www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Devletler uluslararası platformda
   eşit mi?

Türkiye ekonomisinde yaşanan değişimi ve yansımalarını ele alan yazı dizimizde bugünkü tartışma uluslararası kapitalist sistemin Türkiye’ye ve işçi sınıfına etkisi.


Devletler uluslararası platformda
   eşit mi?
Devletler de birbiriyle rekabet halinde dedik, peki tüm devletler eşit koşullarda rekabet edebiliyor mu?
İhsan Çaralan: Amerika’nın devleti ile Türkiye’nin devleti sermaye ile ilişkileri bakımından aynı politikaları izleyebilir mi? ABD Irak’ta önce Amerikan firmalarına sonra yardım edenlerine pay vereceğim, diyor, Türkiye’nin başbakanı ben bunları satarak ne kadar sermaye çağırabilirsem o kadar başarılı olurum, diyor. Devletler deyince sermaye karşısında aynı pozisyonu alabilirmiş ya da kendilerinin dedikleri sermayeyi aynı şekilde koruyorlar mı tartışması gündeme gelebilir. Türkiye ile ABD’nin Avrupa’nın Kongo’nun büyük firmaları uluslararası alanda eşit koşullarda yarışmak istiyorlar da arkasındaki güçler açısından baktığımızda devletleri aynı gücü sağlayabilir mi? Bu soruya olumlu yanıt vermek zor. Çünkü ancak sadece mali bakımdan değil askeri, diplomatik bakımdan da güçlü devletler kendi tekellerin çıkarlarını gerçekleşmesinde etkin rol oynayabiliyorlar. Türkiye gibiler ise; kendilerini büyük devletlerden birisinin ya da bir grubun stratejisine bağlayarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Bunu başaramadıklarında ise, IMF vesayeti ya da “özel anlaşmalarla” birer “vasal” durumuna düşüyorlar.
Bu nasıl değerlendirmeli? ABD’de yoğunlaşan bir sermaye olduğu gerek dolar gerekse sermaye transferiyle ABD’nin dünyanın bir çok ülkesinden kazançlı çıktığı ortada...
Fuat Ercan: Nedense şöyle bir mantık yürütülüyor; metropol ülke sermayeleri denetledikleri kendi devletleri ile bizim üzerimizde denetim kuruyorlar ve bizim kaynaklarımız oraya akıyor. Marksist analiz açısından bu tarz analizlerde oldukça önemli sorunlar var. Bir ülkeden diğerine kaynak aktarma kapitalizmin bölüşüm politikaları ile ilgili ama bölüşmek için öncelikle kaynak yaratılması gerekir. Kapitalist toplumda kaynak yaratımının temelinde sömürü yatmakta. Sömürünün kaynağı üretim sürecinde yaratılan değerdir ve bu değerin oluşması için sermaye ve işçiler olması gerekiyor. Sömürü ve bölüşümden hareketle devleti tanımlamıyorsak, tam tersine sömürü ve bölüşümü sınıfsal olarak sermaye-emek arası ilişki ve dahası sermayeler arası ilişki olarak tanımlıyorsak, devletler arasındaki sömürü ifadesini dikkatli kullanmamız gerekiyor. Çünkü bu tarz analizler sonuçta gelişmiş kapitalist ülkeler ya da kuzey güneyi sömürüyor gibi kaba bir genellemeye varmamıza neden olur. Bu tarz genellemeler sonuçta bizim gibi ülkelerde sermaye birikim yaratma ve denetleme ilişkilerini gözden tutmamıza neden oluyor. ABD’de yoğunlaşan bir sermaye olduğu için dünyanın bir çok ülkesinden kazançlı çıktığı ifadesine gelince evet bu doğru, ama dikkatinizi iki noktaya çekmek istiyorum. İlki ABD devleti bu işleyişten kârlı çıkıyorsa, buna karşı biz de politik olarak bizim devletimizin mi daha güçlenmesini isteyeceğiz. Tabiki hayır. O zaman tartışmanın sağlıklı olması için her şeyden önce bu ülkede/lerde sınıf gerçeğini işaret etmek gerekiyor. Kapitalizmin bugün bütün yapısal özelliklerinin açığa çıktığı bizim gibi ülkelerde bir diğer nokta mücadelenin anti-kapitalist bir çerçevede gerçekleşmesi gerekiyor. Türkiye’de sömürülen, baskı altında tutulan kesimlerin kendilerini koruma ve alternatif bir dünya yaratmaya yönelik çabalarında en önemli engel Türkiye iç burjuvazisidir. Türkiye’den ABD’ye kaynak aktarılıyor, demek anlamlı, ama gerek gerçeklik gerekse politik olarak bu tarz analizler ‘atı arabanın arkasına koyma’ anlamına geliyor. Sonuç olarak Türkiye’de Marksist bir politik dilin ısrarla göstereceği analiz edeceği şey Türkiye’de sömürü ve eşitsizliklerin kaynağı olan sermaye birikim süreci ve sürecin aktörleri olan iç burjuvazi olması gerekiyor.
