www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
NOT
____
Vedat İlbeyoğlu
Mutkili Ali rejimini yargılama günü
ÖZGÜRLÜK
____
Yücel Sayman
Hoşgörü
SÖZ OLA, TORBA DOLA
____
Üstün Yıldırım
Bu gök deniz nerede var!...
KİRVEME MEKTUPLAR
____
Mıgırdiç Margosyan
Tuz meselesi
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Eurovision ve süper star
EKONOMİ VE POLİTİKA
____
İzzettin Önder
Sol’un önündeki tehlikeler
MERCEK
____
A.Cihan Soylu
Kapitalist saldırı ve “dönen çark”!
NOT
..........
Vedat İlbeyoğlu
Mutkili Ali rejimini yargılama günü
Yine Newroz günlerindeyiz. Coğrafyamızda artık “folklorik bir bayram kutlaması” olmanın ötesinde anlam kazanmış Newroz günleri… Karşıt güçlerin siyasal mücadelesinde önemli ‘dönümler’ oluşturageldi, Newrozlar…
Geçtiğimiz yılın Newroz’unda yüzbinlerce Kürdün irade beyanına dönüşen gösterilere ünlü Bayrak provokasyonu ve Genelkurmay imzalı “sözde vatandaşlar” çıkışıyla yanıt verilmişti. Bu, linçci bir şoven dalganın işaret fişeği oldu. Barış karşıtlığının ve savaş kışkırtıcılığının en gözü kara örnekleri yaşatıldı. Kamuoyu oluşturma araçlarından linçci piyonlarına kadar, bütün kollarıyla harekete geçirilen ‘özel savaş’ mekanizmasına en “can yakıcı” yanıt ise Şemdinli halkından geldi. Şemdinli’deki suçüstü, adeta bir “kuyruğa basmak”, sinir ucuna dokunmak durumuydu. Hele bu ‘suçüstü’nün, bütün hasır altı etme çabalarına karşın, ‘merkez’le irtibatlandırılarak savcılık iddianamesine geçmesi, tam bir teyakkuza yol açtı. Bu bir ilkti çünkü. Kontrgerilla faaliyetleri, bir resmi belgede, üst düzey isimlerle birlikte ilk kez anılıyor, ‘derin’ icraatların adresi gösteriliyordu. Söz konusu militarist yapılanmanın zembereğinden boşalıp bütün birimleriyle teyakkuza geçmesinin gereksiz ya da abartılı olduğu söylenebilir mi? Hayır, her şey tam da doğasına uygun işlemektedir.
Kontrgerilla ya da “derin devlet” tartışmaları yeni değil elbette. İstenilen, bu tartışmaların hep belli sınırlar içerisinde ve soyut bir sıfatlandırmadan ibaret kalmasıdır. “Derin” denilsin, orada kalınsın. Ama tepelerden birileri açıkça işaret edilince -hem de bir resmi belgede- sözkonusu ‘derinlik’ kendisini dışa vurur ve asıl derinlik o zaman çıkar ortaya. Şimdi ‘iddianame’nin işaret ettikleri ve karşıtı tepkiler, birilerinin dokunulmazlığına canla başla omuz verenler, aynı zamanda bu ‘derinliğin’ ölçüsünü ve de gerçek suretini vermektedir.
Ortada Baykal dururken başka örneğe ne gerek var ki? “(İddianame) Silahlı Kuvvetler’e karşı ‘sivil darbe’ girişimidir” demiş ve Cumhuriyet gazetesine de manşet olmuş sözleriyle şöyle eklemişti: “Rejim meselesi”! Ne kadar da doğru, sorun gerçekten de “rejim meselesi”dir. Baykal’ın da militanlığını yaptığı bir “rejim”in korunması ve adeta turşusunun kurulması meselesi!
Bir komutan hakkındaki resmi suç duyurusunu bile ‘suç’ sayan bir rejim. Adını koymuştuk, tekrar edelim; Mutkili Ali rejimidir bu! Kendisi içerde olmasına karşın, onu imal eden, icraata koşan ‘merkez’in çözülmemesine ilişkin bütün bu gayretler, Mutkili Ali Rejimi’nin korunmasına yöneliktir. Dikkat edilsin, bütün o ‘merkez’e siper olma gayretkeşliği, aynı zamanda, Mutkili Ali ve arkadaşlarının suçüstü yapıldığı kontra eylemini saptırmayı, dikkatlerden düşürmeyi de içermektedir. Çok açıktır ki, “Büyükanıt’ı daha büyük kılma” kampanyası ile Mutkili Ali’nin eylemi arasında en azından bir ‘illiyet bağı’ vardır. Bunu görmek, atlamamak gerekiyor. Aksi durumda, birilerinin yutturmaya çalıştığı, “islamcılar Büyükanıt’ın önünü kesmeye çalışıyorlar”, “dinci hükümetin manevrası” ya da “laik-dinci çatışması” vs. şeklindeki dar ve aldatıcı şablonlara mahküm kalır, ortaya çıkan gerçekliği ıskalamış oluruz.
