www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
TÜPRAŞ için mücadele ilerliyor
UFUK
____
Fatih Polat
Genelkurmay’ın ihbarıyla yargılanmıştık
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Kadınlar günü
İNSAN ve SPOR
____
Hakan Keysan
Üst düzey performans-III
AVRUPA GERÇEĞİ
____
Yücel Özdemir
Atom gibi çelişki
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
TÜPRAŞ için mücadele ilerliyor
TÜPRAŞ işçileri dün Ankara’da, TÜPRAŞ’ın Koç Holding’den geri alınmamasını protesto ettiler ve “mahkeme kararının uygulanmasını” istediler.
Ülkenin her yanından Ankara’ya gelen TÜPRAŞ işçileri ve sendikaları Petrol-İş; yeni bir talep öne sürmüyorlar; mahkemenin TÜPRAŞ’ın satışını iptal eden kararının uygulanmasını istiyorlar.
İşçiler, kimden istiyorlar bu uygulamayı?
Özelleştirme İdaresi, ilgili bakanlıklar ve hükümetten istiyorlar! Yani devletin, yasaları, mahkeme kararlarını yürütmekle yükümlendirilmiş kurumlarından istiyorlar bunu.
Çünkü; mahkeme TÜPRAŞ’ın satışını usulsüz bulmuştur ve “Böyle satamazsınız!” demiştir. Ama hükümet ve ilgil kurumlar ile “özelleştirme fedailiğine soyunmuş” çeşitli sermaye kuruluşlarının sözcüleri, “Efendim satış yapılmış, devir gereçekleştirilmiştir. Para alınmıştır. Dolayısıyla geri dönülemez bir aşamaya gelinmiştir. Böyle bir aşamaya gelindiğinde mahkeme kararı da olsa yapılacak bir şey yoktur” demektedir.
“Nedir geri dönülmez olan?” dendiğinde de; “Adam para bulmuş, kredi almış. Al paranı ver malımı demek olmaz bu aşamada. Çünük firma çok zarara uğrar!” gibi sadece Koç Holding’i düşünen açıklamalar yapılmaktadır.
Kaldı ki; henüz mahkemenin kararı belli olmadan; alelacele, “mahkemeden bir iptal kararı çıkabilir” diye devrin yapıldığı da herkesin malumudur. Eğer burada hesap sorulacak birileri varsa bunlar, işletmenin Koç Holding’den geri alınmasını isteyenler değil; işletmenin geri alınması için eylemler yapan Petrol-İş ve üyesi işçiler değil, henüz yasal prosedür tamamlanmadan devri yapanlardır. Bu yüzden de ortaya bir zarar çıkacaksa; bunu ödeyecek olanlar da bu prosüdüre karşı fiili durum yaratanlardır ve ortaya çıkan zararı da bunlar ödemelidir.
Ancak bütün bunların ötesinde; bu “oldu bitti”nin bir yanında hükümet, Özelleştirme İdaresi’nin yetkilileri varsa öte yanında da Koç Holding’in “Şeytan’ın yattığı yeri bilen” yöneticileri vardır. Yani Koç Holding de; işletmeyi alelacele devir alırken, mahkemeden aleyhlerinde bir karar çıkabileceği ihtimaline karşı bir fiili durum yaratmak üzere hareket etmiştir. Bu yüzden de Koç Holding, bir “risk” almıştır ve o da bu riskin karşılığını ödemelidir.
Ancak hükümetler ve büylük patronlar; kendi zararlarının, kendi yanlışlarının faturasını hep işçilere, emekçilere, halka ödetmeyi alışkanlık edindiklerinden; bu sefer de kendi marifetlerinin sonucu olan faturayı TÜPRAŞ işçilerine, halka ödetmek istemektedirler. “Geri dönülemez, dönülürse firma zarar uğrar...” gerekçelerinin arkasındaki mantık budur.
Petrol-İş ve TÜPRAŞ işçileri; bir yandan ülkenin çıkarlarını savunma inancına öte yandan da kendilerinden yana mahkeme kararının haklılığına dayanarak mücadeleyi sürdürmektedirler. Ancak yetkililer; “Ne olacak, protesto eder eder sonra yorulurlar; lanet olsun der bırakırlar” diye düşünmektedir. Bu yüzden de işçilerin tepkilerini görmezden gelmeyi tercih etmektedirler.
