www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
ÖZGÜRCE
____
Özgür Müftüoğlu
Yeni liberal dalga tersine mi dönüyor?
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
Halka nasıl bir gelecek vaat ediliyor?
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Paranın rengi
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Muğlalı Olayı ve Kulp
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Amerikan silahı 2
LİMAN ARKASI
____
Fahri Bozbaş
Tarihin derinliklerinde bir madenci emeklisi
ÖZGÜRCE
..........
Özgür Müftüoğlu
Yeni liberal dalga tersine mi dönüyor?
1970’li yıllarından ortalarından bu yana sermaye kesimi ve onun namına kapitalist sistemi yönetenler ve yönlendirenler yeni liberal politikaların bütünüyle uygulamaya konulabilmesi için büyük çaba harcamaktadır. Doğrusunu söylemek gerekirse aradan geçen 30 yılı aşkın sürede de bu çaba önemli ölçüde başarıya ulaşmıştır. Bu başarıda kuşkusuz en önemli etken, sermayenin sınıfsal bir bilinçle hareket etmesidir. Diğer önemli bir etken ise sınıfsal bilinçle hareket eden sermaye karşısında, emekçilerin sınıfsal perspektiften uzaklaşarak, kendi içinde parçalanmasıdır.
Emekçilerin sınıfsal bilinçten böylesine uzaklaşmalarında kuşkusuz üretim biçimlerinin ve buna bağlı olarak da emek sürecinin esnekleşmesinin büyük etkisi olmuştur. Bu bağlamda üretim, emeğin ucuz olduğu alanlara doğru kaymış, işsizlik artmış, istihdam biçimleri ve istihdamın yapısı değişmiştir. Tüm bunların bir sonucu olarak da emekçiler arasında ortak çıkar noktalarının giderek azaldığı yönünde bir yanılsama yaratılmış ve emekçiler birbirleri ile rekabete sokulmuştur. Bu da emekçiler arasında dayanışmayı ve dolayısı ile de örgütlenmeyi engellemiştir.
Emekçilerin sınıfsal perspektiflerini kaybederek, birbirleriyle rekabete düşürülmelerinde sendika yönetimleri de önemli bir rol oynamıştır. Zira, sermayenin yeni liberal politikalarına karşı gerekli mücadeleyi örgütleyemeyen sendikalar, emekçilerin bu politikalar ile uyumlaşmasına yönelik bir çaba içerisine girmişlerdir. Sendikacıların bu çabası öyle bir hal almıştır ki artık, kapitalist sistemin temel karakteri olan “emek-sermaye arasındaki çıkar çatışmasının ortadan kalktığı ve emeğin çıkarlarının sermayenin çıkarlarıyla özdeş olduğu” yönünde bir yaklaşım ortaya konulmaya başlanmıştır.
Yeni liberal uygulamaların topluma yansıması, çalışma ve yaşam standartları en düşük kesimlerden daha yüksek standartlara sahip olan kesimlere doğru yayılan bir dalga şeklinde olmuştur. Emekçiler arasında en yüksek sosyal hak ve çalışma standartlarına sahip olan örgütlü kesimler, bu süreçte sürekli olarak küçülmüş ve zayıflamıştır. Ancak, yeni liberalizm öncesi dönemden edinilmiş haklar sayesinde hâlâ örgütlü kalabilenler, yeni liberal uygulamalardan görece daha az etkilenmiştir. Sendika yöneticileri, işte bu kesim tarafından seçildiği ve kendilerini bu kesimin temsilcisi olarak gördüklerinden, kendilerini sermaye ile özdeş gören düşünceleri savunmaktan çekinmemişlerdir.
Ancak, yeni liberal dalga, emekçiler arasındaki en müstesna kesim olan formel çalışma düzeninde örgütlü olarak çalışanlara da etkisini göstermeye başlamıştır. Hal böyle olunca da diğer emekçi kesimler gibi örgütlü emekçiler de kendi sendikalarını, sendikacılarını sorgulamaya ve onları, bugüne kadar kaçtıkları mücadele alanına çekme yönünde baskı altına almaya başlamıştır.
