www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
ÖZGÜRCE
____
Özgür Müftüoğlu
Emekçiler için 2005 bilançosu
ve DİSK’in D’sini savunmak (!)
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
DİSK’in seçilmiş yöneticilerinin sorumluluğu
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Özelleştirmenin gerçek yüzü
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
Suçlu bulundu
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Çiçek teorisi 1
LİMAN ARKASI
____
Fahri Bozbaş
Rölyef sanatçısı emekli işçinin çağrısı
ÖZGÜRCE
..........
Özgür Müftüoğlu
Emekçiler için 2005 bilançosu
ve DİSK’in D’sini savunmak (!)
Dünyanın çok önemli bir bölümü, kapitalist sistemin egemenliği altında bir yılı daha geride bıraktı. Geride kalan 2005 yılında kapitalizmin vahşeti daha açık biçimde ortaya çıktı. Bu yılda emekçiler, diğer yıllara göre daha fazla sömürüldüler, daha fazla işsiz kaldılar, daha fazla açlığa, yoksulluğa sürüklendiler, sosyal haklarını daha fazla kaybettiler. Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da, Pakistan’da, ABD’de New Orleans’ta ve dünyanın daha birçok bölgesinde insanlar, kapitalist sistemden kaynaklanan vahşetle karşı karşıya geldiler. Kapitalizmin o iğrenç çarkları içerisinde birileri daha fazla kazansın diye yüzbinlerce insan öldü, milyonlarcası evsiz kaldı, açlığa, sefalete sürüklendi.
2005 yılında kapitalizmin o vahşi yüzü Türkiye’de de daha fazla berraklaştı. İşsizlik (resmi rakamlarda değişmemiş gibi gösterilse de) önemli ölçüde arttı. Artık iş, ücret, gelecek güvencesine sahip iş bulmak neredeyse olanaksız hale geldi. En temel insan hakkı olan eğitim, sağlık, sosyal güvenlik hakkı fiilen ortadan kaldırıldı. Hemen her işkolunda, her düzeyde çalışanların ücretleri reel olarak düşürüldü. Birçok işkolunda çalışma saatleri uzatıldı. Asgari ücret açlık sınırının yarısı düzeyinde belirlendi. Dört kişilik aile için belirlenen asgari geçim ücreti olan 1.835 YTL’yi alabilen ücretli ise neredeyse hiç yok. Tarım, büyük ölçüde tasfiye ediliyor. Tarımdan geçinen 30 milyon dolayında kişi, topraklarından kopartılıp işsizliğe, açlığa sürüklenmek üzere. Toptan ve perakende ticaret, hızla büyük tekellerin eline geçmekte ve buradaki esnaf ve zanaatkarları bekleyen de tarımdaki nüfustan hiç de farklı değil. Küçük üretici, zaten büyük sermayenin bağımlılığı altında en ufak bir rüzgarda uçup gidecek halde...
Nüfusun çok büyük bölümünü oluşturan toplum kesimleri, giderek daha fazla sefalet içerisine sürüklenirken, küçük bir azınlık ise daha fazla zenginleşiyor. Bu azınlık, güvenlik çemberleri altındaki sitelere akın ediyor, yüzlerce milyar değerindeki otomobillerle her gece lüks eğlence mekanlarını dolduruyor.
Kapitalizmin tüm çarpıklıklarının, vahşetinin belki de 19. yüzyıldan bu yana ilk kez bu kadar açık biçimde ortaya çıktığı bir dönemde işçilerin, emekçilerin haklarını koruması gereken sendika(cı)lar ise işverenlerle çıkarlarının aynı olduğunu söylüyor, onlarla birlikte “aynı gemideyiz” masalını işçilere, emekçilere yutturmaya çalışıyor.
Evet 2005, kapitalizmin vahşetinin gün yüzüne çıkması kadar, o vahşetten en fazla zarar gören emekçileri temsil etmesi gerekenlerin ne denli savrulduğunu da gösteren bir yıl oluyor.
Türkiye’de de bu savrulmanın başını, bir zamanlar işçi sınıfı mücadelesinin gerçek anlamda öncüsü olmuş ve bunun bedelini en ağır şekilde ödemiş, bu nedenle de mücadelenin yeniden yükseltilmesi gereken bir dönemde en önemli umut kaynağı olan DİSK çekiyor. DİSK’in 2005’te izlemiş olduğu yol, DİSK’in sadece D’sini yani, Devrimciliğini değil, İ ve S’sini yani İşçi Sendikası olma sıfatını da tartışmalı hale getiriyor ve ondan umutlananları büyük bir hayal kırıklığına uğratıyor.
