www.evrensel.net
|
Evrensel Kitap
|
arşiv
|
linkler
|
posta
SADEDE GELELİM
____
Cem Somel
Malî bunalımda inciler
MERCEK
____
A.Cihan Soylu
Amerikan yatırımı ve İsrail barbarlığı
NOT
____
Vedat İlbeyoğlu
İnfazcılık ve ‘mesafe’ meselesi...
ÖZGÜRLÜK
____
Yücel Sayman
Öldür, yok et, bitir işi
SÖZ OLA, TORBA DOLA
____
Üstün Yıldırım
Dil yaresini andıracak...
KİRVEME MEKTUPLAR
____
Mıgırdiç Margosyan
Apoveymatini meselesi
SADEDE GELELİM
..........
Cem Somel
Malî bunalımda inciler
Gelişmiş kapitalist ülkelerde faiz hadlerini yükseltme eğilimi belirince son haftalarda Türkiye gibi ülkelerden kısa vadeli sermaye çıkışı oldu ve bu dövizin fiyatını yükseltti. Bu ihtimali nicedir yazan, kısa vadeli sermayeye dayanarak ekonomiyi idare etmenin tehlikesini işaret edenler vardı; buna mukabil holding medyası yazarları bu tehlikeyi görmezden gelmeyi tercih ederek ihtimali anlatanları şeamet tellallığı yapmakla suçluyordu. Tabiî olay olunca holding medya yazarları müşkül durumda kaldı: ne anlatacaklardı?
Ercan Kumcu 26 Haziran’da Hürriyet’te köşe yazısında “Finans piyasalarında yaşanan çalkantının en önemli boyutlarından biri Türk parası üzerinde oynanan spekülatif faaliyetlerdir. “Kurları yukarı çıkar, sat.” oyunu para kazandırmaktadır. Aynı şekilde, “kurları indir, al” oyunu da prim yapmaktadır. Durumu hep beraber seyrediyoruz” diyerek spekülasyonu eleştirir gibi yapıp, yazısını kur böyle oynak iken Merkez Bankası’nın enflasyon hedeflemesi yapamayacağına dair uyarılarla bitirdi. Güzel de, birilerinin kur spekülasyonu devletin enflasyon politikasını kundaklıyorsa, bu spekülasyona karşı dünyada tedbir icat edilmedi mi? Kumcu neden o tedbiri yazmıyor? Neden kısa vadeli sermaye girişlerini kısıtlamayı tavsiye etmiyor?
Metin Münir, 26 Haziran’da Milliyet’te köşe yazısında mevcut buhranın bankalardan ziyade özel şirketleri vurduğunu, Türk özel sektörünün döviz borçlarının 60-70 milyar dolar arasında olduğunun tahmin edildiğini belirttikten sonra yazısını şöyle bitirmektedir. “Bu koşullar altında dolar muhtemelen tırmanmaya devam edecek ve Merkez Bankası ne yaparsa yapsın bunu önleyemeyecek. ... Konuştuğum bazı analistler hükûmetin Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) 20-30 milyar dolarlık yeni bir stand-by kredisi almadan dövizin yerine oturmayacağını söylüyorlar. Bunlardan biri şöyle konuştu: ‘Yeni bir IMF kredisi olmadan dövizdeki çalkalanma durulmaz, çalkalanma durulmadan da faizler yerine oturmaz. Problem bir likidite problemidir. Yüksek döviz talebi var ama Merkez Bankası bunu karşılayacak kaynaklara sahip değil.’ ”
Bu zatın ‘analistlerden’ aktardığı tavsiye şudur: Merkez Bankası millet adına IMF’den biraz daha borçlanıp, özel sektöre satacağı dövizle özel sektörü borçlarını pahalı dövizle ödeme müşkülatından kurtarmalıdır. Emekçiler IMF’ye kabaran borcu nasıl olsa boğaz tokluğuna ihraç malları üreterek ödeyecektir. 2001’de devlet IMF’den borçlanarak özel sektörün borçlarını bir kere emekçi halkın sırtına yüklemiş idi. Metin Münir’in analist dostları bu borç göçerme ameliyesini bir kere daha yapmayı önermektedir.
Osman Ulagay 28 Haziran’da Milliyet’teki yazısında herkese ders verdi: “Bu köşede defalarca vurguladık, mali piyasaların bir ülke ya da şirket için yazdığı “hikâye”, o ülke ya da şirketin o piyasalarda göreceği muameleyi belirliyor. Sizin için yazılan “hikâye” olumlu ise sizin bazı eksiklerinizi ve zayıf noktalarınızı göz ardı edebiliyor piyasalar. Ama “hikâye”nizin olumludan olumsuza dönmesine yol açacak bir şeyler yaparsanız bu kez tam tersi oluyor, bütün eksiklikleriniz ve zafiyetleriniz büyüteç altına alınıyor ve bunu düzeltmeniz çok zor oluyor.” Bu cümleleri basit Türkçe ile yazalım: Malî piyasalar ekonominizi beğeniyor ise beğeniyor, beğenmiyor ise beğenmiyor. Ekonomide bir şeyler yaparsanız belki beğenirler.
