Fuat Ercan: Türkiye’de sermayenin uluslararası sermaye ile kurduğu bütün ittifaklar güçlü ve ittifakları ölçüsünde de gücünü arttırıyor. Türkiye’yi bunun karşısında sermaye dışındaki kesimler en başta işçi sınıfı kendini nasıl ifade ediyor. Burada iki eğilimden bahsetmemiz gerekiyor. Eğilimlerden biri üretim sürecindeki değişim yani daha yapısal , diğeri ise daha öznel yani sermaye dışı kesimlerin ama daha da çok işçi sınıfını temsil eden sendikaların öznel problemleri. Eğer ilk dinamizmi yani üretim sürecinde gerçekleşen değişimleri dikkate almasak sorunu sadece sendika ve sol yapılarda buluruz, ama diğer yandan sorunu sadece üretim ve yapısal olana atfedersek o zaman da “eh ne yapalım gerçeklik bu deyip” sisteme entegre olma sürecini yaşarız. İlk olarak 1970’lerden itibaren gerek uluslararası gerekse onla ilişkili olarak ulusal düzeyde üretim organizasyonda özellikle de yatırımlarda gerçekleşen değişimler işçi sınıfının farklılaşmasına yol açtı. Ölçek ekonomileri diye tanımladığımız büyük çaplı üretim bir yandan parçalara ayrılırken diğer yandan hizmet sektörünün toplam yatırımlar içinde payı arttı. Sermayeler arası artan rekabet sermayelerin en çok denetim yapabildikleri üretim sürecine ilişkin değişikliklere yöneldi. Bu değişimler üretimin yapısını dönüştürdükçe, işçi sınıfının da farklılaşmasına ve güç kaybetmesine neden oldu. Fakat güç kaybetme süreci başladığı an da sendikalar süreç içinde işçi sınıfını temsil etmekten daha çok sendikacı olarak kendilerinin çıkarlarını korumaya yöneldiler. Sendikalar ya da bazı gruplar esas olarak sınıfsal dil üzerinden savunma mekanizmaları geliştireceklerine Türk-İş’te olduğu gibi milliyetçi yada DİSK’te olduğu gibi demokrasi, sivil toplum, AB’ye desteğe yönelecek bir dizi dil geliştirmeye yöneldiler. Türkiye’de asgari ücretin tartışıldığı bir dönemde bu konuda ses çıkarmayan kesimler demokrasi için AB’ni işaret etmeği daha kolay bir yol olarak kendilerine seçtiler. Yine bu tarz analizler ve kesimler kalkıp ABD bizi sömürüyor, IMF bizi sömürüyor dediklerinde bir gerçeği işaret etmiş oluyorlar ama gerçeğin özellikle anti-kapitalist bir gözle esas yönelimini göstermemiş oluyorlar.
Mehmet Türkay: Fuat’ın bıraktığı yer önemli. Sınıf mücadelesi yükseliyor ama yükselen burjuvazinin mücadelesi. Sendikaların hali ortada. Küçük küçük sendikalar var birşeyler yapmaya çalışıyorlar ama temsiliyet açısından baktığımızda, durum vahim. Geçenlerde bir köşe yazarı, DİSK Türk-İş’le birleşsin, artık işçi sınıfı da rahat etsin diyordu. Bu durum, sınıf perspektifinin ve sınıf algısının sendikal alana hapsedilmemesinin gerekliliğini açık olarak ortaya koyuyor. Neden olmuyor sorusu var? Burada kritik olan şeylerden birisi genel olarak solun, kendi dilini ve kavramlarını gözden geçirmesine, kavramsal bir temizliğe ihtiyacı var. Bugün birçok bağlam artık karıştı; ulusallık, yurtseverlik, solculuk, sağcılık. Şöyle bir noktaya gelindi, kendimi solcu olarak görüyorum, bir şey söylüyorum ama hiç olmaması gereken biriyle yan yana düşüp, aynı şeyleri söylüyorsam, ortada bir sorun var. Bunu iyi anlayabilmek, buradan soldan bakmanın farkını ortaya koymak lazım. Kırmızı çizgilerse kırmızı çizgiler. Milliyetçiliğin yada liberalizmin gölgesinde bir sol olmaz. Bugün, Türkiye’de sol’un kıyıda köşede kalmışlığını aşmanın dilini oluşturmak gerek. Bu dili oluşturmak zor, ama gerçekleştirilebilir. Bu yönde atılacak ilk adım sosyal demokrasinin sol diye tanımlanmasından vazgeçilmesini sağlamaktır. Örneğin DİSK’in girişimi sosyal demokrat bir girişimdir. Bunu kendileri de söylüyorlar, o zaman solda yeni arayış demelerinin kafa karışıklığı yaratmaktan öte anlamı yok. Eğer pozisyonlar netleşirse, tüm muhalif taraflar açısından en hayırlısı olur sanırım.
Özgür Müftüoğlu: İşçi sınıfının durumu denilince Fuat ve Mehmet gibi bende temel vurgunun sınıflar arası güç ilişkileri üzerine yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bugün sermaye, emekçilerin bir sınıf olarak tarih sahnesine çıktığından bu yana hiç olmadığı kadar sınıf bilinci içerisinde hareket ederken, emekçiler ise hiç olmadığı kadar sınıfsal bilinçten uzaklaşmış durumda. Emekçilerin sermaye karşısındaki güç kaybı, 1970’ler ortasında yeni liberal politikaların uygulaması ile ortaya çıkmıştır. Bu politikalara karşı koyamayan işçi sınıfı, sermaye küreselleştikçe, üretim süreci esnekleştikçe kendi içinde daha fazla ayrışmış, birbirleri ile daha fazla rekabet etmeye zorlanmıştır. Böylece, emekçileri sınıf yapan, dayanışma içerisinde tutan koşulların ortadan kalktığı yönünde düşünce hakim olmuştur. Bugün işçi sınıfının mevcut durumunu analiz ederken, 1970’lerde sermayenin yeniden yapılanmasına karşı konulamamasının nedenleri irdelenmelidir. İşte burada da öncelikle emekçilerin ekonomik ve siyasal haklarının kapitalist sistem içerisinde elde edilebileceğini savunan ve işçi sınıfı mücadelesini bilimsel sosyalizmden uzaklaştıran sendikal anlayış ile sosyal demokrat siyasetler sorgulanmalıdır. Zira bu yapılar, emekçilerin haklarını savunacağız derken, özellikle ekonominin talep yönünün ön planda tutulduğu içedönük sermaye birikim döneminde, kapitalist sistemin varlığını teminat altına alan kurumlara dönüşmüşlerdir. Birikim rejimi değişip, emekle sermaye arasındaki çıkar çatışması üst düzeye çıktığında da çözüm üretemez hale gelmiş, kapitalist sistemin mevcut koşullarını meşrulaştırma dışında bir işe yaramaz hale gelmişlerdir.