www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
ÖZGÜRCE
____
Özgür Müftüoğlu
KESK, “devletten aidat” tuzağına düşmemeli (!)
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
Genç işsizler ve gençlik örgütleri
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Pata küte!
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Semdinli çetesini gizlemek
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Polatlarınız hayırlı olsun!
LİMAN ARKASI
____
Fahri Bozbaş
Nevruz ve yaşlılar haftası
ÖZGÜRCE
..........
Özgür Müftüoğlu
KESK, “devletten aidat” tuzağına düşmemeli (!)
Memurlara ek ödeme yapılmasına ilişkin tasarı Çarşamba günü TBMM Genel Kurulunda kabul edildi. Tasarıda memurlar arasında ücret eşitsizliğini daha da derinleştiren düzenlemeler yapılırken bir de araya basında çok da öne çıkmayan bir madde sıkıştırıldı. Buna göre, 4688 sayılı Yasa’ya göre kurulu bulunan kamu görevlileri sendikalarına üye olanların sendika üyelik aidatları için 5 YTL sendika ödeneği verilecek. Daha açık bir ifade ile kamu çalışanlarının sendika aidatlarını bundan böyle devlet yani, işveren ödeyecek.
Akla hemen şu soru geliyor: Bayram değil seyran değil hükümetin, her fırsatta üyelerini sürgünlere gönderdiği, hak aramak için sokağa çıktıklarında gazıyla, copuyla üzerine çullandığı kamu çalışan sendikalarının üye aidatlarını neden devlet kasasından ödüyor?
Efendim, 2005 yılı toplu görüşmeleri yapılırken Kamu Sen, hükümetle kapalı kapılar ardında yaptığı bir görüşmede böyle bir talepte bulunuyor ve bu talebe, müzakere metninde de yer veriliyor. Görüşme masasında Kamu Sen’le birlikte Memur Sen bu talebi desteklerken KESK, karşı çıkıyor. Hükümette diğer birçok talebi görmezden gelirken bu talebi yerinde görüyor ve yukarıda sözünü ettiğimiz tasarıya buna ilişkin bir maddeyi de iliştiriveriyor.
Uygulama ilk bakışta göze gayet hoş geliyor. Ücretleri zaten çok düşük olan kamu emekçileri böylece bir de sendika aidatı ödemekten kurtulmuş oluyor. Öte yandan, sırf bu aidatı ödememek için sendikalara üye olmayanların da bundan böyle sendikalara üye kaydedilmeleri kolaylaşıyor. Bu sayede sendikaların üye sayıları ve gelirlerinin artacağına da kuşku yok.
İlk bakışta görüntü gerçekten güzel, ama bir de işin görünmeyen yüzü var ki, orası sendikal hareket için tam bir bataktır. Zira, sendika aidatlarının işveren tarafından ödenmesi, sendikal hareketi etkisizleştirmek, sisteme eklemlemek için sermayenin uyguladığı bir dizi tuzağın en uç aşamasıdır. Bundan önceki aşamalar, closed shop - kapalı işyeri uygulaması (bir işletmedeki tüm emekçilerin otomatik olarak o işyerindeki sendikaya üye olması) ve check off - kaynaktan kesme (sendika aidatlarının işveren tarafından maaş bordrolarından kesilip sendika hesabına yatırılması) uygulamalarıdır. II. Dünya savaşı sonrasında yaygınlaşan ve Türkiye’de de gerçekleşen bu uygulamalar sayesinde, bir taraftan sendikaların işverenlere bağımlılığı artmış, diğer taraftan ise sendikalar ile üyeler arasındaki sınıfsal bağ ortadan kaldırılmıştır. Böylece, sendikaların kasaları dolarken, mücadele istekleri ve kabiliyetleri azalmıştır. 1970’ler sonrasında yeni liberal politikalar karşısında sendikaların etkisiz kalmasının nedeni de esas olarak bu tuzağa düşmeleridir.
