www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
Türk-İslam-Mafya sentezi

YAŞADIKÇA ____Enver Şat
Senaryo yazılmış

KONUM ____Çetin Diyar
Barış ihtiyacı ve Öcalan’ın çağrısı

BAYKUŞ ____Şebnem Korur Fincancı
Sıfır noktası

DÜNYAYA BAKIŞ ____Taylan Bilgiç
Aşil topuğu

GÜNDÖNÜMÜ ____Hasan Hüseyin Evin
Gündem ve sorumluluklar

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
Çocukluğunuzu hiç unutmayın

EVRENSEL’DEN ____
Bu Başbakan çizilir...

  EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

Türk-İslam-Mafya sentezi

“Kurtlar Vadisi Irak” filmi üstüne tepkiler, bir filmin iyiliği, kötülüğü ötesinde tartışmalara yol açtı.
Bir yandan sağcılıkla, milliyetçilikle birleşmek için her fırsatı değerlendiren liberal solcu kesimler bu filimi sağdan gelen sağlam bir antiemperyalist tutumun ifadesi olarak algılarken (Vedat İlbeyoğlu konunun bu boyutuna dünkü yazısında dikkat çekmişti), Başbakan Erdoğan ve eşinden AKP’li vekillere, çeşitli sanat eleştirmenlerinden sağcı gazetecilere kadar geniş bir yelpaze de filme övgüler yağdırdı.
Her görüşten okumuş-yazmış çevrelerden gelen övgülerde; bazen sanatsal bazen ideolojik rezervler konsa da; bu çevreler filmde beğenecek, “Kurtlar Vadisi”yle uzlaşacak bir yan buldular: Bu çevrelerden kimi Hollwood’la boy ölçüşen bir yapıt olduğu için, kimisi anti-Amerikancı olduğu, kimisi geleneksel olanla morderni birleştirme başarısına övgü yağdırdı.
Öyle görünmektedir ki; filmin film olarak sanatsal özellikleri de verdiği politik mesaj; bulunduğu dini-milliyetçi platform da daha çok tartışılacaktır. Elbette Evrensel de, bu köşe de bir taraf olarak bu tartışmaya katılacaktır. Ama, bugün burada dizi ve filmin, yapımcılarının niyetlerinden bağımsız olarak kazandığı güncel-ideolojik boyutuna dikkat çekmek istiyoruz. Çünkü, bu filmi ve diziyi asıl önemli kılan, sanatsal başarısı ya da anti-Amerikancılığı değil, Türkiye’yi yöneten güçlerin halka, özellikle de gençliğe hedefler, bir idol sunma imkanını yaratmış olmasıdır. Dahası, filmi TV’de iki yıldan fazla bir zamandan beri yayımlanan diziyle bağlantısı içinde düşündüğümüzde şu saptamaları yapabiliriz:
1-) Kurtlar Vadisi, bir mafya dizisiydi. Kimi eleştirileri olsa da; mafyayı meşru, sempatik ve hatta gerekli bir kurum olarak sunuyordu. (Dizinin bugün tartışılan hiçbir özelliği henüz öne çıkmamışken, mafya lideri Süleyman Çakır’ın ölümü üstüne birçok kentte sanki gerçek bir ölümmüş gibi başsağlığı ilanları verildiği anılardadır)
2-) Dizi; Kadiri tarikatıyla ile bağlantılı olarak hazırlanmış bir yapımdı; pek çok diyalogla bu tarikatın mistik-hümanist görüşleri diyaloglar yoluyla uzun uzun propaganda ediliyordu.
3-) Dizi, bir yandan Susurluk filan eleştirisi yapıyor gibi görünürken öte yandan Susurlukların temeli olan kontra örgütlenmeleri aşırı milliyetçi bir üslupla savunuyordu.
“Kurtlar Vadisi Irak” filmi ise; Amerika’nın Irak’ta yaptığı mezalimi sergilerken aynı zamanda Kurtlar Vadisi’nin mafya-devlet görevlisi tipine bir “rambo” karakteri de katarak Polat Alemdar’ı dini ve milliyetçi kültür etkisindeki geniş halk yığınlarının gözünde bir kahraman düzeyine yükseltti. Filmin gösterime girmesiyle başlatılan kampanya; Polat Alemdar’ın “Türk gençliği” için bir idol olarak sunulduğunu göstermektedir.
(Filmde koca Türk ordusunun yapamadığını dört mafya bozuntusunun yapması ne anlama gelir; bu nasıl karşılanır henüz bilinmiyor. Bu yazının konusu da bu değil)
Aslında egemenler, sıkıştıklarında her zaman yığınları etkileyecek idollere ihtiyaç duyarlar; bu bazen gerçek bir kahramandır bazen de sanal olur. Somut yaşamda gerçek başarısı olmayan, daha çok da art arda gelen başarısızlıklar arkasından egemenler ya tarihlerinden bir kahramanı öne çıkarır ya da sanal kahramanlar yaratır. Rambo, Vietnam’da yenilgiye uğramış Amerikan emperyalizminin gençliğine sunduğu bir sanal kahramandı. Ronald Reagan bunu açıkça ilan etmişti. İşte Rambo’nun idealleriyle yetişen gençler Afganistan’a saldırdı, Irak’ı işgal etti.
Kürt sorununu çözemeyen, Irak’ta başına çuval geçirilen, Orta Asya cumhuriyetleriyle “yeni Türk imparatorluğu” hayalleri boşa çıkan, AB ve Amerika ile sorunları büyüyen, son yıllardaki en büyük başarısı “sorunlarını çözememiş olan egemenler de; bir “sanal kahraman”la gençliğe yeni hedefler gösterme yoluna giriyorlar. Aradıkları kahramanın Polat Alemdar’da sembolleştiği anlaşılıyor.
Nedir Polat Alemdar’ın özelliği?
Devlet görevlisi, mafya lideri, gözü kara bir fedaidir Polat! Ama film ve dizinin ideolojik platformuna bakarsak; bu kişilik daha da anlamlanıyor. Çünkü; Türkçü, İslamcı, mafya tarzı bir yaşamı ve davranış üslubu Polat Alemdar’ın kişiliğini belirlemektedir. Dolayısıyla alışık olunan bir formülasyonla egemenlerin gençliğe; geçmişteki “Türk-İslam sentezi” yerine şimdi “Türk-İslam-Mafya Sentezi” bir ideoloji ve bu ideoloji üstünde biçimlelen bir “idol” olarak Polat Alemdar’ı sunduğunu söyleyebiliriz.
Daha genel bakarsak; Türkiye’de gençliğin idolü, gerçek bir gençlik önderi olan Deniz Gezmiş’tir. Deniz, devrimci bir genç olarak, Türkiye’nin her milliyetten gençliğinin; ilerici, devrimci özlemlerinin simgesi olmuş; onların mücadelesinde bayraklaşmıştır. Egemenler ve ideologları bundan rahatsızdı ve gençliğe yeni idoller sunmak için pek çok girişimde de bulundular. Ama başarısız oldular. Şimdi gençliğe sanal bir kahraman olan Polat Alemdar’ı “örnek alınacak, izlenecek tip” olarak sunmaktadır. Bu tutacak mıdır göreceğiz. Ama, bu konuda ellerinden geleni yapacaklarını şimdiden söyleyebiliriz.
Hadi bakalım, bizim gerçek, davası uğruna hayatını vermekten çekinmemiş devrimci gençlik liderimiz Deniz’le sizin sanal kahramanınız mafyacı, ırkçı, tarikatçı Polat baş edebilecek mi?
Şunu da şimdiden belirtelim; Polat Alemdar’ı idol düzeyine yükseltenlerin elbette ne papaz cinayetlerinden, ne asayişin bozulmasından, ne gençliğin uyuşturucunun pençesine düşmesinden, ne ahlakın bozulmasından ne de çeteleşmelerden, Susurluk skandallarından şikayet hakkı vardır. Bu da şimdiden biline!