Dikkat çekmeye çalıştığınız nokta Türkiye’deki sermaye gruplarının değerlendirmelerde gözden kaçırılmaması...
Fuat Ercan: Türkiye’de çıkarılan yasaları düşünün, bu yasaların IMF tarafından verildiğini kabul olarak koyalım. IMF, Dünya Bankası’nın taleplerinin mutlaka bir zamanda TÜSİAD’dan rapor olarak çıkmış olduğunu görürüz. DB, IMF raporlarının hazırlanmasında öncelikle iç burjuvaların örgütleri ve bunlardan sipariş üzerine proje alan teknik-uzman-akademisyenler, sistem için uzun erimli nelere ihtiyaç duyulduğunu işaret ediyorlar, sonra hazırlanan raporu IMF, DB ve OECD, AB gibi ulus-üstü organizasyonlar gözden geçirerek yeniden yazıyor. Uluslararasılaşmış iç burjuvaların talepleri ile IMF, DB, DTÖ gibi örgütlerin reformları kesişir nitelikte. Açın bakın eğitimde, sağlıkta, sosyal güvenlik sisteminde, tarımda vs. Sormamız gereken temel soru Türkiye’deki İş Yasası’nın IMF-DB için mi çıkartılmış olduğudur, tabi ki bizim sermaye gruplarının istek-zorlamaları ile çıkartıldı. Eğer tüm kaynaklar dışarıya aktarılıyorsa, sermaye grupları niye bu kadar can hıraş bu yasaları çıkartmak istiyorlar? Son dönem Türkiye’de iki döneme ayırıp özelleştirme eğilimlerine bakalım. 1986 sonrası özelleştirmelerin büyük kısmı yerel sermaye tarafından alındı. Günümüzde ölçek büyüdü, sermaye gerektiren özelleştirmeler yapıldı. Bunlara Lübnan, Rusya ve bağımlılık okulunun az gelişmiş diye ifade ettiği ülkeler katıldı. Türkiye’de özellikle sol analizler hâlâ 1960’ların bağımlılık okulunun kavramları üzerinden yapılıyor. Monthly Review okulunun sol Keynesyan analizleri ile devlet merkezli ulusalcı dilin kesiştiği bir dil ile karşı karşıyayız. Türkiye’den uluslararası bir yere kaynak aktarılıyorsa, yukarıda işaret ettiğimiz gibi mutlaka o değerin öncelikle Türkiye’de yaratılması gerekiyor. Değer yaratılmazsa o kaynak aktarılmaz. O zaman hem o değerin yaratıldığı yere bakacağız hem de aktarma mekanizmasına bakacağız.
