www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



nevruzun newrozun renkleri
Demeter; dünyamızda insanlarla iç içe yaşayan ve Olimpos tanrılar ülkesine küskün bir tanrıçaydı. O yüzden toprak ve tohum konusunda bütün bildiklerini emekçi halka cömertçe aktarıyordu.

Sahneden Kıbrıs’a bakış
Tiyatro Simurg yeni oyununda Kıbrıs üzerine düşündürüyor. Mehmet Esatoğlu’nun yazıp yönettiği oyun kara güldürü niteliğini oyun boyunca seyirciye yansıtıyor

Savaşa Karşı Filmler Festivali başladı
Emperyalizme ve Savaşa Karşı Küresel Kısa Film Festivali dün başladı. Festival 26 Mart’ta son bulacak.


nevruzun newrozun renkleri
Müge Tuzcuoğlu - Serpil İlgün - Mustafa Kara
Antikçağ’da bayramlar
Yaşar Atan
Antikçağda insanlar bayramlara ve oyunlara çok düşkündüler. Yılın yüz gününden fazlası Greklerde bayram olarak kutlanıyordu. Takvimdeki ayların çoğu, o ay içinde kutlanan bir bayramın adını taşıyordu. Aynı gelenek, ufak tefek eğişimlerle Romalılar çağında da sürüp gitti.
Gerçekte bayramlar, insanların tanrılarına bir çeşit tapınmasıydı. Ve her tanrı adına düzenlendiği gibi bazı kahramanlar adına da düzenen bayramlar vardı... Gene kutlanma süreleri değişik olan bayramların bazıları yalnızca bir sitede kutlanırken, bazıları da bölgesel olarak birçok sitede aynı anda kutlanıyordu. Ülke genelinde kutlanan bayramlar da vardı. Bayram kutlamalarının ardından sportif ve sanatsal etkinliklerle ilgili yarışmalar, şölenler düzenlenirdi... Genellikle bayram; rengârenk giyinmiş bir alayın kentin sokaklarında yürüyüşe geçmesiyle başlardı. Bu alay, belirli toplumsal kesimleri temsil eden üç-beş kişilik kümelerden oluşurdu. Bu rengârenk alaya giderek bütün kent halkı da katılırdı. Kalabalıklar; ellerindeki ateşli meşalelerle, şarkılarla, tahtadan heykeliyle söz konusu tanrının tapınağında buluşup toplanırlardı... Tapınağın sunağında tanrı adına koç, dana cinsinden hayvanlar kurban edildiği gibi, bazı sitelerde insandan sayılmayan köleler ve yasalarca cezalandırılmış insanlar da kurban edilirdi... Daha sonra şarkılar, oyunlar eşliğinde yemekli şaraplı şölenler düzenlenir, bunlara spor karşılaşmaları ve kültürel etkinlikler izlerdi. Ozanlar bu şölenlerde şiirlerini ve bildikleri destanları okurlardı. Haliyle derece alan yarışmacılara, bayramını kutladıkları tanrının özelliğini simgeleyen armağanlar sunulurdu. Ne var ki Grekler çağında hiçbir sitede savaş tanrısı Ares adın bir bayram ya da şölen düzenlenmezdi. Zaten tapınağı bile olmayan bu tanrıyı, Olimposlu tanrılar da sevmezdi... O savaş alanlarının iğrenç tanrısıydı...
En coşkulu bayramlar; şarabın, üzüm bağlarının ve yaşama sevincinin tanrısı Diyonisos, buğday tanrıçası Demeter, sanat tanrısı Apollon ve güzellik tanrıçası Afrodit adına düzenlenen bayramlardı. Tabii demircilerin ve ateşin tanrısı Hefaystos’u ve kadın emekçilerin tanrıçası Atena ‘yı da bu arada özellikle anmak gerek. Çünkü Atena; kendi adını taşıyan kenti korumanın dışında, zanaatçıları ve dokumacı kadın emekçileri de kollayıp eğitiyordu. Ve Hefaystos da, büyük körüklü fırınların ateşlerinde eritip evcilleştirdiği madenleri çekiciyle örs üstünde şekillendirip insanların kullanımına sunan zanaatçıların tanrısıydı... Atina’da ateş tanrısı Hefaystos ve Atena adına düzenlenen bu işçi bayramı geleneği, halen günümüzde de sürüp gitmektedir...