Adana’da Malatya’da TEKEL işçilerinin fabrikalarının kapatılmasına karşı yürüttükleri mücadele ve Avrupa’nın tümünde Bolkestein Direktifi’ne karşı yürütülen mücadele bunun en güzel örnekleridir. Bu örneklerin daha da güzel olan tarafı, sermayeyi korkutup geri adım atmasını sağlamış olmasıdır.
Umudumuz, bu örneklerden de hareket ederek, örgütlü kesimlerden başlayacak olan mücadelenin diğer emekçi kesimlere doğru yaygınlaşması yani, yeni liberal dalganın tersine çevrilmesidir.
e-posta:
omuftuoglu@msn.com
Başa dön
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
Halka nasıl bir gelecek vaat ediliyor?
Sendikal hareketin daha tarih sahnesine çıktığı andan itibaren ana işi; işçiler arasındaki gelir, çalışma koşulları gibi farklılıkları asgariye inidirmek olmuştur. Çünkü; ancak aralarında bu ölçüde bir birlik olan işçiler birleşip, ortak talepleri için mücadele edebilirlerdi. Patronlar ise tam tersine, her işçiyle ayrı ayrı sözleşme yapmayı, her işçiyle ayrı ücret ve çalışma koşulları için sözleşme yapmayı tercih etmişlerdir. Böylece onlar, her işçiyle ayrı bir “hukuk” geliştirerek işçilerin kendisine karşı birleşmek yerine birbirleriyle rekabet edecekeleri koşulların oluşturulması gayreti içinde olmuşlardır.
İlk kurulduklarında bu temel sorunla uğraşan sendikaların bugün de temel sorunu budur: İşçiler arasındaki rekabeti kışkırtan koşullara son vermek; bunun için işçiler arasındaki gelir ve çalışma koşullarında yakınlık sağlamaktır. Patronlar, “esnek çalışma”yla, sınıfın son 200-300 yıllık mücadelesinin ürünü olan ve işçiler arasında rekabete son veren kazanımları ortadan kaldırarak; her işçinin ötekinin rakibi olduğu ücretlendirme ve çalışma koşullarını dayatmaktadır. Bunu sadece birer birer patronlar değil, sermaye hükümetleri de yapmaktadır. Bunun son örneği; “ek ödeme” alamayan kamu emekçilerinin maaşlarına yılın ilk altı ayı için 40 YTL, ikinci altı için de 40 YTL iyileştirme zammı oyunu olmuştur. Hükümet, kamu emekçileri arasında maaş farkını azaltmayı amaçlayan bu girişimi, bir okus pokusla; din görevlileri ve emniyet mensuplarına 140+140 YTL’lik zam verilmesi kararı olarak çıkarmıştır.
Çok açıktır: Ek ödeme almayan kamu emekçilerine ki bunlar genel olarak kamu emekçilerinin en az maaş alan kesimlerine de karşılık gelmektedir 40+40 YTL zam verilmesini sendikalar, az bulsalar da, sonuda kabul etmişlerdi. Bu yüzden de bu zam, bir ayrımcılık değil, “olumlu bir girişim” olarak görülebilir, görülmelidir. Eğer din görevlileri de bu kategoriye giriyorsa elbette onlar da 40+40 formülünden yaralanacaktı. Ama emniyet görevlileri zaten ek ödeme alan memurlar kategorisine girdiğine göre, onların bu zamdan yararlanmaması gerekirdi. Ne var ki hükümet; bırakalım bu tür ölçüleri, pervasız bir biçimde hem din görevlilerine hem de zaten ek ödeme alan emniyet mensuplarına 140+140 YTL’lik bir ek maaş vermeyi karar altına almıştır. Bu açıdan bakıldığında; kamu görevlileri arasında bir maaş ve gelir farkı yaratarak; ayrımcılık yapılırken (*) dahası, hükümet, din görvlileri ve emniyet mensuplarına ayrıcalık tanıyarak; devletin önümüzdeki dönemde ana dayanaklarını ve toplum karşısında nasıl bir pozisyon tutmak istediğinin de işaretini vermiştir. Demek ki; önümüzdeki dönemde devlet; asıl olarak toplumu, emniyet güçleri ve din görevlilerinin etkinliğine dayanarak zapturapt altına almayı amaçlamaktadır. Yani sermaye hükümeti; kendi geleceğini; hizmetleri artırarak, refahı paylaştırarak, toplumun eğitim ve sağlık, ulaşım, belediye hizmetleri gibi hizmetleri artırarak değil, ama emniyet güçleri ve din görevlilerinin gayretiyle, polisiye önlemler ve dinin yatıştırıcı etkisini kullanarak toplumu kontrol altında tutmayı planlamaktadır. Olanlar bunun göstergesidir. Bu AKP Hükümeti’nin halka nasıl bir gelecek vaat ettiğinin de çok somut bir ifadesidir.
