www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EKONOMİ DÜNYASI
____
Tahir Şilkan
Yeni yıl vergi artışlarıyla geldi
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
TEKEL, SEKA’yı aşmak zorundadır
UFUK
____
Fatih Polat
Özel harpçiler hesap vermeli
ARA SIRA
____
Rasim Koçer*
Meşru mücadelede ısrar edelim
BİLGİ İŞLEM
____
Sadık Çakıcı
Yeni yıla küçük bir yenilikle başlamak
AVRUPA GERÇEĞİ
____
Yücel Özdemir
Enerji koridorunda çatışma
İNSAN ve SPOR
____
Hakan Keysan
Yaşama kültüründe sporun yeri
EKONOMİ DÜNYASI
..........
Tahir Şilkan
Yeni yıl vergi artışlarıyla geldi
2006 yılı, vergi tarifelerinde ve vergi oranlarında yeni düzenlemelerle karşılandı. Motorlu taşıtlar vergisi ve harçlar yüzde 9.8 oranında artarken, gelir vergisi tarifeleri de hükümetin patronlara yaptığı “kıyaklar” doğrultusunda yeniden belirleniyor.
2005 yılında asgari ücretli bir işçi 747.72 YTL gelir vergisi ödemiş bulunuyor. Asgari ücretli emekçinin vergi oranı yüzde 15 olarak uygulanmıştı.
2006 yılında asgari ücretli işçi, asgari ücretteki sadaka düzeyindeki artıştan dolayı 822 YTL gelir vergisi ödeyecektir. En az ücret (!) alan emekçinin vergisi 74.40 YTL artacaktır. Ücretlinin vergi oranı aynıdır. (%15)
Önümüzdeki günlerde Özel Tüketim Vergisi Kanun Tasarısı’na eklenerek yasalaştırılacağı ifade edilen yeni vergi tarifelerinin asgari ücretli ya da 700 YTL’ye kadar brüt maaşı olan emekçiye sağladığı vergi avantajı sıfırdır, yani yoktur. Avantaj olmadığı gibi ücretteki artışla orantılı olarak ödeyeceği vergi de artmaktadır. Asgari ücretli emekçinin çalıştığı şirketin genel müdürünün veya herhangi bir banka ya da holding şirketinde üst düzey yönetici olarak çalışan kişinin vergi durumunu hesaplayalım.
Örnekteki; üst düzey yöneticinin 2005 yılında, aylık 25.000 YTL yıllık 300.000 YTL vergi matrahı bulunmaktadır. Üst düzey yöneticinin bu matrah üzerinden ödemiş olduğu gelir vergisi 113.500 YTL’dir.
2006 yılında üst düzey yöneticinin ücretine hiçbir artış yapılmadığını varsayalım! Yeni vergi tarifeleri ve oranları, üst düzey yöneticinin ödeyeceği gelir vergisinin 100.000 YTL’ye düşmesini sağlamıştır. Asgari ücretli işçi ya da 1.5 milyonu aşkın kamu emekçisinin vergi yükünü azaltmak yerine artıran yeni vergi düzenlemeleri, holding yöneticisinin vergisini yüzde 11 oranında azaltmaktadır.
Aynı hesaplamayı, şirket kârlarından veya sahip olduğu gayrimenkullar dolayısıyla 2005 yılında 500 bin YTL gelir elde etmiş bir rantiye için hesaplarsak, 2006 yılında vergiye tabi gelirin artmadığını varsayarsak rantiyenin ödeyeceği vergi 23 bin YTL azalmaktadır.
Kurumlar vergisi oranının yüzde 30’dan yüzde 20’ye indirilmesiyle şirketlerin ödeyeceği kurumlar vergisi üçte bir oranında azalacaktır. Yukarıda örneklerle açıkladığımız düzenlemeler üst düzey yöneticilerin rantiyelerin ödeyeceği gelir vergisinin de azalacağını göstermektedir. Holdinglerin, patronların ödeyeceği vergi azalırken, 2006 Bütçesi’ne göre 2005 yılına oranla vergi gelirlerinin yüzde 23 oranında artmasının nasıl sağlanacağının yanıtını birlikte arayalım. Yanıt bellidir. Sıralayalım;
Emekçilerin ödeyeceği gelir vergisi artacaktır.
Emekçilerin ödeyeceği harçlar artacaktır.
Emekçilerin de ödeyeceği motorlu taşıtlar vergisi artacaktır.
