya gelmekteki beceriksizliklerinden…Yine unutturulmuş olan, İstanbul’un yönetilme biçimi üzerine düşünmeyi geciktirmemeliyiz. Başı boş bırakmamalıyız İstanbul’un yönetimini? Bakın işte, ne yapıyorlar? Nerede para var? Dubai’de... Onlara satalım… Ne yazık ki, emperyalizmi küreselleşme düzeyine çıkaran para babalarının isteklerine göre İstanbul’u satıyorlar. Biz, yeterince tepkiyi geliştiremediğimiz için de, onların önümüze sürdükleri gündem üzerinde işte böyle konuşarak süre yitiriyoruz!


Başa dön


ALEVİLER NE İSTİYOR? -3-
   ‘Aleviliği Sünniliği
   çatıştırmaya çalışıyorlar’
Hazırlayan: Sultan Özer
Atilla Erden (Hacı Bektaş Veli Dernekleri Başkanı)
Aleviler ne istiyor?
Aleviliği bir mezhep, dinsel yapı olarak ele alırsak son derece yanılırız. Çünkü Alevilik pek çok dinsel değer yargılarını, düşünceleri içinde barındıran bir kültürel yapı. Yaşam felsefesi, aile yapısı, sosyal organizasyon, görüşü, mimarisi, sanatı, kullandığı dil içine giriyor. Türkiye’de böyle Anadolu Alevilerine özgü bir yapı oluşmuş. Böyle bir kültürel yapı, yaşam felsefesi ile Aleviliği ele alırsak, Türkiye’deki iktidarlarla bir çatışma, kültür çatışması çıkıyor ortaya.
Bu çatışmanın temelinde yatan ana sorun, TC’nin ulusal yapısının ideal boyutlarda demokrat, laik, hukuk normlarının sağlıklı işlediği çağdaş bir yapıya kavuşamaması. Çağdaş laik bir toplum olsak bizim sorunlarımızın yüzde 99’u olmaz. Çünkü laik bir toplumda ‘sen kiliseye gittin, sen camiye gittin, sen havraya gittin’ diye bir sorun yok. Ama bize bugünkü iktidar ne diyor, ‘efendim sen cemevine gidemezsin, ben cemevini tanımıyorum. Camiye gidebilirsin’.
Burada korkunç bir kültür çatışması var. Neden, çünkü ben camiye karımı, kızımı, sazımı götüremiyorum, sohbetimi yapamıyorum, semah dönemiyorum. Cami benim kültürel, dinsel ritüelimi uygulamaya uygun değil. Binlerce yıldır böyle gelmiş. Çatışma öyle büyük boyutlara varıyor ki, toplumu bölüyorlar: ‘Siz esas Müslümansınız cemevinde ne işiniz var’ şeklinde.
Yani demokrasi mi diyorsunuz?
Evet. Demokratik kuralların kesin, hukuk devleti normlarının sağlıklı işlediği, laik toplum yapısının sağlıklı kurulduğu, yasama yürütme ve yargı güçlerinin özerk olarak çalışabildiği bir ulusal yapıyı kurduğunuzda Alevilerin sorunlarının yüzde 99’u halledilir. Yüzde 1 de ‘hangi dedeye gideriz, hangi ocak bizimdi, köyden geldik, şehirde ne yaparızdır’.
Devlet, İslamın da Hanefi mezhebini tutuyor. Diyanet bunların kadroları ile doldurulmuş. Bunu bir de eğitim sistemine zorunlu din dersi olarak sokup, benim kültürümün tam tersini çocuklarıma aktarıyor ve asimile ediyor. Ben çocuğuma dünyanın yaradılışını çok farklı anlatıyorum. Zorunlu din dersinde ise dogma anlatılıyor. Oysa Alevi felsefesinde dogmaya yer yok. 13. yüzyıldan bağırarak getiriyor, ‘bilimden gitmeyen yolun sonu karanlıktır’ diye.
Anadolu Alevilik felsefesi ve kültürü aydınlanmacı, dogmadan uzak, bilime açık. Ruhban sınıfı oluşturmuyor, kimseye imtiyaz tanımıyor. İşte bu aydınlanmacı yapı da bunları korkutuyor. Onun için de yok etmeye çalışıyor. İktidarlar karşı grupları da üstümüze salıyorlar. Yakıyor, yıkıyor öldürüyorlar.
Bizden başka örneği yok hem ‘laikim’ deyip hem zorunlu din dersi uygulamasının. ‘İsteyen alsın’ diyenler var. Bu da tehlikeli. Öyle büyük bir baskı var ki, ‘Vay sen din dersi almıyorsun’ diye çocuk horlanıyor hocası tarafından. Bizim üstümüzde çok büyük baskısı var.
