www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Türkiye nereye?
Türkiye ekonomisi büyüyor, holdingler gelişiyor buna karşın işsizlik ve yoksulluk artıyor.


Türkiye nereye?

SUNU
Türkiye ekonomisi büyüyor, holdingler gelişiyor buna karşın işsizlik ve yoksulluk artıyor. Ekonomideki bu değişimin sınıflar açısından anlamını Prof. Dr. Mehmet Türkay, Doç. Dr. Fuat Ercan, Yrd. Doç. Dr. Özgür Müftüoğlu ve gazetemiz Genel Yayın Yönetmeni İhsan Çaralan ile konuştuk. Dört bölüm halinde yayımlayacağımız görüşmelerde, hocalarımız, öncelikle Türkiye ekonomisini nereye gidiyor, nasıl değerlendirilmeli sorusuna yanıt aradılar. İkinci bölüm ise reddedilemeyecek biçimde ABD’nin ve devletlerarası hiyerarşinin Türkiye’ye etkisi oldu. Sendikalar ve işçi sınıfının durumunu üçüncü bölümde ele aldık. Avrupa Birliği’nin etkisi ise son bölümün konusunu oluşturdu.

Türkiye ekonomisini değerlendirebilmek için öncelikle hangi tespitleri yapmamız gerekir?
Fuat Ercan: Geçen yıla ilişkin değerlendirmelere baktığımızda “her şeyin yolunda gittiği” yönünde açıklamalar ile “her şeyin kötüye gittiği” yönünde açıklamalarla karşılaşıyoruz. İki vurgunun yapılması gerekiyor. İlk olarak kapitalizmin kendine özgü dinamikleri ve sınıfsal ilişkileri gözönüne aldığımızda ekonominin tam anlamıyla iyi ya da kötü performans geçirdiğini söyleyemeyiz. Soruna bakarken hangi toplumsal sınıflar için iyi, hangileri için kötü geçmiştir sorusuna cevap vermemiz gerekiyor. Böyle sorduğumuzda kapitalizmin her geçen gün artan sınıfsal eşitsizliğinin 2005 yılında yoğunlaşarak devam ettiğini söyleyebiliriz. Sınıfsal eşitsizliğin bir yanında orta ve büyük sermaye ile ihracata yönelik üretim yapan sermaye gruplarını, diğer yanda ise kamu ve özel kesimi içeren memur ve işçileri, işsizleri, köylüleri, kamu üniversitelerine devam eden gençleri gösterebiliriz. Değerlendirmeye ilişkin ikinci vurgumuz ise ekonomideki gidişata Keynesyen makro veri seti ile bakmamızdan kaynaklanıyor. Liberal ve muhalif sol iktisatçılar gidişata ulusal veri seti içinde bakarken, gerçekte uluslararasılaşmış bireysel sermayeler/firmalar etkinliklerini eş zamanlı olarak farklı ekonomilerde gerçekleştiriyorlar. Az sayıda sermaye grubu muazzam büyüme performansı göstermiyor aynı zamanda ekonomik etkinliklerini çeşitlendirerek dünya ölçeğinde hayata geçiriyorlar. Sabancı ve Koç Holding bunun örneği. Makro veri setinden Türkiye ekonomisini tanımlayan büyüme, işsizlik, yoksulluk gibi kavramlar bir tarafta, bir tarafta da şirketlerin muazzam büyüme-gelişmesi var. Sanki iki farklı dünya var karşımızda. Makro veri seri içinden dünyaya baktığımızda sanki hepimiz aynı gemide aynı tip kamaralarda yaşıyoruz gibi bir yanılsama yaratıyor. Bu tarz analizler ne yazık ki özellikle muhalif iktisatçıların da çok kullandığı bir dil. Bu dilin eleştirilip aşılması gerekiyor. Türkiye nereye gidiyor dediğimizde, hem bir makro ekonomik veri setinde neler oldu bakmamız lazım, hem de sınıfsal özellikleri gizleyen bu makro veri setini aşarak analizler yapmamız gerekiyor.