Emekçilerin harcamalar yoluyla yüklendiği KDV, ÖTV gibi dolaylı vergiler artacaktır.
Başka, başkası yoktur. Yeni bir vergi kaynağı bulunmayacağına göre, kayıt dışı ekonominin kayda alınıp vergileneceği koca bir yalanken bütçedeki vergi artışının kaynağı emekçilerin ücretleri ve harcamaları olacaktır. Bu da hükümetten emekçilere yeni yıl armağanıdır. Armağan paketlerinden her zaman hediye çıkmaz. Emekçilerin payına düşen yeni vergi artışları olmuştur.
Başa dön
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
TEKEL, SEKA’yı aşmak zorundadır
TEKEL’in özelleştirilmesine, daha doğrusu özelleştirilemeyen işletmelerin kapatılmasına karşı eyleme geçen işçilerin mücadelesi, Adana TEKEL Sigara Fabrikası işçilerinin kendilerini “fabrikaya kapatması”yla yeni bir aşamaya geçti.
Türkiye’de; “işletmeye kapanma” özelleştirmeye karşı mücadelelerde öteki seçenekler tükenince başvurulan bir yöntem oldu. Ve bugüne kadar da, en başarılı “işyerine kapanma” eylemi Kocaeli SEKA işçilerinin işyerine kapanmasıydı.
Adana TEKEL Sigara Fabrikası’nın 600 işçisi de pazartesi akşamı oybirliği ile aldıkları bir kararla fabrikalarına kapandılar. Yapılan çağrılar ve atılan sloganlara bakıldığında; Adana TEKEL Sigara Fabrikası işçileri SEKA işçilerininkine benzer bir hatta girecek görünmektedir. Ancak şu unutulmamalıdır ki; birbirine benzer iki eylemden ikincisi birincisinin uyandırdığı etkiyi uyandıramayacağı gibi, aradan geçen zaman ve değişen koşullar da dikkate alındığında; ikinci eylem birincisi kadar da etkili olmayabilir. Bu yüzden de Adana TEKEL Sigara işçilerinin eylemi; bir “fabrikaya kapanma eylemi” olarak SEKA’ya benzeyebilir ama; SEKA’nın deneyiminden dersler çıkararak; hükümet ve sermaye güçlerinin karşısına tüm Adanalı işçileri, halkı; Çukurova’nın tüm emek güçlerini, ilerici demokrat güçleri diken bir mücadele çizgisi izleyerek SEKA mücadelesini aşmak durumundadır. Çünkü TEKEL işçileri, SEKA’yı aşan bir eylem çizgisi izleyemezse, azgınlaşan özelleştirmeci güçler karşısında SEKA işçilerininki kadar bile başarılı olmaları çok güçtür.
Bugün direnişin ikinci günü olacak. Bu yüzden de SEKA direnişinden çıkarılacak derslerin daha baştan dikkate alınması, amaca nasıl yürüneceğinin planlanması önemlidir.
Şöyle ki; SEKA direnişinin en zayıf yönlerinden birisi işçilerin işletmeye kapanması ve bu nedenle hareket serbestisinin azalmasıydı, bu eylemin “işyerine kapanma eylemi” olmasından dolayı kaçınılmazdı. Ama ikinci ve daha önemli olanı, direnişe desteğin biçimiydi. Direniş boyunca pek çok sendika, parti, ilerici, demokrat çevre SEKA işçilerini ziyaret etti, destek bildirdi, onlarla sloganlar atıp coştu, coşturdu! Ama SEKA işçilerine bu çevrelerden gerçek bir destek çıkmadı. Örneğin sendikaların örgütlü oldukları işyerlerinden eylemle destek vermesi hiç olmadı; SEKA’nın işçilerine değişik halk kesimlerinin eylemleriyle destek vermesi örgütlenmedi, kenti ya da ülkeyi yönetenleri rahatsız edecek bir mücadelenin yaygınlaşması başarılamadı.
Bu yüzdendir ki; Adana TEKEL mücadelesi SEKA’yı tekrarlayan değil onu aşan bir eylem olmak durumundadır. Bunun için Adana’nın nüfus bileşimi, sınıf yapısı, sınıf partisini ve öteki emekten yana güçlerin partileri ve çeşitli emek örgütlerinin pozisyonları Kocaeli’yle kıyaslanamayacak imkanlar sunmaktadır.