(*) Elbette ki din görevlileri ve emniyet mensupları; öğretmenler, sağlıkçı, PTT emekçisi, nüfus memuru, mübaşir... gibi, bir emekçi değildir. Onlar devletin “özel görevlileri”dir. Ama onların özel görevli olması, asıl işlevlerinin toplumu zapturap altına almak gibi emekçilikle bağdaşmayan bir görevlerinin olması onlara özel kıyaklar yapılmasını, öteki devlet memurlarından ayrı çıkarlar sağlanmasını meşru görmeyi de gerektirmez.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Paranın rengi
Bundan birkaç ay önce Başbakan Erdoğan “paranın dini imanı olmaz” demişti. Erdoğan bu sözü “yeşil sermaye”, “arap sermayesi” vb suçlamalarına bir yanıt olsun diye sarfetmişti. Böylece Erdoğan çeşitli sermaye kesimlerinin faaliyetine kendince yeni bir meşruluk kazandırmış, “üretim ve yatırımın önemine” dikkat çekmeyi amaçlamıştı. Bu sözlerin sarfedilmesinden birkaç ay sonra ise, İslam ve kapitalizm, “İslami Kalvinistler”, “protestanlık” tartışmaları gündeme geldi. Bu tartışmayı başlatan ise Avrupa İstikrar Girişimi’nin “İslami Kalvinistler. Orta Anadolu’da Değişim ve Muhafazakarlık” başlıklı çalışması oldu.
Raporu kısaca ve kalın çizgileriyle şöyle özetlemek olanaklı: “Anadolu’da yeni refah ortamı, geleneksel değerlerin değişmesine ve çalışmaya, girişimciliğe ve kalkınmaya önem veren yeni bir kültürün oluşmasına yol açıyor. Toplumsal açıdan muhafazakar ve dindar bir toplum olma özelliğini korurken, bazılarının belirttiği gibi bir de ‘Sessiz İslam Reformu’ sürecinden geçiyor. Kayseri’nin önde gelen iş çevreleri, elde ettikleri ekonomik başarıda ‘Protestan çalışma etiği’nin payının büyük olduğunu düşünüyor.” (www.esıweb.org Rapor Özeti, S.1) Tartışmayı başlatan da aslında yukarıdaki son cümle. Tartışma İslam’ın protestanları kim, Kalvincilik vb. konulara yayılarak sürdürülüyor ve bir süre daha sürdürülecek gibi. Pek çok köşe yazarı bu konuyu kendi bakış açıları ile ele aldılar.