Her yılın 14 Haziran’ında, kentin koruyucusu Baştanrı Zeus adına, “Bufonya denen bir bayram düzenleniyordu Atina’da. Zeus’un tapınağına o yılın hasadından buğday ve arpa getirilip sunak taşının üstüne konuyordu. Ayrıca oraya getirilen üç sığırdan hangisi ilk kez bu yemleri yemeye kalkarsa o sığır hemen kurban ediliyordu. Eti kızartılıp yeniyor, derisine de saman doldurulup sığır yeniden canlandırılıyordu. Sonra da oralara tohumluk buğday saçılıp bu içi saman dolgulu sığır çifte koşuluyordu... Böylece gelecek yılki üretimin önü açılmış oluyordu.
Antesteri denen ve şarap tanrısı Diyonisos adına kutlanan bayram, kışın bitimi demek olan 11-13 Şubat günlerinde, üç gün süresince kutlanırdı. Birinci günü tapınağın avlusundaki yurttaşlar, Diyonisos adına birbirlerine şarap sunar, yer içerlerdi...
İkinci günü de şarap içme yarışları düzünlenirdi. Kentin sokaklarında Diyonisos’un heykeli dolaştırılır ve tanrı geceyi, o kentin en yüksek yargıcının evinde geçirirdi... Üçüncü gün ise, ölüleri onurlandırma günü olarak kutlanırdı. O gün her ev; mutfağında olan yiyeceklerle bir tencere yemek yapar, kapının önüne bırakırdı. Ölülerin gelip yemesi için!.. Zaten o gün herkes evine gizlenir; kapılarını pencerelerini sıkı sıkıya kapatırdı. Gene bu ölülerin tanrılara zarar vermemeleri ya da onları sırtlanıp götürmemeleri için hem tanrıları, hem de tapınakların dış duvarlarını sağlam halatlarla sarıp iyice bağlarlardı...
Haliyle buğdayın ve toprağın tanrıçası Demeter adına da çok coşkulu şölenler düzenlenirdi. Çünkü Demeter; dünyamızda insanlarla iç içe yaşayan ve Olimpos tanrılar ülkesine küskün bir tanrıçaydı. O yüzden toprak ve tohum konusunda bütün bildiklerini emekçi halka cömertçe aktarıyordu. Demeter, dünyamızdaki pek çok insan gibi, çok zaman aç da susuz da yaşadığından, açlık sonrası ekmeğin ağızda verdiği tadı hiç unutmuyordu!
Üstelik buğdayın nice alın teri ve el emeğinin karşılığı olduğunu da biliyordu. Sabanı tutan ellerin ve buğdayı döven kol ve bacakların yorgunluğunu o da duyup yaşamıştı. O yüzden buğdayın bütün kahrını çeken toprak emekçilerinin tarlalarını bolluğa ve berekete boğardı...
Sonra da önerdiği adil bölüşüm yasalarıyla kırsal üretim alanlarında barışa kol kanat gererdi. Tarlaların sürülme ve tohumun toprakta ürüne, ağaçlarda meyvelere dönüşme süreçlerinde tanrıça Demeter, hep köylülerin yanında olurdu.
İşte bu yüzden kır emekçileri; ürünlerinin hasadından sonra tanrıça Demeter adına, oyunlu ezgili ve şiirli şölenler düzenlerlerdi. Hasadı ve barışı kutlayan üreticiler ve ozanlar; bol bol tanrı Diyonisos’un yeni kurulan şarabından içerler; bu iki tanrıyı bir arada kutsarlardı...

