www.evrensel.net   | Evrensel Kitap arşiv  |  linkler   | posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
‘Toplumsal iddianame’ yazmak!

KONUM ____Çetin Diyar
Fotoğraf

BAYKUŞ ____Şebnem Korur Fincancı
Ücretsiz sağlık emekçileri

YAŞADIKÇA ____Enver Şat
Karanlığın adım sesleri

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
AB sürecinde Türk mimarlığı (IV)

GÜNDÖNÜMÜ ____Hasan Hüseyin Evin
Saldırılar ve birleşmenin kaçınılmazlığı

EVRENSEL’DEN
2 Temmuz ve gelecek

  EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

‘Toplumsal iddianame’ yazmak!

Sivas katliamının üstünden 13 koca yıl geçti.
Geçtiğimiz hafta boyunca ve dün; bir kez daha 13 yıldır yapılanlar yinelendi; afişler asıldı; etkinlikler düzenlendi, yakılan aydınların mezarlarının başında anmalar yapıldı, mitingler gerçekleştirildi: “Sivas’ın hesabı sorulacak” dendi, “Gerçek suçluların açığa çıkarılması” istendi; 33 aydının yakılması nefretle ve öfkeyle kınandı; katillere kol kanat gerenlere tepkiler dile getirildi.
Peki gelinen yer nedir; 13 yılda gerçeğin ortaya çıkarılmasında ne kadar yol kat edilmiştir?
Bu soruya verilecek tek yanıt; olaylara katıldığı belirlenen 50 dolayındaki kişinin mahkemeye çıkarılması ve belli cezalar almasıdır.
Peki, olayın gerçek failleri; bu olaylara azmettirenler, önceden planlayanlar; güvenlik güçlerini yanlış yönlendirenler; o sıra iktidarda olup da “failleri, kışkırtıcıları bulacağız” diye söz verenler; kontrgerilladan söz edenlerin sözlerinin ardında durmamaları gibi konulara ne olmuştur; nasıl bir soruşturma yapılmış, hangi sonuçlara varılmıştır?
Eğer bu soruya terbiyeyi bozmadan yanıt vermek gerekirse; “Bir arpa boyu bile bir yol alınmamaştır” demek gerekir.
Geçtik üstünden “henüz 13 yıl geçen” Sivas’ı; 115 kişinin katledildiği, üstünden 27 yıl geçen Maraş Katliamı’nın yine aynı günlerde gerçekleştirilen ve 50’den fazla kişinin katledildiği Çorum Katliamı’nın failleri, arkasındaki güçler, kışkırtıcıları ve uygulayıcıları konusunda hangi sonuca varılmıştır; hangi gerçekler ortaya çıkarılmıştır?
Bu soruların yanıtı da “koca bir hiç”tir?
Neden bu üç olay?
Çünkü her üç olayda da atılan sloganlar, saldırganların saldırı gerekçeleri, güvenlik güçleriyle ilişkileri gözlendiğinde aynı ilişkiler içinde gerçekleştirildiği, hatta aynı merkezden yönlendirildiği görülür. Dolayısıyla Maraş Katliamı’nda soruşturmanın “kontrgerillaya” dayanmasıyla, soruşturmayı durduran güçler Çorum’da, ondan 14 yıl sonra da Sivas’ta aynı uğursuz rollerini oynamışlardır. Bu yüzdendir ki, eğer Maraş soruşturması sonuçlarına vardırılsa, arkasındaki güçler ortaya çıkarılsaydı; Çorum’da ve Sıvas’ta da katliamların sahnelenmesi olanaklı olmayacaktı.