Ta ki 2005’in son günlerine kadar. Tam DİSK’in bazı yöneticilerinin önünü çektiği bu savrulma karşısında DİSK içinden herhangi bir karşı çıkışın olmaması nedeniyle tüm örgütün bunları desteklediği düşüncesi genel bir yargı olarak kabullenilip, umutlar tükenmekteyken 26 Aralık günü Birleşik Metal İş Sendikası’nın basın bildirisi geliyor. 2005’te yaşanan onca olumsuzluğun yarattığı karamsarlık içerisinde bu bildiri, emekçiler için yeni bir ışık oluyor, umutlar yeniden yeşeriyor.
DİSK Genel Başkan Yardımcısı ve Birleşik Metal İş Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu’nun imzası ile yayınlanan bildiride; bugün DİSK’in D’sini sorgulatanlara, DİSK’in 1967’de ortaya koyduğu ilkeler hatırlatılıyor ve bu ilkelere bugün de sahip çıkıldığı belirtiliyor. Konfederasyon Başkanı Çelebi’nin son dönemdeki açıklamalarının doğru bulunmadığı ve bu açıklamaların DİSK’e yakışmadığı ifade ediliyor. Bildiri şu sözlerle son buluyor:
“Şu bilinsin ki, bizler DİSK’in “D”sini koruma ve kollamaya devam edeceğiz. Birilerinin yakıştırmaları gibi “disk” değil “DİSK” olmaya devam edeceğiz. Sermaye örgütleri ile değil, işçi sınıfıyla ve onun gücü ile haksızlıklara karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.
Kollektivizme inanan, vahşi kapitalizmi ve onu ortaya çıkaran tüm uygulamaları reddeden DİSK olmaya devam edeceğiz.
Sol gösterip sağ vuran, sınıf bilinci ve ideolojisi yoksunluğu ile liberalizme savrulan hiçbir kişi, söylev veya anlayış DİSK’te yer bulamaz. Bizim yol haritamızı holding medyasının dolarla maaş alan kalemşörleri değil, üyelerimizin öneri ve eleştirileri belirler. DİSK işçi sınıfına olan inancı ve kararlılığı ile yoluna devam edecektir. Başka yerlerde yürümek isteyen var ise de tek başına istediği kişilerle yürüyebilir.”
“Anımsayanlar olacak mıdır bilmiyorum ama, 2004 yılının ilk yazısında (2 Ocak 2004) bu köşenin başlığı “Birleşik Metal İş Genel Kurulu” idi ve bu yazı, bugünkü yönetimin göreve geldiği Genel Kurul’un birkaç gün sonrasında yayınlanmıştı. Yazıda 2003 yılındaki olumsuzluklardan söz edildikten sonra şu cümlelere yer verilmişti:
“Tüm bu karamsar tablo karşısında, 2003’ün son günlerinde Türkiye işçi sınıfı hareketi için “umut” olabilecek bir gelişme olmuştur. DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası’nın Genel Kurulu’nda, uzun yıllardır karşılaşmadığımız bir biçimde, sınıf sendikacılığı, mücadeleci sendikal anlayış talepleri dile getirilmiştir. Bu talepler, genel kurul sonuçlarına da yansımış ve delegeler, 1980 öncesinin Maden-İş Sendikası’nın geleneğine yakışır biçimde, “sınıf sendikacılığı”, “kitle sendikacılığı” ve “mücadeleci sendikacılığı” öne çıkartan kadroyu yönetime getirmiştir.
Birleşik Metal-İş’te ortaya çıkan bu sonuç, Türkiye emekçilerinin üzerlerindeki “ölü toprağı”nı atmaya başladıklarını göstermesi bakımından son derece “umut” vericidir.”
Geçen iki yılda Birleşik Metal İş Sendikası üzerine birçok baskılar yöneltildi. Üye işyerlerinde elindeki yetkiler alınmaya çalışıldı. Bunlara karşılık sendika direndi, yeni örgütlemeler de yaptı. Bu arada, açık biçimde eleştirdiğim uygulamaları da oldu. Ancak, DİSK’in D’sini sahiplenen son çıkışı ile Birleşik Metal İş Sendikası, iki yıl önceki hislerimi yeniden canlandırdı. Umarım Birleşik Metal İş Sendikası, 2006’da ve daha sonrasında, savundukları perspektif içerisinde çok daha etkin bir mücadele yürütür ve emek mücadelesinin başarıya ulaşmasında üzerine düşen sorumluluğu yüklenir.