Nevruz, Nevruz macunu ve Nevruziye
Sennur Sezer
İstanbul, bir imparatorluğun başkenti olmanın bütün ilişkilerinin ve çelişkilerinin barınağıdır. Bundan yarım yüzyıl önce, Mart 9’u da denilen Nevruz’da kahvaltı sofralarında, annelerimiz (ki hepsi iki üç göbek İstanbulluydular)”uğurdur, gerektir, gelenektir” gibi birbirine benzemez nedenlerle, adı ‘s’ harfiyle başlayan yiyecekler bulundurmaya çalışırdı: Simit, susam, süt, sucuk... Sonraları bunun bir İran geleneği olduğunu öğrendik. Sofrada Farsça adı s harfiyle başlayan şeyler bulunması gerekirmiş. Bunlar Türkçe adı s ile başlamayan balık, yeşillik, iğde, adı Türkçe’de de s ile başlayan ama sofrada bulunması akla hemen gelmeyecek sumak, sümbül gibi şeylermiş. Ayrıca yılın iyi geçmesi için aydınlık / ışıklı eşyalardan gümüş, ayna (daha iyisi galiba gümüş ayna) bulundurulurmuş.
Tarihle, edebiyatla biraz derin ilişkilere kalkışınca akla gelmeyecek bir durumla karşılaştım. İran’la bir türlü yıldızı barışmayan Osmanlı Sarayı, kökü Zerdüştlükte olan Nevruz’a önem veriyor, bayram sayıyor, bu bayramı kutlayan şiirlere para ödülü (caize) veriyordu. (Oysa kimi tanıklıklara göre öteki bayram kutlamaları cübbe vb. ile geçiştiriliyordu). Bu şiirlere nevruziyye deniyordu, bu adı taşıyan bir de macun varmış. Ben de Osmanlı geleneklerine göre “Nevruz”u araştırdım. Kaynaklarım: Osmanlı Tarih Deyimleri, Terimleri Sözlüğü (Mehmet Zeki Pakalın), Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü (İskender Pala), Meydan Larousse 9. Cilt ve Atilla Özkırımlı’nın Ansiklopedik Türk Edebiyatı Tarihi. İşte bu kaynaklara göre Osmanlı Sarayı’nın Nevruz’u...
Nevruz sözcüğü Farsça nev (yeni) ve ruz (gün) sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelmiş olup”yeni gün” anlamına gelmektedir. İlkbaharın ilk günü sayılan Nevruz (eski takvimle Mart ayının 9., bugünkü takvimle 22 Mart) Zerdüşt dininde evrenin yaratıldığı gündür. Eski İran takvimine göre de yılın ilk günüdür ve bayramdır. Bu gün güneş Koç Burcu’na girer. Bu gelenek Peygamber’in son haccının son günü yaptığı konuşma 8 Mart’ta son buluşu, o yıl bayramın 9 Mart’a rastlamasıyla İslamıyet’te de kutsal sayılmıştır. Peygamber’in Hac dönüşü Hz. Ali’nin önderliği ile söylediği sözler yüzünden de, onu sevenlerce bayram sayılmıştır. Güneşin Koç Burcu’na girdiği ilkbaharın başlangıcı sayılan bir gündür. Bu bayram günü İranlılar “heft sin /yedi s” adını verdikleri bir tatlı yaparlarmış. Bu tatlı Osmanlılara da bir ilaç özelliği taşıdığı inancıyla, macun adıyla geçmiş. Nevruziyye adını taşıyan bu tatlı/macunda bulunan maddeler: Sebze (yeşillik), sumak, sümbül, semek (balık), sirke, sir (sarımsak), senced (iğde). Osmanlı Sarayı’nda bu macunu hekimbaşılar yapar (daha doğrusu hazırlatır), bu macunu bahar armağanı olarak padişaha ve öteki devletlilere sunduğunda ödüllendirilirmiş.
Zamanla nevruziyye macunu adını taşıyan macun çeşitlenmiş. Çeşitli baharatların çeşitli bitkilere katılmasıyla hazırlanmaya başlamış. Sarayda bu güzel kokulu, kırmızı renkli macunun, koca kazanlarla hazırlandığı gece “ot gecesi” adıyla anılır, sabaha kadar çeşitli eğlenceler yapılırmış. Elbet böylece ateşe bakacak kazanı karıştıracak kişilerin de uyumaması sağlanırmış. Nevruziyye macununun, içindeki maddelere göre kalp hastalıklarından hazımsızlığa çeşitli hastalıklara iyi geldiğine inanılırdı.