Eğer Maraş’ta, Çorum’da, Sıvas’ta bu olayların failleri ve arkasındaki güçler açığa çıkarılmış olsaydı; bugün benzer sloganlarla; sokağa dökülüp linç şarkıları söyleyen, “asker cenazeleri”ni şoven milliyetçi güçleri organize etme amaçlı kullanan, ülkeyi bir Kürt-Türk çatışması kıskacına iten güçler politik gündemi belirlemeye yönelemezdi. Daha ileri gidip şunu söyleyebiliriz: Eğer Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta gerçek failler ortaya çıkarılabilseydi; binlerce faili meçhul, suiksatler, aydın cinayetleri, Susurluk, Şemdinli çeteleri... olmazdı.
Dün ve bugün sokağa dökülen güruhlar aynıdır: Kimisinde ırkçı-milliyetçiler kimsinde şeriatçılar, kalabalıkları oluşturur. Tıpkı; kimi çeteleşmeleri devletin resmi yetkilileri oluştururken kimisinde resmi yetkililerin yönlendiriciliğinde ülkücü-mafya ve siyasi tutumu belirsiz “sivil” kimi kişilerden oluşması gibi. Bunları belirleyen ise “konsept”tir. Maraş’ta Çoum’da, Sivas’ta “Kahrolsun komünizm ve Alevilir” diye sokağa dökülenler, ülkücü millyetçi ve şeriatçı’ydı (Amerika’nın Yeşil Kuşağı bunları birleştiriyordu) bugün ise, hedefte olan Kürtler ve “halkların kardeşliği”, “Kürtler ve Türklerin eşit haklar temelinde barış içinde yaşamasından yana” olan aydınlar gerçek demokratlar hedeftedir. Bu da: sağın ve “sol”un ırkçılarını, milliyetçilerini bir araya getirmiş; onları sokaklara salmış, linç talimleri yaptıkları bir politik ortam oluşturmuştur.
Ama bütün bu olanların; öncesi bir yana 1960’ların ortasından beri “tek bir merkezden yönlendirildiği” görülmektedir. Bunu görmek için ne kahin olmaya ne de çok “gerilere” gitmeye gerek yoktur. Ortaya saçılan belgeler bunu göstemektedir. Ama Türkiye geçmişiyle hesaplaşmadan, ortaya saçılan belgeleri alıp; bir toplumsal iddianameye dönüştürüp gerçek failleri gün ışığına koyma kararlılığını göstermeden, Sıvaslar’dan, Maraşlar’dan, Çorumlar’dan, Susurluklar’dan kurtulmak olanaklı değildir. Alevilerin, Kürtlerin özgürlükleri, emekçilerin demokrasi ve bağmısızlık için birleşme mücadelesi aynı güçlere karşı bir mücadele olmak zorundadır. Bu görülmeden de Türkiye’nin bu katliamlardan, çeteleşmelerden kurtulması, demokratik bir ülke olması beklenemez.