Kaynaktan kesme (check off) 4688 sayılı Yasa’nın çıktığı 2001 yılından bu yana uygulanmaktadır. Ve o tarihten bu yana kamu emekçi hareketindeki zayıflamada önemli etkisi olmuştur. Sendika aidatlarının işveren tarafından ödenmesi ile bu hareketin bütünüyle ortadan kaldırılması hedeflenmektedir.
Müzakere masasında bu tuzağa hayır diyen KESK, bu uygulamanın yasalaşması sürecinde birkaç küçük girişim dışında ciddi bir karşı çıkışta bulunmamıştır. Bu bakımdan da durumu kabullenmiş izlenimi vermektedir. Oysa, sendikaların gelirlerinin işveren tarafından karşılanması, doğrudan KESK’i işlevsizleştirerek ortadan kaldırma girişimidir ve karşı çıkılmadığı takdirde maalesef bu girişim başarıya ulaşacaktır.
Eminim ki KESK üye ve yöneticilerinin çok önemli bir bölümü, geliri işverenden alınan rüşvetle sağlanan bir sendikanın üyesi olmayı ve “ne yapalım yasa böyle çıktı, bari kasamız dolsun” anlayışını kabul edemez. O halde, en hızlı ve en etkin biçimde KESK’i bu tuzaktan kurtarmak için harekete geçilmesi ve aidatın kaynaktan kesme yerine elden ödenmesi de dahil olmak üzere bir takım alternatifler üzerinde düşünülmesi gerekir.
e-posta:
ozmuftuoglu@gmail.com
Başa dön
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
Genç işsizler ve gençlik örgütleri
Bir kamu kurumu olan belediyeler, “vatandaşın dertlerine çare bulmak” iddiasıyla “beyaz masa” adında bir organizasyon oluşturuyorlar.
Çeşitli konularda çaresiz kalan yoksul emekçiler, “son bir umut” olarak bu “masalar”a başvuruyorlar. Masalara en çok başvuranlar ise, iş bulamayanlar. Yani iş bulamayan pek çok kişi, “beyaz masa”yı son bir çare olarak görüyor.
“Beyaz Masa”lar, belediye yönetimini kazanan siyasi mihraklar tarafından bir “siyasi yatırım masası” olarak görülüyor; bu yüzden de başvuru yapanlara oyalayıcı, sonu hiçbir zaman gelmeyecek yol ve yöntemler öneriliyor ve vatandaş, “boş çevrilmemiş” oluyor. Ama pek çok başvurucu, ya bürokrasinin labirentlerinde kayboluyor ya da patronların “beyaz masa”yla danışıklı ayak oyunlarından bıkıp “kaderine teslim” oluyor.
Ama bu yazının konusu sermaye partilerinin “beyaz masa oyunu” değil. Burada tartışma konumuz; “beyaz masa”dan yönledirilip kendilerine “iş bulunan” işçilerle ilgili. Çünkü İstanbul-Büyükçekmece-Kıraç Belediyesi’nin “beyaz masası” yönlendiriciliğinde bir tekstil fabrikasında iş bulan işçiler; ücretsiz ve sigortasız çalışmaya zorlandığı gibi, aynı zamanda da, “Eğer işten çıkarsanız bir daha hiçbir fabrikada size iş verdirmeyiz” diye de tehdit edilmektedir.
22 Mart 2006 tarihli Evrensel’de yer alan haber, aslında Türkiye’nin her yanında genç işsizlerin (işçilerin) hangi koşullarda çalışmaya zorlandığının bir göstergesi mahiyetinde ve bu yüzden de haber bir “Kıraç haberi” olmaktan çıkıp; genç işsizlerin trajedisini yansıtan bir özellik kazanıyor. Belki Kıraç’taki haberin bir diğer özelliği de işin içine belediyenin “beyaz masası”nın da karışmış olması ve patronun tehditlerine ve işçileri oyalamasına çanak tutan bir tutum takınmasıdır. Patron hem sigortasız işçi çalıştırıyor, hem ücret ödemiyor hem de işçinin işten ayrılmaması için tehdit ediyor.