Mücadele içindeki işçiler de, bunu gördükleri için; önümzdeki günlerde eylemlerinin etkililiğini artırmak için üretimi durdurmaya yöneleceklerini belirtmektedirler. Ancak TÜPRAŞ sorunu sadece TÜPRAŞ işçilerinin ve Petrol-İş’in sorunu değildir. Bütün işçilerin, bütün halkın sorunudur. Bu yüzden de; özelleştirmeye karşı mücadele eden başta sendikal merkezler olmak üzere tüm emek güçlerinin TÜPRAŞ işçisinin mücadelesine destek vermesi gerekir. Üstelik bu sefer; yasalar, mahkeme kararları dendiğinde akan suları durduran çevreler de kendi açılarından olaya müdahil olmalı, en yüksek mahkemenin kararının Koç Holding’in kâr-zarar hesaplarına feda edilmesine karşı çıkmalıdırlar. Ancak o zaman kendileriyle tutarlı olabilirler.
Kısaca TÜPRAŞ bugün, özelleştirmecilerin ve hükümetin “yumuşak karnı” haline gelmiştir ve bundan yararlanılması mücadelenin ilerlemesi için çok önemlidir.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
UFUK
..........
Fatih Polat
Genelkurmay’ın ihbarıyla yargılanmıştık
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Orgeneral Büyükanıt hakkındaki iddianameye tepki gösterirken, ihbarlara dayalı olarak iddianame hazırlanamayacağını öne sürdü. Bunu; bugüne kadar birçok gazetecinin, aydının yargılanması için savcılıklara ihbarda bulunmuş bir kurumun başındaki kişinin söylemiş olması ilginç.
28 Şubat’ın sıcak günlerinde, “Komuta Altındaki Demokrasi” başlıklı bir köşe yazısı yazmıştım. Ordunun, siyaset pramidinin üzerinde bir veto kurumu gibi işlemesini eleştirmiş, bunun ancak askeri diktatörlüklerle yönetilen ülkelerde görüldüğünü dile getirmiştim. Bir süre sonra, gazeteye gelen polis memurları, bu yazı nedeniyle hakkımda savcılıkça soruşturma başlatıldığını bildirdi. Tebligatı yaptı.
Ardından, avukatımızla birlikte soruşturmayı başlatan Zeytinburnu Cumhuriyet Savcılığı’na gittik. Davayı açan savcı, Genelkurmay’dan ihbarda bulunulduğunu belirterek, komutanların bu tür eleştiriler karşısında çok hassas davrandıklarını bildirdi ve “biraz daha dikkatli olun” önerisinde bulundu.
Gazeteye döndükten bir süre sonra öğrendim ki, bize karşı sıcak, sempatik ve demokrat bir üslup kullanan savcı, Genelkurmay’dan gelen ihbarın gereğini yapmış ve hakkımda dava açmıştı.
O güne kadar 28 Şubat’la ilgili davalardan beraatle sonuçlanan olmamıştı. Duruşmada da yazdıklarımın arkasında olduğumu söyleyip, biraz da bildik yargılanma standartlarına göre ukalalık sayılabilecek bir ifade vermiş olduğum için mahkumiyet bekliyordum.
Ancak, yargılandığım mahkemede hakim ve mahkeme heyeti, demokratik hukuk ilkelerinin gereklerini, generallerin telkinlerinden daha fazla önemsedi ve sorumlu yazıişleri müdürümüzle birlikte beraatimize karar verdi. Ner var ki, birçok meslektaşımızın Genelkurmay’ın ihbarları sonucunda mahkum olduğunu biliyoruz. Dahası, 28 Şubat’ın sıcak günlerinde generaller bir savclığa bu tür bir ihbarda bulunduklarında, eğer savcı istenilen davayı açmazsa, başka bir savcılığa ihbarda bulunuyorlardı. Bu ihbarlara karşı dik duran savcılar, artık meslekte yükselme şanlarının kalmadığını da bilirlerdi. Dolayısıyla bu ihbarlar, “Ya bu davayı aç, ya da kariyeri unut” anlamına gelirdi.