2006 yılının tüm okurlara mutluluk, dünyaya barış ve emekçilere özgürlük getirmesini dilerim...
e-posta:
omuftuoglu@msn.com
Başa dön
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
DİSK’in seçilmiş yöneticilerinin sorumluluğu
Son zamanlarda DİSK’ten iki önemli çıkış oldu. Bunlardan birincisi, DİSK’in kimi parti arayışındaki sosyal demokrat çevrelere paravanlık yaparak “sol parti kurma” iddiasıyla ortaya atılmasıdır. DİSK’in ikinci “önemli çıkışı” ise, en az birincisi kadar talihsiz bir biçimde, TÜSİAD’ın hükümetle giriştiği polemikte; “TÜSİAD’ın arkasında olduğunu” ilan etmesiydi.
Aslına bakılırsa; bu konuda DİSK’in merkez yöneticilerini eleştiren yeterince haber, makale ve işçi mektubu çıktı. Dahası öyle anlaşılmaktadır ki; DİSK’in genel başkanı ve yöneticileri, özellikle de “sol parti kurma” girişiminin pek akıllıca bir çıkış olmadığını fark ederek geri adım atmışlardır. Nitekim Genel-İş, Birleşik Metal-İş gibi sendikaların da içinde yer aldığı DİSK’e bağlı birçok sendika yöneticisi, bu “sol parti” girişiminin içinde olmadıklarını ve DİSK’in de olmaması gerektiğini açıkladılar. DİSK’in merkez yönetcilerinin de bu konuda “ortadan bölündüğü” bilinmektedir.
TÜSİAD’a destek atma ve kayıtsız koşulsuz TÜSİAD’ın desteklenmesine gelince; burada TÜSİAD’ın söylediklerinin doğruluk ve yanlışlığından öte; DİSK gibi bir işçi sendikasının TÜSİAD’ın boş havuzuna atlamada gösterdiği heyecan ve hevestir. Kaldı ki; TÜSİAD’ın söylediği şeyleri bu ülkede ilerici demokrat çevreler yıllardır söylemektedir, ama DİSK’in onları böyle heyecanla desteklediği görülmemiştir. Dahası daha eylül ayında; “Barış Mitingi” için oluşturulan platformadan bile çekilerek miting yapmak isteyenleri “bölücülük” ve “terörizme” çanak tutar duruma düşmekle suçlamaya varan gerekçeler öne sürmesi herkesin hatırındadır. Ama o mitingin gerekçelerini öne süren TÜSİAD’a açık çek verilerek; gerici güçlere “DİSK’in tarihine ihanet etti” bayramı yaptırmak elbette anlaşılır değildir.
Bunlar da yazıldı, çizildi.
Burada bizim değinmek istediğimiz sorunun başka bir boyutu: Kimdir DİSK’i böyle arka arkaya sermayenin güç odaklarının yedeğine atan akılları verenler?
Sayın Çelebi alınmasın; “Bizim aklımız yok mu?” demeden biraz düşünsün! Çünkü, ona “Sol parti kurma girişiminin başına geç” ya da “TÜSİAD’ın arkasına takıl” diyenler, bütün bunları kendisinin yaptığını, kendilerinin “danışman” ya da “arkadaş” olarak yardımcı olduklarını söyleyeceklerdir. Ama gerçeğe bakarsak; bunun farklı olduğu ortadadır. Çünkü, DİSK’te bu tür savrulmalar seçilmiş yöneticilerin kendiliğinden yapamayacağı kadar fazla yaşanmaktadır. Bu da ister istemez; 1) DİSK’i bir arpalık olarak gören, ama DİSK’te mevzilenmiş bazı danışmanların kendi politikalarına DİSK’i alet ettikleri ve kendi çıkarları için DİSK’in itibarını ayaklar altına almaktan çekinmedikleri; 2) Kendi partisinde amaçlarına ulaşamayan kimi politikacı eskilerinin DİSK’i amaçlarına alet etmek için DİSK yöneticilerine yakınlıklarını kullandıkları akla gelmektedir.
Ancak uzaktan bakınca; gerçeğin bu iki uğursuz çevrenin ortak hareket ettiği biçiminde olduğu da hissedilmektedir.
Ortada olan, DİSK’in siyasete alet edildiğidir! (Ancak işçi sınıfı siyaseti sendikalarda birliği sağlayan rol oynar) Ama burjuva siyasete alet edildiği, burjuvazinin çeşitli fraksiyonlarının birbiriyle vuruşurken bir işçi konfederasyonunu kullandıklarıdır. DİSK’in içinde yer alan “danışman” kılıklı kimi sermaye sözcüleri ve DİSK’in sermayeyle uzlaşmaya çok hevesli yöneticleri de DİSK’in sermaye fraksiyonlarının oyunlarına alet edilmesine fırsat vermektedirler.