Olup biten, şu günlerde Fransa’da gençliği ayağa kaldıran yasanın tam tersi gibi görünüyor. Orada genç işçilerin işten atılmasını kolaylaştıran yasaya karşı gençler ayaklanıyorlar. Bizde ise; zaten işten atmada, hatta ücret ödememede bir sorun olmadığı için olacak; bu yönde patronların bir adımı yok ama; “Eğer işten ayrılırsan bir daha başka bir fabrikada çalışamazsın” tehdidi yapılmaktadır. Yani burada madolyonun öteki yüzü görünüyor. İşçinin artık; sigortasız ve belirli bir zamanda, belirli bir ücret talebi olmadan çalışması isteniyor. Patronun dayattığı koşullarda çalışmayanlar ise bölgede “bir daha iş verilmemekle” tehdit ediliyor.
Eğer bu şartlar kabul edilirse, patronlar herkese iş verebilirler; böylece işsizlik de iyice azalır!
Örnekler çoğaltılabilir ve bu konuda işsiz başına birkaç bu türden hikaye vardır. Ama bu hikayelerin sayısının artmamasının da bir tek yolu vardır: Mücadele, özellikle de işsizliğe karşı mücadelenin bir istatistik ve hükümetlerin, patronların kâr oyunu olmakta çıkarılıp işçilerin, emekçilerin bir talebi olarak gündeme alınması! Özellikle de gençlik mücadelesinin bugün en önemli yanlarından birisinin genç işsizlerin (işçilerin) ve geleceğin işçileri olacak olan öğrencilerin, işsizliğe karşı mücadeleye çekilmesidir. Fransa’da olanlarla Kıraç Belediye’sinin “sponsorluğunda” Kıraçlı patronunun yaptıkları, eğer gençliğin işsizliğe karşı mücadelesine biraz olsun dikkat çeker, bu konuda gençlik örgütlerinin sorunu ele almasında adımlar atılmasına vesile yaratırsa bir işe yaramış olacaktır.
Son gelen haberler Fransa’da hükümetin geri adım atacağı doğrultusundadır. Hükümete geri adım attıranın mücadele, sadece milyonlarca gencin mücadelesi olduğunu görmek gerekir. Eğer sorun sendikal bürokrasi ile hükümet arasındaki bir “al-ver sorunu” olarak kalsaydı, yasa çoktan işlemeye başlardı.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Pata küte!
Son günlerde ülkenin politik yaşamınına damgasını vuran olay Şemdinli İddianamesi oldu. İddianamenin yayınlanmasından kısa bir süre sonra Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün bazı açıklamaları olmuştu. Daha sonra Atatürk’ün Kara Harp Okulu’na girişinin 107. yıldönümü dolayısıyla düzenlenen törende, bir gazeteci Özkök’e “daha sert bir açıklama beklendiğine” ilişkin bir soru yöneltmişti. Özkök’ün bu soruya yanıtı ise şöyle olmuştu; : “İlle de pata küte mi yapmak lazım? Türkiye birinci sınıf bir devlettir. Biz masaya aklımızı koyarız, yumruk değil, beynimizle vuruyoruz.” Bu açıklama büyük basında genel olarak ılımlılığın, hukuka ve demokrasiye saygının bir işareti olarak yorumlandı.
Bu açıklamadan birkaç gün sonra ise Genelkurmay Başkanlığı’nın Şemdinli İddianamesi ile ilgili çok iyi bilinen “açıklaması” geldi. Aslında buna açıklama demek oldukça hafif kaçıyor. Genelkurmay’ın açıklaması devletin radyo ve televizyonlarından, geçmişteki sıkıyönetim ve darbe günlerini hatırlatan bir biçimde ülkeye duyuruldu. Hani falan bölgenin sıkıyönetim komutanlığının bilmem kaç No’lu bildirisi diye başlayan haberler olurdu ya, işte öyle. Ama bu kez okunan bildiriden epeyce daha fazla bir şeydi, adeta bir muhtıra gibi duyuruldu.