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  KONUM ..........Çetin Diyar

Fotoğraf

Vietnam savaşı hafızalara iki fotoğraf karesi ile kazınmıştır. Bu fotoğrafların birincisinde, ABD askerlerinin köyüne girdiği ve muhtemelen yakınlarını öldürdüğü çıplak bir kız çocuğu ağlayarak koşmaktadır. İkinci fotoğrafta ise, elleri arkadan bağlı bir Vietnemlı direnişçinin kafasına dayanmış bir silah görülmektedir... Bu fotoğraflar emekçilerin ve halkların dünyanın birçok ülkesinde emperyalist işgalcilere karşı Vietnam halkıyla dayanışmayı örgütlemelerinde önemli bir rol oynamış, emperyalist işgale karşı insanlığın ortak vicdanının semboleri olmuştur.
Geçtiğimiz hafta Özgür Gündem gazetesi, Vietnam savaşındaki fotoğraflara benzer fotoğraf kareleri ile bir vahşeti belgeledi. Bu fotoğrafların birincisinde, geçen yıl ağustos ayında Batman’ın Beşiri ilçesinde yapılan operasyonda sağ yakalanarak asker elbisesi giydirilen HPG gerillası Abbas Emani, özel timler arasında sorgulanmaya götürülürken görülüyor. İkinci fotoğrafta seyyar karargahta sorgulanan Emani’nin Renault marka bir otomobilin dibinde infaz edilmiş olduğu görülüyor. Ve son fotoğrafta Emani’nin öldürüldükten sonra ateşe verilen yanmış cesedi görülüyor... Beşiri’deki operasyondan sonra Batman Valisi Haluk İmga’nın da, önce 6 HPG’linin öldürüldüğünü açıklaması ve daha sonra “arazi arama tarama çalışmalarında” bir HPG’linin daha ölü olarak bulunduğunu söylemesi yapılan infazı doğruluyor.
Gündem gazetesi bu vahşeti 3 gün haber yaptıktan sonra yargı harekete geçti. Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesi, “mücadelede yer alan güvenlik güçlerinin hedef alındığı” gerekçesiyle 26 Haziran tarihli Günden gazetesinin toplatılmasına karar veriyor. Yargının bu kararı, Emani’nin devlet güçleri tarafından infaz edildiğinin itirafı anlamına geliyor. Bir hukuk devletinde yargının yapması gereken, sağ yakalanan birini infaz edip cesedini yakan kolluk güçleri hakkında soruşturma açmaktır. Ama suç işleyenlerin değil, bu suçu ortaya çıkaranların dava konusu yapılması ancak bir “savaş hukuku” zihniyeti ile izah edilebilir. Üstelik yargının bu kararı, “terörle mücadelede zaafiyet yarattığı” belirtilen eski TMK’ya göre (6/1 maddesi) alınmıştır. “Zaafiyetli” hali böyle olan bir yasanın (TMY’nin) “yetkin” halinin başta Kürt halkı olmak üzere bu ülkede yaşayan tüm emek ve demokrasi güçleri için neler getireceğini anlamak zor olmasa gerek.
Gündem gazetesinin vahşeti belgeleyen haber ve fotoğrafları derin bir sessizlikle karşılandı. Türk medyası sustu, devlet yetkilileri sustu. Sadece yargı, Gündem’i susturmak için konuştu! Yargının “güvenlik güçleri” olduğunu kabul ettiği fotoğraftakiler tarafından gerçekleştirilen infazın Vietnam’da ya da Irak’ta ABD askerleri tarafından yapılan infazlardan bir farkı bulunmuyor. Kemalist, İslamcı, liberal, demokrat... Ne olursa olsun vicdan sahibi hiçbir insanın kabul edemeyeceği, etmemesi gereken bir vahşetin tanığıyız ama herkes susuyor...
Mart ayında Diyarbakır’da yaşanan olaylar, küçük Enes’in dünyaya son bakışlarını gösteren fotoğrafı ile hafızalara kazınmıştı. Emani’nin sağ yakalandıktan sonra infaz edilip yakılmasını gösteren fotoğraflar yeni bir vahşet belgesi olarak hafızalarda yer alacak.
Kürt sorunu elbette bir demokrasi sorunudur ama bu vahşet görüntülerinin son bulmasını, operasyonların durdurularak çatışmaların sona erdirilmesini istemek artık bir vicdan sorunudur da.
Ve bu konuda herkes bir şeyler yapabilir. Bu vahşete karşı sesimizi yükseltmekten başlayabiliriz...