Sendikaların TEKEL işçileriyle ortaklaşan bir eyleme yönelmesi, sendikasız işyerlerinde TEKEL’de süren mücadeleyle kendilerinin ilişikisini kuran tartışmaların açılması, belediyeler ve tüm öteki hizmet kurumlarının TEKEL mücadelesi etrafında bir eyleme çekilmesi için çabaların yoğunlaştırılması SEKA’yı aşacak bir biçimde harekete geçirilmesi önemlidir. Kentin emekçi semtlerinden başlayan TEKEL’le dayanışma gösterileri ve benzeri eylemlerle tüm Adana halkının taleplerini TEKEL işçilerinin talepleriyle ortaklaştıran bir mücadelenin örgütlenmesi TEKEL’i destekleyecek en önemli dayanaklardan birisi olabilir. Böyle bir çalışmanın bir plana sahip olması gerekir. Dahası bu plan; mücadeleye katılacak her kesimi kapsayacak, onların katkılarını da genele bağlayacak bir esneklikte, ama tek merkezden yönetiliyormuş kadar da arkasında kararlılık olan bir plan olmalıdır. Başka bir söyleyişle bu planın arkasındaki irade, ne sendikacıların keyfini bekleyen, ne partilerin kaprislerine prim veren, ne de siyasi kimi çevrelerden gelecek marjinalliklere boyun eğen bir irade olmalıdır. Burada en önemli sorunu, doğrudan işçilerin, emekçilerin tartışmasına, onların enerjilerinin harekete geçirilmesine imkan veren bir tutum ve çalışmanın başarılmasıdır. Yani emekçilerin hareketlenmesini örgütleyen bir cesaret ve inisiyatifli çalışma burada belirleyici olacaktır.
Yoksa iş; pazarlıklara, sendikaların yapacağı manevralara, geleneksel güç odaklarının ikna edilmesine kalırsa, mücadelenin başarı imkanları son derece azalacaktır.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
UFUK
..........
Fatih Polat
Özel harpçiler hesap vermeli
Özel Harp Dairesi Başkanlığı yapmış olan emekli Orgeneral Kemal Yamak’ın piyasaya çıkacak kitabından Hürriyet gazetesinin yayımladığı bölümler şu gerçeği bir kez daha gündeme getiriyor: Türkiye’de devlete demokratik bir nizam vermeden, devletin topluma nizam vermek için “gayri-nizami harp” örgütlerini bile devreye sokma alışkanlığının aşılması mümkün değil.
Emekli Orgeneral Yamak, kitabında Özel Harp Dairesi’nin Türkiye’de NATO konseptine bağlı olarak kurulduğunu ve faaliyetlerinin finanse edilmesi için de ABD’den her yıl 1 milyon dolar alındığını yazıyor.
Türkiye’de bir dönem Yamak’ın da başında bulunduğu bu dairenin yaydığı psikolojik harp propagandasının bir ürünü olarak, “Komünistler Moskova’dan para alıyor” denirdi. Devletin, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana karşılaştığı isyanları hep “kökü dışarda” görme propagandasıyla uyumlu ve komünizmin “din ve millet düşmanı” sayıldığı geleneksel Türk siyasal kültüründen de kendisine tarihsel dayanaklar bulan bu iddia bugüne kadar kanıtlanamamıştır. Tıpkı ABD’nin Irak’ı işgal gerekçesi olarak öne sürdüğü kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasının işgalden sonra bile kanıtlanamamış olması gibi.
Ama Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği yapmış ve Özel Harp Dairesi Başkanlığı’nın da başında bulunmuş olan emekli bir orgeneral çıkıp, “ABD’den her yıl 1 milyon dolar” alıyorduk diyor ve bunu da Türkiye’nin çıkarlarını NATO konseptinin içine yediren bir tutumla meşrulaştırmaya çalışıyor.
Bunun bugün, Türkiye’nin resmi politikasının “kapalı” tarafını açarak liberalleşmeyi ayakbağlarından kurtarmak hedefiyle, birçok “sivil toplum” örgütünün uluslararası spekülatör George Soros tarafından finanse edilmesinden ne farkı var? Türkiye’de kendisini Kemalist olarak tanımlayan kişi ve kurumlardan bazıları Soros’a karşı gösterdikleri haklı tepkiyi bu resmi dairenin ilişkileri konusunda esirgiyorlar.
Özel Harp Dairesi’nin kollarının birçok burjuva partiden mahalle muhtarlarına kadar uzandığı sır değil.