Mehmet Türkay: Bir iktisatçı, “Ekonominin durumu iyiye gidiyorsa halkın durumu kötüye gidiyordur”, diyordu. Makro veriler üzerinden yapılan değerlendirmelerde kimin için iyi kimin için kötü sorusu genel olarak sorulmuyor. Her şey “ortak iyi” üzerinden tanımlanıyor. Önemli olan sermaye birikiminin bütünsel işleyişi içinde devletin pozisyonu, devlete dair anlamlandırmalardır. Devlet, sınıfların çatışmasının tanımladığı bir alandır ve bu sürecin maliyetini toplumsallaştıran, kârını özelleştiren bir işlevi yerine getiriyor. Böyle bir işlev, doğal olarak zaten makro veri setinden hareketle yapılan analizlerin sınırlarını bize gösteriyor. Bu tür perspektifler sadece duruma işaret eden tanımlayan ve bu haliyle de durumu meşrulaştıran bakma biçimleridir. Diğer taraftan, eleştirel bakışların, analizlerin aynı kategoriler ve veri setini kullanarak yaşanan süreci deşifre etmelerinin de bir sınırı vardır. Bu sınırı tanımlayan bugündür, veri olan yapısal ilişkiler ve işleyiştir. Dolayısıyla geleceğe dönük bir değiştirme perspektifi, tanım gereği buradan çıkamaz. Bu bu tür eleştirel çabaların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Ancak, yapısal olanı açığa çıkartmaya da tanım gereği yetmiyor. Verili olan yapı ve işleyişin kavram ve kategorileriyle sorunu anlamak ve açıklamanın sınırlarına bu anlamda da dikkat çekmek gerekiyor. Sınıf içi ve sınıflararası güç ilişkilerine söz konusu verilerden hareketle işaret etmek bu aşamada önem arz ediyor. Burada sınıf kategorisinin her cümle ya da sloganda yer alması değil. Önemli olan, içini nasıl dolduruyorsak, işçi sınıfını da sermayeyi de kendi iç bileşenleri, çatışmaları, gerilimleriyle görünür kılmaktır. Sosyolojik olarak sınıfların varlığı zaten veridir, kritik olan, hem geçmişin hem de bugünün değerlendirilmesinde tarihsel bir kategori olarak sınıfların yaşanan sürece kendi iradeleriyle müdahale edebilme kapasitesini görmekte yatıyor. Var mıdır, yok mudur, nasıl yaratılır? Böyle bir analiz makro göstergeleri de yerli yerine oturtarak değerlendirmenin önünü açacaktır.
Büyüme, işsizlik gibi makroekonomik göstergeleri değerlendirmeye almayacak mıyız?
Fuat Ercan: Hiç kuşkusuz ele alacağız. Ama ele alırken en azından şuna dikkat etmemiz gerekiyor, bir ekonomi düşünün ki uluslararası düzeyde yüksek denilebilecek bir büyüme gerçekleşmiş, verimlilik artışı ve buna bağlı olarak da ihracatta rekorlar kırılıyor. Az da olsa artan oranda bir doğrudan sermaye girişi yaşanıyor. Ama diğer yandan işsizlik, insanca yaşamaya izin vermeyen ücretler, kamunun sosyal yaşam düzeyini artıran harcamalarında düşüşler yaşanıyor. Bu ifadelerin yan yana konulmasında makro veri seti ile bakan muhalif-sol kesim hayır “büyüme hormonlu” diyorsa, büyüme rakamları gerçeği yansıtmıyor diyorsa işte burada sorun var. Türkiye’de 1980’den itibaren uygulamaya konan politikalar sermaye kesiminin uluslararası düzeyde ayakta kalacak donanımını sağlamak yönündeydi ve bu da önemli ölçüde gerçekleşti. Hiç kuşkusuz uluslararası dinamikler karşısında sermaye grupları olumsuzluklarla karşılaşıyor, ama olumsuzluğu aşmak için rekabet ve verimlilik ifadelerinden hareketle, dönüp ülke içindeki sermaye dışı ve hatta küçük sermayeler üzerinde baskı mekanizmaları kuruluyor. Bu anlamda sermayenin emek üzerindeki denetim-kontrolü yani sömürü ilişkileri muazzam bir düzeye ulaşırken aynı zamanda sermayeler arasında da kıran kırana bir rekabet yaşanıyor. Bu rekabetin önemli sonuçlarından biri ise sabit sermaye donanımına bağlı olarak hizmet sektöründe oldukça hızlı oranlarda büyüme olmasıdır. İkincisi gelişmiş kapitalist ülkelerde her geçen gün işsizlik ve işsizliği eskiden bir problem olmaktan çıkaran sosyal güvenlik mekanizmaları yavaş yavaş işlemez hale geliyor. Avrupa Birliği, ABD ve Japonya arasında verimlilik düşüşünden kaynaklı rekabet artıyor. Uluslararası ölçekte bu rekabet, işsizliği hem bir disipline etme aracına dönüştürüyor hem de işsizliğin yoksullukla birlikte spontane mücadele tarzlarına yol açıyor.