Ancak; “danışmanlar” ya da sermaye çevrelerinin oyunlarının DİSK’in böyle badirelere sürüklenmesinde DİSK’in seçilmiş yöneticlerinin sorumluluğunu azaltamaz. Ancak; şu da bir gerçektir ki, eğer DİSK’in yöneticileri; bu, maaşlarını DİSK’ten alıp hizmetlerini TÜSİAD’a ya da CHP’de bile barınamamış sosyal demokrat tortuya sunan danışmanlar takımından ve burjuva politik çevreleriyle düşüp kalkmaktan kurtulmadıkça (Mevcut.yöneticilerin bunu başarma şansı nedir tartışması ayrı bir konudur) bırakalım başka şeyleri DİSK’in giderek sendikal mihrak olarak bile meşruiyeti tartışılır hale gelecektir. Bilinmelidir ki; DİSK sürüklendiği hattan çıkamazsa onu, tarihine dair efsaneler de kurtaramaz.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Özelleştirmenin gerçek yüzü
Özelleştirilen kamu kuruluşlarının, bu özelleştirmelerden sonra başlarına neler geldiğine ilişkin derli toplu, genel bir araştırmanın varolup olmadığı bilinmiyor. Tek tek bazı örneklerde, şu ya da bu fabrikanın özelleştirilmesinin aslında tasfiye anlamına geldiğini ise biliyoruz. Örneğin SEKA gibi. Bazı kamu kuruluşlarının ise yıllık bilançolarına denk düşen bir fiyata satılarak peşkeş çekildiğini de biliyoruz. Arada bir gazetelerde yer alan haberler, özelleştirmenin yıkıcı sonuçları hakkında genel bir fikir vermesine rağmen, henüz bu peşkeş ve yıkımın bütün sonuçları halkın önüne konulmuş değil. Sermayenin kayığına binmiş Hükümet ise, elde kalan kamu kuruluşlarını da satma peşinde.
Bu bakımdan geçen gün bir gazetede yer alan, bir özelleştirme ve onun sonucuna ilişkin haber ilginç özellikler taşıyordu. Haberin başlığı “Bu Da Manisa Modeli” idi. Haberin özeti ise şu; Sümerbank’ın 50 yıl önce kurduğu Pamuklu Mensucat A.Ş, 13 Temmuz 2005’te Özelleştirme Yüksek Kurulu’nca 3 milyon 751 bin dolara OGG’ye –Ortak Girişim Grubu- satılıyor. Şirketi alan grubun ilk icraatı ise bu fabrikanın arazisinin 55 dönümlük bölümünü -geriye daha 35 dönüm kalmış-, geçen hafta alışveriş merkezi yapılmak üzere KİPA TESCO şirketine satmak oluyor. OGG, 13 milyon 750 bin dolarlık bu satışla, fabrika ve arazileri için yatırdığı paranın 4 katını, 4,5 ay sonra kazanmış oluyor!
Nasıl, kıyak iş değil mi? Oysa bu fabrika bu değerli arazilere sahipse, yapılması gereken en iyi iş herhalde bunların bir bölümünü satmak, bu para ile makina ve teçhizat yenilenmesi yapmak, fabrikanın üretime devam etmesini sağlamak olmalıydı. Ama tercih edilen değerli arazileri sermayeye peşkeş çekmek, makineleri hurda fiyatına satmak oldu. Böyle örneklerin epeyce fazla olduğunu ise biliyoruz. Kamu malları bu biçimde yerli ve yabancı büyük patronlara ve gruplara peşkeş çekiliyor, bu kuruluşlarda çalışan işçiler sokağa atılıyor, özellikle küçük yerleşim yerleri söz konusu ise, buradaki ekonomik yaşam tamamen söndürülüyor.
Son yapılan araştırmalar ülkede gerçek işsizlik boyutunun yüzde 20’lerde olduğunu ortaya koyuyor. Çalışma yaşına gelen nüfusun yüzde ellisi ya iş bulma ümidi olmadığından, ya mevsimlik çalıştığından vb işgücüne katılamıyor. Ama bu arada fabrikalar kapatılıp, arazileri üzerine alışveriş merkezleri kuruluyor! Elbette bunun bir mantıksızlık olduğu ilk bakışta görülebilir. Bir taraftan alışveriş yapma potansiyeli olanları, yani müşteriyi işten atacaksın, öbür taraftan koca koca alışveriş merkezleri kuracaksın! Evet burada gerçekten bir mantıksızlık var ama bu mantıksızlık kapitalizmin plansızlığı ve mantıksızlığı. Kapitalizm, ücretli kölelik düzeni attığı her adımda kendi altındaki toprağı boşaltıyor ve kendi sonuna doğru ilerliyor.