Bunların yanı sıra Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Gül’de bu konudaki görüşlerini açıklayanlardan. Kayserili olan Gül şöyle diyor: “Son dönemde Kalvinistler diye ilginç bir tartışma yaşanıyor. Bir taraftan muhafazakarlar, bir taraftan manevi değerlere önem verenler, bir taraftan dindar ama aynı zamanda modernliği gerçekleştiren atılgan ve kalkınmayı yürütenler, din sosyolojisiyle ilgilenenler bunu çok iyi bilirler. Bunun adı Hıristiyanlıkta Kalvinizm olur. Başka dinlerde başka isimler alır. Kayseri’deki sosyolojik olayı da aynı şekilde buna benzetiyorlar. Böyle izah ediyorlar. Bu çok doğru.” (30 Ocak tarihli gazeteler)
Öncelikle protetanlık ve onun bir kolu olan Kalvincilik (Calvin) birkaç söz söylemek gerekiyor. Çünkü bu konuyu ele alanlardan bazıları, protestanlıkla kapitalizm arasındaki ilişkiyi ters kurmuşlar, kapitalizmin doğuşunu ve gelişmesini protestanlığa bağlamışlardır. Oysa tam tersi bir durum söz konusudur. Protestanlığın ortaya çıktığı dönemde kapitalizm her türlü dinsel etkiden bağımsız gelişmekte ve ilerlemektedir. Sanayi devrimini gerçekleştiren ilk ülke olan İngiltere’de protestanlığın gelişmediğini hatırlatmak sanırız aydınlatıcı olur. Ancak Avrupa’da protestanlık ve onun bir kolu olan Kalvincilik, dine temel konularda kapitalizmin yasalarını -kâr etme, girişimde bulunma, risk alma, bu dünyanın nimetlerinden yararlanma- kabul eden bir yön vermişler, deyim yerindeyse Hıristiyanlık dinini kapitalizme uyarlamışlardır. Yani gelişmekte olan burjuva toplumuna egemen olan yasaların göksel değil, gerçek dünyanın yasaları olduğunun üstü örtülü kabulüdür bu.
İslam’ın kapitalizmle bağdaşmayacağını ileri sürmek ise günümüz dünyasının gerçeklerine bütünüyle aykırıdır. Onlarca İslam ülkesinde kapitalist ilişkiler hakimdir ve kapitalizm eski üretim biçimlerini kendisine bağlayarak, çözerek ilerlemektedir. Bu ülkelerde kapitalizmin gelişmesi sorunu genellikle İslam’da reform ile karıştırılmaktadır. Oysa sermaye, kapitalizm vb konularında İslam sanıldığından daha esnektir. Kapitalizmin en zor konularından birisini, faiz sorununu “İslami bankacılığın” kâr payı ile aştığını hatırlatmak gerekir. İslam ülkelerinde kapitalizm ve sermaye alabildiğince ilerlemektedir ve önüne özel bir engel çıkarılmamaktadır. Engeller çalışan sınıflara, işçilere çıkarılmaktadır. Bu dikkate alındığında “bir taraftan manevi değerlere önem verenler, bir taraftan dindar ama aynı zamanda modernliği gerçekleştiren atılgan ve kalkınmayı yürütenler” saptaması oldukça sakat görünmektedir.
İşin sermaye yatırım boyutu kısmen gerçekleşmektedir. İşçiler ise gelişmenin kendi akışına bırakılmamakta, fabrikalarda camiler, mescitler açılmaktadır. Yani günümüz toplumunun en temel ilişkisine giren ve eskiyle tüm bağlarını koparma eğiliminde olan bir sınıfın önüne uyanışını engellemek üzere barikatlar dikilmektedir. Kar etmek, bu amaçla ticarete ve üretime atılmak “modernlik” sayılmakta, ancak tüm toplumun önüne ortaçağ yasaları sürülmektedir. Kapitalizmin şafağının ürünleri olan protestanlık ve Kalvincilik -kiliseyi de demokrasiye ve cumhuriyete uyarlamışlardı!- bir süre için de olsa ilerici bir rol oynarken, günümüz “Kalvincileri” her türlü modernizmin ve gelişmenin önünde engel durumundadırlar. Onların “muhafazakar ve modern” dedikleri tüccar ve sanayici tipi ise, bu topraklarda kapitalizmin gelişmeye başladığı andan itibaren hep var olmuştur. Bu konuya zaman zaman döneceğiz.