e-posta:
cetindiyar@mynet.com

  Başa dön

  BAYKUŞ..........Şebnem Korur Fincancı

Ücretsiz sağlık emekçileri

Cumartesi gecesi bir kamu hastanesinin yoğunluğunu çok yakından hissedebilme olanağı buldum. Kızım düşüp de dizini yaralayınca, kırık kaygısıyla yollara düştük. Hastanede çok sayıda sedye olduğunu görünce de sevindik tabii. Sevinmek için erken olduğunu anlamalıydık. Sedyeye yerleştirdiğim kızımla beraber kalabalıkların arasından geçebilmek hiç kolay değildi. Sedyelerin ne kadar ağır olduğunu, başına buyruk araçlar arasında önde geldiğini böylece yaşayarak öğrenmiş olduk. Ancak, bu hastane yolculuğumuz bize çok önemli deneyimler kazandırdı. Bir hekim olarak da gözlediğim bir özelliği, bu kez bir hasta yakını olarak doğrudan yaşadım.
Hasta yakını kavramının nasıl da olmazsa olmaz bir kavram olduğunu, insanlarımızın hastanelere neden 2-3 kişiyle değil de, 10-15 kişiyle birlikte akın ettiğini ancak yaşayarak öğrendim. Acili mahşeri bir kalabalığa çevirdikleri düşünülen o insanlarımızın hiçbiri işlevsiz değildi aslında. Kocaman canlı bir organizmanın ihtiyaca göre hızla ve yararlı devinimleri, kamu hastanelerinde çökertilen sağlık hizmetlerinin çok önemli bir açığını kapatıyordu. İhalelerle taşeron firmalardan sağlanan ve açlık sınırında ücretlerle çalıştırılan az sayıda yardımcı sağlık personelinin yetişemediği her yerde, hasta yakınları vardı. Serum askıları yetersizse üzülmemek gerekirdi. Hasta yakınları ne güne duruyordu.
Bizim gibi çekirdekten de küçük, bir anneyle bir çocuktan oluşan ailemizin yaşadığı zorluklar fark edilmekte gecikmedi. O ağır sedyeyi taşımakta zorlandığımı fark etmeleriyle birlikte dört koldan yardımlar geliverdi. Düşük yapan gelinini beklemekte olan çarşaflı bir kadıncağız, torunu için hazırladığı battaniyeyi kızımın başının altına şefkatle yerleştirdi. Üçüncü kattan düşmüş bebeğin tomografisi gecikmeden çekilsin diye hep birlikte mücadele edildi. O yoğunlukta yorgun düşmüş sağlık çalışanları ve hekimler yerine, gereken empati ve sevgiyi hasta yakınları sağlamaktaydı.
Zaman zaman kalabalığın dağıtılması için girişimler olmuyor değildi. Ancak bu dağıtma eylemi, bir sonraki ihtiyaca kadar dayanabiliyordu. Sedyeyi itmek, sedyede yatan hastanın serumunu taşımak, çıkan filmleri almak, hastayı sedyede rahat ettirmek, suyunu içirmek gerektiğinde, o muhteşem kalabalık anında görev başında oluyordu. Birkaç dakikalık dağıtma girişimleri dışında, hizmette kusur yoktu.
O gece taşeronlaştırmanın bir sonraki basamağını böylece yerinde görmüş olduk. İnsanlarımız, ücretsiz sağlık emekçileri olmuştu. Arı gibi çalışan bu sağlık emekçileri ordusu, yaşamın hiçbir alanında başaramadığımız düzeyde bir dayanışma gösteriyordu. Tüm ayrımcılıklar, acilin kapısından girerken bırakılmıştı. Üstelik hastalarla bire bir uğraşmak zorunda kalan bu geçici sağlık emekçileri, o anda hastalarının en ciddi sağlık sorunuyla karşı karşıya kaldıkları koşullarda dahi, soğukkanlılıklarını korumak zorunda kalıyorlardı, çünkü kendilerine ihtiyaç vardı. Hasta hakları kavramının gündeme taşınması ile birlikte, hasta ve hasta yakınlarının tıbbi süreçlere katılması yaklaşımından kastedilen elbette bu değildi. Ancak bu yaklaşımın çok ötesine geçen hayatın ta kendisinde, katılımın anlamı bütün çıplaklığı ile görülebiliyordu.
Sağlık çalışanı sayısının yetersizliği, uygulanan sağlık politikalarının acımasızlığı içinde, insanlarımız geliştirdikleri dayanışma ağı ile yaralarına merhem olmaya çalışıyorlardı. Aklıma takılan bir konu vardı yalnızca… Bu ücretsiz sağlık emekçilerinin hiçbiri kılık kıyafet yönetmeliğine uygun giyinmemişti. Bir kamu hastanesinde, kamusal alanda sağlık hizmeti sunuyorlardı. Acaba onlara da, şu meşhur genelgelerden dağıtmak gerekir miydi?

