Mehmet Türkay: Sorun da orada yatıyor. Analizini devletler ötesi sistem ya da sadece ulusal devletler düzeyi ile sınırladığımızda ciddi olarak anlamamız zorlaşır. Bu söylediğimiz şeyin en açık ifadesi Irak savaşında yaşandı. Amerikan devletiyle Amerikan sermayesinin nasıl iç içe geçmiş olduğu görüldü. Ya da Başbakan Erdoğan’ın uçağına bilmem kaç tane işadamının binip gezilere çıkması. Devletlerarası hiyerarşi var ama dünya ölçeğinde artık sermayenin kendi hiyerarşisi de oluştu. Burada önemli olan devlet ile sınıflararası ilişkiyi doğrudan değil, bir dolayım üzerinden kurmaktır. İster birikim süreci diyelim, ister daha genel anlamda “sistem” diyelim, böyle bir karşılıklı etkileşim ağını göz önüne almak önemli. Bu etkileşimi dünya ölçeğinde izlediğimizde eşzamanlı olmamakla birlikte bütün ülkelerde yönelişler aynı yönde. ABD’de de, Türkiye’de de Avrupa Birliği ülkelerinde de. Uzun dönemli bir perspektifle değerlendirdiğimizde hem sermayenin kendi arasındaki rekabetini hem de devletler arası rekabeti birbirini tamamlayan süreçler olarak tespit etmek mümkün. Böyle bir analizde kritik olan, kendi içinde başka fetişler de yaratmadan, nasıl bakmalı sorusunda yatıyor. Bence sınıf kategorisinin iyice açık ve net tanımlanması, analizde nasıl nereye kadar kullanılabileceği, ve nasıl tanımlıyorsak tanımlayalım, sınıf kategorisinin sınırlılıkları ortaya çıkıyorsa onları da konuşalım. Bunun önemi, yani, solun kendi içinde konuşabilir hale gelmesinin önemi açık; ister liberal ve ister ulusalcı, ister milliyetçi densin, bu türden ağır gölgelerin solun üzerinden kaldırılabilmesidir.
İhsan Çaralan: Komünist Manifesto’yu okurken, bugünü yazmış gibi geliyor. Dönüp bakınca Mehmet Hocanın dediği gibi görünürde sermayenin kendi arasındaki çatışma emekten bile daha büyük gibi. Nitekim geçtiğimiz yüzyıldaki iki büyük savaş sermayenin kendi arasındaki çatışmasından çıktı. Dolayısıyla bugün büyüyen, güçlenen ve imkanları artan sermaye, devletleri daha çok kontrol ediyor. Devletler birer birer tekellerin kör çıkar hırsından, burjuvaların kaprislerinden arınmış olarak burjuva sınıfının, tekellerin sınıfsal çıkarlarının son derece bilinçli bir temsilcisi olarak davranıyor. Mesele A tekeli Amerika’nın çıkarlarını satabilir; eğer yeterince kâr vaat ediyorsa Amerikan devletinin İran’a ambargo uygulamasını görmezden gelip el altından İran’a ihracat yapabilir, hatta nükleer silah geliştirmesi için malzeme sağlayabilir. Ama Amerikan devleti, Mobil’in, Motorola’nın Microsoft’un çıkarlarını gözetmekle yükümlü görüyor kendini. Örneğin Bush, Türkiye’nin başbakanıyla görüşmesinde; Türk-Amerikan ilişkilerinin ilerlemesine koşul olarak; Motorola’nın Uzanlar’dan alacakları için gerekenin yapılmasnı ön şart olarak koşabiliyor. Türkiye gibi ülkelere, “sermayenin ve malların dolaşımı önündeki tüm sınırları kaldırın, her şeyi özelleştirin, tam libere olmadan bizimle bütünleşemezsiniz” diyen ABD, küçük bir iç taşımacılık (havacılık) firmasının Norveçlilerin eline geçmesine, “ulusal çıkarları” gereği karşı çıktı. Yine Magnezman’ı satın alan Vodafon’un tutumunu Almanya başbakanı; “Almanya’ya karşı düşmanca tavır” olarak niteledi. Yani; uluslararası firmalar, uluslararası serbestlik, sınırların kalkmasından söz ediliyor ama, aynı zamanda da dün olmadığı kadar sınırlamak; büyük ülkeleri kendi tekellerinin çıkarlarını korumak için; dünya üstündeki hegemonyada payların artırmak için düne göre daha atak davrandıklarına da kanıt oluyoruz. Amerika’ya karşı yeni güç odaklarının şekillenmeye başlamış olmasını uluslararası tekellerin arasındaki rekabetten bağmsız düşünebilir miyiz? Elbete tam tersidir. Tekeller arasındaki rekabetin, mücadelenin bir yansımasıdır yeni güç odaklarının oluşmaya başlaması. Yani denilebilir ki, her şeyin “kitaptaki gibi” olup bittiği bir dönemi yaşıyor dünya.
TÜRKİYE BURJUVAZİSİNİ NASIL İFADE EDERİZ?
Büyüyen sermaye gruplarını göz önünde bulundurarak, Türkiye’de burjuvazi için nasıl bir ifade kullanabiliriz?
Fuat Ercan: Türkiye’de bugün 1980’de Özal’ın başlattığı sermaye yoğunlaşma projesinin çok iyi tuttuğu bir dönemden geçiyoruz. Böyle bir dönem için bazı kavramları tartışmak lazım. Burjuvazi kavramına iki tane sıfat eklemişiz, komprador burjuvazi, ulusal burjuvazi. Yaşananlar ulusal burjuvazi ile komprador burjuvazi kavramlarını anlamsız kılıyor. Artık kendi ayakları üzerinde duran, hem ulusal hem de uluslararası ilişkiler kuran bir sermaye grubu var, buna iç burjuvazi demek lazım. Ve TÜSİAD, TOBB kanalıyla kendi sınıf dilini örgütlü şekilde ifade edebiliyor.
İhsan Çaralan: Günümüzde biz emperyalizmle işbirliğini nitelemek üzere işbirlikçi burjuvazi tanımını kullanıyoruz. Bugün “milli” dediğimiz bir burjuva kesimi yarın işbirlikçi olabileceği gibi, her burjuvanın, en küçüğünün bile aklındaki ve gönlündeki büyümek, uluslararası bir sermayeye katılmaktır. Ama buradan kalkarak; burjuvazinin çeşitli kategorileri yoktur, denemez. Kaldı ki, eğer küçüğü, ortası, büyüğü, ulusalı, işbirlikçisi, hatta bugün bile komprador karakterlisi olmasa burjuvazi tek bir tabakadan ibaret olsaydı; kapitalist toplum mantıksal olarak da bütün gelişme ve kendisini yenileme imkanını kaybetmiş olurdu. Sorun Emperyalizm dönemiyle, kapitalizmin ulaştığı bu aşamayla ilgili bir sorun olarak karşımızdadır. Bugün ise, bu değişimler çok hızlı olmaktadır.
Başa dön