İhsan Çaralan: Tabi ki esas yaratılan kaynağa bakmamız gerekir. Türkiye’den bir kaynak aktarılıyorsa Türkiye’deki üretim sürecinde sermayenin konumu önemli. Ama sonuçta Türkiye’deki sistemi de ayakta tutan uluslararası bir sistem var. Yani büyük sermaye güçleri ve emperyalizm diye ifade ettiğimiz ilişkiler ve ABD gibi ülkeler var. Bu kapitalistler arası çelişkilerden dolayı yeni kamplaşmalar oluşuyor dünyada ve birbirlerine karşı da büyük devletler mevzi tutuyorlar. Yeni güç odakları dünyayı yeniden paylaşmak üzere girişimler yapıyorlar. Irak’ın işgali, GOP girişimleri, Rusya’nın AB ile yakınlaşması, Fransa, Almanya’nın ABD’ye tutum alması, Şanghay 6’lısı,... gibi. Bütün bunları da işçilerin dikkatine sunmamız gerekir. Sendikayı tartışırken de, sınıfı eğitirken de dünyadaki tüm bu büyük gelişmeleri gösteremezsek kapitalizmi sadece Türkiye’deki büyük sermaye ve onların ilişkileri üzerinden bakarsak mücadeleyi doğru ifade edemeyiz. Sistemi ayakta tutan asıl şey; en gelişmiş ülkelerdeki olup bitenlerdir. Türkiye’dekiler de ona bağlanarak ayakta kalabiliyor.
Mehmet Türkay: Gelinen aşamaya baktığımızda birikim eşitsiz ve çelişik mantığıyla devam ediyor. Türkiye’de yaşanan dönüşümler kapitalist birikimin mantığına uygun seyir izliyor. Ortada sapma ya da kapitalist mantık açısından ters giden bir şey yok. Bence sol açısından öncelikli sorun, mevcut neoliberal entelektüel hegemonyayla baş edebilmenin yollarını bulmak ve hayata geçirmeye çalışmaktır. Bunun koşulları ayrı bir tartışma konusu, ancak solun böyle bir noktanın çok uzağında olduğu da gerçek. Sermaye açısından bakıldığında, gerek dünya ölçeğinde, gerekse Türkiye özelinde “sorun” yaşanan vahşi rekabet. Ancak, burada da bir kırılmayla rakabetin, neoliberalizm çerçevesinde, bu sürecin en olması gereken ilişkisi olarak yansıtılması. Sermaye açısından rekabet, genel olarak söylendiği gibi tercih edilir bir şey değil. Sermaye, rekabeti zorunlu olduğu için yaşamak durumundadır. Rekabetle tekel ayrı, birbirini dışlayan süreçler değil birbirini tamamlayan süreçlerdir. Rekabet elenme sürecidir ve sonucunda tekelleşmeyi getirir. Dolayısıyla güç ilişkilerinin tanımladığı bir zorunluluktan bahsediyoruz. Bu anlamda vahşi rekabet sürecinde sermaye, her düzeyde, eleğin üzerinde kalmak için hem kendi içlerindeki çatışmayı vahşi hale getirdiler, hem de devletle olan ilişkilerini çok operasyonel hale getirerek maliyeti toplumsallaştırmanın yeni yollarını oluşturmaya başladılar. Bu çerçevede bakıldığında yaşanan süreci anlamak ve deşifre etmek için bu sürecin taşıyıcılarının çatışan çıkarları üzerinden değerlendirme yapmak gerek. Burada da işin içine girmesi gereken “sınıf” dediğimiz kategori. Ama bu kategorinin bir analiz aracı olarak operasyonel hale getirilmesi konusunda ve nasıl kullanılması gerektiğinde de dikkatli olmak lazım.
İşçi sınıfına geçelim. Sermayenin uluslararası ve ulusal alanda oldukça güçlendiğini konuştuk, peki bunun karşısında işçi sınıfı ne durumda?