e-posta:
korur@yahoo.com

  Başa dön

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Karanlığın adım sesleri

Bazı olaylar bazı şeylerin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar. Geçtiğimiz cumartesini pazara bağlayan gece 13 ilde elektriğin kesilmesi de bu değerde olaylardan birisidir.
Yıllardır özelleştirmelerin elektrik sistemini içinden çıkılmaz bir duruma sokacağını yazdık çizdik anlattık. TMMOB’un, EMO’nun ve Makine Mühendisleri Odasının bu konuyla ilgili birçok çalışmaları ve uyarıları oldu. Birçok saygın ekonomistin ve enerji uzmanı bilim insanlarının uyarıları oldu. Ama bu uyarılara hep kulaklar tıkandı. Çünkü birileri bu ülkenin değerlerine el koymayı kafasına yerleştirmişti. Ülke kaynaklarının kalanları da parça parça paylaşıldı, paylaşılmakta.
Enerji sektörü kamusal hizmet olmaktan çıkartıldı, özel sektöre ve serbest piyasaya açıldı. Bu da yetmedi yerli ve yenilenebilir enerji kaynakları yerine yabancı kayaklara yatırım yapıldı. Sonuç olarak bugün elektrik sistemi hem güvenilirliğinden hem de ekonomikliğinden uzaklaştı.
Cumhuriyetin ilk ve ciddi yatırımları birer birer elden çıkartıldı. Hem de üste para verilerek.
Örneğin yargının satışını iptal ettiği Balıkesir SEKA’ nın durumu…
Ya da Paşabahçe’deki içki fabrikasının peşkeş çekilmesi…
İçki fabrikasının 280–290 Milyon Dolar arası bir bedelle ve iki taksitle satıldığı sırada, şişelenmiş, etiketlenmiş, satışa hazır bekleyen içkilerin piyasa değeri 300 Milyon Doların üzerindeydi. Arazi, makineler, binalar, stoktaki içki yapım malzeme ve hammaddeleri de cabası…
Daha sonra içki fabrikasının yüzde 70 civarındaki hissesinin ise yanılmıyorsam 900 Milyon dolar civarında satışı yapılmıştı.
Bu örnekleri enerjiden Erdemir’e kadar çoğaltmak mümkündür.
Ama görünen o ki gelecekte ülkemizi daha büyük sıkıntılar beklemektedir. Çünkü Yap İşlet (Y.İ.) modeli ile yapılan enerji santrallerinin sözleşmesinin iptalini öngören Danıştay kararını geçersiz hale getiren yasa kabul edilmiş durumda. Buna göre bu tür işletmeler “özel hukuk hükümlerine tabi” olacaktır. Bu durumun enerjiyle sınırlı kalmayacağı, birçok alanda artık Danıştay’ın ulusal çıkarlarımızı koruyucu yönde karar vermesinin önünün bu tür yasalarla kesileceğini bilmemiz gerekiyor.
Ülkemizin ekonomik potansiyeli; halkımızın yararına değerlendirilmek yerine yerli ve bancı çıkar gruplarının kullanımına sunulmaktadır. Bu duruma ulusal çıkarları özeterek engel olan kurumlar ise bir takım yasalarla devre dışı bırakılmaktadır. Aslında küreselleşme denen şey de bunu gerektirmektedir. Çünkü küresel emperyalist sermayenin çıkarlarıyla, ülkelerin ulusal çıkarları birbirine ters düşmektedir. Küresel emperyalist sermayenin talanına karşı durmak ise ancak toplumcu ekonomi politikalarla olur. Ancak bu şekilde talandan kurtulmak mümkündür.
O gece ülkemizin batısı bir süreliğine karanlıkta kalmıştır. Ama bu gidişle, asıl karanlığın ülkenin tamamına egemen olma gerçeğiyle karşı karşıyayız.

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

  YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

AB sürecinde Türk mimarlığı (IV)