Yamak, kitabında Özel Harp Dairesi’nden uzunca bir süre -Başbakan da dahil- sivillerin habersiz olduğunu itiraf ediyor.
Bunu yıllar önce Ecevit de şu sözlerle açıklamıştı: “1974’teki Başbakanlığım sırasında, zamanın Genelkurmay Başkanı rahmetli Orgeneral Semih Sancar Başbakanlık’ın örtülü ödeneğinden acil bir ihtiyaç için birkaç milyon istedi. Benden istenen miktar örtülü ödenekteki paranın tümüne yakındı... Genelkurmay’dan bu paranın ne amaçla istendiğini sormak zorunda kaldım. ‘Özel Harp Dairesi için istiyoruz’ yanıtı geldi. Öyle bir resmi dairenin o zamana kadar adını bile duymamıştım... ‘Şimdiye kadar bu dairenin giderleri nereden karşılanıyordu’ diye sordum. O zamana kadar dairenin tüm giderlerini bir gizli ödenekle ABD’nin karşıladığı; ancak artık ABD’nin bu parasal katkıyı kestiği, o nedenle Başbakanlık’ın örtülü ödeneğinden para istemek zorunda kalındığı bana bildirildi...” (28 Kasım 1990 Milliyet)
Yani, Türkiye’de seçilmiş bir başbakan bile haberdar edilmeden ABD’den para alınıyor, onun belirlediği konsepte uygun olarak Türkiye’de faaliyet örgütleniyor.
Böyle bir işbirlikçilik nasıl “vatanseverlik” olarak yutturulabilir? Türkiye’de yargıyı eleştirdiği gerekçesiyle birçok aydını yargılamak için hemen harekete geçen savcılarımız, Kemal Yamak paşanın itirafları karşısında ne diyeceklerdir? “Bir demokraside yürütmenin başı olan seçilmiş başbakanın dahi bilgisi olmadan nasıl böyle bir oluşuma gidilir ve nasıl başka bir devletten para alınır” diyecekler midir?
Uğur Mumcu, Türk din adamlarının maaşlarının Rabıta adlı Suudi Arabistan kökenli bir yapılanma tarafından karşılandığını ortaya çıkardığında bunun nasıl tepki uyandırdığı hatırlansın. Ne farkı var?
Bizim ulusal çıkarlarımız memurlarımızın faaliyetlerinin ABD’nin doları ile karşılanmasıyla çelişmiyor, laiklikle bağdaşmadığı için sadece petro-dolarla sorunumuz var. Bu çifte standartlı suskunluğun başka anlamı var mı?
Yapılması gereken açıktır. Türkiye’de bu oluşumu başbakandan bile gizlemiş bütün generaller yargı önüne çıkarılmalıdır. Bu oluşumun bugünkü yapılanması ve uzantıları tasfiye edilerek devlete, halkın bilgisine açık demokratik bir nizam verilmelidir.
Bu yapılamazsa, dün Özel Harp’e bağlı olarak komünizm düşmanlığı yapan yapılanmalar yerine bugün “Atatürkçülük” vb. sıfatlarla pıtrak gibi ortaya atılan ve Kürt düşmanlığı yapan “Kızıl elmacı” kurumların da arkası gelmeyecektir.
e-posta:
fpolat69@yahoo.com
Başa dön
ARA SIRA
..........
Rasim Koçer*
Meşru mücadelede ısrar edelim
KESK yaşanan tüm tartışmalara rağmen bugün hâlâ muhalefetin ve mücadelenin motorunu oluşturmaktadır. 17 Aralık eylemine en yüksek katılımı Eğitim Sen gerçekleştirdi. Ancak katılımcıların yaş ortalaması düşündürücüdür. Yine illerimizden doğru baktığımızda; genç, dinamik eğitim emekçisinin çok az olduğu ortadadır. Bunun birçok nedeni var. Ancak bu yazıda en önemli etkenlerin başında gelen duruma değinmeye çalışacağım. Bilindiği gibi Eğitim Sen’in bugünkü durumuna ilişkin birçok tartışma yaşanmakta, sendikal mücadelede tıkanıklıklar olduğuna vurgu yapılmaktadır. Elbette bir sıkıntı yaşanmaktadır; önemli olan sorunların nedenlerini kavramak ve çözümüne dönük adımlar atmaktır. Bu anlamda örgütlenmenin önündeki engellerin başında sözleşmeli, ücretli, ek ders karşılığı vb. öğretmen alımlarının yapılması örgütlenme sorunlarımızı derinleştirmektedir.