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Senaryo yazılmış

Son günlerde gene elektriksiz kalabileceğimiz söylemleri ortalıkta dolaştırılmaya başlandı. Bu tür söylemler ortalıkta dolaşmaya başlayınca bilin ki arkasında bir çapanoğlu çıkacaktır.
Efendim elektrik sıkıntısı çekmemek için elektrik üretiminde kullanılan kaynakları çeşitlendirmek gerekiyormuş. Ama nedense bu çeşit olsun diye seçilen kaynakların hiçbirisi yerli değil.
İthal kömürü ta Kolombiya’dan getirip Sugözü’nde elektrik üretiyorlar.
Doğalgaz aldılar, doğalgazın tüketilebilmesi için elektriğin yarısına yakınını bu enerjiyle üretmeye başladılar.
Bu da yetmedi, kışın doğalgazsız kalma tehlikesi geçirdik, santrallerde fui-oil kullandırdılar.
Oysa yazın biz bu doğalgazı harcayamamaktayız. Harcayamadığımız doğalgazın parasını ise paşa paşa ödemekteyiz.
Şimdi doğalgaza bağımlı bir elektrik üretiminin tehlikeli olacağı varsayımı üzerinden, nükleer santrallerin kurulması dillendiriliyor.
Olayı biraz kurcaladığımızda işin ucunun gene paraya dayandığını görüyoruz.
Para dediksek öyle az buz bir para değil.
“2020 yılına kadar 54 bin MW’lık yatırıma ihtiyaç duyulduğunu belirten Güler, bunun 5 bin MW’lık bölümünü nükleer enerji yatırımı olarak görmek istediklerini söyledi. Güler, “Bununla ilgili teknik çalışmaları belli bir noktaya getirdik. 2020 yılına kadar 128 milyar dolar yatırım ihtiyacı var” dedi.”(basından)
Enerji bakanının dediğine göre 2020 yılına kadar 128 milyar ABD doları tutarında bir yatırım yapılacakmış. Şunun şurasında 2020’ye 14 sene var. Yani ortalama her yıl 9.14 milyar dolarlık yatırım yapılacak.
En pahalı enerjinin olmayan enerji olduğunu herkes bilir. Ama elinizde 2030 yılına kadar yetecek yerli potansiyel bulunurken, ille de yabancı kaynaklara yönelmek neyin nesidir? Bunu karar vericiler halka anlatmak zorundadırlar.
Evet, bugün ülkemizdeki kendi öz kaynaklarımız, dışarıdan hiçbir enerji kaynağı ithal etmeden ülkemizdeki elektrik gereksinimini 2030 yılına kadar karşılayabilecek durumdadır. Hem de enerjinin etkin kullanılması pek düşünülmediği halde. Buna birde enerji-ekonomi-ekoloji optimizasyonunu katarsanız bu sürecin daha da uzayacağı ortadır. Buna karşın bugün üretilen elektriğin yarısını ithal kaynaklarla üretmekteyiz. Oysa kendi ulusal kaynaklarımız, bugünkü elektrik ihtiyacımızın kat kat fazlasını karşılayacak potansiyeldedir.
Gerekli yatırımlar ulusal enerji kaynaklarımızın geliştirilmesine harcanacak olsa, hem paramız ülke dışına gitmeyecek, hem işsizliğin azalmasına önemli bir katkı sağlanacaktır.
Şu an elektriksiz kalma riskimiz bulunmamaktadır. Tam tersi elimizde kurulu güç fazlalığı bulunmaktadır. O nedenle devletin elindeki gerek termik santraller, gerekse hidrolik santraller adeta askıda çalışmaktadırlar. Ama buna karşın elektriksiz kalabileceğimiz uyarılarının yapılması ülke kaynaklarının nükleerci tekellere peşkeşinin kolaylaştırılmasına yönelik senaryonun bir parçasıdır.
Anlaşılan senaryo yazılmış durumda. Şimdi sıra filmin çekimindedir. Ama bu senaryoyu da, bu filmin sonunu da değiştirmek mümkündür. Bunun için güçlü bir karşı koyuş ve ulusal enerji kaynaklarımızın kamu eliyle değerlendirilmesi için bastırmamız gerekmektedir.