Bu noktada Türkiye’ye dönersek...
Fuat Ercan: Türkiye’de 2001’de kriz çıktı, krizden sonra neler oldu. Geçen yıl yüzde 9 büyüme gerçekleşti, bu yıl yüzde 6 civarında. İkinci bir gösterge ihracat artışı. Hem aylık, hem yıllık rekorlar kırılıyor. Ona rağmen TİM Başkanı Oğuz Satıcı dert yanıyor, bunların yanı sıra işsizlik artıyor. Bu tarz üretim hem verimliliğin hem de işsizliğin kaynağı. İhracattaki artışın, büyümenin ve işsizliğin artmasının arkasında verimlilik artışı var. Bu sermayenin son üç dört yılda geliştirdiği bir strateji. Bu strateji daha çok, daha yoğun, daha az işçiyle ve daha hızlı üretimi gerektiriyor. Bu gelişmeler aslında kapitalizmin yapısal mantığının K.Marx’ı haklı çıkartan sonuçları. Diğer yandan son zamanlara özgü bir gelişme ile karşı karşıyayız. Bu gelişme de Türkiye’nin dünya ekonomisi ile bütünleşmesinin sonucu olan ithal girdi kullanımındaki artıştır. Ucuz ithal girdi demek, o ucuz girdiyi üreten diğer ulustan işçi sınıfı üzerinde daha yoğun baskı-kontrol demek. Diğer yandan bu ucuz girdiye ihtiyaç duyan sermayeler için döviz politikaları önem taşıyor. Ama aynı ucuz girdiyi önlemek için ilk elden işaret edilen ise emeğin daha etkin çalışması ve daha esnek politikalarla denetlenmesi yönünde. ASO’nun hazırladığı Asgari Ücret Politikaları tam da bu düzlemde ele alınması gerekiyor. Türkiye’nin kendi Çin’ini yaratması önerilerine sendikalarımızda ses çıkarmamışlardı.
Peki sermaye devletten ayrı mı hareket ediyor?
Mehmet Türkay: Sermaye kategorik olarak en geniş pazarın olanaklarını kullanmak isteyecektir. Uluslararasılaşmış sermaye, önündeki “yabancı” sıfatının kaldırılmasını istiyor. Gittiği her yerde yerli muamelesi görmek istiyor. Bu Avrupa, ABD sermayesi için de geçerli, Türkiye’deki uluslararasılaşmış sermaye için de. Bu da yeni bir şey değil aslında. Klasik iktisatçıların uluslararası ticaret kuramına baktığınızda “milli muamele ilkesi” diye bir öneri vardır. Kısaca, sermayenin gittiği ülkedeki sermayeyle aynı muameleye tabi tutulmasını önerir. Bu herhangi bir güçlü devletin sermayesi için geçerli değil tüm dünya ölçeğinde hareket kabiliyeti kazanmış sermayeler için böyle bir talep anlamlıdır. Dünya ölçeğinde kapitalizmi kategorik olarak ulusal devletler üzerinden yapılan bir analizle sınırlandığında, Fuat’ın işaret ettiği düzeye geçilemiyor. Ancak başka bir dinamik, sınıflararası ve sınıf içi dinamik alttan alta işliyor. Zaten işleyen sınıfsal dinamik, devletlerin tasarruflarını da biçimlendiriyor. Bu sermayeler bütün “ulusal” pazarların olanaklarını kendi birikimine katmaya çalışırken kıran kırana bir rekabet yaşıyorlar. Bu durum, kendi köken devletiyle ilişkisinin tamamen koptuğu anlamına da gelmiyor. Sermayenin her zaman “iktisat dışı zora” ve dolayısıyla “güce” ihtiyacı vardır.