Bir taraftan bunlar yaşanırken, diğer taraftan ülkenin ekonomik büyüme sağlandığı, genel olarak ekonomideki durumun iyi olduğu ileri sürülüyor. Kuşkusuz ekonomide şu anda bir kriz durumu yok. Ancak işsizlik artıyor, yoksulluk yaygınlaşıyor, cari açık büyüyor, sanayisizleşme süreci sürüyor, “sıcak para” girişi sorun olmaya devam ediyor. Bütün bunlar ise kriz ögelerinin birikmesi anlamına geliyor. Önümüzdeki süreçte hangi olayın krizi tetikleyeceği elbette bilinemez. Ancak bir tarafta korkunç bir yoksulluğun, işsizliğin birikmesi, diğer tarafta, yani büyük patronlar tarafında işlerin tıkırında gitmesi, ama zaten bıçak sırtındaki ekonomik dengelerin sürekli bozulması var. Bütün bunlar olası gelecek bir krizin habercisi değilse, neyin habercisidir?
Ülkenin gerçek çıkarları ve ihtiyaçları ile, bugün işbirlikçi egemen sınıfların sermaye ve büyük patronların çıkarlarına uyguladıkları ekonomik politikalar bütünüyle biribirine ters. Ekonomi büyüyor, ama işsizlik artıyor. İhracat rekorları kırılıyor, ama bu arada ithalat patlıyor ve dış ticaret açığı büyüyor. Büyük patronların işleri tıkırında ama yoksulluk yaygınlaşıyor, açlık sınırının altında yaşayan nüfuz çoğalıyor. 2005’i bitirken ülke gerçekleri bunlar. Peki 2006’da durum değişir mi? Durumun değişmesi ülkenin işçi ve emekçilerinin kendi kaderlerini kendi ellerine almasına bağlı. Yaşanan her olay, geçirilen her tecrübe ülke halkının hafızasına kaydediliyor. Halkın balık hafızasına sahip olduğunu sananlar ise, yanılgılarının büyüklüğünü ancak iş işten geçtikten sonra görecekler.
Başa dön
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
Suçlu bulundu
“TCK 301. madde krizi”nin suçlusu bulundu; Hukukçular Birliği Derneği. Dün, ağız birliği etmiş gibi, başta Hürriyet ve Milliyet olmak üzere bazı gazetelerin köşe yazarları Hukukçular Birliği Derneği’ni eleştiren yazılar yazdılar. Yazılanlara göre; bu dernek yöneticileri ve başkanı Avukat Kemal Kerinçsiz sürekli savcılara ihbarda bulunuyormuş, savcılar davalar açıyormuş ve Türkiye, Avrupa ve dünya kamuoyu önünde rezil oluyormuş. TCK 301. maddeden açılan davalar, Türkiye’nin imajını ikinci bir “Geceyarısı Ekspresi” gibi sarsıyormuş.
Pes doğrusu!
Bu yaklaşıma, ancak “yavuz hırsız yaklaşımı” denebilir. “Hırsızın hiç mi suçu yok?”
Hukukçular Birliği derneği üye ve yöneticilerinin bir kısmı MHP üyesi, büyük bir kısmı da bu partinin sempatizanı ya da benzer siyasi görüşleri savunan insanlar. Bu biliniyor. Derneğin yönetici ve üyelerinden bazıları İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencilerinin üzerine bomba atılıp 7 öğrencinin öldürülmesi ve onlarcasının yaralanması olayının yaşandığı günlerde İstanbul Hukuk Fakültesi’nde “ülkücü” denilen grubun içindeydiler.
Hukukçular Birliği Derneği’nin Ermeni Konferansı, Orhan Pamuk Davası, Hrant Dink Davası ve diğerlerinde ihbarda bulunması normal.
Peki, bu derneği eleştiren köşe yazarları, ihbarı ciddiye alıp dava açan savcılar hakkında neden tek bir kelime etmiyor? Savcılar her ihbar dilekçesi aldıklarında dava açmak zorunda değiller.