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

  KONUM ..........Çetin Diyar

Barış ihtiyacı ve Öcalan’ın çağrısı

Dünyada ve bölgemizde çatışma ve gerginliklerin arttığı, artırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Müslümanların inanç ve peygamberlerine hakaret edilmesi sonucunda patlak veren karikatür krizi, emperyalist güçler tarafından yeni bir saldırganlığın dayanağı haline getirilmeye çalışılıyor. Yaşananların 11 Eylül olaylarından sonra gündemleştirilen ‘medeniyetler çatışması’nı doğruladığı iddia edilmekte ve bu olaylar, aynı zamanda emperyalizmin Ortadoğu’daki müdahale ve işgalinin gerekçesi yapılmaktadır. ABD Başkanı Bush, olayların büyümesinden Suriye ve İran’ı sorumlu tutarak, bu ülkelere karşı bütün ‘haçlıları’ etrafına toplamaya çalışmaktadır. Yine Filistin seçimlerini HAMAS’ın kazanmasının “Doğuluları medenileştirip demokratikleştirmek isteyen” Batılı emperyalist güçler nezdinde rahatsızlık yaratması ve İsrail’in saldırgan, uzlaşmaz tutumu, bölgede çatışma ve istikrarsızlığı artırıcı bir rol oynamaktadır.
Başını ABD’nin çektiği emperyalist güçler, halklar arasında dinsel, kültürel, etnik ayrımları kışkırtarak, dünyayı bir kaos ortamına sürüklemektedir. Çünkü, çatışma, savaş ve gerginlikler tarafından belirlenen bu kaos ortamı, emperyalist güçlere dünyanın çeşitli bölgelerine kendi çıkarları temelinde müdahale etme, dünyayı gerici emelleri doğrultusunda ‘dizayn etme’ olanağını sunmaktadır. Dünya halkları için emperyalist savaş ve saldırganlığa karşı barış talebi, her geçen gün daha fazla önem ve aciliyet kazanmaktadır.
Emperyalistlerin gerici, saldırgan politikaları nedeniyle bölgemiz üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Yeni savaşlar kapıda bekliyor. Ortadoğu’nun Filistin sorunuyla birlikte yüz yıldır çözümsüz kalan, bırakılan önemli bir sorunu olan Kürt sorunu, emperyalistlerin gerici emellerinin dayanaklarından biri haline getirilmeye çalışılıyor. ABD, bir yandan Irak Kürdistanı’nda Kürtlerin kazandığı pozisyonu kullanarak kendini ezilen halklar için bir kurtarıcı gibi göstermeye çalışıyor; öte yandan Türkiye gibi işbirlikçilerinin sorun karşısındaki gerici pozisyonlarını ve açmazlarını kullanıyor. Böylece onları kendi politikalarına daha fazla mahkum etmeye çalışıyor.
Bölgede böylesine tehlikeli gelişmelerin yaşandığı bir süreçte, İmralı’daki tek kişilik hücresinde ağır tecrit koşulları altında yedinci yılını bugünlerde tamamlayacak olan Abdullah Öcalan, Kürt sorununun çözümü, dolayısıyla bölgede barış ve kardeşliğin tesisi bakımından anlamlı ve önemli bir öneriyi gündeme getirdi. Öcalan, avukatlarıyla yaptığı son görüşmede “siyasi genel af çıkartılıp siyaset yapma koşullarının sağlanması ve Kürtlerin kültürel haklarının anayasal güvenceye alınması halinde PKK’nin silahları bırakacağını” belirterek, ülkeyi yönetenlere bu konuda gerekli adımları atma çağrısını yaptı. Bilindiği gibi epey bir süredir ülke egemenlerinin bölgeye dair gündem ve politikasını ‘Kandil sorunu’ oluşturuyordu. Öcalan’ın önerisi, sorunun çözümünde hem şiddete başvurulmasını, hem de emperyalistlerin sorunu kullanmasını engelleyebilecek niteliktedir. Ama nedense bu öneri, ne ülke egemenlerinin, ne de basının dikkatini çekmedi.
Başbakan Erdoğan, karikatür krizinden sonra yaşanan olaylar üzerine, İspanya Başbakanı ile medeniyetler arası barış ve hoşgörü çağrısı yaptı. Medeniyetler arası barışın savunuculuğuna soyunan Erdoğan, başbakanı olduğu ülkede binlerce Türk ve Kürt gencinin ölümüne neden olan; ekonomik, sosyal, siyasal yönden ülkeyi istikrarsızlığa sürükleyen “düşük yoğunluklu savaş”ın sona erdirilmesi için adım atılması çağrısını görmezden gelmektedir. Kendi ülkesindeki çatışmaların sona erdirilmesi duyarsız kalan bir başbakanın dünya barışı için çağrı yapması inandırıcı değildir.
Ülke egemenleri geleceklerini emperyalistlerin gerici planlarında aramakta, görev yine ülkenin gerçek sahiplerine, her milliyetten işçi ve emekçilere düşmektedir. Barış ihtiyacının böylesine arttığı bir süreçte, emek, barış ve demokrasi güçleri Öcalan’ın çağrısını yanıtsız bırakmamalıdır.