Evet, sorun bir rejimin, özel harpçi mekanizmanın korunması ya da çözülmesi sorunudur. ‘İddianame’, bu mekanizmanın belirli ölçülerde de olsa deşifre edilmesinde önemli bir eşik olmuştur. Şemdinli halkının ucundan yakaladığı kara kutunun kapağını açmak bir Cumhuriyet savcısına düşmüştür. Kapak açılmış, cinler ve cinciler ortalığa saçılmıştır. Bilinir ki, cin bir kez şişeden çıkınca eski duruma bire bir dönmek mümkün değildir. Örneğin, bu iddianamenin hazırlanmasında, söylendiği gibi, hükümet parmağı olsa bile gelişmeler artık başka bir aşamayı işaret etmektedir. AKP Hükümeti, bu tarihi belgeye sahip çıkamayacak kadar devletçidir, statükocudur. Daha dün, “Şemdinlilerin tanıklığı caiz değildir” diyen Başbakan mı, ya da Büyükanıt’ın adının Meclis Araştırma Raporu’na geçmemesini sağlayan AKP mi sahip çıkacak? Nitekim, savcı hakkında başlatılan inceleme de göstermiştir ki AKP Hükümeti kaçak güreşmekte, şöyle bir görünüp hemen geri basmaktadır. Bu kaçak güreş tutumunda, meselenin gelip Kürt sorunu gibi devletin en geleneksel hassasiyetinin vücut bulduğu bir ‘özel’ alana dayanıyor olması da önemli bir etkendir. Açık bir kapışmanın Kürt hareketinin elini güçlendireceği endişesi, butün iktidar güçleri için geçerli bir çekincedir. Bu çekinceler çerçevesinde de olsa, çelişkiler su yüzüne vurmaya başlamıştır. Daha da derinleşecektir. Ama halen sızıntı bile yapmayan çatlaklar, bir halk baskısı ile zorlanmadıkça çok da açılmayacaktır. ‘Adres’ bellidir. Yüklenmek lazımdır.
İşte Newroz, hem Mutkili Ali rejiminin diş gösterme, hem de bütün halk güçlerinin bu rejimin sorumlularının yargılanması talebini yükseltme günüdür. Halkların bu mücadele bayramına “Türk bayrağı dışında bayrak taşınamaz” vb. kayıt ve koşullar koyan acemi komedyenlerin trajik ve de biçare hallerini, yollarda sel olup alanları dolduracak o büyük ‘üç renk’ denizinde paçavraya çevirmenin zamanıdır.
Halkların büyük buluşmasının Kürdi adı...
Newroz…
Pîroz be! Pîroz be! Pîroz be!
e-posta:
vedatilbey@yahoo.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜK
..........
Yücel Sayman
Hoşgörü
Belli kavramlar topluma umut saçar sanılır; günü gelir, resmi görüşün sorgulamasız tekrarcısı ve yayıcısı köşe yazarı, televizyon sohbet yıldızı/bilgiç nasihatçisi, sabah uyanır uyanmaz telefonlaştığı kendi bilir kimse tanımaz arkadaşıyla konuşurcasına aklına geleni yazılı söylemeyi marifet sayan magazin yazarı, biri diğeri ardına ya da hep birlikte, o an toplumsal mutluluğun yolunu ışıklandıracak sanılan bir kavramı cilâlar, bize sunarlar.
Hoşgörü, hecelerinde müziğin ahengini hissettiren ancak ses uyumu kuralına uymayan, duyguları hareketlendiren, bazen gizemli bazen sıradan görünen kavramdır; bazı sorunların çözümünde anahtar kabul edilir, sırtınızı dönemez, bir kenara itemezsiniz.
Bir ara hoşgörü kavramı unutulur; bireysel ya da toplumsal ihtilafların çözümünde şiddetin meşru görülmeye başladığı dönemlerde, şiddete karşı öfkenin yaygınlaştığı an yeniden anımsanıverir.
Bugünlerde hoşgörü önerenler pek revaçtalar.
Görünüşüyle, yaşam biçimiyle, bireysel/toplumsal ilişkileriyle farklılık gösterenin; kabullenilmiş ahlaki, toplumsal değer yargılarına uymayanın; farklı davrananın, düşünenin, tercihleri olanın, özetle “var oluş biçimi tescillenmiş ‘biz’ gibi olmayanın” farklılığını ‘hoşgörüp’ ona belli ölçülerde katlanmamız anlayışı hoşgörü yönteminin ana fikridir. Yöntemin özü ‘biz onlardan değil, onlar bizden farklıdır’ önyargısından hareketle ‘onların farklılıklarına tahammül göstermektir’. Hoşgörüyü yöntem olarak benimserseniz, herkesin birbirinden farklı olan maddi-manevi değerleriyle ve farklılıklarının doğallığıyla birlikte var olabilecekleri, birlikte davranıp birlikte dostça ve kardeşçe, barış içinde yaşayabilecekleri bir toplum tasarımını ıskalarsınız.
Hoşgörü bireysel olsun, toplumsal olsun insan türünün yarattığı ilişkilerdeki gizlenen iktidar biçimidir : Hoşgörülen, niye hoşgörülecek? Farklı olduğu için mi ? Nereye kadar hoşgörülecek? Hoşgörü sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini kim saptayacak ?
Hoşgörü, hoşgörülenin hoşgören karşısındaki eşitsizliğini belirtmiyor mu ? Hoşgörüleni uyumlu olmaya, itaatkârlığa çağırmıyor mu ?
Hoşgörü anlayış ve yöntem olarak toplumdaki küçük iktidarları yeniden üretirken büyük iktidarları, özellikle siyasi olanlarını bir anlamda meşrulaştırıyor, gözlerden kaçırıyor.