Sermayenin kendi devletiyle ilişkisinin kopmadığına dikkat çektik, ulusal devletlerin üstlendiği rolü nasıl tanımlayabiliriz?
Fuat Ercan: Bizim gibi geç kapitalistleşen ülkelerde sermayenin kendi ayakları üzerinde durma kapasitesinin artması devletle birlikte oluyor. Liberal solun söylediği gibi bütün dünya sermayenin hareket alanı diye bir şey yok. Dünya kapitalizmi belli bir noktaya gelmiş durumda. Sermaye ile sermaye arasındaki çatışmalar yer yer sermaye ile emek arasındaki çatışmanın önüne geçiyor. Ama gerek sermaye ile sermaye arasındaki çatışma, gerek sermaye ile emek arasındaki çatışmanın kurallarının konulması devlet üzerinden gerçekleşiyor. Mesela Türkiye devleti bazen Türkiye’deki sermaye grubuna rağmen Hyundai’yi seçebiliyor ya da Nikaragua’daki devlet Türkiye sermayesi adına bir şeyler yapıyor. Devlet sermayenin temel amacı olan sermayesini daha etkin ve kısa sürede daha fazla kâr elde etme koşullarını sağlamak üzere yeniden biçimleniyor. Devlete ilişkin sorgulama da sermaye kavramının iki düzeyde ele alınması gerekiyor; biri genel olarak sermaye, birisi sermayenin fonksiyonları üzerinden farklılaşan sermayeler. Devlet genel olarak sermayenin isteklerini yerine getiriyor, ama aynı devlet farklı sermayeler arasındaki çatışmanın da tam odağında yer alıyor. Böylece devlet farklı çıkarları olan sermayeler arasında çatışma alanı olduğu gibi genel olarak emek üzerinde denetim aracı ve tabiki hem de sermayeye karşı muhalefeti engelleyecek baskı ve rızayı üreten işlevleri ile tanımlanabilir. A devletinin sağladığı avantajlara karşılık B devleti rekabet ediyor, ben daha fazla emeğimin üzerinde denetim kurarım daha fazla verimlilik sağlarım diye. Devlet ve siyasi ya da kamu otoritelerinin kararlarına bir sonuç olarak bakmak ve bu sonuca yol açan sınıfsal çelişkili süreci gündemimize taşımamız gerekiyor.
Her türlü çatışma devlet üzerinden gerçekleşiyor dedik, devletlerde sermayeye imkan yaratmak için birbiriyle rekabet etmiyor mu?
Mehmet Türkay: Sorun da orada yatıyor. Analizini devletler ötesi sistem ya da sadece ulusal devletler düzeyi ile sınırladığımızda ciddi olarak anlamamız zorlaşır. Bu söylediğimiz şeyin en açık ifadesi Irak savaşında yaşandı. Amerikan devletiyle Amerikan sermayesinin nasıl iç içe geçmiş olduğu görüldü. Ya da Başbakan Erdoğan’ın uçağına bilmem kaç tane işadamının binip gezilere çıkması. Devletlerarası hiyerarşi var ama dünya ölçeğinde artık sermayenin kendi hiyerarşisi de oluştu. Burada önemli olan devlet ile sınıflararası ilişkiyi doğrudan değil, bir dolayım üzerinden kurmaktır. İster birikim süreci diyelim, ister daha genel anlamda “sistem” diyelim, böyle bir karşılıklı etkileşim ağını göz önüne almak önemli. Bu etkileşimi dünya ölçeğinde izlediğimizde eşzamanlı olmamakla birlikte bütün ülkelerde yönelişler aynı yönde. ABD’de de, Türkiye’de de Avrupa Birliği ülkelerinde de. Uzun dönemli bir perspektifle değerlendirdiğimizde hem sermayenin kendi arasındaki rekabetini hem de devletler arası rekabeti birbirini tamamlayan süreçler olarak tespit etmek mümkün. Böyle bir analizde kritik olan, kendi içinde başka fetişler de yaratmadan, nasıl bakmalı sorusunda yatıyor. Bence sınıf kategorisinin iyice açık ve net tanımlanması, analizde nasıl nereye kadar kullanılabileceği, ve nasıl tanımlıyorsak tanımlayalım, sınıf kategorisinin sınırlılıkları ortaya çıkıyorsa onları da konuşalım. Bunun önemi, yani, solun kendi içinde konuşabilir hale gelmesinin önemi açık; ister liberal ve ister ulusalcı, ister milliyetçi densin, bu türden ağır gölgelerin solun üzerinden kaldırılabilmesidir.