e-posta:
cetindiyar@mynet.com

  Başa dön

  BAYKUŞ..........Şebnem Korur Fincancı

Sıfır noktası

İşkenceye sıfır tolerans söylemi ortaya çıktığından beri düşünüyorum. Sıfır ne anlama geliyor, bir türlü bulamıyorum. Uzun zaman oldu matematikle uğraşmayalı. Acaba, diyorum, o çok sevdiğim matematikte kaçırdığım yeni bir teorem mi geliştirildi. Hani matematikte “mantık dışı- irrasyonel” kabul edilen sayılar vardır. Öyle bir sıfır noktası geliştirildi de, haberimiz olmadıysa, bu konuda beni bilgilendirmeyen matematik camiasına teessüflerimi sunarım!
Ordu’da, Mersin’de yaşananlara bakıyorum da, benim bildiğim sıfır başka bir sıfır olsa gerek diye düşünüyorum. İddiayı araştırmakla yükümlü kılınmış, halkın yönetiminin iddia takipçisi, kısacası Cumhuriyet Savcısı anlatılanlara inanmamak, iddiayı takip etmemek konusunda kararlı görünüyor. Tepeden bir yerden olan biteni görme becerisi ile donatılmış, bilgelik atfedilmiş “hakim” işkence suçunu, yasa koyucuların son değişiklikle adlandırdıkları “basit tıbbi müdahale ile giderilebilir” ifadesinin karşılığı ceza ile cezalandırmayı yeterli bulup, üstüne de bu cezayı ertelemekte beis görmüyor. Oysa bir hastamın 25 yıldır karısı ile aynı yatağı paylaşamadığını, ayağına değen her cisimle falaka işkencesini yeniden yaşadığını, dolayısıyla işkencenin etkilerinin hiç de basit tıbbi müdahale ile giderilebilir ölçüde olmadığını yakından bilenlerdenim.
Yasa değişti, yargıya etki edecek sözler söylemek, yazılar yazmak suç oldu. Doğrusu bir adli tıp uzmanı bilirkişi, eski dilde ehli hibre olarak, akademik konumum itibarıyla yön gösterme konusunda ehil, yetkin biri kabul edildiğimden, bir sakınca görmüyorum konu hakkında yazmakta. Kaldı ki, tepeden bütünü görme becerisi ile donatılmış bilge kişilere etki etmenin de kolay olmadığı düşüncesindeyim. En azından öyle olması gerektiğini zannediyorum. Ayrıca yaptığım bir suç olarak tanımlanıyorsa, bu suçu işleme konusunda da herhangi bir sakınca görmüyorum. Asıl düşündüklerimi söylememenin, söyleyemeyeceğime dair düzenlemelere boyun eğmenin, topluma karşı işlenmiş en ağır suç olacağını biliyorum.
Şimdi bu sıfır noktasına ulaşmak için yapmamız gerekenler bellidir. İşkence varlığı hakkında kuşku yaratacak nitelikteki her iddiayı çok iyi araştırmak, kanıtlanan her işkence eylemini asla cezasız bırakmamak, yalnız uygulayıcıları değil, o uygulamanın yapılmasında sorumluluğu olan her kademeyi bu silsilenin bir halkası olarak ilişkilendirmek. Bu süreçte, hekim, savcı, hakim çok önemli bir role sahip olacaktır. Hekim tıbbi bulgularıyla, savcı bu bulguları da kattığı her türlü deliliyle ve elbette hakim tepeden tümünü görebilen bilgeliğiyle.
Oysa durumun hiç de olması gerektiği gibi olmadığını biliyoruz. Ordu ve Mersin’de yaşananlar bizim bildiğimiz sıfır noktasının farklı olduğunun sıradan örneklerinden yalnızca birkaçı… işkence bulgularını saptayan, kayıt altına alan hekimler cezalandırılırken, görmezden gelenlerin ödüllendirildiğini çok iyi biliyoruz. Manisa davasının ancak Yargıtay’da bir sonuca ulaşabildiğini de…
İşkenceyi görmezden gelen meslektaşlarımızın meslek örgütünce verilen meslekten alıkoyma cezasının kamu görevlisi olması nedeniyle meslek örgütü yetkisinde olmadığından uygulanamadığını, uygulatılmadığını da biliyorduk. Bu meslektaşlarımızın ödüllendirilmesinin yanı sıra, son zamanlarda yeni Türk Ceza Kanunu ile ilgili yargı mensupları için düzenlenen eğitimlerde, işkence maddesinin eğitimini verdiğini de yeni öğrendik. Eğitimi işkence bulgularını görmezden gelen bir hekimden aldıklarında, yargı mensuplarının bu iddialara sahip çıkmalarını bekleyebilir miyiz?
Bu sıfır noktası mantık dışı sayılar arasında olmalı o halde… "-karekök 0" olabilir mi acaba?