Genelkurmay açıklaması öz olarak Orgeneral Büyükanıt hakkında hiçbir işlem yapılmayacağını bildiriyor, savcıyı suçluyor, biraz daha ileri giderek savcı hakkında karar veriyordu. Açıkçası “yargıya intikal etmiş” bir konuda, yargı sürecinin sonucu beklenmeden peşin bir karar veriliyor, iddialar reddediliyor, iddiayı gündeme getiren makam suçlanıyordu. Bununla da kalınmıyor, yorumlandığında “hükümetten savcı konusunda somut adımlar atmasını” isteme anlamına gelecek ifadelere de yer veriliyordu. Zaten sinmiş olan Hükümetin buna yanıtı ise “biz zaten bu süreci başlattık” oldu.
Şimdi ortada bir “pata küte”nin olmadığını, ülkede “birinci sınıf bir devlet” olduğunu düşünebilir miyiz? Kendimizi bir yana bırakalım, bazı burjuva liberal çevreler bile bunun hukuka kaba bir müdahale olduğunu ileri sürüyorlar ve bunlardan bazıları durumu “hukuk darbesi” olarak adlandırıyor. Ortada çok ciddi bir durumun olduğu kesin. Ama gösterilen tepkilerin genel olarak bu durumun ciddiyetine denk düşen tepkiler olduğunu söylemek de olanaklı değil. Ortada çok ciddi bir demokrasi ve hukuk sorunu var ve bu sorun aynı zamanda ülkenin en temel sorunlarından birisi.
Bir tarafta kendisini her türlü hukuk kuralının üstünde gören, devlet benim, yaptığım her şeye göz yumulmalı diyen bir anlayış, diğer tarafta buna boyun eğen, özür dileyen bir yönetim anlayışı. Diğer tarafta ise ortalıkta “vatandaşa bir nevi hizmetimiz olsun” anlayışıyla dolaşan Ali desidero özentisi bir muhalefet lideri! Ortada “üçü bir yerde” denilecek bir durum bulunuyor. Bu anlayış ve yaklaşımların egemen olduğu bir yerde demokrasinin varlığından, hukukun üstünlüğünden söz edilebilir mi? Dahası bu üçünün karşı karşıya gelmesinden ve çekişmesinden ortaya demokrasi çıkar mı?
Çıkmadığını ve çıkmayacağını aslında ülkenin bütün bir tarihi ispat ediyor. O zaman, durum böyleyse ne yapmak gerekiyor sorusu doğal olarak gündeme geliyor. Aslında bu sorunun kestirme ve problemi hemen çözecek bir yanıtı bulunmuyor. Ama kesin olan bir şey var ki, o da şu; ülkenin diğer temel sorunları gibi -bağımsızlık, kürt sorununun çözümü vb- demokrasi sorununun çözümü de - bu sorunlar doğrudan biribirine bağlı sorunlardır- yönetenlere değil, yönetilenlere kalmış bir sorundur.
Bu demektir ki, geniş halk yığınları ülkenin kaderine el koymaya yönelmeden, bu konuda girişkenlik ve inisiyatif göstermeden bu sorunların çözülmesi olanaklı değildir. Ülke halkı, laik, anti-laik kutuplaşmasının sahte ve ülkenin temel sorunlarının üstünü örten bir kutuplaşma olduğunu, her geçen gün kendi deneyimleri ile öğrenmektedir. Din ve vicdan özgürlüğü temelinde laikliği savunmak, demokrasi ve bağımsızlık için mücadele etmek, ama bu mücadele de bugün tepede çekişmekte olan kliklerden kendisini ayıran bağımsız bir yol izlemeyi başarmak. Bu zorlu bir iş! Ama geniş halk yığınları bu zorlu işin üstesinden gelecek çözümü de ellerinde tutuyorlar. Çözüm, somut talepler için girişilen mücadeleleri güçlendirmekte, bu mücadeleyi temel politik taleplerin elde edilmesine doğru genişletmekte yatıyor. Yığınlar bütün bu toz bulutu arasında bu tecrübeyi ediniyor, öğreniyor ve ilerliyor.