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Muğlalı Olayı ve Kulp
Diyarbakır'ın Kulp ilçesine bağlı Alacaköy'de on üç yıl önce askerler 11 köylüyü terör örgütüne yardım ve yataklık ettikleri gerekçesi ile gözaltına aldı. Köylülerden o tarihten sonra yakın zamana kadar haber alınamadı. Köylülerin yakınları ve insan hakları örgütleri, köylülerin gözaltına alındığını iddia ederek akibetlerini yetkililerden sordular. Aldıkları cevap ise "Gözaltı kayıtlarında bu insanların gözaltına alındığına dair bir kayıt yoktur" şeklindeydi. Aradan yıllar geçti, güvenlik güçleri ile birlikte çalışan itirafçılar o dönemde yaptıklarına dair de itiraflarda bulunmaya başladılar. İtiraf ettikleri yerlerde gerçekten cesetler çıktı. Bulunan cesetlere DNA testi yapıldı ve cesetlerin adı geçen kişilere ait olduğu ortaya çıktı. Şimdi sıra, cinayetlerin faillerinin cezalandırılmasına geldi. Katiller cezalandırılabilecek mi göreceğiz. Çünkü, bu olaylarda şüpheliler (artık sanıklara şüpheli deniyor CMK gereği) asker ya da polis.
Bulunan cesetler nedeniyle yargılanması gereken yüksek rütbeli askerler var.
Yargı, bunları yargılayabilecek mi?
Bundan elli küsür yıl önce, Van'da İran sınırında kaçakçılık yapan bir grup Kürt köylüsü yakalanmıştı. Bunlar gözaltına alınarak karakola getirildikten sonra General Mustafa Muğlalı emrindeki askerler kaçakçıları araziye götürmüş ve kurşuna dizmişti.
Kaçakçılardan otuz üçü öldü.
Ahmet Arif otuz üç kurşun şiirini kurşuna dizilen Kürt kaçakçılar için yazmıştı.
General Mustafa Muğlalı'nın yargılanıp yargılanmayacağı o günlerde ciddi bir sorun olmuştu. Çok açık dellilerin bulunduğu davada Mustafa Muğlalı önce ölüm cezasına daha sonra indirim yapılarak hapis cezasına mahkum edildi. Bazı askerler bu olayı o gün bu gündür içine sindiremedi. Yakın zamanlarda bir kışlaya Mustafa Muğlalı adı da verildi.
Mustafa Muğlalı olayını hatırlatmaktaki amacım şu; elli yıl önce bile bir general kerhen de olsa cinayetler nedeniyle cezalandırılabilmişti. Elli küsür yıl sonra, güya demokratikleşen Türkiye'de bakalım delilleri, maktülleri ortaya çıkan faili meçhul cinayetlerin failleri yargılanabilecek mi? Bu cinayetlerin failleri Mustafa Muğlalı gibi cezalandırılabilecek mi?
Elli yılda nereden nereye geldik hep birlikte göreceğiz.
e-posta:
ktsurek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Amerikan silahı 2
ABD, nükleer tesisi kuruyor, silah üretecek, diye İran’a saldırma noktasına ilerliyor.
Peki, İran’a ilk nükleer tesisleri kurup nükleer silah sahibi olması için teşvik eden kimdi acaba?
Elbette Amerika!
1967 yılında ABD, İran’ın nükleer bir güç olması gerektiğini savunmaktaydı .
Çünkü o zaman İran’da Musaddık’ı deviren darbeyi teşkilatlayan ABD Şah’ı başa getirmişti.
Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, müttefik İran’ın nükleer silah üretmesinin en büyük destekçisiydi.
O zaman İran komünizme karşı Amerika’nın model ülkesi olarak tasarlanıyordu.
Aynı zamanda Ortadoğu’da ABD, İsrail ile temel üçgeni oluşturuyordu.
Kissinger’in desteğiyle İran 1974’te ilk nükleer reaktör inşasına başladı.
Hem de ABD’li bilim adamları ve mühendislerinin öncülüğünde.