e-posta:
korur@yahoo.com

  Başa dön

  DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

Aşil topuğu

Gazetemizde yayınlanan birçok yorumda, malum “karikatür krizi”nin Batı’da George W. Bush şahsında temsil edilen neomuhafazakâr-gerici güçlere, “Doğu”da ise El Kaide benzeri provokasyon örgütlerine yaradığı dile getirildi. Bir rahibin öldürülmesine kadar uzanan olayların, bu iki çevre tarafından sürekli diri tutulan “medeniyetler çatışması” illüzyonunu güçlendirdiğini görmemek, mümkün değil. Hem Batı’da, hem de Müslüman ülkelerde sınıf çelişki ve çatışmalarını, emperyalist bağımlılık ilişkilerini “görünmez” yapmaya yarayan bu illüzyon, giderek, Marksistler başta olmak üzere bütün ilerici güçlerin yıkması gereken temel engel haline gelmiş durumdadır.
Müslüman ülkelerde şiddete varan protesto eylemlerinin, madalyonun bir yüzünü oluşturan -ve çoğu zaman emperyalistlerin teşvikiyle serpilmiş olan- şeriatçı gruplara “taze kan” sağladığını görmek güç değil.
Madalyonun diğer yüzünde ise, Batı ülkelerinde bugüne dek emperyalist saldırganlığa, işgal ve tehdit politikalarına karşı şu ya da bu ölçüde tutum almış aydın kesimlerin bilinçlerinin bulanıklaştırılması bulunuyor.
11 Eylül 2001’deki intihar saldırılarının sonuçlarından en önemlisi, bu kesimler içindeki bazı önemli isimlerin, o güne dek karşı çıktıkları “Bushçu çizgiye” kayması olmuştu. ABD’de eski Troçkist yazar Christopher Hitchens, Avrupa’da ise İtalyan romancı Oriana Fallaci, bu “kayış”ın simgeleri haline geldiler. Bugün her ikisi de en gerici yayın organlarında kalem sallayan, Müslüman halklara küfreden, Batı’nın bir “İslam tehdidi” ile karşı karşıya olduğunu ileri süren isimler. Yıldızları, son birkaç yıl içinde epey parladı, önleri açıldı.
Karikatür krizi, Batılı aydın çevreler içinde benzer, ama muhtemelen daha şiddetli yeni bir “kopuş” getirebilir. Sebep malum, “düşünce ve ifade özgürlüğü”, yani o karikatürleri yayınlama özgürlüğü. Neomuhafazakârlar da, vargüçleriyle böyle bir kopuşa oynuyor ve “savaş karşıtı cephe”de belirmeye başlayan “kargaşa”yı ellerini ovuşturarak izliyorlar.
Birkaç örnek verelim.
Amerikan New York Times gazetesinin Bush yanlısı yazarı David Brooks, “Hitler’i Askere Almak” başlığını taşıyan son makalesinde, adeta “Müslüman barbarlara karşı Batı medeniyetinin sözcülüğüne” soyunuyor (World Socialist, 11 Şubat). Brooks şöyle demiş: “Biz Batı’dakiler, Sokrates ve agora mirasını yansıtan bir dünyaya doğmuşuz... İlerlemeye ve kişisel gelişime inanıyoruz. Farklı perspektifler seli içinde yüzerek, nahoş olgularla yüz yüze gelerek, kavramaya daha da yakınlaşma çabası içindeyiz... Aklımız ilerici ve mantıklı. Sizin aklınız ise Aydınlanma-öncesi ve mitolojik.. Siz ve biz arasındaki uçurum, ne derin... Bizim sadece farklı fikirlerimiz yok, fikirlerle ilişki kuruşumuz da farklı.”
Neomuhafazakârların etkili yayın organı Weekly Standard’ın “başneomuhafazakârı” William Kristol, heyecanla sesleniyor: “Robert Frost, liberallerin, bir kavgada kendi taraflarını tutmaktan aciz olduklarını söylemişti. Liberalizmin bu dejenere formunun ruhlarımıza ne derin işlediğini göreceğiz. Sızlanacak mıyız, yoksa kavga mı edeceğiz?” (13-20 Şubat)
İfade özgürlüğü gerekçesiyle başlatılan bu “bilinç bulandırma” saldırısı, çok etkili. Batı’daki savaş ve işgal karşıtı cephenin hayati meselesi, “emperyalizm”di; bununla, emperyalizmin işleyişini, uluslararası çapta ördüğü zincirleri, bağımlılık ilişkilerini kavramaktan yoksun, sadece birtakım “ahlaki değerlere” dayanan, “hümanist” bir vasat/sakat muhalefet yürütüldüğünü söylemeye çalışıyoruz. Tam da bu nedenle, “ifade özgürlüğü”, bir “hümanist değer” olarak, bu muhalefeti topuğundan vurmaya başlamıştır.
Son bir örnek verelim.
Muhalefetin önemli ve etkili temsilcilerinden biri, İngiliz gazetesi The Independent’ın Ortadoğu muhabiri ve yazarı Robert Fisk. Yazdıklarıyla, konuştuklarıyla, Bush-Blair takımının köşeye sıkıştırılmasında bugüne dek çok önemli bir rol üstlendi. Fisk, dün Evrensel Hayat’ta yer verdiğimiz son makalesinde, karikatür krizinden dolayı -haklı olarak- bu takımı suçlayarak, olumlu bir tutum alıyordu. Ama krizi açıklarken bulabildiği tek argüman, “Müslümanlar bugüne dek dinlerine bağlı yaşadılar, biz Batılılar ise kendi dinimizi unuttuk” olmuştu.
“Liberallerin, bir kavgada kendi taraflarını tutmaktan aciz oldukları” fikrine bundan büyük doğrulama olabilir mi acaba! İnsanlığı Ortaçağ’ın köhnemiş değerlerine dönmeye çağırmak, karşı karşıya olduğumuz büyük tehdidi küçültmez, daha da büyütür. Tıpkı, “Medeniyetler Çatışması”na karşı “Medeniyetler Diyaloğu” naralarıyla ortalıkta gezinenlerin yaptığı gibi...