Fuat Ercan: Türkiye’de sermayenin uluslararası sermaye ile kurduğu bütün ittifaklar güçlü ve ittifakları ölçüsünde de gücünü arttırıyor. Türkiye’yi bunun karşısında sermaye dışındaki kesimler en başta işçi sınıfı kendini nasıl ifade ediyor. Burada iki eğilimden bahsetmemiz gerekiyor. Eğilimlerden biri üretim sürecindeki değişim yani daha yapısal , diğeri ise daha öznel yani sermaye dışı kesimlerin ama daha da çok işçi sınıfını temsil eden sendikaların öznel problemleri. Eğer ilk dinamizmi yani üretim sürecinde gerçekleşen değişimleri dikkate almasak sorunu sadece sendika ve sol yapılarda buluruz, ama diğer yandan sorunu sadece üretim ve yapısal olana atfedersek o zaman da “eh ne yapalım gerçeklik bu deyip” sisteme entegre olma sürecini yaşarız. İlk olarak 1970’lerden itibaren gerek uluslararası gerekse onla ilişkili olarak ulusal düzeyde üretim organizasyonda özellikle de yatırımlarda gerçekleşen değişimler işçi sınıfının farklılaşmasına yol açtı. Ölçek ekonomileri diye tanımladığımız büyük çaplı üretim bir yandan parçalara ayrılırken diğer yandan hizmet sektörünün toplam yatırımlar içinde payı arttı. Sermayeler arası artan rekabet sermayelerin en çok denetim yapabildikleri üretim sürecine ilişkin değişikliklere yöneldi. Bu değişimler üretimin yapısını dönüştürdükçe, işçi sınıfının da farklılaşmasına ve güç kaybetmesine neden oldu. Fakat güç kaybetme süreci başladığı an da sendikalar süreç içinde işçi sınıfını temsil etmekten daha çok sendikacı olarak kendilerinin çıkarlarını korumaya yöneldiler. Sendikalar ya da bazı gruplar esas olarak sınıfsal dil üzerinden savunma mekanizmaları geliştireceklerine Türk-İş’te olduğu gibi milliyetçi yada DİSK’te olduğu gibi demokrasi, sivil toplum, AB’ye desteğe yönelecek bir dizi dil geliştirmeye yöneldiler. Türkiye’de asgari ücretin tartışıldığı bir dönemde bu konuda ses çıkarmayan kesimler demokrasi için AB’ni işaret etmeği daha kolay bir yol olarak kendilerine seçtiler. Yine bu tarz analizler ve kesimler kalkıp ABD bizi sömürüyor, IMF bizi sömürüyor dediklerinde bir gerçeği işaret etmiş oluyorlar ama gerçeğin özellikle anti-kapitalist bir gözle esas yönelimini göstermemiş oluyorlar.
Mehmet Türkay: Fuat’ın bıraktığı yer önemli. Sınıf mücadelesi yükseliyor ama yükselen burjuvazinin mücadelesi. Sendikaların hali ortada. Küçük küçük sendikalar var birşeyler yapmaya çalışıyorlar ama temsiliyet açısından baktığımızda, durum vahim. Geçenlerde bir köşe yazarı, DİSK Türk-İş’le birleşsin, artık işçi sınıfı da rahat etsin diyordu. Bu durum, sınıf perspektifinin ve sınıf algısının sendikal alana hapsedilmemesinin gerekliliğini açık olarak ortaya koyuyor. Neden olmuyor sorusu var? Burada kritik olan şeylerden birisi genel olarak solun, kendi dilini ve kavramlarını gözden geçirmesine, kavramsal bir temizliğe ihtiyacı var. Bugün birçok bağlam artık karıştı; ulusallık, yurtseverlik, solculuk, sağcılık. Şöyle bir noktaya gelindi, kendimi solcu olarak görüyorum, bir şey söylüyorum ama hiç olmaması gereken biriyle yan yana düşüp, aynı şeyleri söylüyorsam, ortada bir sorun var. Bunu iyi anlayabilmek, buradan soldan bakmanın farkını ortaya koymak lazım. Kırmızı çizgilerse kırmızı çizgiler. Milliyetçiliğin yada liberalizmin gölgesinde bir sol olmaz. Bugün, Türkiye’de sol’un kıyıda köşede kalmışlığını aşmanın dilini oluşturmak gerek. Bu dili oluşturmak zor, ama gerçekleştirilebilir. Bu yönde atılacak ilk adım sosyal demokrasinin sol diye tanımlanmasından vazgeçilmesini sağlamaktır. Örneğin DİSK’in girişimi sosyal demokrat bir girişimdir. Bunu kendileri de söylüyorlar, o zaman solda yeni arayış demelerinin kafa karışıklığı yaratmaktan öte anlamı yok. Eğer pozisyonlar netleşirse, tüm muhalif taraflar açısından en hayırlısı olur sanırım.