Artık bazı okullarımızda sözleşmeli ve kadrolu isdihdam yarı yarıya gelmiştir. Eğitim Sen bugüne kadar bu alana ikircikli yaklaşmıştır. ‘Bir sürekliliği yok, bugün çalışıyor yarın ayrılıyor’ gibi tartışmalar yapılmakla birlikte sorunun örgütlenme hamlesi yapılması bakımından nasıl ele alınacağına dair bir adım atılamamıştır. Ancak bugün açısından kadrolu çalışmak ve emek mücadelesini büyütmek istiyorsak, bu duruma müdahale etmemiz şarttır.
Emeklilik, sendikaya yönelik saldırılar ve genel kazanımlar açısından da baktığımızda durumun aciliyeti kendini dayatmaktadır. 3 bilemedik 5 yıl sonra sendikamızın geleceğine bakmak istersek, gene bu gerçekle yüzleşmenin zorunluluğu ortaya çıkar. Kaldı ki bu alanın örgütlenmesi, mevcut durumun kabulü veya korunmasına hizmet eden değil, tam tersine kadrolu (iş güvenliği) çalışma hakkını almaya dönük olmalıdır. Hükümetler tarafından planlanan rant olarak görülen ve hizmet sektörü diye yatırım alanı olarak görülen hedeflerin bozulması için de sözleşmeli arkadaşları örgütlemeliyiz.
Yasal dayanak açısından, Eğitim Sen’in kuruluş süreci örnek alınarak, meşru müdafaa hattında yol alabiliriz. Yasal dayanak oluşturulmalı, hukuki boşluklardan yararlanılmalıdır.
Ama bize dayatılan örgütsüzlüğü en başta meşru müdafaa hattı ile aşabiliriz. Yine eğitim fakülteleri ve dershaneler de aynı şekilde bakılarak buna dahil edilmelidir. Bugün bunun koşulları mevcuttur.
Şubemizde yaptığımız çalışmalarda basın açıklaması, fahri üyelik gibi adımlar attık, bunu diğer illerde yaşanan tek tek gelişmeleri de ele alarak tüm şubeler nezdinde ve merkezileştirerek sürdürmek zorunlu gözükmektedir.
Aslında işin temeli bize dayatılan örgütsüzlüğü, küçülmeyi her alanda zorlamamız ve bir araya gelmenin ve birlikte iş yapmanın, yerel sendikalar birliğini (Emek platformu gibi) mücadeleyi büyüten bir fırsat olarak görmeli ve hareket etmeliyiz.
Eğitim Sen çizilen sınırlar içinde değil, meşru ve her kesimden emekçileri kapsamayı hedefleyen bir mücadele hattında ilerlemelidir. Bugün hak kazanımlarının yolu buradan geçmektedir.
* Eğitim Sen Bursa Şube Eğitim Sekreteri
Başa dön
BİLGİ İŞLEM
..........
Sadık Çakıcı
Yeni yıla küçük bir yenilikle başlamak
İşletim sistemleri kendi içlerinde birçok hazır programı barındırsa da, çoğu zaman kendilerine ek özellikler katacak ya da bazı eksiklikleri tamamlayacak başka yazılımlara ihtiyaç duyar.
Linux ve benzeri açık kaynak kodlu işletim sistemlerin oluşturulma yapısından dolayı bu tarz eklentiler kolayca geliştirilip sisteme entegre edilebilmektedir.
Yine açık kaynak kodlu çalışma yapısından dolayı yazılımdaki eksiklikler en kısa zamanda farkedilebilmektedir. Farkedilen bu eksiklik, açık kaynak yazılım geliştiricilerin oluşturduğu topluluklar tarafından imece usulüyle bir an önce giderilmekte.
Ne yazık ki Windows ve benzeri işletim sistemleri için aynı şeyleri söylemek güç. Öncelikle işletim sistemi içerisinde herhangi bir özelliğe ihtiyaç duyulduğunda ancak bir sonraki sürümünde eklenebilmekte; o da firma bunu sisteme eklemeye uygun görürse gerçekleşiyor. Açık kaynak kodlu olmayan çoğu ticari işletim sisteminde ancak kritik güvenlik açıkları güncellenebiliyor ve bu güncellemelerinde ne kadar çabuk yapıldığı ayrı bir tartışma konusu.