Mimarlık eğitimindeki bugünkü durumdan en çok yakınanlar, bu alanda öğrenim gören gençler...
Böyle bir eğitimin ardından hemen mimarlık diploması alınabilmesi, gerçekten mimar olmak isteyenleri şaşırtıyor herkesten önce…
İlk düzeltilecek durum da budur.
Hiçbir AB ülkesi böyle bir durumu, böyle bir diplomayı onaylamaz, tanımaz...
Bu çizimlerimizin niteliğinden de bellidir.
Batıda mimarlık paftalarında, statik paftalarında bütün döşem (tesisat) düzenlerinin boru geçişleri için bırakılacak delikler, yarıklar gösterilir.
Mimar, bütün uzmanları bir tasarım için, bir amaç için, bir orkestra yönetmeni gibi çalıştırmayı bilir. Hele kimi özel yapılar için onlarca uzmanın çalışmalarının birbirlerine uyumlarını sağlamak zorundadır.
Yarın AB’ye girsek, onların parası girecek hiçbir yatırımın tasarımını bizim mimarlara bırakmazlar.
Ayrıca bildiğimce, daha 1995’lerde imzaladığımız kimi belgelere göre, onların mimarları bizim ülkemizde çalışabilirken, bizimkiler orada çalışamıyorlar. (İşlik açamıyorlar...)
Bugünkü gerçek durumda da bu böyle değil mi?
Bizim mimarlarımızın en büyük eksikliklerinden biri de Batılıların anlayamayacakları bir durum. Bizde mimarın meslek sigortası yoktur. Bunun bir gün önce sağlanması gerekmektedir. Mimarlar Odasına düşen en büyük görevlerden biri budur.
Yapı gereçlerindeki durumumuza da gelince:
Yürekler acısı...
Bütün işliklere, CD’li tanıtıma yaprakları, kitapları, doğrudan Avrupa’dan geliyor.
Ya da bu iş için, bir Türkle birlikte yabancı kuruluşun tanıtım kişisi geliyor, elinde örnekleriyle... “Verin biz çizelim ayrıntılarınızı!” diyerek...
Yapı fiziği, yalıtım konularında da tümüyle yaya bir durumumuz var…
İran-Irak savaşı sırasında, “Mimarlık gücümüzü, yapım tekniğimizi, gereçlerimizi tanıtalım bu ülkelerde” demiştim.
“Şimdi de biz mi sömürgeci olacağız?” diye sormuşlardı kimi çarpık düşünceliler...
“Hayır!” demiştim, “onların aldatılmalarını önleyeceğiz...”
Sorunların tanımını iyi yapmak, geleceği doğru öngörebilmek zorundayız.
“Ya bugünden yapılacaklar?” diyeceksiniz.
Bu soruya benim yanıtım çok açık:
“Meslek içi eğitim!..”
Bunu hem kişisel hem de örgütsel olarak çözmeğe çalışacağız.
Bilmediğini sorup öğrenmek kişinin elbette kişisel çabasıyla olacaktır. Ancak kimi sorunların üzerine gidilmesini, daha hızlı, daha tutumsal, çalışma alanından kısıtlı süreler alarak çözümlere ulaşılmasını da örgütler sağlayabilirler. Bu alanı örgütlemek de Mimarlar Odasına düşer... Mimarlar Odası bunun için, deneylerinden, bilgilerinden kuşku duyulmayan üyelerini yardıma çağırmalıdır.
Ayrıca, kimi sorunlarımız da bizim durumumuza göre özel çözümler istemektedir.
Örneğin bugün köylerimizde, kırda, yeni yapıların yüzde 25’inde kerpiç kullanılmaktadır. Gene yanlış bilmiyorsam yüzde 50 insanımız kerpiç evlerde yaşamaktadır. Bu konuda çağdaş bilgisi olan mimarlarımızın sayısı iki elin parmaklarını geçmez.
Oysa artık kargir statiği bile okutulmuyor artık okullarımızda...
Yarı insanımızı yapı sorununda yalnız bırakmışız kısacası…
Kendi sorunlarımızın çözümünü bir yana bırakarak var olmamızı sürdürebilir miyiz?