Özgür Müftüoğlu: İşçi sınıfının durumu denilince Fuat ve Mehmet gibi bende temel vurgunun sınıflar arası güç ilişkileri üzerine yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bugün sermaye, emekçilerin bir sınıf olarak tarih sahnesine çıktığından bu yana hiç olmadığı kadar sınıf bilinci içerisinde hareket ederken, emekçiler ise hiç olmadığı kadar sınıfsal bilinçten uzaklaşmış durumda. Emekçilerin sermaye karşısındaki güç kaybı, 1970’ler ortasında yeni liberal politikaların uygulaması ile ortaya çıkmıştır. Bu politikalara karşı koyamayan işçi sınıfı, sermaye küreselleştikçe, üretim süreci esnekleştikçe kendi içinde daha fazla ayrışmış, birbirleri ile daha fazla rekabet etmeye zorlanmıştır. Böylece, emekçileri sınıf yapan, dayanışma içerisinde tutan koşulların ortadan kalktığı yönünde düşünce hakim olmuştur. Bugün işçi sınıfının mevcut durumunu analiz ederken, 1970’lerde sermayenin yeniden yapılanmasına karşı konulamamasının nedenleri irdelenmelidir. İşte burada da öncelikle emekçilerin ekonomik ve siyasal haklarının kapitalist sistem içerisinde elde edilebileceğini savunan ve işçi sınıfı mücadelesini bilimsel sosyalizmden uzaklaştıran sendikal anlayış ile sosyal demokrat siyasetler sorgulanmalıdır. Zira bu yapılar, emekçilerin haklarını savunacağız derken, özellikle ekonominin talep yönünün ön planda tutulduğu içedönük sermaye birikim döneminde, kapitalist sistemin varlığını teminat altına alan kurumlara dönüşmüşlerdir. Birikim rejimi değişip, emekle sermaye arasındaki çıkar çatışması üst düzeye çıktığında da çözüm üretemez hale gelmiş, kapitalist sistemin mevcut koşullarını meşrulaştırma dışında bir işe yaramaz hale gelmişlerdir.
YARIN: SENDİKALAR NE DURUMDA?


Başa dön


80 yıl sonra bile eşitlik sağlanmadı
Medeni Kanun’nun 17 Şubat 1926 yılında kabul edilişinin 80. yılında, İstanbul Barosu Kadın Hakları Komisyonu ve İstanbul Kadın Kuruluşları Derneği (İKKB) ortak basın toplantısı düzenledi. Toplantıda konuşan İKKB Koordinatörü Nazan Moroğlu, 80 yıl önce bir ‘devrim yasası’ olarak kabul edilen Medeni Kanun ile ilgili, “80 yıl sonra bugün kadınlar çağdaş uygarlığa ulaşma hedefinin neresinde? Günümüzde yasalarda kadın-erkek eşitliği büyük ölçüde sağlandığı halde neden yaşama geçirilmiyor? Eğitimde, iş yaşamında, siyasette durumları neden çok geri kalmış düzeyde?” diye sordu. 36 milyon kadının 4.6 milyonunun okuma yazma bilmediğine, 25 yaş üstü yaklaşık 17 milyon kadından 14 milyonunun en çok ilkokulu bitirebilmiş olduğuna dikkat çeken Moroğlu, 2001 yılında Medeni Kanun’da yapılan değişikliğin erkek egemen zihniyeti aşamadığını belirtti. Moroğlu, “İKKB olarak soyadı kuralının Anayasa’ya, AİHM kararına ve uluslararası taahhütlerimize uygun düşürülmesini istiyoruz. Ayrıca mal rejimlerinin yürürlüğüne ilişkin 10. maddenin mevcut evliliklerdeki mağduriyetin giderilmesi için yeniden düzenlenmesini bekliyoruz” diye konuştu. “Türban” siyasetinin eleştirildiği ve Danıştay kararlarının desteklendiği toplantıda, Konya’da muhabir Aliye Çetinkaya’nın başı açık oluduğu için saldırıya uğraması da kınandı.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net