Ulagay devam ediyor: “Türkiye için yazılan yeni “hikâye”, dış piyasalarda kaygı yaratan şu noktaları öne çıkartıyor:
* Enflasyonun hedeflerin ve beklentilerin üzerine çıkması
* Cari işlemler açığının büyümesi
* Yükselen Pazar ülkelerinden kaçışın Türkiye’yi de etkilemesi
* Cumhurbaşkanlığı seçimiyle genel seçimin siyasi istikrarı tehdit etmesi
* Kıbrıs konusunun ve TC hükümetinin yaklaşımının AB yolunda ilerlemeyi aksatması
* Merkez Bankası Başkanlığı’na atama sürecinin bir güven erozyonuna yol açması.”
Bir kere, Türkiye’de enflasyon oranının ne olduğu dış malî piyasalarda kimseyi ilgilendirmez. Niye ilgilendirsin? Ulagay galiba yabancı fon yöneticilerinin başka ülkelerde tahvil bono alırken ya da kredi verirken o ülkedeki reel faiz haddini gözettiklerini sanmaktadır. Oysa onları ilgilendiren nominal faizdir. Türkiye’de enflasyon ve reel faiz oranı yabancıları değil, yerleşikleri ilgilendirir.
Ulagay’ın, dış piyasalarında kaygı yarattığını öne sürdüğü cari işlemler açığı, zaten kısa vadeli yabancı sermaye girişlerinin, bunların TL’yi değerlendirmesinin neticesi değil mi? Cari açığın artması, cari açıktan kaygı duyduğunu söylediği o dış piyasa oyuncularının işi değil mi? Ulagay’ın yükselen pazar ülkeleri dediği, merkez ülke spekülatörlerinin malî piyasalarına dadandığı bir grup çevre ülkesidir. Türkiye bunlardan biridir. Yükselen pazar ülkelerinden kaçışı dış (merkez ülke) piyasa oyuncuları yaptığına göre, kendi yaptıklarından niye kaygılanıyorlar? Bu çelişkiler Ulagay’ın kabahati değildir; sürü psikolojisi ile davranan malî spekülatörlerin mantıksızlığı ve spekülasyonun çelişkisidir.
Ulagay’ın malî buhranı Cumhurbaşkanlığı seçimiyle, Kıbrıs meselesi ile, Merkez Bankasına başkan atama sürüncemesi ile ilişkilendirmesini birçok yazar yaptı. Ama ne Ulagay, ne de malî buhranı siyasî olaylarla izah eden diğer holding medya yazarları, Kıbrıs meselesi veya cumhurbaşkanlığı seçimi gibi olayların faiz hadlerini, döviz kurunu, istihdamı, enflasyonu etkilediği bu iktisadî sistemin mantığını sorguladı. Spekülasyon yapanların döviz alıp satmasına, memlekete döviz sokup çıkarmasına izin verirseniz ekonomiyi ve halkın maişetini onun bunun, spelükatörlerin oyuncağı hâline getirirsiniz. Halkın menfaatlerini kollayan bir hükûmet sermaye hareketlerine izin vermez; vermeyince böyle musibetler de olmaz.
e-posta:
csomel@yahoo.com
Başa dön
MERCEK
..........
A.Cihan Soylu
Amerikan yatırımı ve İsrail barbarlığı
Evrensel’in, “The Washington Post”tan çevirip yayınladığı David. S. Broder imzalı makalenin son cümlesi, Amerikan haydutluğunun dünya politikası hakkında çarpıcı ve net bir ifade içeriyor. Broder, ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerinin yerleşik istikrar kazanması için kullanılan kukla “yerli” yöneticiler Karzai ve Maliki’nin halk karşısındaki zayıf konumunun Amerikan çıkarları için teşkil ettiği olumsuzluklar üzerinde duruyor ve şöyle diyor: “Hayatlar ve parayı içeren büyük bir Amerikan yatırımı, bugün, iktidarları sarsıntılı iki adamın üzerinde.”