Nevruziye macunu kapaklı özel kaselere konur, kaseye güneşin Koç Burcu’na hangi saat, hangi dakika ve hangi saniyede gireceğinin, macunda bulunan maddelerle kullanış biçiminin yazılı olduğu kağıtlar iliştirilirmiş. Bu kağıtlar nevruziyye kulağı adını taşırmış. Nevruziyye ve yapımı saray dışına da taşmış, eczacılar yapar olmuş. Kayıtlara göre eskiden 41 türlü baharatla (bu kırk bir çeşit madde içerisinde; karanfil, yeni bahar, zencefil, kalanga (zulumba), kara biber, kırem tartar, kişniş, havlican, kebabiye, hindistan cevizi, anason, hıyar-ı şenbih, sakız, zahferan, tarçın, udü’l-kahr, çöp-i çin, hardal, mirr-i sâfî, iksir, çivid, meyan balı, kalem-i bârid, tiryak, sarı halile, râziyâne, kimyon, zerdecav, tarçın çiçeği, hindistan çiçeği, çörek otu, dâr-i fülfül, râvend, limon tuzu, kakule, sinameki, vanilya, portakal kabuğu, topalak kökü ve şekerir yer aldığı söylenir) yapılan macunlar son dönemlerde ‘lahuk’ denilen, akide kıvamına gelmemiş şekerli, az koyuca şuruba karanfil, kakule, anber, gülyağı, misk benzeri cinsel duyguları artırıcı/güçlendirici maddelerin katılmasıyla yapılır, yine kapaklı özel kaselerde üstlerinde tarifleriyle isteklilerine sunulur olmuş. (Naşid Baylav’ın Eczacılık Tarihi’nde bu kaselerin de, “nevruziyye kulağı” adı verilen üçgen kağıtlarında fotoğrafları vardır. )
Bugün Nevruz ile ilişkisi unutulmuş olsa da Manisa’da dağıtılan Mesir Macunu geleneği, şehzade sarayında hekimbaşının yaptığı ilacın, halka dağıtılmasından kaynaklanmaktadır.
Kimi yorumculara göre, Nevruz Osmanlılarda bugünün tüketim toplumu bayyramları geleneklerini taşımış, Nevruz’dan önceki üç cuma günü de kuru yemiş bayramı olarak kutlanmıştır. Baharla çıkacak taze meyveler yüzünden kuru yemişin bunu satan esnafın elinde kalmamasının hedeflenişinin tarihi epey eski olmalı. Şairler Nevruz için kasideler yazmışlar, bu şiirlerde Nevruz’u bir mutluluk günü olarak anlatmışlardır. Ancak bu şiirlerin dili günümüz için ağırdır. Ahmed Paşa’nın “Ey yıldız bilimcisi, güzelimin yanağıyla saçını görünce Nevruz Bayramı’na bulaşmış en uzun geceyi görürsün” (Ey müneccim ruh u zülfün göricek dilberimin/Iyd-i nevrûza bulaşmış şeb-i yelda göresin) dizeleri içtendir. Dizeler hem “günün geceye eşitliği bayramı”nı sevgili yanağının güzelliğine yaslanan yılın en uzun gecesince uzun/kara saçlarını anlatışıyla zekicedir. Nef’i bu bayramı içerek kutlamaktan yanadır: ”Erişdi bahâr oldu yine hemdem-i nevruz/Şâd etse nola dilleri câm-ı Cem-i nevruz”.
Sarayın Nevruz’u böyle sürerken halk da kendince kutlamış gün-tün eşitliğini. Nevruz İran geleneğinde nevruz-ı amme (halk nevruzu), nevruz-i sultani olarak ikiye ayrılırmış. Anadolu halkıysa hem bir bahar çiçeğine nevruz adı verir hem de bayramı Sultan Nevruz diye adlandırıp, özel kutlamalar yapar. Bu bayramlarda cemler de vardır, sofralarda. Halkın nevruzlarının şiirini de Pîr Sultan Abdal’dan örnekleyelim:
“Sultan Nevruz günü canlar uyanır
Hal ehli olanlar nura boyanır
Muhib olan bu gün ceme dolanır
Himmeti erince Nevruz Sultan’ın
Âşık olan canlar bu gün gelürler
Sultan Nevruz günü birlik olurlar
Hallâk-ı cihandan ziya olurlar
Himmeti erince Nevruz Sultan’ın”