Aleviliği, Sünniliği çatıştırmaya uğraşıyorlar. Benim gibi düşünmeyen de bu ulusun evladı. Devlet, iktidar bunu bize göstermiyor. İbadet yerlerinde farklılıklar var. Kimin evi, avlusu büyükse cemi orada yapmışız. Binlerce yıldır getirdiğim ibadet merkezimi adam yok sayıyor.
Nüfus cüzdanında ne yazsın?
Çağdaş ve laik toplumlarda nüfus cüzdanında din hanesi kesinlikle yok. Şimdi bizimki ileri bir adım atmış, ‘isteyen yazdırsın’ demiş. Siyasal iktidarın baskısı altında nasıl yazdırmayayım! Yazdırırken de düşünüyor. Nasıl yazdırsın, doğru mu yazdırsın, eğri mi yazdırsın, hiç mi yazdırmasın. Baskı getiriyor, çözemiyorsun. Alevi olduğu halde söyleyemeyen çalışanlarımız var. Çünkü işten atılıyor, baskı görüyor, horlanıyor. Nüfus kağıdında illa hane olarak bildirirsen felaketin devamıdır.
‘Emperyalizm’ diyorsunuz yani?
Ben cemevine giderim, sen camiye gidersin kimsenin rahatsız olduğu yok. Halkın birbiri ile sorunu da yok. Ama iktidarlar illa Alevi kültürünü pasifize etmek, yok etmek istiyor. Böl parçala yönet. Emperyalizm, kapitalist sistem Türkiye’yi parçalamak istiyor. Zorla kazandığımız bağımsızlığımızı elimizden almak için yaptıkları ilk şey bizi kardeş kardeşe kırdırmak, parçalamak, ekonomik, siyasal bağımsızlığımızı yok etmek. En iyi yolu sen Alevisin, sen Kürtsün, sen Çerkezsin, sen Lazsın. Son on senede birdenbire büyüdü bu.
Ben lisede okurken kimse birbirine sormuyordu Alevi misin Çerkez misin, Laz mısın. Dışarıdan pompalandı. İşte Ortadoğu projesi. Sen bölmeden Ortadoğu’yu bütün halinde alamazsın. Böleceksin ki, istediğin gibi parçalayıp, kullanacaksın.

‘Aleviler üzerinde 25 yıllık bir zulüm var’
Kazım Genç (Pir Sultan Abdal
Kültür Derneği Genel Başkanı)
Alevilerin temel talepleri neler?
Alevilerin bir tek isteği var; bu ülkede ayrımsız, eşit yurttaş olarak muamele görmek. Bunu bölümlere ayırdığımızda, bir Alevi cemevinde ibadetini yapamadığı zaman bu sorundur, eşit muameleye tabi tutulmamakta, ayrımcılık yapılmaktadır. Bir Alevi köyüne cami yaparsanız bu Alevilere bir zulümdür. Kahramanmaraş’ın Nurhak’ta Alevi köylerine merkezi sistemle ezan okutursanız bu zulümdür, ayrımcılıktır.
25 yıllık bir zulüm vardır Aleviler üzerinde. Süryaniler, Yezidiler, diğer kesimler için de öyle. Onyıllardır demokrasi mücadelesi veriyoruz, ‘zorunlu din dersleri bir zulümdür, asimilasyondur’ diyoruz. Bırakın AKP’yi, CHP’li milletvekilleri de tek değişiklik önergesi dahi verip, ‘Anayasa’nın ilgili hükmünün kaldırılmasını istiyoruz’ demediler.
Çok enteresandır, Milli Eğitim Bakanlığı, Talim Terbiye Kurulu’nun alacağı bir kararla tüm okullarda matematik, fen, fizik, kimya, biyoloji, edebiyat dersini kaldırabilir, bir tek din dersini kaldıramaz, anayasa hükmüdür çünkü. Böyle bir ayrım olabilir mi? AİHM’e dava açtık. Yasal değişikliği kendiniz yaparsanız, insanlar AİHM kapısına dayanmazlar. Devam eden iki dava var. Hatice Köse’nin oğlu Ali Köse ile ilgili olan ve İstanbul 6’ncı İdare Mahkemesi’nin reddettiği dava temyizde. İkincisi, federasyonumuzun Genel Başkan Yardımcısı, Hubyar Derneği Genel Başkanı Ali Kenanoğlu’nun oğlu ile ilgili dava. 25 yıl sonra bir mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi. Valilikten ve hükümetten talepte bulunduk, bu bir fırsattır, karara itiraz etmeyin dedik. Valilik 8 sayfalık fetva niteliğinde bir dilekçe ile karara itirazda bulundu. Bölge İdare Mahkemesi bu kararı kaldırdı. O karar zaten bir tek öğrenciye ilişkin. Kalan çocuklar ne olacak. Zulüm, asimilasyon devam ediyor.