Yetkililer açıklamış, güvenlik güçlerince önceden belirlenen bazı bölgeleri sabaha karşı kar maskeli timlerle basma uygulaması devam edecekmiş ; Isparta Valisi KESK’i bölücülük yapmakla suçlamış; 2005 yılında 531.000 kişi ‘MİT’lenmiş; AKP Muğla Merkez İlçe Teşkilâtı’nın dün yapılan kongresinde kavga çıkmış, iki kişi yaralanmış ; ‘W’ harfi kullandığı gerekçesiyle DPT’nin Newroz davetiyesi toplatılmış; ABD’n in Irak’taki ve Afganistan’daki ‘teröristlere nokta saldırısı’ devam ediyormuş.
Bunlar sadece günlük bir gazetede gözüme çarpan düne ilişkin haberler.
Ve hoşgörü korosu işareti almış, bir oradan, bir buradan bize huzura giden yolda sessiz ve öfkesiz yürümemiz öğütleniyor.
Gelin hoşgörülü olalım ! Hoşgörülü olalım ki şiddete kafayı takmayalım, olan bitene gözlerimizi kapatalım, kulaklarımızı tıkayalım, ellerimizi bağlayalım; gönlümüz ferah, ruhumuz derinlerde olsun.
e-posta:
yucel_sayman@yahoo.com
Başa dön
SÖZ OLA, TORBA DOLA
..........
Üstün Yıldırım
Bu gök deniz nerede var!...
“Star TV’deki genç meslektaşımız soruya replik vererek başlıyor” sözleriyle anlatıyordu bir olayı Ercan Güven. Sanırım, ortaya bir söz atarak karşısındakinin konuşmasını sağlamak anlamında kullanmıştı replik vermeyi. Bilmiyordum bu sözcüğün tiyatro sahnesi dışında da ve bu anlamda da kullanıldığını.
Aslında televizyon kanallarının saatlerce süren ayaktopu izlencelerinde, salt replik veren, durup dururken de yapay bir gerginlik yaratma uğraşında pek çok insan var. İzleyenler de doğal olarak geriliyorlar kuşkusuz. Çünkü, tuttuğu takımın attığı ya da atamadığı golleri görmek için onca söz kalabalığına katlanmak zorunda kalan izleyici, hiç beklemediği bu ağız dalaşı karşısında baka kalır. Baka kalırken de gerilir kalır. Repliği veren de amacına ulaşmış olur böylece.
Adnan Menderes Aybaba da bunlardan biri yanılmıyorsam. Salt izleyici değil, birlikte olduğu ağabeyleri bile deli olmaktadır onun sözlerine. Yıllar önce yazdığı bir yazısında “...futbolun adaleti yerini buldu” diyecekken “Nihayette futbol ve adalet yerini buldu” sözüyle beni de etkilemişti. Niye birlikte değil de ayrı ayrı yerini buluyor ayaktopu ve adalet diye çok düşünmüştüm. Yani, ayaktopunun adaleti olarak bulsalardı ya yerlerini.
Günümüzde bölük pörçük edilmektedir ayaktopunun adaleti. Artık ayaktopu başka yerlerde oynanmakta, adaleti de başka yerlerde sağlanmaktadır. Yani, A.M. Aybaba’nın yıllar önce düşünmeden söylediği söz günümüzde gerçekleşmiş, ayaktopunun adaleti, ayaktopu ve adalet olarak ayrı yerlerde biçimlenir olmuştur.
Ayaktopu yeşil alanın dışında anlaşmalı, yeşil çuha üzerinde de iddialı olarak oynanır olmuştur suç olmasına karşın. Suçlulara verilen göstermelik yaptırımlarla konu geçiştirilmiştir. Eee... malı ye işlerine bakanın, bakana da bakanların olduğu bir ülkede, ayaktopunun nerede, nasıl oynandığını kim takar ki.
Ayaktopu anlaşmalı oynanıyor da adaleti adil mi sağlanıyor sanki. Yetkili kurulun verdiği yaptırım, üst kurulca sürekli çok bulunup indiriliyor ya da tümüyle kaldırılıyor. Hiç arttırıldığı görülmüyor. Anlaşılan, yetkili kurulla üst kurul arasında adalet konusunda belirgin ve önemli bir anlaşmazlık var da, yanlışı yapan hangisi bilinmiyor. Sanki oralarda da anlaşmalı ve de iddiaalı oynanan kimi oyunlar var.
Kerem olayında olduğu gibi. Bir oyuncunun aldatmaya yönelik düşüşünü yutan ya da yutmuş görünen yönetmenin Kerem’e yönelik kırmızı kartı, kurumsal olarak mı yoksa kişisel bir kararla mı yok sayılıverdi birden. Gerçi, olan olmuş, atı alan Kadıköy’e çoktan geçmişti. Ama kartın geri alınmasıyla her şey de geri alınmalı, hiç değilse sararmış bir kart da Kerem’i ve takımını ve de oyunu yöneteni yakma girişiminde bulunan oyuncuya gösterilmeliydi. Kerem, bir karşılaşmada oynamamakla uğrayacağı parasal yitikten kurtarılmıştır ama, ya takımı?!. Alacağı bir ya da birkaç puanla sağlayacağı her türlü kazanç görmezden gelinmiştir. Yediği gol sayısının çokluğu nedeniyle küme değiştirme olasılığına boş verilmiştir. Atı alıp Kadıköy’e geçen takımın da, oyuncusunun yeşil alandaki sanatsal yaklaşımıyla sağladığı gol üstünlüğüyle birinci olma olasılığı da!..