Başa dön


Sahneden Kıbrıs’a bakış
Tiyatro Simurg iki yıl üzerinde metin ve sahneleme çalışması yaptığı oyunu “Eşekler Adasında İnsanlık Aranıyor”ı önceki akşam Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde sergilemeye başladı.
Ön çalışmalarının 2004 yılında başladığı ve 30 yıllık Kıbrıs sorununu farklı bir açıdan ele alan oyunun metnini ve sahne yönetimini Mehmet Esatoğlu gerçekleştirdi.
Kıbrıs’ı konu alan değişik yazı, belgesel ve anılardan yararlanılarak yazılan oyunun dekorunu Timur Ölkebaş, dans düzenini ise Sibel Koçak yapıyor. Oyunda Hale Üstün, Aynur Diz,Timur Ölkebaş, Bilgesu Ataman, Neslihan Ümmetoğlu, Çağdaş Ataman, Gülyeter Korkmaz ve Mehmet Esatoğlu rol alıyor. Oyun Kıbrıs’ta yaşadıkları bölgede rahatsız edilen eşeklerin, neden insanların Kıbrıs’ı paylaşamadığı üzerine kurulu bir kara güldürü olarak ele alınabilir. Mehmet Esatoğlu, gazetelerde, televizyonlarda ömrümüzün nerdeyse yarım asrını “Kıbrıs” diye bir sorunu dinleyerek geçirdiklerini belirterek, “Üzerine binlerce yazının, yüzlerce kitabın yazıldığı, üç-beş de film ve belgeselin yapıldığı “Kıbrıs” sorununa dönüp baktığımızda bir arpa boyu bile yol alınamadığını görüyoruz. Politika adamlarından, askerlere, bilim insanlarından felsefecilere bir dolu insanın düşüncelerini ortaya koyduğu bu alanda yazılmış tiyatro yapıtının birkaç tane olduğunu görünce birkaç yıl önce kolları sıvadık” diyor.
Kıbrıs ve eşekler
“Eşekler Adasında İnsanlık Aranıyor”, Kıbrıs sorununun emperyalist karaterine değinerek çeşitli ülkeler tarafından ortaya konan politikaların ada halkının barışını engellediğine vurgu yapılıyor.
Esatoğlu, oyunu hazırlama sürecinde bu sorunu incelerken, “Binlerce yıllık geçmişe baktığımızda insanlarının birbirini yok etmelerine değecek ipe sapa gelir tek bir neden bulamadık. Ama bu güzelim dünyada bir soluk bile alamadan geçip gitmiş milyonlarca insanın öyküsü de içimizi acıttı” diyor. Zaten oyunda Türkiye’nin Kıbrıs çıkarmasında tek kurşunla hayatını kaybeden bir askerin hikayesini anlatıyor. Öbür taraftan oyun günümüzde de hala bir nefret ve kavga ortamının ada da diri tutulduğuna dikkat çekiliyor. İstanbul’da ve ülkemizin değişik kentlerinde sahnelenecek oyun hakkında geniş bilgi almak için Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi (0216) 414 22 39 nolu telefon aranabilir.


Başa dön


Savaşa Karşı Filmler Festivali başladı
Emperyalizme ve Savaşa Karşı Küresel Kısa Film Festivali, 19 ile 26 Mart tarihleri arasında İstanbul, İzmir, Ankara, Muğla, Sivas, Şanlıurfa, Kocaeli başta olmak üzere birçok kentte yapılacak gösterimlerle gerçekleştirilecek.
Mekanlar
Festival filmleri; İstanbul Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Ankara Hacı Bektaş Anadolu Vakfı Genel Merkezi, İzmir Ada Kültür Sanat Merkezi, Muğla Tarım Orkam Sen, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, Urfa Viranşehir Belediyesi, Kocaeli Eğitim-Sen salonlarında gösterilecek.
Şiirli günler başladı
Uluslararası İzmir Şiir Buluşması, S.Akçiçek Kültür Merkezi’nde çok sayıda şairin ve dinleyicinin katılımıyla başladı. Arif Damar’ın onur konuğu olduğu etkinlikte, PEN Yazarlar Derneği adına açılış konuşmasını yapan Dinçer Sezgin, “Gönlümüz her gün şiirle birlikte olmaktan yana. Şiirin gizli anahtarı sizin elinize hemen geçmeyecektir. Terleyeceksiniz, emek harcayacaksınız. Ama bundan kaçınmayınız. Siz şiirin içinde dolaştıkça o size kapısını açacaktır” dedi. Şiir konuşmayı sürdürenlerin yarınlardan ümidini kesmeyeceğini belirten Sezgin, konuşmasını, “Dünya şu an işsiz ve aç insanlarıyla, barış yerine savaş isteyenlerin iğrenç sesleriyle, sizi kuşatmış olabilir. Bu kirlenmiş, kirletilmiş dünyadan insanlar aydınlık günlere çıkacaktır. İnsan tükenmez. İnsanın tükenmediği her yerde şiiri bulacaksınız. Hele bugünlerde, kapılarımıza savaş dayanmışken her şeye karşı şiir diyelim” sözleriyle bitirdi. Açılış konuşmalarının ardından, Şiir Buluşmasına, İspanya, Romanya, Avusturya, İsveç ve Belçika’ dan katılan şairler şiirlerini okudu.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net