Broder’in “Hayatlar ve parayı içeren büyük bir Amerikan yatırımı...” sözcükleri yabana atılır türden değil.Amerikan barbarlığının,“salkım-misket-beton delen vs” adlarıyla bilinen bombalar yağdırarak, tanklar ve toplarla yakıp yıkarak gerçekleştirdiği katliamlarda yaşamını kaybeden ve sakat kalan yüzbinlerce Iraklı ve Afganlının ölümü ve sakat bırakılması değil, sözü edilen. Broder bu işgaller ve katliamlar yapılırken ölen Amerikan askerlerinin “hayatı”ndan söz etmektedir. Ama o hayatlardan daha önemli olarak “para”ya ve “büyük bir Amerikan yatırımı”na dikkat çekmekte ve bu “yatırım”ın güvenceye alınması konusunda kaygılar ifade etmektedir!
İşte size, ABD’nin dünyanın şu ya da bu bölgesine, “özgürlük ve demokrasi götürmek”, “refah, kalkınma ve mutluluk sağlamak” ikiyüzlülüğüyle giriştiği mali-ekonomik ve askeri politik müdahalelerin neredeyse tüm gerçeği! “Hayatlar ve parayı da içeren bir büyük Amerikan yatırımı.”!Demek ki, Amerikan haydutluğu Irak’ta ve Afganistan’da kendi çıkarları için “bir büyük yatırım” yapmıştır, oralarda bunun için vardır! Elbette ilk itiraf değildir. Ama yeni bir itiraftır; açık ve çarpıcıdır!
ABD’nin “yatırımı” bütün bir bölgeye, yöneticilerinin ifadesiyle “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika”ya; oradan tüm Asya’ya yol açmaya yöneliktir.
Bu “yatırım” içinde, Ortadoğu halklarının bağrına keskin ve zehirli bir kılıç gibi sokulan siyonizmin kollanıp korunması ve kullanılması da vardır. Baş haydut’un korsan küçük “koçbaşı”, bu “büyük” ve emperyalist “yatırım” içinde özel bir misyonla yükümlendirilmiştir. ABD Irak ve Afganistan’ı işgal ediyorsa, edebiliyorsa, onun stratejik uşağı da “çekinmeden” Filistin’i toptan işgale girişebilir; Suriye Devlet Başkanlığı Binası üzerinde korsan ve tehdit edici uçuşlar yapabilir! Anlayış budur ve böyle davranılmaktadır. Aslında Filistinlileri katleden, Filistinli bakanları, milletvekilleriyle belediye yöneticilerini tutuklayan Amerikan emperyalist yönetimidir. Siyonizm onun korumasındadır. Batılı emperyalistler, sözüm ona, “insanlığın görüp göreceği en demokratik siyasal sistem” olarak reklam ettikleri “demokrasi”nin İsrail tanklarının paletleri altında ezilmesini ve boydan boya tüm Filistin’in İsrail hapishanesine çevrilmesini seyrediyorlar! Alman emperyalistleri Hitlerci kasaplığın diyetini ödeme utanmazlığıyla davranırlarken, İngiliz yönetimi Bush’un fino köpekliğini sürdürüyor. Fransızlar ise, emperyalist çıkarcılığın nasıl bir bataklık olduğunu kanıtlamış durumdalar. Ötekileri saymaya değmez! Emperyalizmin sömürgecilik olduğu ve sömürgeciliğin onun çıkarına olduğunda uşakları tarafından da pekala sürdürülebildiği bir kez daha kanıtlanıyor. Batı emperyalizminin dünya politikasının ürünü olarak oluşan bir devlet, devlet olarak varolma hakkını bir başka ulus ve devletin varolma hakkını ortadan kaldırmaya genişletmiş, bunu bir “ulusal ve uluslararası politika stratejisi” ilan etmiştir. “Dişinden tırnağına” silahlı ve nükleer silahlarla donatılmış bu devletin(İsrail) sırtın, dünya ve bölge düzeyinde “büyük yatırım”lar peşinde olan büyük hayduda dayadığı göz önündedir.
Burjuvazinin “demokrasi” üzerine o “kirli” yalanı, -ne yazık ki hâlâ geniş halk kesimleri tarafından inandırıcı bulunsa da-, artık bir kanlı mürekkebe dönüşmüştür. Demokrasi yok barbarlık vardır! Halkların ve ulusların bağımsız iradesi, kendi kaderlerini tayin etme hakları, istediklerini işbaşına getirip istemediklerini görevden alma hakları ayaklar altındadır. Filistin halkının yaşam hakkı ve olanağı bombardıman uçakları ve tanklar tarafından sadece tehdit edilmemekte, yok da edilmektedir.
Ve bu, emperyalist burjuvaziyle, Siyonistler başta olmak üzere tüm uşaklarının dayattıkları bir “yaşam tarzı”dır; kabul edilemezdir ve değişmesi için mücadele hepimizin, tüm emekçilerle tüm ezilen halkların en önemli görev ve sorumluluğudur.
Başa dön
NOT
..........