Nüfus kağıdındaki din hanesi de AİHM’e taşındı. Bir yurttaş olarak kimliğimi devlet kurumuna verdiğimde, herhangi bir olay nedeniyle güvenlik görevlisi kimliğime baktığında benim inancım hakkında bilgi sahibi olmasın. Benimle tanrı arasındaki inanç o kamu görevlisini niye ilgilendirir. Nüfus Cüzdanı Kanunu’nda değişiklik yapıp seçmeli hale getirdiler. O kadar çok tehlikeli ki. Din hanesine Alevi yazdıracağım, nüfus memuru diyecek ki ‘Alevilik diye din yok’. Yahut boş bıraktıracağım, ‘Sen dinsiz misin?..’ Kamu görevlisi ile vatandaş karşı karşıya getiriliyor. Başka bir sıkıntı da Diyanet İşleri Başkanlığı. Laik bir devlette olmaması gereken, çok devasa bir kurum. Kadrosu ile TSK, MEB, İçişleri Bakanlığı emniyetten sonra dördüncü büyük güç. Bütçesi ile AKP Hükümeti’nin 6 bakanlığını toplayın bir Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi yapmaz. Devlet benden aldığı vergi ile gidip Alevi köyüne cami yaptırıyor, Alevi çocuğunu asimile ediyor. Bu bir zulüm değil mi?
AB uyum sürecinde yapılan değişiklikler bazı ilerlemeler getirmedi mi?
AB’ye uyum süreci içinde İmar Yasası değiştirildi. ‘Okul, hastane, park yeri, yol yeri, cami yeri ayrılır’ diye bir hüküm vardı. Müslüman olmayan yurttaşlar ne olacak ifadeleri ile karşılaştılar. Cami kelimesini kaldırıp, ‘ibadet yeri’ yaptılar. Bunu AB’ye sunup, ‘bizde her inanç kendi ibadet yerini yapabilir’ diyorlar.
2002/4100 tarihli Bakanlar Kurulu kararı var. Nerelere bedava elektrik verileceğini belirliyor. İbadethaneler (cami, mescit, kilise, sinagog, havra). Cemevini ibadet yeri saymıyor. Bir inancın ibadet yerini inanç sahipleri mi yoksa devlet mi, siyasi otorite mi, asker mi, yahut İçişleri Bakanlığı mı tespit eder? Çağdaş demokratik toplumlardaki cevabı; ‘inanç sahipleri tespit eder’dir. Ama totaliter toplumlarda ‘devlet benim, ben tespit ederim.’ Burada olan budur. Ülkenin başbakanı çıkıyor diyor ki, ‘Cemevleri ibadet evleri değil, kültür evleridir.’ Ona mı düştü. Alevi midir O. Değil. Kardeşim cemevi benim ibadet yerimdir diyorum.
Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesi İğdeli köyü. Kaymakam muhtara ‘Köye cami isterim diye dilekçe ver. Ben hem köyünün yolunu yapayım, altyapı çalışmalarına yardımcı olayım, hem de camini yapıyım. Böyle demezsen yapmam’ diyor. Köy halkı bize anlattı. Baskı yaptık, vazgeçtiler. Vatandaş ben Aleviyim diyorsa, sen inanç hizmeti götürmek istiyorsan git cemevi yap.
Yarın: Prof. Dr. Alemdar Yalçın, Doç. Dr. Ayhan Yalçınkaya, Fermani Altun, Ercan Geçmez


Başa dön


MİT cinayetinde sorgu sürüyor
Batman Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Bölge Müdürü İsmet Önal’ı öldürdüğü iddia edilen Veysel Kaya’nın devam eden sorgusunda, sürekli kendisine baskı uyguladığı için cinayeti MİT Bölge Müdürü İsmet Önal’ı cinnet geçirmesi sonucu öldüren sözleşmeli personel Veysel Kaya’nın (25) sorgusu sürüyor. Batman Emniyet Müdürlüğü’nde ifadesi alınan Kaya’nın, Önal’ın kendisine baskı yaptığını ve çeki düzen vermesi istemiyle sürekli azarladığı için öldürdüğünü söylediği öğrenildi. Veysel Kaya, önceki gün saat 14.45 sıralarında bahçede denetim yapan MİT Bölge Müdürü İsmet Önal’ı 9 mm’lik tabancayla yaylım ateşine tutmuş, vücuduna isabet eden 8 mermi yarasıyla ağır yaralanan Önal, kaldırıldığı Özel şifa Hastanesi’nde hayatını kaybetmişti. Olay sonrası Kaleşnikof marka silahıyla havaya ateş eden zanlı, daha sonra Şehit Yıldız Işılakça Polis Karakolu’na giderek teslim olmuştu. Olayda hayatını kaybeden MİT Bölge Müdürü Önal’ın cenazesi Konya’ya gönderildi.