1977’de İran, ABD’den 8 nükleer reaktör almak için anlaşma yaptı.
10 Temmuz 1978’de yani Şah’ın devrilmesinden kısa bir süre önce Amerika-İran Atom Enerjisi Anlaşması imzalandı.
General Electric ve Westinghaus şirketleri İran’la nükleer reaktör satış anlaşmaları yaptı.
1976’da ABD Başkanı Gerald Ford, plütonyuma sahip olması için İran’la işbirliği yaptı.
Demek yönetimde ABD uşağı olunca nükleer silah insanlık için gayet faydalı oluyordu!
Savaşa değil, barışa hizmet ediyordu!
***
Bugün İran’ı nükleer silah üretecek gerekçesiyle vurmaya kalkan ABD, nükleer silah üretimine yılda 27 milyar dolardan fazla para harcamaktadır.
Sadık dostu ve koruyuculuğunu yaptığı İsrail ise nükleer silah yönünden gayet zengin ve kural tanımazdır.
Nükleer silah anlaşmasını imzalamayan ülkedir.
Ama kimse İsrail’e bir şey dememektedir!
İsterseniz dünyada nükleer silahların dağılımına bir göz atalım.
ABD, savaş ve silahlanma bütçesi en yüksek ülkedir.
Pentagon’un yıllık 400 milyar dolarları geçmiş bütçesinin, Irak işgaliyle 700 milyar dolarlara ulaştığı söylenmektedir.
10 bin 640 adet nükleer silah ve çok sayıda nükleer reaktöre sahiptir.
İngiltere: 200’den fazla...
Fransa’nın elinde 350 adet...
Rusya’nın elinde 8 bin 600.
Hindistan elinde 45 ile 95 arası.
İsrail’in 150-200 civarı.
Çin elinde 400 civarında .
Pakistan’da ise 30-55 arasında nükleer silah olduğu tahmin ediliyor.
Görüldüğü üzere dünya nükleer bombaların üstünde oturuyor.
Bunlar yasaklanmıyor, konuşulmuyor ama, sıra ABD’nin İsrail’in sevmediklerine gelince yaylım ateşi başlıyor.
Nasıl da rezil ve ikiyüzlüce
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
LİMAN ARKASI
..........
Fahri Bozbaş
Tarihin derinliklerinde bir madenci emeklisi
Emekli maden işçisi Erol Çatma, işçi sınıfı tarihinin derinliklerinde galeriler açmaya devam ediyor. Yoğun emek sömürüsü yöntemleri ve uygulamaları, maden işçileri ve Maden Hukuku konusunda yazdıklarının devamı; beş kitap olarak hazırlayacağı “Zonguldak Taşkömürü Havzası Tarihi“ dizininin, 1840-1865 yılını kapsayan birinci kitabı, 2006 / Şubat istihsalinde günyüzüne çıktı.
1995 yılında resen emekli edildikten sonra, üç kitabı yayınlanan Çatma, Zonguldak taş kömürü havzası ve taş kömürü maden işçilerinin tarihini “resmi tarih“ yazım anlayışının dışında, diyalektik bakış ve toplumsal gerçeklikle yazmaya devam etmek için eski yazıyı öğrenerek, Osmanlı dönemine ilişkin belgelere birinci elden ulaşmış. Değişik kaynakların yanı sıra, Marx ve Engels’ in Komünist Manifestosu’ ndan da alıntılar yaparak uzun soluklu bir çalışmanın ürünü olarak çıkardığı son kitabında, sömürünün gizlendiği yerleri açığa çıkarmak için en ince ayrıntılara kadar değerlendirilecek her şeyi ele almış. Kitabının sonuca doğru bölümünde “ Tarihsel Materyalist“ perspektifin önemini vurgulayan Çatma, alıntı yaptığını belirterek tırnak içinde şunları yazmış:
“Tarih, yalnızca bir kişinin, bir komisyonun, bir grubun ya da yönetici, eğitimci - araştırmacı kümesinin yazdığı ve bütün öğrencilerin, sıradan insanların eleştirisiz kabullendikleri bir bilgi dalı değildir...