Diyelim ki, söz konusu olaylarda sanıkların sözleri gerçekten TCK 301. madde vd. maddeleri ihlal ediyor. O halde, bu maddeleri yeni TCK’ya koyan AKP neden eleştirilmiyor.
Yeni TCK gündeme geldiğinde, bugün ihbarcıları “günah keçisi” ilan eden yazarlar, TCK’yı öve öve göklere çıkarmıştı. AKP’yi “gelmiş geçmiş en reformcu hükümet” ilan etmişlerdi.
Nasıl, herkesi böylesine aptal yerine koyabiliyorlar? İnsanları gerçekten “balık hafızalı” mı zannediyorlar?
Geceyarısı Ekspresi, Türkiye’de olmayan bir şeyi olmuş gibi gösteren ve Türkiye’ye iftira atan bir film değildi. Geceyarısı Ekspresi filminde anlatılanların onlarca kat kötüsü işkence ve zulmü bu ülkenin insanları 12 Eylül günlerinde işkencehanelerde, cezaevlerinde yaşadı.
İfade özgürlüğünü kısıtlayan davalar da sanal davalar değildir. Bu davalar istisna değildir. Kırk yılda bir yanlışlıkla gündeme gelen davalar değildir. İhbarcı derneğin ihbar sayısından çok daha fazlasını, pek çok yasa maddesinin ihlal edildiği gerekçesi ile Genelkurmay Başkanlığı daha önce yapmıştır.
Dolayısıyla, TCK 301. maddesi ve diğer yasa hükümleri ile kısıtlanan ifade özgürlüğü sorununda “günah keçisi” ilan ederek, hedef şaşırtma samimi bir tutum değildir.
Ülkemizde onyıllardır ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü kısıtlanmaktadır. Kısıtlama getiren yasal düzenlemeler onyıllardır ülkenin ilerici aydınları ve hukukçuları tarafından eleştirilmiştir. Bunları bilmeyen yoktur. İfade özgürlüğünü kısıtlayan maddelerin varlığını “sağır sultan” bile duymuştur. Yeni TCK gündeme geldiğinde de bu maddeler tek tek sayılmış ve eleştirilmiştir.
Geceyarısı Ekspresi imajını yaratanlar hükümetlerdir. TCK 301 kabusunu da AKP Hükümeti yaratmıştır. Yapılacak iş çok basittir. TCK’nın ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayan bütün maddelerinin yürürlükten kaldırıldığına dair bir kanunu en kısa zamanda TBMM gündemine getirmek ve “bir gecede” bu maddeleri yürürlükten kaldırmaktır. O zaman, ne “Türkiye’nin gündemini değiştiren dernekler”, ne “ikinci Geceyarısı Ekspresleri”, ne de “kahraman olmak için kendini yargılatanlar” tartışılır.
e-posta:
ktsurek@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Çiçek teorisi 1
Böylece şanlı demokrasi tarihimize yeni bir tanım daha eklendi ki, bu katkıyı yapan Adaletli Cemil beyefendiye ne kadar teşekkür etsek azdır!
Hatta mevzuya kendisinin isminin verilmesi yerinde olacaktır:
Çiçek teorisi 1: Demokratik sabır!
Cemil Bey, demokrasimize bu eşsiz ve leziz katkıyı 301 ve 305’inci maddelere ithafen yaptı.
Söz konusu maddelere karşı imza toplayan aydınlara yol ve yöntemi gösteriverdi:
“Demokratik sabır gösterilmeli.”
Kime, neye karşı?
301 ve 305’nci maddelere karşı.
Devlet fikre karşı cezalara demokratik haklarını kullanıp cezaları basacak.
İnsanlarımız cezalara karşı “ya sabır yapacak!”
“İnsanlar fikir beyan ettiği için içeri atılıyor, sessiz mi kalacağız?”
“Hayır sessiz kalmayacağız. Demokratik haklarımızı kullanıp ya sabır çekeceğiz!”
“Yemeklerden önce aç karnına mı, yoksa tok karnına mı?”
Sabrın bir demokratik türü olduğuna göre, demek bir de antidemokratik olanı var!
“Bugün demokrasi için ne yaptın?”
“Sabır çektim!”
“Demokratik olanından mı, yoksa antidemokratik olanından mı?”
Bizdeki demokrasi böyle işte.
Hapis yata yata biter, demokratik haklar da ya sabır çeke çeke işler!
***
“Sabır göstermenin” demokratik hak ve özgürlükler kapsamında uygulandığı bir başka yer daha var mıdır bilmiyoruz.
“Çok demokratik bir ülkede yaşıyoruz.”