12 Eylül’de gerçekleşen idamlar, tamamen cuntanın yaptığı bir anayasa ile icat edilen suçlar üzerinden verildi. Bu ülkede 17 yaşındaki gençler yaşları büyük gösterilerek askeri mahkemelerde mahkum oldu ve idam edildiler. O dönemin Genelkurmay Başkanı hâlâ bugün bile, hiçbir beis görmeden bu idamların arkasında durduğunu söylüyor.
Türkiye’de idam edilmiş başbakanlar, yargılanmış başbakan ve bakanlar var. Ama, söz konusu olan bir komutan olunca, iddianame hazırlayan savcı bile bin pişman ediliyor. “Ana muhalefet” partisi lideri Baykal, daha dava bile açılmamışken bunu TSK’ya bir darbe olarak yorumluyor. Rektör Aşkın davasında yorum yapanları yargıya müdahale etmekle suçlamış ve haklarında dava açılması için çağrı yapmış olan Başbakan Erdoğan, Büyükanıt hakkındaki iddianameyle ilgili tartışmaya “Hiç kimse orduyla hükümeti karşı karşıya getirmesin” diyerek müdahale ediyor ve ekliyor: “Lanetliyorum.”
Burada hükümetin görevi, kuyruğunu kıstırıp, iddianameyi hazırlayan savcıyı desteksiz bırakacak bir biçimde lanetlemesi değil, demokratik hukuk ilkeleri neyi gerektiriyorsa onu yapmaktır.
Türkiye’de herkes yargılanabilir ama generaller yargılanamaz!... Daha doğrusu, Talat Turhan gibi CIA’yı, kontrgerillayı teşhir eden yarbaylar, albaylar da yargılanabilir ve TSK’dan tasfiye edilebilir, ama sivil yargı bir Kara Kuvvetleri Komutanı ile ilgili olarak suç duyurusunda bile bulunamaz. Bulunursa haddini aşmış olur. Çünkü sivil yargı ve kamuoyu karşısında komutanlar kutsaldır.
Dünyanın başka yerlerinde bu türden iddialar söz konusu olduğunda cunta liderleri bile yargılanıp, mahkum olmuşken, Türkiye demokrasisine, babası izin vermediği sürece ağlaması bile yasaklanan beşikteki bir bebek muamelesi yapılıyor. Bu kabul edilemez.
Kaldı ki, Büyükanıt da yargılanmaktan gurur duyacağını söylemişti. O zaman, yapılması gereken de budur. Özkök’ün, söz konusu iddianame ile ilgili olarak dile getirdiği hukuksal itirazlar da, hükümete yapılacak itirazlar değildir.
Bunları Büyükanıt, hakimin karşısında dile getirmelidir.
e-posta:
fpolat69@yahoo.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Kadınlar günü
Geçen yıl kadınlar günündeki o vahşi görüntülerden sonra ortalık ayağa kalkınca lafı güzaftan haklarında dosya açılan saç çekerek, kadınları yerlerde sürükleyerek “Avrupalı mertebesine ulaşma aşamasına gelmiş!” demokrasimizde kadının yerini cümle aleme kanıtlayan polis memurları duruşmada, neden böyle yaptınız sorusuna,
“Hava çok sıcaktı. Sıcak altında çok bekleyince sinirlerimiz bozuldu, böyle oldu” mealinde bir şeyler söylenmişlerdi!
Yani copların kötü bir niyeti yoktu!
Havalar onları, onlar da kadınları vurmuştu!
“Neden vurdun?”
“Ben vurmadım, havalar vurdu!”
Vaziyet Atilla İlhan’ın “Cinayet Saati şiirindekine benziyordu:
“haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi
polis katilleri arıyordu
deli cafer ismail tayfur ve şaşı
üzerime yüklediler bu işi
sarhoştum kasımpaşa’daydım
vapuru onlar vurdu ben vurmadım
cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben vursam kendimi vuracaktım”
Böylece tarihe kazınacak bir olgu meydana çıktı:
Kadınlar ve sıcak havalar!
Bu ikisi bir araya geldiğinde önemli bir şey olmuyordu.
Ancak bunlara polis eklenince iş sakata bağlıyordu!
Havalar kadınları çok fena vuruyordu!
***
Nitekim bu yıl yine erken kutlanan kadınlar gününde dayak olayları olmadı.
Kadınlara vurulmadı.
Nedenini başka yerlerde aramayınız.
Demek ki, havalar yeterince sıcak değildi!
Tabii bugün neler yaşanacağının hiçbir garantisi yok.