Vedat İlbeyoğlu
İnfazcılık ve ‘mesafe’ meselesi...
Huylu huyundan vazgeçer mi hiç! Hele ükeyi ve toplumsal yaşamı o kötü ünlü kırmızı çizgilerinin gerektirdiği bir tımarhaneye dönüştürmeyi varlık nedeni sayıp, kendi saltanatlarını bu uğursuz amaçla koşullamış, zalim muktedirler... Bütün dayanakları çoktan paçavraya dönmüş olsa da çoğunluğun mutsuzluğu üzerinden tasarladıkları cehennem tasavvurlarından vazgeçerler mi hiç! Öncesi bir yana, son 20 yılın memleket ahvalinden yansıyan malum yangın bir şey öğretebildi mi bunlara? Ölümler, sürgünler, kırımlarla daha da büyüyen insani direnişten zerre ders çıkarabildiler mi? Ne gezer!
Şimdi en iyi yaptıkları işin başındalar yine; savaş! En iyi yaptıkları bu ‘iş’le en nafile sonucu bir kez daha test edecekler. Militarist marangozluğun giriştiği gözü kara bu ‘test’in, o umulan sonucu hiçbir zaman vermeyeceği, yani bilinen tarihsel-toplumsal sorunu çözmeyeceğini kim bilmez ki? Ama artık çoktan açığa çıkmıştır ki, amaç sorunu çözmek değil, savaşmaktır. Savaşın yangınıyla hayatın ve barışın bin bir rengini soldurmak, insanı ve insani olanı soluksuz bırakmaktır.
Mümkün müdür? Göreceğiz. Unutmayalım; en umarsız zamanlarda göğeren umut başakları, yaşamın en büyük mucizesidir belki de. 12 Eylül’ün faşist karanlığını delip fırlayan Kürt direnişi, bu gerçeğin kanıtı değil midir? Kara bir diktatörlükle dayatılan bu ‘mucize’, şimdi yine savaş ve şiddetle alt edilebilir mi? İstenildiği kadar zorlanılsın; barışın bütün olanakları, bütün kanalları tıkatılamaz. Zira bu savaşın bir de haklı tarafı var. Ve şu unutulmamalıdır ki, ‘haklı savaş’ her daim ‘barış’ın biricik kardeşidir. Bu kardeşlik, geçici değil; bakidir. Beşiri’de sağ yakalanıp sorgulandıktan sonra öldürülüp yakıldığı 10 ay sonra fotoğraflarla da kanıtlanan gerillaya yapılan infaza, infazlara, infazcılığa rağmen...
***
İnfazcılık sadece can almakla yapılmıyor tabii ki. Bu köklü bir gelenek ve bin bir türlü icrası var. En aşina olduğumuz biçimlerinden biri ise siyaseten infaz... Huylu huyundan vazgeçemez, dedik ya. Artık kabak tadı veren ve hiç bir sonucun da alınmadığı şu ‘mesafe’ meselesi, Kürt sorununda en sık başvurulan bir ‘siyaseten infaz’ argümanı durumunda. Adeta, paçalarından “çözüm” akan (ki bugüne kadar neyi hallettiği ortada) bir sihirli dayatma: “Terör örgütü ile aranıza mesafe koyun”!
DTP kongresinde bu konuda tatmin edici bir ‘mesafe’nin olmadığı yeniden keşfedildi! Eşbaşkanlardan Aysel Tuğluk, “PKK’yle aranıza mesafe koyun diyorlar. Oysa böyle bir şey mümkün değil” demiş ya... Bu bir “organik bağın açık itirafı” imiş! Kongrenin hemen ertesi günü Yargıtay Başsavcılığı’nca inceleme başlatılmış.
Peki konulması istenen ‘mesafe’ nedir? DTP Kürt sorununun demokratik barışçı çözümünden vaz mı geçmelidir? Kürtlerin anayasal güvenceye alınmış kimlik talebine karşı mı çıkmalıdır? Silahlı güçlerin demokratik siyasete katılımını da öngören bir ‘genel af’ı savunmamalı mıdır? Demokratik bir ülkeden yana olmamalı mıdır? ‘Türkiyelileşme’ fikrini red mi etmelidir? vs.vs...
Bilinmektedir ki, bunları PKK de dillendirmektedir. Öyleyse DTP bu talepler ile arasına ‘mesafe’ koymalıdır, değil mi! İstenen budur aslında. Yine açıktır ki, DTP ile PKK’nin bir hayli geniş bir ortak tabanları da var. DTP aynı zamanda “örgüt sempatizanı” bu tabanından vaz mı geçmelidir?