Windows işletim sisteminde yıllardan beri var olan ve halen giderilmeyen önemli bir eksiği kapatan “Folder Size” isimli program da kullanıcılara önemli kolaylık sağlayan yazılımlardan biri. Programın kendisi birçok eksik barındırsa da, en basit haliyle bile çok basit bir bilgi için sistem de boşuna yer tutacak diğer yazılımları yüklemenizi engelliyor.
Folder Size yazılımının kendisine ve kendisiyle ilgili bilgiye “http://foldersize.sourceforge.net” adresinden ulaşılabilir. Yazılım Türkçe dil desteğine sahip olmasa da kullanımı oldukça kolay. Yalnızca Windows 2000 ve XP işletim sistemlerinde kullanılabilecek programı bilgisayarınıza indirdikten sonra “FolderSize-2.1.msi” isimli dosyaya çift tıklayarak kurabilirsiniz.
Yazılımın özelliklerini kullanabilmek için açmış olduğunuz Windows Gezgini penceresindeki menüden Görünüm -> Ayrıntıları’ı seçtikten sonra Adı, Boyut, Tür... bilgi butonlarının bulunduğu panele farenin sağ tuşuyla tıkladıktan sonra açılan listeden “Folder Size” yazısına tıklayarak klasörlerin sabit disk üzerinde ne kadar yer tuttuğunu görüntüleyebilirsiniz. Yine aynı listeden “File Count” yazısını seçerek klasörlerin kaç adet dosya içerdiğini ekrana getirmeniz mümkün.
e-posta:
bilisim@evrensel.net
Başa dön
AVRUPA GERÇEĞİ
..........
Yücel Özdemir
Enerji koridorunda çatışma
1 Ocak’tan bu yana dünyanın dikkatini çeken önemli gelişmelerin başında, Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan “doğalgaz çatışması” geliyor.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, stratejik bir hamleyle Ukrayna’nın “transit geçiş” ayrıcalığını kaldırarak, 1000 metre küp için alınan 50 Dolar uygulamasına son vermesi, Ukrayna’yı da diğer müşterilerle aynı kategoriye koyarak 1000 metreküp başına 220 Dolar talep etmesiyle başlayan krizin nedeni basit bir “ticaret kavgası” değil. Doğalgaz kaynakları bakımından dünyanın en zengin ülkesi olan Rusya’nın, Batı Avrupa ülkelerine sattığı doğalgazın yüzde 80’ini transit geçirdiği ülke olan Ukrayna ile ipleri germesini arkasında, emperyalist devletler arasındaki çelişkiler ve Amerikancı “turuncu devrim”in olduğunu söylemek için kahin olmaya gerek yok.
Rusya; açıkça “turuncu devrim”in birinci yılında Yuşçenko ve ekibine, dahası onların arkasındaki Batılı güçlere “hodri meydan” diyerek vanaları kapatmış, mart ayında Ukrayna’da yapılacak genel seçimler öncesinde ülke içi dengeleri etkileyen bir tutum göstermiştir.
İşin ilginç bir noktası şu ki, “turuncu devrim” sırasında Rusya’ya cephe alanların başında, Rus doğalgazını Ukrayna pazarına dağıtarak palazlanan kesimler geliyor. “Turuncu devrim”in ilk başbakanı Yulia Timoşenko bunların başında. Takma adı “Doğalgaz Prensesi” olan Timoşenko, ülkenin “en zengin kadını” olarak milyonlarca dolarlık servetini Rus gazını iç pazara sürmekten elde etti.
Dolayısıyla Putin’in hamlesinin bir ayağını da, Ukrayna’da güçlenen Batı yanlısı sermaye kesimlerini hizaya getirme amacı oluşturuyor.
Rus doğalgazının Batı Avrupa’ya pazarlanmasında stratejik öneme sahip Ukrayna’dan üç ayrı hat geçiyor. Batı Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu doğalgazın yüzde 80’ini taşıyan iki hat Ukrayna’nın batısında birleşerek tek hat halinde Slovakya üzerinden Çek Cumhuriyeti’ne, oradan başta Almanya olmak üzere diğer ülkelere dağılıyor. Üçüncü hat Karadeniz’e iniyor.