Yani, Kerem televizyon görüntüleriyle kurtarılmıştır ama; aynı görüntülerde suçu ortaya çıkana boş verilmiştir. “Boş vere, boş vere ne hale geldik” ama; anlayan kim. Oysa, o görüntülerle ne oyunculara, ne yaptırımlar verilmiştir. Ve ne oyuncular, görüntülü görüntüsüz ne haksız kartlar görmüşler ve ödüllendirici ve de özendirici her türlü parasal gelirden yoksun kalmışlardır.
Kazanan takım Kerem’in takımı, düşen sambacı da Kerem’in kendisi olsaydı, hiç kuşkum yok sarı kartı görür karşılaşma da yeniden oynanırdı. Çünkü, iki sarı kartın kırmızı karta dönüşmemesi sonucu, karşılaşmanın sonucunu da etkilememesine karşın bir karşılaşma yeniden oynatılmış ve ligin altı üstüne gelmişti.
“Allah’ ın adaletini tecelli ettirecekken” “ tecil ettiren “ İsmail Er’in dediği de yıllar sonra oluyor, adalet sürekli tecil ediliyordu. Yani erteleniyordu.
Yeşil alandaki oyunu anlaşmalı ve iddialı oynadığı için suçlu bulunan oyuncuya uygun görülen yaptırım ertelenmeye çalışılıyordu. Olağan koşullarda hapis yatması gerektiği söylenen oyuncunun, neredeyse Erbakan için düşünülen özel bir uygulamayla oyun alanını sınırlayan çizgilerin dışında ve adres sormayan kurşun sesleri arasında geçirilen günler sonrasında yeşil alana dönmesi sağlanıyordu. İşlediği suç görmezden gelinerek bir kahraman gibi coşkuyla karşılanıyordu dönüşü. Ömer Üründül, Stadyum’da “....hakkaten ilk defa oynadı” gibisinden anlamı anlaşılamayan sözlerle dile getiriyordu bu dönüş ile ilgili duygusunu.
İşte ayaktopu da buydu, adaleti de buydu... Nerede vardı böyle yasalar, böyle yasa koyucular ve de uygulayıcılar... Yirmi bir varsılımız vardı ya dünya sıralamasının üst sıralarında o bize yeterdi. Varsın yirmi bir milyar yoksulumuz da yoksulluk sıralamasında birinci sırada olsundu, ne gam!.. Nerede vardı bu gök deniz ve nerede bu dağlar taşlar!..
e-posta:
ustunyildirim@yahoo.com
Başa dön
KİRVEME MEKTUPLAR
..........
Mıgırdiç Margosyan
Tuz meselesi
Kirvem,
Şu son zamanlarda memleketin ufkunda yavaş yavaş giderek dumanı tüten olaylar karşısında sen ne düşünürsün doğrusunu söylemek gerekirse bilemiyorum ama özüme göre ilk kez bir kaza sonucunda tesadüfen Susurluk’ta ortaya saçılan pis, nahoş kokuların ardından hani deyim yerindeyse ülkenin ufkunda kimlerin elinin kimlerin cebinde olduğu nerdeyse ayan beyan ortaya çıkıp iplikler pazara dökülürken, varlığıyla yokluğu ne hikmetse başbakanlarca bile bir türlü bilinmeyen bazı “karanlık” güçlerin her zamanki el çabukluğu marifetiyle allem kallem bu konu kenarından bucağından yozlaştırılıp, üzerine ölü toprağı örtülüp zamanla nihayet “Sen sağ ben salim!” kulvarlarına doğru sürüklenip nerdeyse tümüyle gündemden silinmek üzereyken, milletçe son bir gayretle tencere tava döverek, elektrikleri yakıp söndürerek tesadüfen de olsa uç vermiş bu yaranın kapanmayıp ortalarda dönen dümenlerin ayan beyan su yüzüne çıkması için sözde uğraştık ama nafile! Olan tencere tavalara, bir de yakıp söndürürken patlayan ampullerimize oldu!
Sonra, gel zaman git zaman derken yine kimin elinin kimin cebinde ne haltlar karıştırdığı tam da belli değilken bu kez de Susurluk olayını tümüyle çağrıştıran yeni bir olayın sil baştan Şemdinli’de patlak vermesiyle başlayan süreçle beraber Devlet Baba’mızın en üst kademesindeki yetkili “ağa”larıyla, “paşa”larının sözbirliği etmişçesine bir ağızdan bu işin peşini bırakmayacaklarına, ucu, bucağı nereye varırsa varsın, sonu kime ya da kimlere dayanırsa dayansın kesinkes araştırılıp, kurcalanıp gerçeklerin tümüyle gün ışığına çıkarılacağına dair gerek milletin en büyük meclisinde gerekse orada burada afra tafralarla verdikleri beyanatlarına rağmen şu aşamada gelinen noktada sadece bir arpa boyu yol bile alınmamışken, tam aksine özüme göre nerdeyse tuzun kokuştuğu yere varmak üzereyiz elhamdülillah!