Yok eğer, sorun “silahlı mücadele ile mesafe” ise, silahlı olmayan DTP’nin, silahlı PKK’yle doğal bir mesafesi vardır zaten. PKK’nin silahlı mücadeleyi bırakmasının da DTP’nin değil, devletin açılımlarına bağlı olduğunu, bizzat PKK yetkililerinin basına yansıyan açıklamalarından biliyoruz. Sayın Tuğluk da bilineni söylüyor zaten. Sorunun çözümü için, devletin de PKK ile mesafesini kaldırması gerektiğinin altını çiziyor.
Sonuçta anlaşılıyor ki, istenilen “mesafe”, işte böyle siyaseten infazı yani gereksizleşmeyi getirecek bir paslı zokadır.
***
Bugün 2 Temmuz. Tam 13 yıl önce Sivas’ta, doldurulmuş yobaz sürülerince yakılan 33 yol arkadaşımız... “Laik devletimizin laikliğinin bekçisi” pozlarında toplum marangozluğu rolleri oynayanların gözleri önünde kavruldu canlarımız. Gün boyu süren “infaz”ı izlerken kılını kıpırdatmayan ‘derin güvenlik’, şimdi de şeriat tehdidiyle, laiklik şekeriyle kışlacılığı adres gösterip, “Çılgın Türklüğe bir iki” çığırtkanlığı yapıyor. Sivas’ta yitirdiklerimizin hatırası bu sahtekarların derin hesap kitaplarına yem edilemez. Onların yeri yoksulların, ezilenlerin, emekçilerin sadece eşyaların yönetildiği o büyük ‘uyum dünyası’ için çarpan yürekleridir. Sonsuza atan nabızda, sonsuzca yaşayacaklar...
e-posta:
vedatilbey@yahoo.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜK
..........
Yücel Sayman
Öldür, yok et, bitir işi
Gazeteleri okuyorum.
İsrail Filistin toprakları üzerinde Filistin halkına vahşet uyguluyor. Gerekçe: İsrail’in güvenliği için terörün altyapısını vurma gereği. Uluslararası kamu oyunu oluşturan, aynı zamanda değişik yatırım alanlarında holdingleşmiş, etkinlik alanı ve ekonomik gücü küreselleşmiş basın bunu biraz abartılı ve amacı aşar buluyor ama uluslararası hukuka aykırı görmüyor; her iki tarafa, yani kendi toprakları üzerinde vahşete maruz kalan Filistin’e ve vahşet uygulayıcısı kitlesel, seri katil İsrail’e, tıpkı Başbakan’ımızın yaptığı gibi ‘itidal’ öneriyor. Düşünüyorum, Filistin kendini savunma hamlesine giriştiği anda ‘terörist’ sayılacak, uluslararası kuruluşlar hukuki, ekonomik yaptırımları uygulamanın yolunu bulacaklar.
Gazeteleri okumayı sürdürüyorum.
İşgal güçleri Irak toprakları üzerinde Irak halkına ateş yağdırıyor, kadın-erkek, yaşlı-genç-çocuk gözetmeden öldürüyor. Gerekçe: Irak’ta demokrasi ve özgürlüğün güvenliği için terörün alt yapısını vurma, teröristleri yok etme gereği. Yukarıda tanımladığım basın işgal güçlerini başarısız bulmakla birlikte, eğer operasyonda kimsenin sevmemesi gereken bir Müslüman mücahit öldürülmüşse bunu alkışlıyor. Her iki tarafa, yani işgal edilmiş toprakları üzerinde aşağılanan, vahşete maruz kalmış olanlarla vahşet uygulayıcısı küresel-kitlesel, seri katil işgalcilere ‘sabır ve itidal’ öneriliyor. Direnişe karşı çıkanlar çoktan ‘terörist’ ilan edildiler, ‘canlı ele geçirildiklerinde’ cismani (işkence) ve hukuki (yargı ki, ne yargı!) uygulanıyor.
Durmuyorum, iç haberlere göz atarak okumaya devam ediyorum.
Okuduklarımdan aktardıklarım aynı günün haberleridir.
Boşandığı eşiyle barışmak için babasıyla birlikte kadının evine giden eski koca eski kayınpeder ve eski kayınbirader buna karşı çıkınca çekmiş tabancasını, vurup öldürmüş ikisini de. Gerekçe: Erkeklik ve gurur. Mahalleli eski kocayı linç etmeye kalkışmış, işi bitiremeden polis gelmiş. Gerekçe: Mahallenin namusu
Jandarma uzman çavuş çekmiş beylik tabancasını, eşine laf atıp sözlü tacizde bulunan kişilerden ikisini öldürmüş. Gerekçe : Haberin kendisinde saklı değil mi? Namus ve erkeklik. Olay herhangi bir yerde olduğu için mahalle namusu yok, linç yok.