“Haklısın. Sabır çekmeye karışmıyorlar!”
Örnekleriyle kesin.
Mesela, sabır çekmeye biber gazı sıkılmıyor!
Sabır çektiği için coplanan da yok!
Daha yargı aşamasına gelen sabır çeken kimseye de rastlanmadı!
Ama, fikir beyan etmenin antidemokratik...
Fikre ceza vermenin demokratik kabul edildiği bir demokrasi nasıl bir demokrasi oluyor?
Çiçek teorisi 1, konuya gayet net bir açıklık getiriyor:
Fikir beyan edenler demokrasimiz gereği ceza alacak.
Cezalara karşı hoşnutsuz olanlar demokratik haklarını kullanıp evde sabır duası yapacak!
Ama yine de siz siz olun buna bile fazla güvenmeyin.
Evde birkaç arkadaş toplanıp sabır çekmeye falan kalkışmayın.
Yoksa ertesi gün gözlerinizi karakolda açabilirsiniz.
“Toplu halde sabır çekilen bir eve yapılan baskında demokrasimize göz dikmiş hainler suç delilleriyle birlikte yakalandı. Sabır çekenler mahkemeye gönderilirken, çok sayıda sabra el konuldu!”
Bu bakımdan “demokratik haklarınızı” fazla zorlamayın.
Ne de olsa sabır çekmenin de bir sınırı var, unutmayın!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
LİMAN ARKASI
..........
Fahri Bozbaş
Rölyef sanatçısı emekli işçinin çağrısı
Hangi alanda yetenek ve becerimizin olduğu ve nasıl geliştireceğimiz çoğunlukla raslantısal. Emekli işçi Mehmet İrtegüv’ ün sanat yeteneği de bir raslantıyla başlamış ve gelişmiş.
Başarılı bir öğrenci olan İrtegüv, babasının ısrarı üzerine ortaokul 2. sınıftan ayrılarak TTK Çıraklık Eğitim Okulu sınavlarına girmiş. Yüksek puan alınca, kaydı elektrik bölümüne yapılmış ve iki yıl okumuş. Okul döneminde yaptığı resimler öğretmenleri tarafından beğenilip panoya asılırmış. Bu yeteneğini çıraklık eğitimi döneminde teknik resimde geliştirmiş. Nesneleri üç boyutlu görmeyi öğrenmiş. Stajlarını Merkez Atölyesi elektromontaj bölümünde yapmış ve çıraklık eğitimi bitince işçi olarak aynı atölyede işe başlamış. Antigrizu ocak motorlarının devre kesicileri, yol vericileri imalatı ve onarımı işinde 26 yıl çalışıp 2000, yılında emekli olmuş. İşe başladığında elektromontaj bölümünde 12 işçi çalışıyormuş ve bütün havzanın talebini karşılıyorlarmış. Şimdi bu bölümde 3 işçi kalmış ve işi uydurma ihalelerle alan şirketler yapıyormuş. TTK çalışanlarının çocuklarının öncelikli olarak alındığı Çıraklık Eğitim Okulu da kapanmış.
“Karakalem resimler yapıyordum. 1989 yılında, genç arkadaşlar Çağdaş Halk Sanatları Derneği’ nde resim atölyesi açmayı ve benim de bu işin başına geçmemi istediklerinde, heyecanlandım “ diyor, İrtegüv.
İşte bu heyecan, yeni bir uğraş alanı yaratmış İrtegüv’ ün yaşamında. Kitap okumaya, incelemeye yoğunlaşmış. Gençlerle resim çalışmaları yaparken, hediyelik eşya ticareti yapan bir şirketin istediği desenleri hazırlamışlar. Daha sonra şirket, çizilen desenlerin kalıba çıkarılmasını istemiş. Biraz meşakkatli iş olduğundan gençler bu işe girişmemiş, İrtegüv istenilen kalıpları özenle hazırlamış. Daha sonra kalıptan ürün çıkarmayı öğrenmiş ve ilk özgün çalışması olan “ Anne ve çocuk “ rölyefini yapmış. Çalışması beğenilince; resimden rölyefe yönelmiş. Tesviyeciliğini geliştirmiş, deneme yanılmayla elle tutulur eserler yapmaya başlamış. Plaket ve hediyelik eşya ticareti yapanlara modeller çizmiş.