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Semdinli çetesini gizlemek
Genelkurmay Başkanlığı’nın Yaşar Büyükanıt hakkında kovuşturmaya izin vermeme kararı da, Şemdinli iddianamesi kadar ilginçti. Arkadaşımız Fatih Polat, Genelkurmay’ın açıklamasındaki çelişkileri gözler önüne serdi. Genelkurmay’ın, iddianamede eleştirdiği hususlar, eleştiri metninde de (Genelkurmay’ın kararı ve açıklamasında) bulunuyordu. Polat’ın saptamalarına katılmamak mümkün değil. Bu nedenle, tekrar yapmamak için Polat’ın yazısını hatırlatmatla yetiniyorum. Genelkurmay’ın kararını tahlil eden hukukçular, usulen kararın yanlış ve yasaya aykırı olduğuna ve Genelkurmay’ın, yani idari amirin kendini hakim yerine koyduğuna dikkat çektiler.
Hukuk tartışmaları bitmez.
Şemdinli davası, konuyu hukuki yönüyle ele aldığınızda; onlarca panel, seminer ve bilimsel toplantıda ele alınıp konuşulabilir ve yüzlerce sayfalık onlarca kitap yazılabilir. Yine de söylenecekler ve yazılacaklar tükenmez.
İşin esası ise siyasidir. Hukuk, esasın cilasıdır. Eylemin törenselleştirilişi, süslenmesidir.
Çoğu zaman, iktidarları, kendilerini meşru kılmaya yarayan hukuklarına uymadıkları için eleştirirken ve hukuka uymalarını isterken, aslında hukuklarının da siyasi eylemlerini gizlemeye, kamufle etmeye yetmediğini vurgulamaya çalışırız. Politikaları halka karşıdır, gericidir ve hukuk bu politikaları gizleyememektedir. Örtünün, her tarafında yırtıklar vardır, halk düşmanı politikaların çirkin teni yırtıklardan dışarı taşmaktadır.
Medyanın dezenformasyon çalışmaları ve hukukun bıktırıcı tartışmaları ile Şemdinli’de bilmem kaçıncı kez yeniden ortaya çıkan kontrgerilla örgütlenmesi ve eylemi yine örtbas edilmeye, unutturulmaya çalışılıyor. Susurluk Olayı’nda uygulanan “üzerini örtme” operasyonu Şemdinli’de de uygulanmak isteniyor. Binlerce faili meçhul cinayet ve olayın faillerinin ortaya çıkarılıp yargılanmasının önüne geçilmek isteniyor.
Daha on gün önce yeniden hatırladık. 16 Mart 1978’de öldürülen yedi gencin katilleri aradan yirmi yedi yıl geçmesine rağmen neden yakalanmadı? 1 Mayıs 1977’de otuz kusür işçiyi öldürenler de öyle. Susurluk Olayı ile çok sayıda delil ortaya saçıldı. Onbir köylünün cesetleri katillerini de deşifre etti. Şemdinli’de katiller suçüstü yakalandı.
Faili meçhul cinayetlerin ve eylemlerin failleri meçhul değil. Failler polisiye romanlardaki katiller kadar becerikli değil. İsteyen kolayca onları yakalayabilir.
Katillerin yakalanmasını ve cezalandırılmasını istiyoruz. Katillerin yüzünün seçildiği, suçüstü yakalandığı ve delillere ulaşıldığı durumlarda perdeye konan oyunlardan usandık.
Artık, “Biz katilleri istiyoruz” dediğimizde, “Ama şeriat tehlikesi var, bölücüler ülkemizi bölmek istiyor” cevapları almak istemiyoruz.
Katilleri istiyoruz. Katilleri ve onların patronlarını. Kim olurlarsa olsunlar.
e-posta:
ktsurek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Polatlarınız hayırlı olsun!
Tepedeki koltuklara kurulmuş efendiler günde beş vakit, mutlu, mesut ve bahtiyar bir toplum tablosu çiziyorlardı!
Kanıt olarak da, çok miktarda geldiği söylenen yabancı sermayeyi...
Yükselen borsa endekslerini gösteriyorlardı!
Ama o sırada, ilköğretim çağında çocuklar uyuşturucuya bulanıyor...
Okula, çakı, bıçak, tabanca..
Silahlanarak gidiyorlar...
Birbirlerini vuruyorlardı!