Bu olay Konya’da olmuş: 14 yaşındaki çocuk kendine küfür eden 12 yaşındaki çocuğu sırtından bıçaklamış. Gerekçe : Küfür sonucu ihlal edilen kişilik hakkını kendi gücüyle ihya etmek. Mahalle namusu söz konusu değil, linç yok.
Benzer olay Adıyaman’da olmuş: 12 yaşındaki çocuk tartıştığı 23 yaşındaki yeğenini bıçaklamış, gerekçe haberde belirtilmiyor. Gerekçe yoksa linç de yok.
Son haber: Emniyet Genel Müdürlüğü’nün açıklamasına göre son bir haftada, polisin sorumluluk alanındaki bölgelerde, 316 asayiş olayı olmuş, 38 kişi ölmüş.
Gazeteyi katlayıp oturduğum koltuktan yanı başıma düşürüyorum. Ve kendimce şu veciz cümleyi kuruyorum: Öldür, yok et, bitir işi.
Sorun nedir? Demokrasi mi tehlikede? Özgürlük düşmanları mı azıttı? Terörizm mi? Güvenlik mi? Kişiliğimizi ihlal eden mi var? Namusumuza mı saldırıldı? Erkeklik mi söz konusu olan? Gururumuz mu kırıldı?
Kendi işini kendin gör: Öldür, yok et, bitir işi.
En babayiğidinden saygın devletler uygulamayı çoktan başlatmışlar, yiğidinden küçükler onların izinden gidiyorlar.
e-posta:
yucel_sayman@yahoo.com
Başa dön
SÖZ OLA, TORBA DOLA
..........
Üstün Yıldırım
Dil yaresini andıracak...
Yazın ikinci ayının sıcağı daha tam ortaya çıkmamışken, ikinci günün sıcağı, her yıl olduğu gibi günler öncesinden kendini göstermeye başladı. Ve o günün sıcağı her geçen yıl bir başka yakar oldu insan olanın yüreğini. Hem de cayır cayır. Teni değil, yürekleri karatmacasına. Yıllarca da hem karartacak, hem yakacak. Ve unutanlara, unutmak isteyenlere inat o 2 Temmuz sıcağı hiç unutulmayacak kimi yüreklerde. Unutulmayacak ya ağlayıp sızlamaktan, yazıp çizmekten, çok başımız sıkıştığında da Anıtkabir’e gitmekten başka yaptığımız bir şey de yok. Oysa, kimileri sakalını sıvazlayarak sinsi sinsi gülmektedir karanlık köşesinde.
Bir gün önce ve birdenbire, sanki o ateşin yakılacağını bilmiş gibi, o toplantıya gitmekten vazgeçen yetkili ve suçluların bulunacağı sözünü veren; ama duruşu, oturuşu, kalkışıyla bir üstüne yardımcı olmaktan öte bir şey yapamayan daha büyük yetkili yakanları unutmuştur da yakılanları da unutabilmiş midir acaba? Ya da yakılanları unutmuşsa yakanları da unutmuş mudur? Yoksa bugün bile unutmak için ıkınıp durmakta mıdır? Yani otuz yedi can bir iz bırakmış mıdır sosyal demokrat yüreklerde?
O iz, 2 Temmuz’un üzerinde hep kalacaktır, silmek için özel bir gün yapmaya kalksalar bile. Dünya Kupası’na da denk gelse, oyuncu, oynatıcı, çalıştırıcı daha bilmem ne alım satımı arasında da kalsa, hangi türbanlı çıkar köşke tartışması da olsa, memleketi bu duruma sokmak için ayrılık tamtamları çalanlar birleşmek için barış çubuğu da tüttürseler Temmuz’un ikisi o yarasıyla kanayacaktır hep. Sorumluları bulunsa bile otuz yedi canın anısına o günün üzerinde kalacaktır. Görevini yapmayanlara, yapmamışlara bir tokat olarak kalacaktır. Onlar o tokatla ömür boyu yaşayacaklardır o canlar yaşamıyor olsa bile. Nice on üç yıllar geçse de.
O gün, bugündür işte. Otuz yedi kişinin diri diri yakıldığı gün. Birlikte yaşama hakkının yok edildiği gün. Yurttaş, vatandaş, dildaş, dindaş, ırkdaş olma gibi ortak özelliklere karşın “Koyun kurt ile gezerdi fikir başka başka olmasa” denilerek kurt kılığında koyun yerine konmuş kimi canların yok edildiği gün.
Ve bugün, birlikte yaşam için uğraş veriliyor. Kimileri de “yaşayalım; ama dilini değiştirirsen” demeye getiriyor. Anlaşılan bağlanmışız şunun bunun diline gidiyoruz Avrupa’nın birliğine. Olmadı İslam’ın dirliğine... Ve bu 2 Temmuz sıcağında dildeki yangıma dönelim biz yine. Bakalım yangın nereleri sarmış.