Evet, kirvem, tuzun kokuştuğu yer özellikle son zamanlarda yargının içine düştüğü acınacak durumdur. Hani demokrasilerde olması gereken üç sacayağından yasama, yürütme ve de yargı üçlemesinin son ayağı yargı mekanizması şu anda ne yazık ki tam anlamıyla üvey evlat muamelesi göroor, gelen silleyi basoor, giden tokadı indiroor!
Kirvem yargıya müdahale meselesinin bana göre ilki, üniversitelerimizden birinde geçtiğimiz yılda tertiplenmek istenen Ermeni konferansının önünü kesmek için “hukuk dışı çalımlar” sonucunda boy göstermiş, ardından bizatihi Adalet Bakanı Çiçek’in yüz seksen derecelik kocaman bir ters “U” dönüşüyle konferans bu kez bir başka üniversitemizin çatısı altında yumurta, domates şöleni eşliğinde gerçekleşmişti. Aslında bu konferansı önleyen, buna kırmızı ışık yakan aynı kabinenin muhterem adalet bakanıyken, sonradan ise müdahil olup gerçekleşmesine yeşil ışık yakan da aynı kabinenin kaptan köşkünde oturan Başbakan Erdoğan’dı.
Avrupa Birliği’ne kapı aralamak için çırpınırken eloğlunun gönlünü biraz da hoş tutmaya endeksli başbakanın bu tavrı bana göre ne denli yanlış idiyse, Adalet Bakanlığı koltuğunda oturan Çiçek’in de bağnazca yaklaşımı sonuçta adalete, hukuk düzenimize direkt ya da dolaylı yolla da olsa müdahalenin daniskasıydı!
Nitekim ben özüm de yemeyip içmeyip bunu olmayan aklımla “hukuk meselesi”ne dönüştürüp sonra da: “Ey ahali! Beğensek de beğenmesek de hukuk düzenimiz bu, bunu şu ya da bu şekilde keyfimize göre mıncıklarsak bundan zarar görecek olan yine bizatihi hukuk düzenimiz olacaktır” tarzında lafebeliğiyle bu köşeden dillendirmiştim.
İşte kirvem, hani it olalı bir kemik mi yakaladım ya da aptala malum mu oldu bilemiyorum ama Şemdinli olaylarının sonucunda iş gelip hukuk kuralları çerçevesinde nihayet bir cumhuriyet savcısının belki eksik gedik veya belki de kendince dört dörtlük, öyle veya böyle her ne halt ise sonuçta bir iddianameyle görevini yapmasının ardından işin gerisi yine hukuk düzenimizin kendi kuralları içinde çözülmesi gerekirken, iddianame içinde üst düzey komutanlardan birinin adının zikredilmesi ya da olaylara adı karışan birinden “Tanırım iyi çocuktur!” diyerek kendince nedense bir bakıma “noterliğe” soyunmasıyla başlayan patırtıya kitakse!
Nitekim bir tarafta eskortların öncülüğünde son model siyah Mercedes’lerle oradan oraya, şuradan şuraya gövde gösterisine dönüşen üst düzey “ziyaret”ler, bir tarafta bulanık suda balık avlamaya her daim hevesli birilerinin “sivil darbe” tekerlemeleri, beri yanda ikide bir başımız şu ya da bu konuda sıkıştığında “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” can simidine sarılma gayretleri sürüp giderken, aslında hiç kimsenin bu memlekette az buçuk bile olsa hukuka saygılı olmadığı gibi “adalet mülkün temelidir” lafının ne çarşıda ne pazarda satmaya kalkışırsanız beş para bile etmediği gerçeği acı da olsa ortada sırıtıp duroor.
İlgilisi, ilgisizi herkesin kendi keyfince tokatlayıp şamar oğlanına dönüştürdüğü bu hukuk anlayışımızla giderek tuzun kokuştuğu noktaya varmaya ramak kaldı!
Eh doğrusu bizlere de bu yakışır kirvem!..
e-posta:
mmargosyan@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Eurovision ve süper star
Televizyonun henüz tek kanal olduğu zamanlardı.
Hepimize Eurovision Şarkı Yarışması’nın çok büyük bir olay olduğunu yutturmuşlardı.
Ancak yıllar sonra Avrupa’da kimselerin bu yarışmayı sallamadığı anlaşılmıştı!
Öyle olurdu ki, Eurovision Şarkı Yarışması yaklaştığında milletçe bizi bir heyecan kaplardı.
Önce, en iddialı parçanın bizimki olduğu yazılıp çizilir...
Sonra, “Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığı” klasik nağmelerine geçilirdi!
Bir keresinde dünya alem nasıl üst düzey müzik yapılırmış görsün...
Musiki dersi alsın diye “Süper starımız” Ajda Hanım memleket temsiliyle görevlendirildi!
O da sırf memleket sevgisinden, verilen bu milli vazifeyi kabul etmek lütfunda bulundu!
“Petrol” diye bir parça seslendirdi.
O sıralarda dünyada petrol krizi vardı.
Böylece bizim musiki sosyal içerikli oluyordu!
Ecnebi milleti şarkıya bakacak,
“Ulen bu Türkler ne kadar sosyal ve dünya meselelerine parmak bastırıyor” deyip oy atacaklardı!