Dayak olur mu olmaz mı denirse eğer.
Bize sormayın.
Meteoroloji raporlarına bakın.
Veya çevikleri sıcaklardan koruyun!
O zaman ne yapacağız.
Havalar sıcaksa kadınlar gününü kutlamayacağız!
Sokaklara çıkmayacağız!
Veya kadınlar gününü ocak ayı başlarına falan alacağız.
Tabii o zamanda soğuk havalar copları germezse!
Gergin coplar da kadınların kafalarını delmezse!
Ki, göreceksiniz bugün, Başefendi bile kadınlara, analara sevgi ve saygılarını iletecek!
Ama ilk sıkıştığı anda vatandaşa anasından bindirecek!
Kadına zorbalığın iklimsel koşullara bağlandığı bir ülkede...
Kendi kadınlarını lokantanın arka masalarında bırakan bir yönetim altında...
Gencecik kızlarımızın fabrikalarda tutuştuğu koşullarda...
Töre cinayetleri... eşit işe eşit olmayan standartlarda...
Yine de direnen kadınlarımıza, fabrikalardaki kızlarımıza...
Yani tüm kadınlarımıza en içten saygılarımızla...
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
İNSAN ve SPOR
..........
Hakan Keysan
Üst düzey performans-III
Futbolda performans sorunu konusundaki yazımızı sürdürürken ‘seyir kültürü’ konusundaki son trajik gelişme Diyarbakır’da yaşandı. Üst düzey performans kültürü, kuşkusuz futbola katılan bütün unsurlar için geçerli bir olgudur. Aynı zamanda Galatasaray-V.Manisa karşılaşmasında Galatasaraylı seyircilerin hem kendi oyuncularına hem de Ersun Yanal’a yaptıkları küfürler de bu konunun üzerinde durulması gereğini gösteriyor.
Çünkü bu olaylar ne ilk ne de son. Buna karşın belli bir kültürel düzey yakalamamızın gereği de yadsınamaz. Yarışma bazlı kitlesel sporlarda bir yarışma kültürü içinde oyuna organize olmak, mücadelenin ve oyunun estetiğini yükseltecektir. Yarışma ve rekabet olgusunun da eşit düzeyde paylaşılması, insan duygularının okşanması ve haz alma süreçlerini açığa çıkarır. Mevcut futbol ‘’piyasası’’nda rakiplerle başa baş oynayabilmenin koşulu, bu burjuva kültürünü yakalamaktan geçmektedir. En azından bu altkültür yakalandığında alternatif kitlesel spor kültürünü programlayabiliriz.
Bu son söylediğimiz cümle, hali hazırda alternatif spor kültürü ve örgütlenmesi konusunda duyarsız kalacağımız anlamı vermesin. Üçüncü bölümümüzdeki altıncı devam maddemiz sendikalaşma.
Sendikanın Türk Dil Kurumu’ndaki tanımı şöyle: İşçilerin veya işverenlerin iş, kazanç, toplumsal ve kültürel konular bakımından çıkarlarını korumak ve daha da geliştirmek için aralarında kurdukları birlik.
Futbol konusuna indirgediğimizde, artık, günümüz profesyonel sporcu bir işçi konumundadır. Dolayısıyla hem mesleki, hem de toplumsal konumu bakımından çıkarlarını koruması, geliştirmesi ve kültürel düzeyde bir futbol örgütlenmesi ortaya koyabilmesi için sendika olanaklarından yararlanmak zorundadır. Gelinen süreçte de bu artık zorunluluktur.
Ciddi mesleki kaygıları olan, yarış ve rekabet olgusunun cenderesi altında kişiliği, kimliği ve etik değerleri hiç görülmeyen, ekonomik düzeyde geleceğinin güvence altında olmaması ve sağlık sorunları gibi birçok problemin altında sendika, önemli bir hareket alanı sunacaktır.
İşte bir tek bu örgütlenme biçimi bile, futbolumuzdaki kültürel kabalaşmanın önüne geçecek ve yarışma kültürünü geri getirecektir. Her sınıf, ırk ve renkten sporcuların barış ve kardeşlik duygularıyla bu işi yapacak olanaklarının olması spordaki şiddeti de engelleyecek bir durumdur.