Dildeki bu bağımlılığın örneklerinden birini Dünya Kupası yorumcularından Uğur Meleke veriyor ve “‘ofsayt değil’ yerine ‘onsayt’ kullanalım” diyor. Yani, “off side” terimine Türkçe karşılık bulmak yerine, içinde Türkçe sözcük de bulunan “ofsayt değil” söylemini iyice yabancılaştırmak için kullanıyor melekesini.
Meleke, bir başka yazısında da “...Chelsea’li oyuncular domine edilirken, attacking midfilder (ofansif orta saha) adamları arasında hiçbir mavili’ nin olmamasına ne demeli” gibi bir söylem kullanıyor. Ben de bu yangın nasıl söndürülür diye düşünüyorum. Onun da ötesinde o Eylül öncesi TDK sözlüğüne göre “akıncıl orta alan” olan söylemin İngilizce domine edilmesine; onun da ortaya karışık bir dille açıklanmasına bir şey değil de çok şey demek gerekiyor aslında. “Akıllara seza, melekelere eza” bir durum var çünkü ortada. Ya da uslara durgunluk, becerilere kudurgunluk veren olağandışı bir yüklenme var dilimize.
Özer Özçetin de, melekesini konuşturup öz dilini, özene bezene ezerken ne denli çetin olduğunu gösteriyordu yazısında. Diyordu ki, “Önemli olan Hüsnü Güreli döneminde olduğu gibi mantıklı harcama, akıllı transfer, storelerde sirkilasyonlu stok...” De buyur buradan yak. Al bunu... Diline sok.
İki çocuk bayrağı yere vurdu diye yeri göğü inletenler, onca insanın dili yere çalmasını umursamazlıkla izlemektedirler ne acı ki. Üstelik, bir de “bilgiç” yerine koyup baş tacı yapmaktadırlar. Bir ulusu, ulus yapan bayrağından önce dilidir aslında. Arap’ın, Acem’in, İngiliz’in, Fransız’ın, Amerikalı’nın ve şunun bunun diline, ekonomisine, siyasetine, parasına, puluna bağlıyken; aç ve işsiz dolanırken, uluslararası sıralamada hem varsıl sayımızın; hem de yoksul sayımızın çokluğuyla ve övünçle(!) ilk on arasında yerimizi almışken bayrağı açıp bağımsızlık türküleri söylemek ne yaman bir çelişkidir.
Toplumsal, ulusal olaylarda, bir büyük karşılaşmaya gider gibiyiz. Bu tür karşılaşmalara ise savaşa gider gibi... Neymiş... storelerde sirkilasyonlu stokmuş...
Hani, yerli malı yurdun malıydı.... Yurt mu Amerikanlaştı, yerliler mi Amerikalılaştı...
Şevki Bey o bilinen şarkısının ilk dizesinde “Dil yaresini andıracak yare bulunmaz” diyordu. Artık kim nereye çekerse. Ya da yarası olan varsın gocunsun. Ben bir şarkı sözü buldum, uysa da koydum; uymasa da koydum.
e-posta:
ustunyildirim@yahoo.com
Başa dön
KİRVEME MEKTUPLAR
..........
Mıgırdiç Margosyan
Apoveymatini meselesi
Kirvem,
Gazeteci Haluk Şahin’in TV 8’de hazırlayıp sunduğu “Derin Sohbet” adlı programının geçen günkü konuğu Mihail Vasiliadis ile kendi aralarında gayet samimi, içtenlikli, peşin hükümlerden arınmış yaklaşımlarıyla sürdürdükleri sohbet esnasında Mihail Vasiliadis’in dillendirdiği ama aslında özümün de az-çok yabancısı olmadığım “azınlık”larla ilgili kimi sorunları bu yaban ellerde, bu diyarlarda gecenin hayli ilerlemiş bir zaman diliminde dinlerken nedense yine efkârlandım!
İstanbul’da yayınlanan günlük Rumca Apoyevmatini gazetesinin maddi manevi her türlü yükünü yalnız başına sırtlayıp bunu da büyük bir özveriyle sürdüren Mihail Vasiliadis’i dinledikçe, hatta onun zaman zaman kimi acı gerçekleri naif esprilerle süsleyip bir bakıma sanki perdelemeye çalıştığı açıklamaları karşısında üzülmemek elde değildi ki!