Şu anda Rusya’dan Batı Avrupa’ya doğalgaz taşıyan ve Ukrayna topraklarından geçmeyen bir tek doğalgaz hattı var. O da Beyaz Rusya ve Polonya’dan geçerek Almanya’ya ulaşıyor. Almanya ile Rusya arasında Baltık Denizi’nden doğrudan bağlantı kuracak olan Kuzey Avrupa Doğalgaz Hattı (NEGP) ise 2010’da devreye girebilecek.
Rusya’nın doğalgaz hatları Avrupa sanayisi için adeta birer atardamar. Bunlar olmadan Avrupa’da sanayi ve yaşam çok zor olacak. Rusya da bunun bilincinde. Elinde bulundurduğu zengin doğalgaz kaynaklarını, egemenlik sahasını yeniden genişletmek için bir silah gibi kullanıyor.
Putin’in Amerikancı “turuncu rejime” çektiği “gaz silahı”nın zamanlama açısından bir tesadüf olmadığı ortada. 1 Ocak’ta ilk kez G8’lerin dönem başkanı olan Rusya, dünya siyasetinde bir zamanlar oynadığı belirleyici rolü yeniden sergileme, ağırlığını hissettirme niyetinde.
Rusya ile yakın komşu olduğu için sanayi ve ticareti bu ülkeye bağlı olan Ukrayna gibi bir ülkede Rusya karşıtı bir rejimin suni teneffüsle yaşaması zor görünüyor. Yuşçenko ve ekibi politik açıdan ABD’ye uşak, daha doğrusu ABD’nin desteğiyle işbaşına gelirken, Rusya’ya bağımlı olunan alanlara çözüm getiremedi.
Zira Ukrayna’nın da Rusya açısından stratejik önemi çok büyük. Her şeyden önce 48 milyonluk bu ülkenin nüfusunun yüzde 17.3’ü Rus asıllı. Çoğunluğu Karadeniz kıyısında yaşayan bu kesim “turuncu devrim”e karşı çıkarak Ukrayna’nın bölünmesi olasılığını dahi gündeme getirmişti. Ülkenin altı büyük petrol rafinerisinden beşi, Rus tekelleri Lukoil ve TNK’nın denetiminde. Ukrayna, tüketim malların üçte ikisini de Rusya’dan alıyor.
Alman basınında yer alan haberlere bakılırsa, doğalgazı bundan sonra daha pahalıya almak zorunda kalacak Ukrayna’da ekonomik dengeler sarsılacak. Pek çok ürüne zam gelecek ve zaten düşük olan halkın alım gücü biraz daha düşecek. Bu da, büyük bir umutla ‘turuncu devrimciler’e oy veren halk kitleleri içinde hoşnutsuzluğu artıracak.
Kısacası Putin, doğalgaz stratejisiyle Ukrayna’da birkaç kuş birden vurmayı planlıyor. Rusya ile Ukrayna arasında, “turuncu devrim”den bu yana zaten soğuk olan komşuluk ilişkilerinin gaz-lanan bir çatışmaya doğru evrilmesi, Yuşçenko ekibinin arkasındaki güçlerin alacağı tutuma bağlı.
“Gaz krizi” bundan sonra dünya politikasının nasıl ilerleyeceği konusunda ipuçları veriyor. AB’de dikkatler daha çok geleceğin enerjisi olarak görülen doğalgaza çekiliyor.
Rusya, 2030 yılına kadar enerji kaynakları bakımından Suudi Arabistan ile birlikte dünyanın en önemli ülkesi olacak. Doğalgaz, şu an yüzde 24 ile petrol ve taş kömüründen sonra en önemli enerji kaynağı. Ve geleceğin en önemli enerji kaynaklarından biri. Bu önemli kaynağın rezervlerinin yüzde 38’i Rusya’da.
Gelişmeler, enerji kaynaklarına bağlı olarak uluslararası çıkar çatışmalarının giderek derinleşmekte olduğunu, Rusya’nın dünya siyasetinde etkili bir aktör olmaya aday olduğunu gösteriyor.
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
İNSAN ve SPOR
..........
Hakan Keysan
Yaşama kültüründe sporun yeri
Günümüz standartları insanlığa zengin bir yaşama kültürü sunuyor. Bu yaşam kültürünün standartları çok geniş bir alana yayılmış durumda. Teknoloji bize bu olanakları sunuyor.