e-posta:
taylan@evrensel.net

  Başa dön

  GÜNDÖNÜMÜ..........Hasan Hüseyin Evin

Gündem ve sorumluluklar

Son günlerde dünyada ve ülkemizde yaşanan olaylara baktığımızda karşılaştığımız durum şudur.
1) Amerikalı neomuhafazakar düşünce kuruluşu PNAC ile bağlantılı olduğu belirlenen Danimarkalı editörün yayınlattığı Hz. Muhammed karikatürlerinin yarattığı kriz sonucunda Müslüman ülkelerde kitlesel gösteriler ve şiddet olayları gerçekleşti ve bütün dikkatler bu noktaya yöneldi.
2) Eş zamanlı olarak Türkiye’de türban tartışmaları yeniden gündemin üst sıralarına taşındı.
3) Trabzon’da rahip Andrea Santore öldürüldü, İzmir Karşıyaka’da rahip tehdit edildi, Kayseri’de kilise kurşunlandı.
Emperyalist ABD’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Asya’nın doğal kaynaklarına (maden, su ve enerji kaynaklarına) el koyma ve işgal planları doğrultusunda ortaya attığı “medeniyetler çatışması” tezi için ortam böylece hazırlanmakta.
Türkiye bu planları Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Malatya’da, 1 Mayıs 1977’de Taksim’de birçok defa gördü ve yaşadı.
Son günlerde Bayrampaşa’da bir internet kafedeki patlama, Küçükköy’deki bombalama vb. olaylar Kontrgerilla ve taşeronlarının gündemi saptırmak ve ortamı terörize etmek üzere faaliyetlerini hızlandırdığını gösteriyor.
Tüm bu gündem saptırmaların yanında ülkemizde ve dünyada asıl gündem ise başkadır.
AB’nin yasalaştırmaya çalıştığı Bolkestein Yönetmeliği (Direktifi) ile AB bünyesindeki tüm emekçilerin hakları en geri ülkedeki seviyeye çekilmek istenmekte ve kazanılmış haklara saldırılmaktadır. Almanya başta olmak üzere AB ülkelerinde emekçiler bu saldırılara grevle yanıt veriyorlar.
Türkiye’de ise TÜPRAŞ ihalesinin yürütmesinin durdurulmasının ardından, Adana ve Malatya TEKEL işçilerinin kararlı direnişi sonucunda fabrikaların kapatılması engellendi. Ancak, Başbakan açıklamasında özelleştirmenin süreceğini söylüyor. Öyleyse ilk fırsatta bu fabrikalar kapatılmaya çalışılacaktır. Uyanıklığı elden bırakmamak gerekiyor.
Peki hükümetler (bugün AKP Hükümeti) kamunun bu en verimli kurumlarını (TÜPRAŞ, TEKEL, Telekom, PETKİM, SEKA, Erdemir, Seydişehir Alüminyum vd.) ve hizmetler sektörünü (sağlık, eğitim, ulaşım, haberleşme vd.) neden ısrarla özelleştirmek istiyor.
Çünkü dev sermaye tekelleri bu alanlardaki değerlere el koymak ve kamunun rekabetinden de kurtulmak istiyordu.
Bu amaçla gündeme getirilen ancak yasalaşamayan Kamu Yönetimi Temel Kanunu (KYTK) tüm mal ve hizmet üretiminin öncelikle yerel yönetimlere devredilmesini, oradan da şirketlere devrini sağlamayı esas alıyordu. Bu amaç KYTK ile gerçekleşemeyince bu defa tek tek kamu kurumlarında gerçekleştirilmeye başlandı. Sağlıkta dönüşüm, sözleşmeli öğretmenlik, özel okullara teşvikler, sosyal güvenlik reformu, Kamu Personel Rejimi düzenlemesi hep bu amaca hizmet ediyordu.
KYTK’ye göre kamu yönetiminin en temel özellikleri şunlardı:
- Özel sektörün hizmet ve işlev kapasitesini geliştirmek,
- Kamu hizmetlerinin esas olarak hizmet satın alma yoluyla yerine getirilmesi,
- Karar organlarında kamu ile birlikte özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının yer alması.