Emekli olunca, evin geçimi ve yüksek öğrenim gören iki çocuğunun masraflarını karşılamak için rölyef çalışmalarına biraz daha ağırlık veren İrtegüv, küçük bir atölye kurmuş. Bacaağzında Maden İşçisi, Zonguldak Limanı, Kazmacı, ERDEMİR, Pantomimci Krispos, Yoğurtcu Kadınlar, Baston Ustaları, Safranbolu Evleri, İzmir Saat Kulesi, Çiçek Pasajı, Afrodit... isimleriyle, detay ağırlıklı 35 değişik eser yaratmış. Noter tasdikli belge alarak tescillediği eserlerini festival, sanat günleri ve kermeslerde çok az kar payı koyarak satışa sunmuş.
Rölyef malzemesini polyester ve mermer tozu karışımından oluşturduğunu, bunun da geniş veya açık alanda çalışmayı gerektirdiğini belirten İrtegüv, “ çalışırken sağlık önlemlerinin alınması şart “ , diyor. Genellikle yaz aylarında açık alanda, toz maskesi ve eldivenle çalıştığını ve küçük kaplarla günde 15 - 20 tane ürün yapabildiğini belirten İrtegüv, malzemenin pahalılığından yakınıyor. Ucuz malzeme olarak kostik soda kullanabileceğini fakat bu malzemeden yapılan rölyefin yüzey parlaklığı oluşturmadığını ve kırılgan olduğunu belirtiyor. Bir rölyefi ortalama 5 YTL.’ ye sattığını fakat sanatsal, estetik değer aramayanların hediyelik eşya olarak 1 YTL.’lik Çin ürünlerine yöneldiğini, bunun da kendi uğraş alanında giderek sıkıntı yarattığını vurgulayan İrtegüv, “ vatandaş da haklı, ürün renkli, albenili, üstelik saati de var ve ucuz “, diyor.
Eserleri, havzada madenci evlerinin duvarlarında veya gurbetçilerin camlı büfelerinde pütürsüz, parlak yüzeyleriyle yaşama yeni anlamlar katmaya devam ederken; İrtegüv, oğlunun bakkal dükkanının kolonlarına astıklarından imgeler oluşturup yeni eserler yaratmayı düşünüyor. Bu konuda şunları söylüyor:
“ Eğer okula devam etseydim; muhakkak güzel sanatlar alanında öğrenim görürdüm. Ama olmadı! Safranbolu’ da bir öğretmen benim eserlerimden esinlenmiş, kendisini ziyaret ettim.Kalıpları kurşundan yapıyormuş, daha kolay olan dişçilerin kalıp macunundan model çıkarmayı öğrettim ona. İşini ilerletti, öğretmenliği bıraktı, büyük bir rölyef atölyesi kurdu. Tarihi şehir Amasya’ da büyük bir proje için çağırdılar, cesaret edip gidemedim. Irmak kenarında 150 metre uzunluğunda bir duvara rölyef yapmamı itemişlerdi. Ben şimdi imgesel olarak ilk yaptığım esere geri dönüyorum. Yani, ‘ Anne ve çocuğu ‘ . Bunu aşıp yeni eserler yapmayı çok istiyorum fakat, olanaklarım ölçüsünde fazla bir şey yapamam. Bizim gibi sanatçılara olanaklar sağlanmalı. Valilik, Belediye, gençlik merkezleri oluşturmalı, sanatçılar sokağı kurulmalı. Böyle merkezler yapılandırılırsa, elimdeki kalıpları ve malzemeleri bağışlarım. Yeter ki gençlere bu alanda raslantısal da olsa bir ışıltı, bir heves verelim. Ben de yorgunluğumu atıp, ekonomik kaygı gütmeden bulunduğum yerden sanatıma devam edebileyim.”
İlk eseri, çıplak bedenleri bütünleşmiş anne ile ölü çocuğunu betimlerken, dıştan bakanın, annenin içselliği ile de esere bakmasını düşündüğünü irdeleyen İrtegüv, sanatını da bu anlamda yorumluyor. “ Sanat ölmesin, genç kuşaklara da aktarılsın “ , diyor. Kırılgan olmayan malzemeden, pütürsüz, parlak ve yaşama ilişkin...
İrtegüv ‘ ün “ Bacaağzında maden işçisi “ rölyef çalışmasında, Orhan Veli’ den şu dizeler yazıyor: “ Siyah akar Zonguldak’ ın deresi / Yüz karası değil kömür karası / Böyle kazanılır ekmek parası “. Yüzüne kömür karası ve mermer tozu bulaşan rölyef sanatçısı emekli işçi Mehmet İrtegüv’ ün gençlere böylesine güzel bir çağrısı var. Gençlik merkezi veya sanatevi oluşturacak yöneticilere de!
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net