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

  GÜNDÖNÜMÜ..........Hasan Hüseyin Evin

Saldırılar ve birleşmenin kaçınılmazlığı

Son zamanlarda hükümet, yerli ve yabancı büyük sermayeye çeşitli kaynaklar aktarıyor. Stopajın yabancı yatırımcılar için sıfırlanması, yerli sermaye için yüzde 10’a indirilmesi, gerektiğinde sıfırlanması için hükümete yetki verilmesi şeklinde yasal düzenlemeler yapılırken, bu uygulamalardan doğacak gelir eksilmesinin de işçilerden, emekçi halktan karşılanması için art arda zamlar yapılıyor. Rüzgardan bile nem kapan “piyasalar” bu tablodan olumsuz etkilenmiyor.
IMF sağlık ve eğitim harcamalarını yüksek bularak tasarruf yapılmasını isterken emeklilik yaşının yükseltilmesini, emekli aylıklarının azaltılmasını ve vergilendirilmesini emrediyor.
Ama sıra büyük patronlara kıyağa gelince IMF’den veya diğer karar merkezlerinden ses çıkmıyor.
Bu arada Çalışma Bakanı iş yaşamının yeterince esnek olmadığını düşünüyor olmalı ki “iş yaşamındaki katılıkları ortadan kaldıracağız” diyor.
Bakan bu çerçevede işgücü maliyetlerinin düşürülmesi, işsizlik sigortası, kıdem tazminatı konularında çalışma yapıldığını açıkladı. Bu düzenlemelerle işçinin işverene maliyeti düşürülecek. Ancak işveren azalan maliyet nedeniyle işçiye daha fazla ücret veya sosyal haklar vermeyecek, kendi kâr hanesinde yeni bir artış sağlayacaktır.
Oluşturulacak olan “kıdem tazminatı fonu” ile işçiler, iş akitlerinin feshi halinde veya adına en az 10 yıl prim ödenmiş olmak kaydıyla fona yazılı başvuru ile kıdem tazminatını alabilecek. İşveren fona prim ödemesini yapmamışsa hiçbir yaptırımla karşılaşmayacak, işçi ise kıdem tazminatını alamayacak.
Eğer fon tasarısı kabul edilmezse kıdem tazminatı yılda 30 günlük ücret miktarından 15 günlük ücret miktarına düşürülecek.
Bakan açıklamasında “çalışmalar tamamlanmadığı için sosyal taraflarla paylaşmadık” diyor. Ama görünen o ki kapalı kapılar arkasında sendika bürokratlarıyla anlaşmalar yapılmış ve işçiler de bu anlaşmayı kabule hazırlanmaya çalışılıyor. Yakın geçmişte sendika bürokratları “Kıdem tazminatlarına dokundurtmayız” diye esip gürlediler. Bu demektir ki kıdem tazminatı konusunda pazarlıkları sürdürüyorlar. Eğer işçiler bu sürece müdahale etmezlerse kıdem tazminatlarının da tarihe karışması işten bile değildir.
Sendikalar Yasası ve Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası ile ilgili olarak da yasakçı, gerici düzenlemelerde ısrar sürüyor. Hak grevi, dayanışma grevi, genel grev vb. grev haklarındaki kısıtlamalar ve yasaklar sürdürülüyor.
Bütün bu olup bitenler karşısında kendisini emekten yana tarif eden tüm parti, emek örgütü ve demokratik kitle örgütlerinin vazgeçilmez görev ve sorumluluğu emekçilerin birleşmelerini ve birlikte mücadelenin örgütlenmesini sağlayacak bir propaganda ve ajitasyon faaliyetini sürekli kılmaktır. Halkın bu konularda aydınlatılması, ve “emek ve demokrasi cephesi”nin yaratılması için çaba harcamaktır.
Kayıkçı dövüşü yapan, birbirlerine atıp tutan ama TOBB Genel Kurulu’na patronların isteği üzerine ele ele tutuşarak gelen Erdoğan, Baykal ve Ağar’ın sermayenin politikacıları ve partilerinin de sermaye partileri olduğu halk tarafından görülmüştür. Ancak halk için gerçek bir dayanak oluşturacak emek ve demokrasi cephesinin oluşmaması halinde bu partilerin veya oluşturulacak yeni bir sermaye partisinin yine halkı aldatmasının önüne geçilemeyecektir.
Emekten yanayım diyen her kişi, kuruluş ve parti emekçileri birleştirmenin tarihsel sorumluluğu ile davranmalıdır.

e-posta:
hhuseyinevin@gmail.com

  Başa dön

  EVRENSEL’DEN..........