TÜSİAD’ın talebi ile en son yasalaştırılan Bölge Kalkınma Ajansları Yasası ile bir yandan bölgesel asgari ücret uygulamasının önü açılmaya çalışılırken öte yandan bölgesel olarak yatırım ve harcamaların kararlarını Vali (İl Genel Meclisi Başkanı), Ticaret ve Sanayi Odaları ile sivil toplum kuruluşları temsilcileri (Bunlar da tüccar ve sanayici dernekleri vb. olacaktır) alacaklar. Emekçilerin temsili düzeyde bile yer almadıkları bu kurullar doğal olarak yatırım ve harcamaları sermayenin ihtiyaçlarına göre planlayacaktır.
Norm Kadro ve Toplam Kalite Yönetimi ile hizmet satın alma yöntemiyle özelleştirme ve esnek çalışmanın yaygınlaştırıldığı kamu hizmetlerinde, performans uygulamasıyla da kamu emekçileri birbiriyle rekabet eder hale getirilerek birlik ve dayanışmaları zayıflatılmaktadır.
Bu durumda tüm emekçilerin en öncelikli görevi ve sorumluluğu, kendi geleceklerini emperyalistlerin geleceğiyle birleştirmiş hainlere karşı birliği ve dayanışmayı güçlendirmek ve mücadelelerini birleştirmektir.

e-posta:
hhuseyinevin@gmail.com

  Başa dön

  YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

Çocukluğunuzu hiç unutmayın

İnsanın yetişmesinin, geleceği açısından en önemli bölümünün çocukluk yaşları olduğu uzmanlarca söyleniyor.
Benim gibi konunun uzmanı olmayanlar, “Bu neden böyledir?” diye düşüneceklerdir kuşkusuz...
Ben de bilim yapmanın sorumlulukları arasında sıkışıp kalmamaya özenerek düşünmeğe çalıştım.
Vardığım sonuçlardan biri şuydu:
İnsanın, düşüncede en bağımsız olduğu, önyargılarının daha oluşmadığı dönemi çocukluğudur.
Olmayacak bir şey söylese, “Ne olacak, çocuk!” diye düşünürler de büyükler, çocuğu rahat bırakırlar.
Çocuk her şeyi elbette çocukça yapmalıdır, büyükçe yapacak değil ya... Büyükçe yapsa ya “dahi” derler, ya da sayrı (hasta)... Daha kötüsü her iki durumda da çocukluğunu yaşamağa bırakmazlar...
Yıllarca çocuklar için düzenlenen resim, öykü, şiir yarışmalarında seçici kurul üyeliği yaptım.
Çocukların işlerini gördükçe eğitimin önemini kavradım.
Örneğin resim yarışmalarındaki işlerine bakınca, çocukların yaşlarını üç aşağı beş yukarı bilebiliyorsunuz. Yaratmanın ne olduğunu çoktan unutmuş büyüklerin eline düşen çocuk hemen belli oluyor. Yaşama sevinciyle (ille bilincinde olması gerekli mi?) bağımsız bakışını, görüşünü, duyuşunu, kendini öylece dışa vuran çocuk, örneğin duyarsız bir öğretmenin elinde ilk vurgunu yiyordu.
Yıllardır unutamadığım bir örneği aktarayım size:
Annesi ünlü bir seramik sanatçısı, babası da ondan daha ünlü bir ressam olan çocuktan, ödev olarak soba çizmesi istenir. Bizimki sobayı kırmızı çizer. (Bundan daha doğalını düşünemiyorum.) Öğretmeni, “Soba kırmızı olmaz” diye kırık not verir. Sakın öğretmenleri eleştirdiğimi sanmayın. Herkesin bir işi var... Herkes sanat eğitmeni olamaz ki...
Benim istediğim, olsa olsa, yeni yetişmiş sanatçıların okullara dağılmaları... Elbette elden geldiğince ... Çocuklarla birlikte resim yapmaları, çamur yoğurmaları... Umudum, yaratmanın ne olduğunu başkalarından daha iyi bilenlerin, çocukları yaratmada rahat bırakmaları...
Bu büyükler, büyüdükçe birbirlerinin bile düşüncelerini engellemeğe kalkışıyorlar. Belki de bu nedenle, en başarılı büyükler, çocukluklarını unutmamış olanlar gibime geliyor.
Lisedeki resim öğretmenim sevgili Ahmet Hakkı Anlı, bir ödevime bakıp demişti ki:
“Sen bunu kırk yaşında da yaparsan ben sana ‘dahi’ derim.”
Yaptığımı bilinçle yapmadığımı söylemek istiyordu belki... Ya da kırk yaşıma dek, büyüklerin beni törpüleye törpüleye , bu güzellikleri yaratabilme yetisinden yoksun bırakabileceklerini...