Kaçınılmaz olarak futbolcuların estetik futbol üzerinde söz sahibi olmaları demektir sendika. Bu durum da bu oyundaki kültürel eşiği yükseltecek, futbolun icrası için sporcular güçlü bir ‘taraf’ olacaklardır. Sporda demokrasinin temeli de ancak böyle bir örgütlenme biçimiyle atılabilir.
Düşünebiliyor musunuz?.. Oyun içinde tribünlerden gelen ırkçı tutum ve tezahüratlara karşı rakip futbolcuların bu duruma birlikte tepki koyduklarını, oynamayı reddettiklerini!.. Kötü izleyici istemediklerini…
Salt yayın tekelleri ve spor malzemesi sektörünün çıkarlarına göre belirlenen lig talimatları ve organizasyonlarının, güçlü bir futbol sendikasıyla sporcuların insani beklentilerine göre belirlendiğini…
Uluslararası barış ve insanlık duygularının futbol aracılığıyla da yaşanabilir olmasını…
Bu sendikal örgütlülük ülkemiz bazında genel bir spor örgütlülüğü olarak kurumsallaştırılabilir. Spora katılan her kesim bu örgüt çatısı altında birleştirilebilir. Ama elbette temel sıkıntı buna tahammül gösteremeyecek olan, ranta ve mafyalaşmaya dayalı spor örgütlenmesi ve birlikleri dağıtmayı temel alan iktidar yapılanmasıdır.
Bölüp, parçalayıp yönetmeyi felsefe edinmiş bir iktidar mekanizması bu tür örgütlenmeye ne kadar izin verebilir. Hadi örgütlenme gerçekleşti, baskı ve dayatmaların boyutları ne kadar olur, tüm bunlar öncel sıkıntı. Kuşkusuz bu odaklara göre ‘’sorun’’ yaratan her örgütlenme girişimi kapatılmak zorunda kalmıştır, bu da ülkemiz gerçeklerindendir ne yazık ki…
Konu uzun ve önemli. Futbolun diğer unsurlarına gelecek yazımızda değineceğiz. Her hafta oynanan lig karşılaşmaları bize acı bir kanıt da oluşturuyor. Diyarbakır’da yaşananlar basit bir tribün vakası değil. Sosyal-kültürel yapı yanında ekonomik ve sınıfsal düzeydeki derin sorunlar da futbol şiddetine sirayet ediyor.
e-posta:
hakankey@msn.com
Başa dön
AVRUPA GERÇEĞİ
..........
Yücel Özdemir
Atom gibi çelişki
Dünya siyasetinde “ilginç”, bir o kadar da birbiriyle “çelişkili” görünen gelişmeler yaşanıyor.
ABD, AB, kısmen de Rusya İran’ın nükleer silah yapmasını engellemek için girişimlerini sürdürür, Tahran yönetiminin gerekenleri yerine getirmediği takdirde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne başvuruda bulunarak, bu ülkeye ekonomik yaptırımlar uygulamayı tartıştığı şu günlerde, ABD Başkanı George W.Bush Hindistan’a yaptığı ziyarette, bu ülkenin büyük nükleer güçlerden biri haline gelmesi için elinden geleni yapacağını söyledi.
İran’ın insanı amaçlarla da olsa nükleer madde kullanmasına kesin olarak karşı çıkan ABD’nin, biraz ötedeki Hindistan’a her türlü silahlanma için açık destek vermesi, elbette dünyanın yeniden paylaşılmasına dair emperyalist politikaların özünü oluşturuyor.
“İran nükleer silah kullanmayacağına dair bütün uluslararası anlaşmalara imza atarken, Hindistan, tıpkı Pakistan ve İsrail gibi bu anlaşmaya imza koymamış. Buna rağmen Hindistan’ın atom silahlarının olduğu kesin olarak bilinirken, İran’ın nükleer silahlarının olup olmadığı ise araştırılıyor.” (Junge Welt, 04.03)
Atom silahları olan Hindistan ABD’nin “stratejik ortağı”, İran “stratejik düşmanı” olabiliyor.
Bush’un uluslararası anlaşmalara imza atmayan Hindistan’ı eleştirmek yerine, “dünyayı değiştirmek için her iki ülke arasında stratejik ortaklığa imza atması” (Neues Deutschland, 04.03) tam anlamıyla bir ikiyüzlülük.