2 Temmuz ve gelecek

2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli’nde aydın ve sanatçıların da aralarında bulunduğu 35 kişinin yakılarak öldürülmesi ile sonuçlanan katliam dün çeşitli illerde mitinglerle protesto edildi. Bu yılki mitinglerde de, Sivas katliamında devletin rolü ve konumu sorgulandı, bu atılan sloganlara da yansıdı.
Daha önce de Çorum ve Maraş katliamlarının yaşandığı Türkiye’de, bu tür olayların arkasında yatan tezgahlar artık sır olmadığı için, yeni Çorum’lar, Maraş’lar, Sivas’lar yaşanmasın diye alanları dolduranlar demokratik bir devlet ve gerçek bir laiklik istiyorlar. Yani temel vurgu, bu katliamlarla gerçekleştirilmek istenen kutuplaşmaya düşmeden, piyonlar ve tetikçilere takılıp kalmadan, doğrudan kaynağa yapılıyor.
Birkaç saatte Kıbrıs’a çıkarma yapmış olan bir devletin, kendi aydınları ve halkının yakıldığı Sivas’a bir türlü ulaşamamış olmasının ardında yatan “derinlik” görülmeden yapılabilecek bir “laiklik” vurgusu da, demokrasi vurgusu da yarım kalacaktır çünkü. Dahası hedefinden sapacaktır.
Bugün de bombalı provokasyon eylemleri ve Danıştay’a saldırıyla yaratılan “güvenlik” sendromunun baskısı altında Meclis’ten geçirilmiş olan TMY, aynı siyaset yapma tarzının bir örneği olarak devrede.
Dolayısıyla, Alevisi, Sünnisi, Türkü, Kürdü, Arabı, Çerkezi, Lazı ile Türkiye emekçilerinin, 2 Temmuz’larda birlikte alana çıkmaları son derece önemli ve anlamlı. Doğrudan kendilerini hedef alan kutuplaştırma ve katliamlar, ancak onun kaynağındaki gerici sınıf politikası görülerek boşa çıkartılabilir.
Gerçek bir laiklik de, barış da ancak böylesi bir eksende şekillendirilebilir. Aradan geçen bunca zamandan sonra 2 Temmuz’larda hâlâ alanlar doluyorsa, bunun geçmişe dönük bir hesaplaşmadan daha çok, demokratik, aydınlık, sömürüsüz ve özgür bir gelecek kurma eylemi olarak anlaşılması gerekir.
Gazetemizde dün yayımlanmaya başlanan “Aleviler Ne İstiyor?” başlıklı dosya izlendiğinde de bu amaç görülecektir. Alevi örgütlerinin temsilcileri, “Devlet, Alevi inancını tanımlama noktasında fikir yürütmekten vazgeçmeli ve Aleviliğin ne olduğunu o inancı yaşayanlara bırakmalı” diyorlar. Bunu Kürtler de, Kürt örgütlerinin temsilcileri de yıllardır söylüyorlar.
Çorum, Maraş ve Sivas katliamları devlet tarafından yapılan sınıflandırmaların köklü etkilerinden bağımsız değerlendirilemez. Asimilasyon ve kutuplaştırma siyaseti, hem derin devlet eylemlerinin, hem de diğer gerici siyasal güçlerin kılavuzu olagelmiştir.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile erken ya da zamanında olacak genel seçimler öncesi yaratılan atmosfere bakıldığında da aynı derin siyaset çıplak bir biçimde görülecektir. İktidarda oldukları hiçbir dönemde Türkiye’nin gerçek laikliği yaşamadığı açık olan eski siyasetçiler bugün “laik” bir ittifak oluşturmak adı altında perde arkasından siyasete müdahale ediyorlar. Bu türden çabaların önümüzdeki günlerde de artarak süreceği açık.
Türkiye’yi bir dönem ABD’nin “yeşil kuşak” projesinin bir parçası yapıp el atından şeriatçı güçleri destekleyerek devreye sokanlar, bugün de ABD’nin “ılımlı İslam” politikasına uygun davranıyorlar. Dolayısıyla savundukları “laiklik” anlayışı da tüm bu etkiler tarafından belirleniyor. Bağımlı bir sınıfın politikacılarının, kendi halkının çıkarına uygun bir laiklik anlayışı savunabilmeleri hiçbir dönem mümkün olmamıştır.
Tam da bu nedenle, bağımsız, demokratik ve laik bir Türkiye ancak emekçilerin eseri olabilir.
İyi haftalar.


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net