Geçenlerde şehrin merkezinde gündüz gözüyle ardı ardına atılan bombalardan nasibini alan Cumhuriyet gazetesiyle yaşıt olan bu “gâvurca” gazete, 12 Temmuz 1925’te yayın hayatına başladığı yıllarda sekiz yüz bin nüfuslu İstanbul’da yüz elli bin Rum’a hitap ederken şu günlerde yedi tepeli şehrimizde gari sayıları iki bini bile bulmayan Rum “vatandaş”lara ulaşmak için her gün sadece 80 adet, yanlışlığı önlemek adına bir de yazıyla belirtirsek tamı tamına “seksen” adet basılması gerçekten hazin!
Üstelik maddi sıkıntılar nedeniyle gazetenin hani deyim yerindeyse ölüm kalım mücadelesi vermesinin dışında ayrıca dağıtım aşamasında da sıkıntısı diz boyu! Çünkü İstanbul’da yayınlanan azınlık gazetelerinin dağıtımını yüklenen hepsi de birbirinden yaşlı, hepsi de Müslüman olan beş kişi bu işi yıllardan beri karın tokluğuna üstlenmişken, içlerinden ikisinin son günlerde ölümü üzerine bu iş giderek daha da çetrefil boyutlara ulaşmış, nitekim aksayan dağıtım yüzünden kimi okuyucular haftada bir Beyoğlu’na, gazetenin basıldığı İstiklal Caddesi’ndeki tarihi Suriye Pasajı’na gelip birikmiş gazeteleri alıp gerisin geri kimisi Cihangir, kimisi Kurtuluş, Fener, Kadıköy, kimisi de Büyükada ya da Heybeliada’daki evlerinin yolunu tutuyorlarmış...
Peki, Kirvem sence topu topuna arkalı önlü iki kıytırık sayfasıyla, özellikle son zamanlarda matbuat âlemindeki baş döndürücü teknoloji furyasından hiç mi hiç nasibini almamış, daha da doğrusu alamamışken üstelik klişe, mılişe derken masraf kapısı aralar endişesiyle tümüyle resimsiz, fotoğrafsız, ama bilmem kaç bin yıllık alfa, beta, delta, gamma, epsilon gibi kimilerini özellikle geometri teoremlerinden, fizik problemlerinden az-çok tanıdığımız Grek alfabesiyle yayınlanan bu gazetenin, yine nerdeyse çoğunlukla yaşları “ahı gitmiş vahı kalmış” sınırlarında gezinen okuyucularının, Türkçe’deki adıyla İkindi, Rumca ismiyle Apoyevmatini’nin Pera’daki bu iki odalık yazıhanesinin yolunu tutmalarının ardında saklı olan asıl gerçek ne?
Mihail Vasiliadis bir kısmı Yunanistan’da geçen yaklaşık yarım asra varan yayın hayatı boyunca giderek kırlaşmaya yüz tutmuş, atkuyruklu uzun saçını bir taraftan okşarken diğer yandan bu işin sırrını, püf noktasını gülerek şu sloganla açıklıyor:
“Bizden habersiz ne kimse doğar ne kimse ölür!”
Yukarıdaki cümle gazetenin aynı zamanda sloganıymış, çünkü İstanbul’da yaşayan Rumlar’ın sosyal yaşamlarının nerdeyse tümü, özellikle de doğum, vaftiz, nişan, evlilik ve de ölüm ilanlarının gazetenin arka sayfasında yayınlanmasıyla sürdürülen bu gelenek sayesinde cemaat arasında en kısa zamanda böylece iletişim sağlanıyormuş...
Kirvem, Mihail Vasiliadis ezelden beri üstüne tir tir titrediğimiz “Milli birlik ve de bütünlüğümüzü” bozacak şekilde “Rumluk propagandası” yapmakla bir zamanlar uzun uzadıya yargılandıktan sonra beraat etmiş ama öte taraftan da Yunanistan’da sürdürdüğü yayın hayatı esnasında bu kez de “Türklük propagandası”yla damgalanıp hani deyim yerindeyse “iki dinden avare” konumuna düştüğünü yine tebessümle aktarıp aslında yabancısı olmadığımız çarpık zihniyetin bir taraftan altını çizerken, aynı zamanda gerek gazetenin gerekse cemaatin içinde bulunduğu maddi sıkıntının nedenini de dile getirmeden edemiyor:
“Cemaatin varlığı var, ama çok şükür Vakıflar Genel Müdürlüğü bunun üstüne oturmuş, mallarımızı elimizden alıp nefes borumuzu sıkıyor. Ne kadar dayanacağım bilmiyorum.”
Sonra da özelde Apoyevmatini, genelde “öteki!” damgasıyla mühürlenen azınlıkların sürüsüne bereket sorunlarının kaynağını da yine açık yüreklilikle işaret edip sohbeti noktalıyor:
“Yetmiş milyonun içinde bizi istemeyen belki de yetmiş kişi, ama onlar da bu işlere imza atan bürokratlar!”
e-posta:
mmargosyan@hotmail.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net