Elbette istatiksel bir sonuç değildi.
Ama maden yükselen borsa endekslerini her derde deva, mutluluk, refah ve bahtiyarlığa kanıt olarak ileri sürüyorlardı...
Adama sorarlardı:
Ey, imanı, itikadı yüksek rahman abiler;
Yükselen borsa endeksleri ile...
Düşen uyuşturucu yaşı ve çocukların birbirlerini vurmaya başlaması arasında orantısal bir bağ var mıydı?
Ekonomi sayfalarında...
Brifinglerde yükselen grafik eğrileri çizdiniz.
Gerçi o tablolarda düşen uyuşturucu yaşına...
İlköğretim çağındaki çocukların birbirlerini vurmasına hiç yer vermediniz!
Kimbilir, birbirini vuran çocuklar...
Çocukları akşama sağ salim eve dönecek mi?..
Uyuşturucuya, hapa, çetelere bulaşmadan büyüyecek mi, diye kara kara düşünen anne babalar...
“Mutlu, bahtiyar Türkiye’nin gurur dolu” göstergesiydi de, milleti bilgilendirmediniz!
***
Polatlardan, Mematilerden, örnek mafyadan...
Telle insan boğazlayıp, hapislerden “vatan kahramanı” diye kaçırılan tetikçi takımından...
Yetmeyip, bölgesel sorunlara el atıp “onur kurtaran” kahramanlardan geldik işte bugüne...
Elbette bir televizyon dizisi...
Beş para etmez bir film katakullisi tek sebep değildi erişilmesinde bugünlere...
Ama şu da gerçek ki, mafyacı katilleri, haraç çetelerini “vatan kahramanı” diye koydunuz çocuklarının önüne!
Ve şimdi her mahalle başında...
Sokak arasında...
Okul koridorlarında “çeteler” varsa..
Egemenlik, parsayı kapma, mekan tutma, “konsey” kavgası yapıyor...
Ve çocuklar birbirlerini vuruyorsa...
Başka bir şeyden değil...
Toplumsal bir güç olmanın ve kahramanlaşmanın yolunun “Polat, Memati olmaktan geçtiğini” düşündüğü...
Öyle öğretildiği içindir!
Kutlarız; imanlı, imansız beyler!
“Vatan kahramanlığını” tetikçiliğe, serseriliğe, okul önü, sokakbaşı çeteciliğine indirgeyen efendiler!
Gününüz borsa grafikleri, yükselen endekslerle dolsun.
Kutlarız! Çocuk Polatlarınız hayırlı olsun!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
LİMAN ARKASI
..........
Fahri Bozbaş
Nevruz ve yaşlılar haftası
Nevruz, bir hafta öncesinden başlayarak, değişik bölgelerde şenliklerle kutlandı. Özünde, doğadaki değişimin, yani, kış mevsiminden ilkbahara geçişin sembolü olan nevruz, ülkemizde güneş parlaklığının daha çok yansıması ve hava ısısının yükselmesi ile; yeni mevsimin meyve ağaçlarının çiçeklenmesi, kestane ağaçlarının yapraklarını sürmesi, kuytularda mor menekşelerin boy vermesi ve bu değişimi benliklerinde hisseden binlerce insanın alanları doldurup, omuz omuza halaylar çekip, ateş üzerinden atlayarak yaşamsal olarak değişim taleplerini bir kez daha dile getirmesiyle gösterdi.
Mitolojik olarak binlerce yıllık bir geleneğin devamı olan nevruzun, ülkemizin birçok bölgesinde coşkuyla kutlandığı günlerde, Zonguldak’ta 18-24 Mart’ta Yaşlılar Haftası etkinliklerine katılarak; Rıfat Ilgaz’ın
“Yüzyılımı dörde böldüm
Yazı gitti güzü gitti
Karlı tipili kışı gitti
Yemyeşil bir bahar kaldı”
dizelerindeki yemyeşil baharı sürmek için yaşama sarılan amcalar, teyzeler, dedeler, ninelerle beraber oldum.
Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’ne bağlı Karadeniz Ereğli İzmirlioğlu Huzurevi Müdürlüğü’nün hazırladığı, “Güzellikleri görme yeteneğini kaybetmeyenler asla yaşlanmazlar” sözünün de yer aldığı davetiye ile, program kapsamında ilk gün, Zonguldak valisinin eşi Nevhilal Erkmen’in açılışını yaptığı fotoğraf sergisini gezdim. Tekel Sergi Salonu’nun dört duvarına asılı fotoğraflardaki yaşlılardan bazıları ile kendi fotoğraflarının önünde sohbet ettim.
Sakarya Hendekli, Bekir Çoban, solunum rahatsızlığına rağmen heyecanla, huzurevinin küçük bahçesinde toprakla uğraşını, kendi yaptığı kümeste beslediği kaz ve tavukları anlattı.
Geçirdiği trafik kazasından sonra, üzücü bir söz duyduğunda bile gözyaşlarını tutamayan Özdemir Akşin ile hüzün dolu bakışlı fotoğrafının önünde geçmiş yılları konuştuk.
N. Fazıl Kısakürek’in amca torunu olan Reşit Kısakürek ile, izlemiş olduğu oyunlarımız üzerine ve amatör tiyatronun varlığını nasıl sürdürebileceği konusunda söz ettik.
Daha önce tiyatro gösterisi yapmak için gittiğimde, huzurevinde tanıştığım yaşlıları, fotoğraflarda göstererek Müdire Zeynep Hanım’dan anekdotlar aldım.
63 bestesi olan akordeon üstadı Çerkes Tahir Jane, “Haydi Kapkaç’ı çal da oynayalım” diyen Perşembeli Nesife Turan, olumsuz bir olayda “Beni buraya kaymakam getirdi” diyerek tepki gösteren “kaymakamın Eminesi”, Emine Erdem, fıtık ameliyatı olan ve gözündeki rahatsızlığı da giderek artan, fakat sigarasını dudağından düşürmeyen okey profesörü Ömer Yakıcıoğlu, Pamuk Anne, huzurevinin yapılması için arsasını bağışlayan İbrahim İzmirlioğlu, Atatürk’ün akrabası, iki yıl önce vefat eden ressam Adnan Ataoğlu; fotoğraf çerçevelerinden çıkıp, sergi salonunda bizimle çikolata yiyip, sohbet ettiler...
Fotoğrafların arasında çerçeveli bir de şiir vardı. Zeynep hanımın yazdığı şiir, huzurevinde kalan bir yaşlının çocuğuna olan özlemini ifade ediyordu;
“Yolunu gözlüyorum yavrum
Sesini duymak, sana dokunmak
Koklamak, koklamak.
..........
Keşke doğduğun evde olabilseydim.
Keşke aynı sofrada seninle
Keşke dokunabilecek kadar yakın
Çağırdığımda gelebilecek kadar uzağında olabilseydim
YAVRUM. “
Gezi, söyleşi, yemek, müzik ve kokteylle devam eden program içinde, huzurevi yaşlıları ile Devrek Sürekli Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi ziyaretine de katıldım.
Çoğunluğu kendi ihtiyacını karşılayamayan yaşlılara bakımevinin koridorunda, tiyatro grubumuzun gençleri ile müzikli bir oyun sahneledik. Oyunun müzikli bölümlerinde, yaşlıların bazılarının yattıkları yatakta, oturdukları sandalyede elle ritim tutarak şarkılara eşlik etmesi, dışarıdaki bahar havasının kısa süre de olsa içeriye yansıması gibiydi.
Devrek’ten dönüş yolculuğunda gruptaki gençlere, dört yıl önce resen emekli edildiğimde, maaşımın bağlanması için SSK’da işlemlerimi yaptırırken, bayan memurun “Sen git, baban gelsin” dediği anekdotu anlattım. Emekli edilirken evraklarımın üzerine her ne kadar “yaşlılık” kaşesi vurulsa da, Ilgaz gibi yüzyılımı böldüğümü, fakat ikiye böldüğümü; yaz, güz ve kışın gittiğini, yemyeşil bir baharın kaldığını söyledim.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net