İhsan Çaralan: Komünist Manifesto’yu okurken, bugünü yazmış gibi geliyor. Dönüp bakınca Mehmet Hocanın dediği gibi görünürde sermayenin kendi arasındaki çatışma emekten bile daha büyük gibi. Nitekim geçtiğimiz yüzyıldaki iki büyük savaş sermayenin kendi arasındaki çatışmasından çıktı. Dolayısıyla bugün büyüyen, güçlenen ve imkanları artan sermaye, devletleri daha çok kontrol ediyor. Devletler birer birer tekellerin kör çıkar hırsından, burjuvaların kaprislerinden arınmış olarak burjuva sınıfının, tekellerin sınıfsal çıkarlarının son derece bilinçli bir temsilcisi olarak davranıyor. Mesele A tekeli Amerika’nın çıkarlarını satabilir; eğer yeterince kâr vaat ediyorsa Amerikan devletinin İran’a ambargo uygulamasını görmezden gelip el altından İran’a ihracat yapabilir, hatta nükleer silah geliştirmesi için malzeme sağlayabilir. Ama Amerikan devleti, Mobil’in, Motorola’nın Microsoft’un çıkarlarını gözetmekle yükümlü görüyor kendini. Örneğin Bush, Türkiye’nin başbakanıyla görüşmesinde; Türk-Amerikan ilişkilerinin ilerlemesine koşul olarak; Motorola’nın Uzanlar’dan alacakları için gerekenin yapılmasnı ön şart olarak koşabiliyor. Türkiye gibi ülkelere, “sermayenin ve malların dolaşımı önündeki tüm sınırları kaldırın, her şeyi özelleştirin, tam libere olmadan bizimle bütünleşemezsiniz” diyen ABD, küçük bir iç taşımacılık (havacılık) firmasının Norveçlilerin eline geçmesine, “ulusal çıkarları” gereği karşı çıktı. Yine Magnezman’ı satın alan Vodafon’un tutumunu Almanya başbakanı; “Almanya’ya karşı düşmanca tavır” olarak niteledi. Yani; uluslararası firmalar, uluslararası serbestlik, sınırların kalkmasından söz ediliyor ama, aynı zamanda da dün olmadığı kadar sınırlamak; büyük ülkeleri kendi tekellerinin çıkarlarını korumak için; dünya üstündeki hegemonyada payların artırmak için düne göre daha atak davrandıklarına da kanıt oluyoruz. Amerika’ya karşı yeni güç odaklarının şekillenmeye başlamış olmasını uluslararası tekellerin arasındaki rekabetten bağmsız düşünebilir miyiz? Elbete tam tersidir. Tekeller arasındaki rekabetin, mücadelenin bir yansımasıdır yeni güç odaklarının oluşmaya başlaması. Yani denilebilir ki, her şeyin “kitaptaki gibi” olup bittiği bir dönemi yaşıyor dünya.

TÜRKİYE BURJUVAZİSİNİ NASIL İFADE EDERİZ?
Büyüyen sermaye gruplarını göz önünde bulundurarak, Türkiye’de burjuvazi için nasıl bir ifade kullanabiliriz?
Fuat Ercan: Türkiye’de bugün 1980’de Özal’ın başlattığı sermaye yoğunlaşma projesinin çok iyi tuttuğu bir dönemden geçiyoruz. Böyle bir dönem için bazı kavramları tartışmak lazım. Burjuvazi kavramına iki tane sıfat eklemişiz, komprador burjuvazi, ulusal burjuvazi. Yaşananlar ulusal burjuvazi ile komprador burjuvazi kavramlarını anlamsız kılıyor. Artık kendi ayakları üzerinde duran, hem ulusal hem de uluslararası ilişkiler kuran bir sermaye grubu var, buna iç burjuvazi demek lazım. Ve TÜSİAD, TOBB kanalıyla kendi sınıf dilini örgütlü şekilde ifade edebiliyor.