Yani parça, bir nevi dünya milletlerinin duygularına tercüman olma gayesiyle hazırlanmış bir senfonik icra tavrındaydı!
Tavrındaydı da...
Avrupa alemi bu iyi niyetli sosyal faaliyeti ve toplumsal gayreti anlamadı!
Oy atmadı!
***
Eh! Demek Avrupa milleti Ajda Hanım kadar sosyal konulara vakıf olamamıştı!
Kimbilir belki de sosyal konulara vakıftı da...
Ajda Hanım’ın petrole ilan-ı aşk etmesini...
Ardından gözyaşı dökmesini...
Gözyaşı dökerken aynı anda göbek havasıyla kıvırtıp dans etmesindeki “uyumu” bağdaştıramamıştı!
Yani, “Ecnebi dar kafalılığı” Ajda Hanım’daki derin aşk felsefesinin mantığını kavrayamamıştı.
Öyle ya, bir insan aşığının saçlarını okşayabilir...
Kafasını göğsüne yaslayabilir...
Dudaklarından şap diye öpebilirdi...
Ama Ajda Hanım petrolü neresinden öpecekti?
Ne yani, geceyi benzin bidonuyla sarışıp aynı yatakta mı geçirecekti?
Avrupalı için petrol, daha ziyade ve günlük kullanımı anlamında benzinci demekti.
Arabayı çeker, depoyu fullerdi!
Mesela benzin pompası önünde diz çökmüş ağlayan ve benzine ilanı aşk eden bir kişi daha Avrupa dahilinde görülmüş bir şey değildi!
Ama Ajda Hanım petrole ilan-ı aşk etmişti!
Şimdi geldik bugüne.
Eurovision Şarkı Yarışması’nda bu kez “Süper Star” diye bir parça seçildi!
Şimdi yetkililere soruyoruz:
Ulen, süper starın kendisinden ne hayır görüldü de şarkısı seçildi?
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
EKONOMİ VE POLİTİKA
..........
İzzettin Önder
Sol’un önündeki tehlikeler
Türkiye halkı, bir yandan kapitalizmin yeni sömürgecilik politikası olan kürselleşme dayatması, diğer yandan da verimsiz ekonomik altyapısı nedeniyle giderek yoksullaşırken, bu çöküşe yanıt olarak dinciliğe ve tarikatçılığa savrulmaktadır. Oysa, uygulanan politikaların kıskacından kurtulmanın ve sosyo-ekonomik alanda ileri bir hamle yapmanın tek yolu ulusal zenginliği halkın yararına kullanmaktan geçer. Bunun koşulu ise, kapitalist ulus-devlet formülüne bağlı kalmak değil, ulusuna yararlı toplumsalcı sosyalist modele geçmektir. Bu amaca yönelik olarak, kapitalizmi meşrulaştırma ve yoksullaşan halka kabul ettirme aracı olarak geliştirilen dinciliğe değil, sol politikalara yönelmek gerekmektedir.
Sıkışan ekonomik koşullar ve yaygınlaşarak derinleşen yoksulluk karşısında olası bir sosyal patlamayı öngören sermaye çevreleri birkaç koldan halkı kuşatmaya ve toplumsal siyasal sürüklenişi doğru yoldan alıkoymaya çalışmaktadır. Bunlardan birincisi, bazı emekçi örgüt çatısı altında boy gösteren ve kendilerini yeni ve halka kurtuluş vaat eden ekip olarak tanıtan gruptur. Bu grup, Avrupa Birliği’ne, devletin küçültülmesine veya özelleştirmelere karşı çıkmadan, kısacası kapitalist ve küreselleşmeci uygulamaları kabul ederek halka nasıl refah sağlayacağını birtakım içi boş söylemler dışında hiçbir kanıtla ortaya koyamamaktadır. Bu kesim, AB’ye girmekle milli gelirin yükseleceğini ve fert başına gelirin artacağını, özelleştirmelerle ekonominin düzlüğe çıkacağını ve devletin küçültülmesiyle bugün devletin gördüğü bazı hizmetlerin özel kesimde daha iyi görüleceğini ileri sürmektedir. Sisteme eleştiri getirmeden, bir tür modernleşme projesi olarak sunulan yeni girişim, doğaldır ki, iç ve dış sermayenin ve siyasal çevrelerin tepkisini çekmediği gibi, tam tersine, var olan iktidarın olası alternatifi olarak da düşünülmektedir.
Toplumsal savrulmayı denetleyip toparlayıp, yukarıda sözü edilen aldatıcı siyasal iktidarın yolunu açarak, toplumu kapitalizmin sömürgeci rayına oturtmada iki etkili ideolojik narkoz daha devreye sokulmaktadır. Bunlardan birincisi, birtakım eski solcuların liderliğini yaptığı sosyal demokrasi savunuculuğu, diğeri ise küreselleşme karşıtlığı olarak topluma sunulan ulusalcılık aldatmacasıdır.
Sovyetlerin çöküşü ile yükselen sömürgeci kapitalist güce yapışan (hatta tapan) eski solcu kesim, bir yandan kendi manevralarını haklı kılabilmek, diğer yandan da kapitalizmin belirgin aşırı uçlarını törpüleyerek halka sevimli göstermek adına (sanki güçleri yetermiş gibi!) sosyal demokrasi tezini ısıtarak tekrar gündeme sokmaya çalışmaktalar. Toplumu yönlendirme misyonlarının hâlâ devam ettiğine inanan bu kesim, geçmişte toplumu değiştirme uğruna harcadıkları yönlendirme tutkularını, bu kez sistemi revize etmeye çevirmişler. Var olan yoksulluk ve ufuksuzluğu sistemin özünde değil, uygulanışında arayan bu kesimler, sistem içi düzenlemelerle işlerin düzeleceğini topluma yutturmaya çalışmaktadır.