Rektörler toplanıyor
Rektörler ve Üniversitelerarası Kurul toplantıları bugün yapılacak. Rektörler Komitesi YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç başkanlığında YÖK’te toplanacak. Bu toplantının ardından Üniversitelerarası Kurul, Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü ve Kurul Başkanı Prof. Dr. Emin Alıcı başkanlığında bir araya gelecek. Toplantılarda, bugün Cumhurbaşkanı’na sunulacak olan Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi başlıklı raporunun da ele alınması bekleniyor. Bu arada, Üniversitelerarası Kurul, başkan değiştirmeye hazırlanıyor. Bugün yapılacak toplantıda, son kez başkan olarak görev alacak olan Alıcı, görevini 28 Temmuz Cuma günü Trakya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Enver Duran’a devredecek. Bu nedenle Üniversitelerarası Kurul toplantısı Edirne’de Trakya Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek ve devir-teslim töreni düzenlenecek. Emin Alıcı, 1 Ağustos 2005 tarihinden bu yana Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı görevini yürütüyordu. Mevzuata göre, Kurulun başkanlığını rektörler, üniversitelerinin kuruluş tarihlerine göre sırayla yapıyor.
Aydınlar Bolu’da da anıldı
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta katledilen aydınlar, Bolu KESK Şubeler Platformu’nun düzenlediği ve Halkevi, EMEP ve SHP’nin de katıldığı bir törenle anıldı.Eğitim Sen Bolu Şube salonunda düzenlenen törende, saygı duruşu ve Madımak Oteli yangınını anlatan belgeselin ardından basın açıklamasını okuyan dönem sözcüsü Sündüz Aslankablı, Mersin’de başlayan bayrak provokasyonu ile Trabzon, Sakarya ve birçok yerde ‘linç kültürü’ geliştirildiğine dikkat çekerek “Özgürlükleri ve sermayeye karşı halkın tepkisini yok etmeye çalışmak 2 Temmuz’un devamı niteliğindedir” dedi. Aslankablı ayrıca, TMY ile herkesi ‘terörist’ ilan edenlerin de Sivas katliamını gerçekleştiren karanlık güçlerle aynı olduğunu dile getirerek gericiliğe karşı dimdik ayakta durma çağrısı yaptı. Anmada Ozan Hasan Kaplani de Madımak’ta yaşadıklarını anlatarak “Bolu’daki anmanın mutluluk verici olduğunu” söyledi. Öte yandan, katliam, Aydın ve Gemlik’te de anıldı.
Türkülerle anıldılar
Sivas katliamı, Bursa’da bir araya gelen 20’nin üzerinde sendika, dernek ve siyasi parti tarafından düzenlenen yürüyüşle protesto edildi. Madımak Oteli’nde yaşamını yitiren 35 kişinin fotoğraflarının bulunduğu ve “Madımak katliamını unutmadık, unutturmayacağız” pankartının açıldığı yürüyüşte sık sık “Madımak anıt yapılacak”, “Katiller halka hesap verecek”, “Sivas’ın katilleri Meclis’te” ve “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları haykırıldı. Kent Müzesi önünde sona eren yürüyüşte, kurumlar adına ortak basın açıklamasını okuyan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Bursa Şubesi Davut Türkoğlu, Sivas katliamının ardındaki güçleri ve ele başlarının bilindiğini belirterek, bu nedenle katliamın 13’üncü yılında emperyalizme, faşizme, şeriata ve gericiliğe karşı mücadelenin kararlılıkla sürdürüleceğini ifade etti. Açıklamanın ardından semah ekibi gösterisiyle etkinlik son buldu. Antalya’da da Pir Sultan Abdal Derneği önceki gün yaptığı açıklama ile katliamı lanetledi. Sivas katliamında yaşamını yitiren 35 kişi, önceki akşam, türküler ve semahlar eşliğinde anıldı. Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Vakfı’nın, Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı önünde düzenlediği etkinlikte önce anıta mumlar bırakıldı, ardından türküler söylendi, gençler semah döndü. Etkinlikte, katliamların son bulması da istendi. Etkinlikte yapılan açıklamada ise Madımak Oteli’nin et lokantasına dönüştürülmesinin tepki ile karşılandığı belirtilerek, otelin müze olması talebi yinelendi. Açıklamada ayrıca, “Orada yemek yiyenleri de kınıyoruz. Madımak Oteli müze olmalıdır. Bu talebimizde ısrarlıyız” denildi ve “Biz, türkülerimizi söyleyip, semahlarımızı dönmeye devam edeceğiz” görüşüne yer verildi.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net