İhsan Çaralan: Günümüzde biz emperyalizmle işbirliğini nitelemek üzere işbirlikçi burjuvazi tanımını kullanıyoruz. Bugün “milli” dediğimiz bir burjuva kesimi yarın işbirlikçi olabileceği gibi, her burjuvanın, en küçüğünün bile aklındaki ve gönlündeki büyümek, uluslararası bir sermayeye katılmaktır. Ama buradan kalkarak; burjuvazinin çeşitli kategorileri yoktur, denemez. Kaldı ki, eğer küçüğü, ortası, büyüğü, ulusalı, işbirlikçisi, hatta bugün bile komprador karakterlisi olmasa burjuvazi tek bir tabakadan ibaret olsaydı; kapitalist toplum mantıksal olarak da bütün gelişme ve kendisini yenileme imkanını kaybetmiş olurdu. Sorun Emperyalizm dönemiyle, kapitalizmin ulaştığı bu aşamayla ilgili bir sorun olarak karşımızdadır. Bugün ise, bu değişimler çok hızlı olmaktadır.


Başa dön


‘Nükleer sizin, Sinop bizim olsun’
Sinop’ta bulunan demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler ve sendikalar tarafından oluşturulan Sinop Demokrasi Platformu, nükleer santral karşıtı çabalarını yükseltiyor. Sinoplular yapılacak nükleer santralin Sinop’un bitmesi anlamına geleceğini belirtiyorlar. Cumartesi günü, Sinop Ticaret ve Sanayi Odası’nda bir araya gelecek olan Demokrasi Platformu bileşenleri, çalışmalarını kamuoyuna açıklayacak. Sinop Nükleer Karşıtı Platformu’nun oluşturulmasını sağlamak amacıyla düzenlenecek toplantı için Demokrasi Platformu tarafından bir çağrı metni hazırlandı. İldeki siyasi partilere, sendikalara ve kitle örgütlerine gönderilen çağrıda; Nükleer çöplüğe dönüşecek olan Sinop’a karşı yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapılması istendi. Çernobil faciasının üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen, hastanelerde hâlâ kadınların düşük yaptığı, ölü ve erken doğumlarla birlikte kanser ve kansere bağlı ölümlerin de gözlendiği anlatılan çağrı metninde, “Planlı ve programlı bir şekilde ‘Enerji açığı’ tümcesi dillerde dolaştırılarak insanlar korkutulmaktadır. Diğer bir deyimle ‘Ölümü gösterip sıtmaya razı olmak’ mantığıyla halkımız kandırılmaya çalışılmaktadır” denildi. Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK), 2006 yılında inşaatına başlayacağını söylediği santrallerin, yerlerini ve isimlerini Bilgi Edinme Yasası’na rağmen hâlâ çıklamadığına dikkat çekilen çağrı metninde, “Anlaşılan hükümet bütün bağlantıları yaptıktan sonra bir oldu ve bitti durumu yaratarak halkımızı nükleer enerji tercihine mahkum etmek niyetindedir” deinldi. Sinop’un, Nükleer santral yapımı için seçilen ve halkı feda edilen yerlerden biri olduğu belirtilen metin, şu şekilde devam ediyor, “Oysa adında üç bin yıllık antik Sinope’nin ruhunu saklayan, Karadeniz’de hem güneye bakan, hem de güneyli bir yaşam tarzı sergileyen tek şehir olan, 270 kilometrelik kıyı şeridine ve el değmemiş kumsala sahip olan ilimiz, ancak turistik Sinop olarak anılmaya layık bir şehirdir. Sinope’nin sonsuza kadar Radyoaktif Sinop olarak lekelenmesi fikrine ‘Hayır’ diyoruz. Sayın Başbakan ilimize yaptığı son ziyarette Çevre Dostları Derneği üyelerince açılan, “Nükleer santral değil, üniversite istiyoruz” pankartını okuyup verdiği yanıt, “Biz Nükleer Santral istiyoruz” şeklinde olmuştur. Bu santralin yapılmasını ancak bizlerin bir araya gelmesi önleyebilir”.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net