İşleri biraz daha pratik düzeyde ele alan ulusalcı kesim ise, küreselleşmeyi yabancı sermayenin ülkeyi işgali şeklinde görmekte ve bu işgalin önlenmesi halinde ekonomik kalkınmanın gerçekleştirileceği ve halkın yoksulluktan kurtulacağı gibi, hiçbir teori ile bağdaşmayan bir tezle toplumun karşısına çıkmaktadır. Bu grup iki önemli hata yaptığının ya farkında değildir, ya da onlar da toplumu kandırma işlevi ile yükümlüdür. Bir defa, ulusalcılık görüşü kapitalizmin ilk oluşum ve olgunlaşma devrelerinde ortaya çıkmış olan siyasal yapının felsefesidir. Kapitalizm ulus-devlet modeli içinde büyüyerek, günümüzdeki küreselleşme aşamasına gelmiştir. Bu nedenle, ulus-devlet ve ulusalcılık görüşleri kapitalizme özgüdür ve küreselleşmeden daha geri aşamaya işaret etmektedir. İkincisi ise, özde ulusal sermaye görüşünün yanlışlığının anlaşılamaması ve halkın gözünü boyayıcı bir ideoloji olarak kullanılabilmesidir. Zira, sermayenin ulusal kimliği olmadığı gibi, ulus-devlet dönemlerinde zayıfça beliren bu kimlik, günümüzün küreselleşme koşulunda tümüyle kaybolmuştur. Bağlı olduğu ülke emeğini sömürerek birikim yapan günümüz sermayedarı, küreselleşme koşullarında bu birikimini rahatlıkla başka bir ülkeye götürebilmekte ve binlerce emekçiyi işsizliğe mahkûm edebilmektedir. Diğer bir deyişle, ulusal sermaye olarak nitelenen doku da emeği sömürmekte ve bu sömürü üzerinde oluşturduğu birikimi, arkasına bakmadan, dünyanın bir başka bölgesine taşıyabilmektedir. Ulusal olarak nitelenen sermaye de ülke siyasetini kendi yönünde etkilemekte, özelleştirmelere ve devletin küçültülmesi politikalarına karşı çıkmamakta, gücü ve olanakları elverdiği durumlarda küreselleşmeye de yeşil ışık yakabilmektedir.
Yoksullaşan halkın bir bölümü dincilikle uyutulurken, daha aktif olabilen emekçi kesimler de modası geçmiş sosyal demokrasi ya da ulusalcılık masalları ile pasif konuma çekilmektedir. Sorunların çözümü birilerine havale edilip, çözüm onlardan beklendiğinde, o birilerini, daha yüksek bedel ödeyerek, başkaları kiralar. Sorun, ihale sistemi ile değil, bizzat sorunun altında ezilenlerce çözülür!
e-posta:
izo40@hotmail.com
Başa dön
MERCEK
..........
A.Cihan Soylu
Kapitalist saldırı ve “dönen çark”!
Kapitalistlerin işçi ve emekçilerden isteklerinin de, işçi ve emekçilere dayatmalarının da “ulusal renk”lerine karşın, ortak özelliği var: “reformlar”ını, neredeyse aynı sözcük ve ‘deyimler’le ifade ediyorlar. Fransa’daki öğrenci eylemlerini “kınayan” MEDEF patronlarının ve gençler üzerine devlet kuvvetlerini gönderen hükümetin açıklamalarıyla Alman Metal İşverenleri Birliği yöneticilerinin grevci işçilere karşı açıklamaları birbirini bütünler nitelikte. Liman işçilerinin Yunanistan’daki direnişlerine karşı Yunan kapitalistleriyle hükümetinin aldığı tutum, deniz taşımacılığı patronlarının Kuzey Almanya limanlarında çalışan işçilere karşı tutumundan özü itibariyle ayrışmıyor. TUSİAD yöneticileriyle AKP hükümeti sözcülerinin ücret, iş ve çalışma “güvenliği” üzerine açıklamaları ve işçilerden istekleriyle Amerikan, İngiliz, Alman, Japon, Fransız vs, kapitalistleri ve hükümetlerinin “istihdamı koruma”, ya da “istihdam olanağı sağlama” koşulu olarak öne sürdükleri arasında, ciddi fark yok.