Tarihi tekele almak, cendere tutmak, tek merkezce saptanan siyasetlerin istedikleri kalıplara dökmek, “ iyi - kötü “ veya “ sizden - bizden “ ayrımlarıyla yoğurup yorumlayarak milyonlarca insana zerk etmek doğru değildir; yanlıştır, haksızlıktır, tehlikelidir.”
Yaşamını taş kömürü maden işçiliğinden sağlamış ve ailesinden üç kişiyi göçük kazasında, bir çoğunu da madene bağlı hastalıklardan kaybetmiş bir insan olarak “ tarihçi ahlakı “ değerlerini önemsediğini belirten Çatma, buhar gücünün sanayide kullanılmaya başlanmasıyla, Osmanlı’ da taş kömürünün yeraltından çıkarılması döneminde, köylülerin işçileşirken karın tokluğuna nasıl çalıştırıldıklarını belgelemiş. Kitabının arka kapağına ve tanıtım kokteyli davetiyesine Osmanlı döneminde taş kömürü maden ocaklarında yaşanan dramın sinopsisini yazmış Çatma;
“Osmanlı İmparatorluğu bütün sorunları aşmakta kararlıydı. Çünkü yaşaması buna bağlıydı. Taş kömürü yataklarının ortaya çıktığı Zonguldak Taşkömürü havzası, sorunların en büyüğüne çözüm sağlayacaktı ve bunun için bölge insanlarının kömürü yeraltından çıkarması gerekiyordu. Ve de çıkardılar. Ama nasıl? Mülk, halifeleri de olan Padişahın mülkü, onlar da Padişahın kullarıydı. Savaşlarda ölmeleri yetmiyordu. Halife Padişahları, onlardan şimdi de yeraltında ölmelerini istiyordu. Bazen, grizuda yanarak veya göçükte kalarak hemencecik, bazen de kan tüküre tüküre, kör, topal, felçli yaşayarak ölmeyi emrediyordu. Öldüler de.”
24 Şubat’ da Zonguldak Maden Mühendisleri lokalinde “Zonguldak Taşkömürü Havzası Tarihi, 1840-1865 “ adlı son kitabını okurlarıyla buluşturacak olan Erol Çatma işçi sınıfı tarihinin derinliklerinde galeriler açmaya devam ederken, kendi künyesini de bir görelim;
1951’ de demirci bir babanın ve emekçi bir annenin dördüncü çocuğu olarak, Zonguldak’ da, Üzülmez Maden Bölgesindeki Deremahalle’ de doğdu. İlk ve orta okulu Maden Bölgesinin özel okullarında okudu. 1970 yılında maden işçiliğine başlayıp aynı yıl evlendi ve lise tahsilini bırakarak askere gitti. 12 Eylül 1980’ de 141. maddeden yargılanıp beş yıl hüküm giydi. Yaşamını sürdürebilmek için uzun yıllar muhtelif işlerde çalıştı ( maden işçiliği, kahvecilik, şoförlük vb. ) 1990 Direnişi öncesinde Genel Maden İşçileri Sendikası’ nda Teşkilat Uzmanlığı görevinde bulundu. 1991’ de TTK’ ya maden işçiliğine döndü. 1995’ de resen emekli edildi. Ktapları: “ Zonguldak Madenlerinde Hükümlü İşçiler “ KESK / MADEN - SEN Zonguldak Şubesi Yayını No: 1 olarak Kasım / 1996’ da, “ 1965 Madenci Direnişinin Öyküsü: KÖMÜR TUTUŞUNCA “ Evrensel Basım Yayın’ dan Nisan / 1997’ de, “ Asker İşçiler “ Araştırma İnceleme: Haziran / 1998’ de Ceylan Yayıncılık tarafından yayınlandı. Üç çocuk babası emekli bir işçi olarak halen Zonguldak’ ın Maden Bölgesi Üzülmez’ de ikamet etmektedir.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net