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

  EVRENSEL’DEN..........

Bu Başbakan çizilir...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, karikatüristimiz Sefer Selvi’nin, kendisini “at” gibi gösteren karikatüründen “acı, elem ve ızdırap” duyduğunu belirterek gazetemiz hakkında maddi tazminat davası açmış, aynı tutumu Musa Kart ve Penguen dergsinin karikatürleri ile ilgili olarak da sürdürmüştü. Önceki gün Mersin’de kendisine “Anamızı ağlattınız” diye tepki gösteren çiftçiye Başbakan’ın neler söylediğini bütün Türkiye hayretler içinde izledi: “Ananı al git buradan”, “Terbiyesiz”, “Lan”...
Şimdi bu Başbakan çizilmez mi? Ya da vatandaşa böyle seslenen bir başbakan, kendisinin hep bir insan olarak ve üstelik normal, düzgün bir insan olarak çizilmesini nasıl bekleyebilir? Eğer karikatüristler, daha önce de, işçiyi, gazetecileri azarlamış olan, yani halkı azarlamayı, her sinirlendiğinde gösterilecek doğal bir refleks haline getiren bir başbakanı çizmeyecekler de kimi çizecekler?
CHP’li Sevigen, dün konuyla ilgili olarak Başbakan’ın yanıtlaması istemiyle Meclis’e sunduğu soru önergesinde, “Çiftçinin anasına ne demek istediniz?” diye soruyor. Erdoğan’ın bir psikoloğa görünmeyi düşünüp düşünmediğini de merak eden Sevigen, “Sayın Başbakan ‘lan’ ne anlama geliyor? Siz ailenize kızdığınız zaman (kardeşinize, oğlunuza) lan gibi kelimeler kullanır mısınız? Atatürk, ‘Köylü milletin efendisidir” diyor. Siz ise Atatürk’ün milletin efendisi dediği köylüye ‘lan’ diyorsunuz. Bunu hangi mantıkla açıklıyorsunuz?” diye sordu.
Erdoğan’ın Sevigen’in bu sorularına ne gibi yanıtlar vereceğini hep birlikte göreceğiz.
Erdoğan, bu tavrından sonra özür dileyecek mi? Türkiye yakın siyasal tarihi, İsrail’den özür dileyen başbakanlara tanıklık etti, ancak halktan özür dilemek konusunda aynı tutumu göremiyoruz. Başbakan bu çiftçi Kemal Öncel’in şahsında, tüm çiftçilerden, hatta ekranları başında gözleri dışarıya fırlayarak kendisini izleyen milyonlarca kişiden, tüm Türkiye halkından özür dilemelidir.
Bu özür onu ne kadar kurtarır, sonuçta o, “Ben odunu aday göstersem seçtiririm” diyen Menderes’i de büyük farkla geride bırakarak, siyasal yaşamımızın “hakaret” başlığının en ön sırasına oturmayı hak etti. Dünya rekorlar kitabının, başbakanlarla ilgili başlığında da, Erdoğan’ın sayesinde Türkiye kendisine “özel” bir yer bulmuş oldu.
Olayın bu yönü dışında Erdoğan’ı yakından ilgilendiren başka bir yönü daha var. Mersin’de ve gittiği birçok başka yerde Başbakan’a halkın gösterdiği tepki şu gerçeğe işaret ediyor. Sadece karikatüristler değil, halk da böyle bir başbakanı çizer. Görünen o ki, çizmeye başlamış bile.


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net