Tekelci burjuvazi, uluslararası tekeller ve sermaye hükümetleri, işçilerden mevcut olandan da düşük ücretleri kabullenmelerini, işçi olarak kalmak; başka deyişle işten atılmamak istiyorlarsa, karşılığında ek ücret istemeden daha uzun süre çalışmalarını, sosyal hakları tümüyle unutmalarını; Türkiye’de örneğin “Kıdem Tazminatı”ndan; Almanya’da Nobel ve İzin Parası’ndan vaz geçmelerini; Fransa’da son günlerin aktüel eylemlerine neden olduğu üzere gençlerin, kapitalistlere iş garantisi istemeden iki yıl süresince “denemeli” çalışmayı kabullenmelerini; Japonya’da kapitalistler yararına işletme sorumluluğu almalarını; Çin’de 28; ve Letonya’da 67 “sent”e çalışmaya razı gelmelerini istemektedirler. “Tasarruf zorunluluğu” adı altında işçiler kapıya konmakta, düşük ücretlerle sosyal hak gaspları dayatılmakta; ve fakat hafta tatili günlerinde ücretsiz çalışma kural haline getirilmek ve haftalık çalışma süresi de uzatılmak istenmektedir. “En gelişmiş” diye bilinen ülkelerde, işçi sayısının “aynı kalması” için, ücretsiz olarak %10 daha fazla çalışma koşulundan söz edilmektedir. “Ya bizim koşullarımızı kabullenirsiniz ya da fabrikaları ücretlerin düşük, nüfusun yoğun, sosyal hakların kısıtlı ya da hiç olmadığı ülkelere taşırız” dayatması, keskin bir kılıç gibi işçilerin başı üzerinde hazır durmaktadır.
Bunlar, ve burada örnek dizinini gerektirmeyen binlerce uygulama ve gelişme, “herkes için refah, eşit imkan ve mutluluk toplumu” olarak reklam edilen kapitalist emperyalizmin, dünya toplamı bakımından üç milyar işçiye, milyarı bulacak işsize ve milyarın üzerindeki kent ve kır emekçilerine “ne verdiği”ni açıklar niteliktedir. Burjuva politikacılarla generaller, burjuva düzen ve devletinin sorumluları olarak yüz yüze geldikleri sorunlar söz konusu olduğunda, “gelir uçurumu ve sosyal adaletsizliklerin yarattığı tehlikeler” üzerine konuşmaktan kaçınmıyorlar. ANAP Genel başkanı E. Mumcu’nun, “bir taraftan 21 vatandaşımız dolar milyarderleri listesine girebilecek duruma gelirken, diğer taraftan 21 milyon vatandaşımız yoksullukla açlık sınırının altına sürüklenmektedir” sözleri, kapitalizmin Türkiye gerçeğinin itirafıdır. Bu uçurum öteki kapitalist ülkeler için de giderek büyümektedir.
Ancak bir büyük gerçek daha var: kapitalist- kapitalist emperyalist sistem kendi sonunu günümüzde çok daha kesin biçimde hazırlamaya devam etmektedir. Alman Sosyal Demokrat Partisi(SPD) eski genel başkanlarından Oskar Lafontein boşuna “çark geriye vurmaya başladı” demiyor; toplumsal gelişmenin ve sosyal sınıf mücadelesinin yönünü doğru gördüğü açıktır. Türkiye’nin sermaye sözcüleri, kendilerinden binlerce kilometre mesafedeki Fransız gençliğinin eylemlerinden boşuna rahatsızlık duymuyorlar. Taha Akyol gibi “analist gazeteci”ler, Fransız hükümeti ve jandarmasının yüzbinlerce gence karşı izlediği saldırgan politikayı, büyüyen “ekonomik sıkıntılar”la işsizliğin “giderilmesi”ne yönelik “önlemler” olarak, boşuna göstermeye çalışmıyorlar. Ve yine, burjuva sözcülerinin, geçmişteki devrimci geleneği ve onun Kıta düzeyindeki etkisinden hareketle “devrim ihraç eden ülke” olarak kendilerince suçlamaya çalıştıkları Fransa, boşuna şu ya da bu ülkenin sermaye basınına konuk olmuyor! Burjuvazi, Akyol’un, bir ironiyi de çağrıştıracak biçimde sıraladığı üzere “güçlü sendikalar, ‘cömert’ sosyal güvenlik kurumları” ve “kamu sektörü ağırlığı” istemiyor. Emekçilere, “küreselleşmenin ve modern teknolojinin gerektirdiği dinamizme ayak uydurma”yı dayatıyor: yani yukarıda çok özet belirtilen saldırılara boyun eğmeyi ve uyum göstermeyi...
Tekelci burjuvazi, kapitalistler ve hükümetlerinin, işçi ve emekçilerin ret tutumunu “ fabrikaları söküp piyasaların daha esnek olduğu başka ülkelere götürme” tehdidiyle karşılamaları, salt boyun eğdirme amaçlı değil, mücadeleden alıkoyucu bir saldırıdır da. Ama yaşanan sadece bu değil: dünya işçi sınıfıyla emekçi halklar, sermayenin olanaklarının da dayatmalarının da sınırsız olmadığını denebilir ki yeniden anlamaya başlamışlardır. “Sıkıysa alın da gidin, bizim ellerimiz armut toplamıyor ve orada da kardeşlerimizin olduğunu unutmayın” diyebilecekleri koşullar giderek olgunlaşıyor.
Evet, Amerikalı mali yatırımcı Warner Buffelt, “Bir sınıf mücadelesi var ve benim sınıfım kazanıyor’. Sınıf mücadelesinden ortak olarak yaratılan değer üzerinden bir kavgadan söz ediyorsanız, şu anda bundan kaybeden işçiler ve emekliler, kazanan ise sermaye sahipleridir. Rakamlar bunu açık olarak gösteriyor” derken bir gerçeğe işaret ediyor.
Ve amma, işte “Çark” da “geri dönüyor”!
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net