Gelinen süreçte kent kültürü dediğimizde aslında insanlığın yaşama kültürü ve standartları akla gelmektedir. Dolayısıyla sosyal ortam ve bu ortamdaki yaşam biçimleri, kent üyelerinin de bir ölçüde yaşam standardını oluşturur. Böylece davranışlar bu normlarla açığa çıkan eylemsellikleri içerir.
Mevcut gündelik yaşam içerisinde sporun konumu nedir? Kent insanı bu olanaktan ne oranda yararlanabilmektedir ve spor yapabileceği optimal koşullar sağlanmış mıdır? Bu soruların olumlu yanıtı, insanlığın yaşama kültürü düzeyinin yüksekliğini gösterir. Peki yaşadığımız kentlerde gerçekten bu olanakları ve sportif kültürü görebiliyor muyuz? Doğal çevrenin de spor yapma olanaklarını sunması açısından, günümüz kentlerinde çevreye ve insana verilen değer konusunda yaşamsal alanlar yapılmış veya korunması sağlanabilmekte midir?
Benzeri sorular aracılığıyla sporun ülkemizde ne denli sığ bir anlayışla yönetildiği ve yönlendirildiğini kolayca anlayabiliriz. Çünkü mevcut şartlar altında ne bir spor kültürü algılamamız, ne de sporu uygulama olanaklarımızdan söz edebiliriz. Bırakın spor yapma olanaklarını, günümüz kentleşmesi adeta spor yapacak alanları parselleyip piyasaya sunmakta; yeşil alanlar tüketimin bir parçası haline getirilerek bölünüp parçalanıp satılmaktadır. Özellikle günümüz iktidar yapılanmasının sporun uygulanması ve yaşamsal kültür düzeyi içerisinde yer alması konusunda ciddi bir projesi ve yapılanması söz konusu bile değildir.
İnsanın yaşadığı çevreye tam uyumu ve kimliğini ifade etme olanakları açısından baktığımızda günümüz kent insanı, yaşadığı ortama tamamen yabancılaşmış ve yaşadığı çevrenin dolaysız bir üyesi durumuna düşürülmüştür. Çalışan ve eve ekmek getiren bir canlıdan öteye gidemeyen kent insanı, fiziksel, sosyal, kültürel ve estetik anlamda incitici bir insanlık düzeyinde yaşamaktadır. Niteliksel gelişimi açısından kendini ifade edememektedir. Sportif eylemsizlik de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Üretim sürecinin ağır cenderesi altında sıkışıp kalmış ve yaşadığı ortama tamamen yabancılaşan günümüz kent insanının spor yapma olanakları da alabildiğine kısıtlıdır.
Böyle bir ortamda çoğunluğun spor yapabilme gibi bir lüksü de olamamaktadır. Buna ne kazandığı para yetmekte, ne de spor yapacak zamanı bulabilmektedir kent insanı. Olumsuzluklara rağmen spor yapma bilinci edinmiş çok kısıtlı bir nüfus vardır ülkemizde. Avrupa ülkelerinin çok gerisinde lisanslı sporcuya sahip olan ülkemiz, spora seyirci olmaktan öteye gidememekte ve ancak müşteri olarak spora katılma olanağı bulmaktadır.
Yani gündelik yaşama kültürümüzde sporun yeri, tuttuğumuz takım kadar olmaktadır. Takımımız kazanırsa, o hafta biz de kazanmış sayılacağız. Sosyo-kültürel bir gereksinim olarak spor yapma bilinci ve deneyimi konusunda ise ciddi bir düşünce bunalımı yaşamaktayız. Bunu talep etme, spor yapma olanaklarımızı zorlama gibi lükslerimiz de olmalı oysa.
Ciddi bir kent kültürü ve yaşam düzeyi yakalamamızın öncelidir spor. Sağlık ve zindelik kazanmak için. Kazanmacı performans sporu değil elbette kastettiğimiz. Eğer bir spor kültürü edinebilirsek, insanca yaşama kültürü edinme yolunda da önemli bir adım atmış oluruz. Belki bunca çirkinliğin, çirkefliğin içerisinde geleceğimizin büyüsünü kendi içimizde keşfederiz!..
NOT: Geçen hafta kendi ellerimle gönderip köşemde yayımlanan ‘Spor Kültürü Oluşturamamak’ adlı yazı, Sevgili dostum sosyolog -yazar Ahmet Talimciler’e aittir. Dosyaları karıştırma hatamı sevgili dostum Talimciler ve değerli okuyucularım umarım affeder.
e-posta:
hakankey@msn.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net