Ama, neomuhafazâkarların Hindistan üzerinden Asya kıtasında geliştirmek istediği stratejinin kendisi, dünya dengelerini bir kez daha masaya yatırmak anlamına geliyor.
Bush, Yeni Delhi’de yaptığı konuşmada Hindistan’ı “21. yüzyıldaki doğal müttefik” ilan ediyor. Bu “stratejik ortaklığın” icabı olarak bu ülkeye F-16 ve F-18 savaş uçakları vereceklerini söylüyor.
Aynı görüşmede Bush ve Hindistan Başbakanı Manmohan Singh arasında atom teknolojisi ve nükleer materyal alışverişi konusunda bir işbirliği anlaşması da imzalandı.
Bütün bunlar ABD’nin Asya’nın önemli devlerinden biri olan Hindistan’ı hızla silahlandırarak “bölgesel bir göç” haline getirmek istediğine dair işaretler. Bu silahlandırmanın temelinde Hindistan’ı bölgenin yükselen yeni gücü Çin’e karşı desteklemek, dolayısıyla da Çin’in yükselişini durdurmak yatıyor. Bu yapılırken, ABD’li silah tekelleri de durumdan vazife çıkararak ceplerini dolduracaklar.
Sipri’in verilerine göre, 2004’te en çok silah satan ülkeler sıralamasında ABD 6.2 milyar dolar ile ikinci iken, en çok silah satın alan ülkeler listesinin başında ise 2.4 milyar dolar ile Hindistan geliyor. Hindistan’ın silah aldığı ülkelerin başında Rusya ve İsrail var. (Frankfurter Rundschau, 4.03)
1990’lı yılların başında ABD-Hindistan arasında sağlanan atom ve silah işbirliğinden sonra, Hindistan ilk kez 1998’de ilk atom denemesini yaptı. ABD, bu denemeye, göstermelik de olsa, pek sıcak bakmadı.
Yazılanlara bakılırsa Asya’da Çin’in yükselişini engelleme niyetinde olan ABD, birçok ülkenin yanı sıra Hindistan-Avustralya-Japonya ekseniyle Çin’i alt etmeyi planlıyor. Hindistan ile kurulan “stratejik ortaklık”la İran da hizaya getirilmek isteniyor.
Bush’un Asya gezisi, bölgenin istikrarsızlaştırılması sürecinin hızlandırılması planlarının devreye konulduğu bir süreçte yapıldı. Bundan sonra, Hindistan’ın komşuları, ABD’nin çıkarlarına aykırı davrandıkları taktirde bu ülkenin tehdidi ile karşılaşabilir.
Çin ise, Rusya ile kurduğu stratejik ilişkiyi derinleştirmeyi tercih edecek gibi görünüyor. AB ülkeleri de her şeye rağmen Hindistan ile ticari ilişkilerini güçlendirmeye devam edecekler. Özellikle Almanya, Hindistan ile olan ticari ilişkilerini yenilemek için adımlar atmaya başladı. Bu çerçevede nisan ayında Hannover’de bir Alman-Hindistan Ekonomi Buluşması gerçekleştirilecek.
1 milyar nüfusu olan Hindistan, pazar ve ucuz emek gücü bakımından önemli bir ülke. Bunun farkında olan Almanya, 2000 yılında “21. yüzyılda Alman-Hint Ortaklığı” başlığı altında bir program ilan etmişti.
Benzer bir programın -hem de askeri boyutlu- şimdi ABD tarafından ilan edilmesi bu ülkenin uluslararası güç ilişkileri bakımından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Emperyalist ülkeler arasındaki yeniden paylaşım kavgası, işlenmemiş doğalgaz ve petrol kaynaklarının olduğu Asya kıtasına kayarken, emperyalist cepheleşmelerin de hızla şekillenmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz.
İran ile Hindistan politikaları arasındaki “atom çelişkisi” dolgu maddesi olarak kullanılıyor.
Bunun bertaraf edilmesinin tek yolu, Hindistan ve Pakistan’da olduğu gibi kıta emekçilerinin emperyalist paylaşıma karşı mücadeleyi yükseltmesi. Bu gerçekleşmediği takdirde, dünya nüfusunun neredeyse yarısının yaşadığı Asya-Pasifik bölgesinin emperyalist güçler tarafından ateş çemberine dönüştürülmesi çok da uzak bir ihtimal değil.
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net