www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GÜNCEL
____
Kamil Tekin Sürek
İnsan hakları
DURUM
____
Ahmet Yaşaroğlu
Neden okumuyoruz?
MEDİPOLİTİK
____
Osman Öztürk
Ocak sonu şubat ortası
DÖNÜŞÜM
____
Serdar Derventli
Sözde vatandaşız, hepimiz!
KENTYAZILARI
____
Necati Uyar
Büyükşehirlerde karmaşa sürüyor
GÜNCEL
..........
Kamil Tekin Sürek
İnsan hakları
Başbakan Erdoğan’ın insan haklarına yaklaşımı çok ilginç doğrusu. Konuşan bir başbakan mı, yoksa kendine yapılan muameleyi anlamakta zorlanan yeni yetme mi?
Ne zaman, Türkiye’deki ifade özgürlüğü konusunda başbakana bir soru sorulsa, “Ben bir şiir okudum diye cezaevine girdiğimde, kimse benim haklarımı savunmuyordu” diyor.
Birincisi, Erdoğan’ın sözleri doğru değil. Türkiye’de her şey iki gün sonra unutulur diye düşünüyor olacak ki, böyle bir iddiada bulunuyor. Erdoğan’ın yargılanması, mahkum edilmesi ve cezaevine girişi sürekli basının gündeminde olmuştu. Bugün başbakan olabilmesinde belki bunun rolü de bulunmaktadır. İkincisi, bugün Orhan Pamuk, Hrant Dink ve diğerlerinin yargılanmasını eleştirenler, o gün de Erdoğan’ın yargılanmasını eleştirmişlerdi.
Neyse, Başbakan Erdoğan’ın hafızasının çıkarlarına endeksli çalıştığı malum. Bunu geçelim.
Asıl, konuşulması gereken konu, Erdoğan’ın çözmesi gereken her sorun karşısında muhalefet lideri gibi davranması meselesi. Eğer ifade özgürlüğü ihlal ediliyorsa, bir başbakan ihlalin nedenlerini ortadan kaldırmak için mi çabalamalı, yoksa “benim de haklarım zamanında ihlal edilmişti” diyerek, eleştiriye karşı eleştiri ile mi yanıt vermeli? Senin hakların da zamanında ihlal edildiyse, yapılması gereken her hak ihlalinde bunu hatırlatmak değil, ihlalin kaynağını kurutmaktır. Kaynağı kurutmalı ki, bir daha ne senin ve senin gibilerin, ne de diğerlerinin hakları ihlal edilmesin.
Bunun için ne yapmak gerekiyor?
Yargıdan yakınıyorsan, yargıda bir şeyleri değiştir. Örneğin, hakimler yasaları uygulamıyorsa, uygulamamanın yaptırımını getir, uygulamasını sağla. Yasalar yeterli değilse, değiştir. Polis ve jandarma insan haklarını ihlal ediyorsa, ihlali yapanları sert bir şekilde cezalandır. Polis ve jandarma senin emrinde. Hakimler konusunda olduğu gibi, bu konuda bahaneler ileri sürme olanağın yok.
Demek ki, cezaevinde boşuna yatmışsın.
İfade özgürlüğü konusunda yasalarda göstermelik elli değişiklik yaptın, geldiğin nokta, değişikliklerin yapılmadan önceki nokta, başlangıç noktası. Üstelik Türkiye’de ifade özgürlüğünü daha da kısıtlamakla kalmayıp, başka ülkelerde de basın ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması için seferberlik ilan etti.
Yoksa, insanların düşüncelerinden ötürü yargılanıp cezalandırılmaması için, herkesin senin yattığın kadar cezaevinde yatması mı gerekiyor?
Bir insan hakları haftasında, dünyanın en çok seyahat eden başbakanı Erdoğan, insan haklarından sınıfta kaldı.
e-posta:
ktsurek@hotmail.com
Başa dön
DURUM
..........
Ahmet Yaşaroğlu
Neden okumuyoruz?
Geçtiğimiz kitap günlerde okuma üzerine yapılan bir araştırma gazetelerde yer aldı. Bu araştırmaya göre Türkiye, kitap okuma sıralamasında 173 ülke arasında 89’uncu sırada yer almakta. Ülkemizde 12 bin 89 kişiye bir kitap düşerken, Japonya’da 25 kişiye bir kitap, Fransa’da ise 7 kişiye bir kitap düşüyor. Buna karşın, 1965’e göre üniversiteyi bitirenlerin sayısının 14 kat arttığı tespit edilmiş. Araştırmayı yapanlar evde kitap okuma alışkanlığının bulunmamasının çocukları kitap okumaktan uzaklaştırdığına dikkat çekiyorlar ve ilk yaşlardan itibaren çocuklara resimli kitaplar, öyküler okuyarak, onların okumaya yöneltilmelerini tavsiye ediyorlar.
Kuşkusuz kitap okuma alışkanlığının kazanılmasında, ilk yaşlardan başlayarak çocuklara kitaplar okunması büyük önem taşıyor. Bunun bilincinde olan ve olanağı bulunan aileler herhalde böyle davranıyorlar. Ama ülkemizde az okumaya ilişkin sorunun daha derin nedenlerinin bulunduğu da göz ardı edilemez. Bunun başlıca iki nedeninin var olduğunu tespit etmek gerekiyor. Bunlardan birisi ekonomik zorluklar iken, diğeri politik koşullardır. Ekonomik zorluklar, pek çok aile için kitabı ulaşılamayacak bir nesne durumuna getirmiştir. Ülkenin ücret düzeyi bakımından Çin’e benzetilmesi ciddi ciddi tartışılırken, ailelerin çocuklarına kitap alıp okumasını teşvik etmek gerçekçi bir öneri olarak görünüyor mu?
Elbette görünmemektedir. Alt sınıfların çocuklarının okul öncesi eğitimi tamamen aileye havale edilmiştir. Bu ailelerin olanakları ise ya yoktur, ya da son derece kısıtlıdır. Bu açık bir ölçüde okul döneminde kapatılabilir. Ama orada da “pazarlamacı” mantığından kaynaklanan büyük problemler bulunmaktadır. İlk öğretimin kalitesi ise her geçen gün düşmekte, devlet okulları sahip olmaları gereken olanaklardan yoksun bırakılır, eğitime ayrılan bütçe sürekli küçülürken, özel okullar teşvik edilmekte, bunlara ek kaynaklar aktarılmaktadır. Açıkçası devletin vatandaşa karşı yerine getirmesi gereken temel kamu görevlerinden biri olan eğitim, yine devlet tarafından vatandaşlara havale edilmekte, eğitimin temeline dinamit konulmaktadır. Alt sınıflar için eğitim gibi, kitaba da ulaşmak giderek hayal olmaktadır.
Bir diğer önemli sorun ise ülkenin politik koşullarından kaynaklanmaktadır. Orta yaştakiler ve biraz üzerindekiler televizyonların haber bültenlerinde “örgütlerin suç aletleri” olarak sergilenen malzemelerin yanında kitapların da bulunduğunu çok iyi hatırlarlar. Açıkçası bu ülkede okumak, kitaba fazla yakın olmak hep “suç unsuru” sayılagelmiştir. Hakkında dava açılan, cezalara çarptırılan yazarların, yayıncıların sayısı oldukça kabarıktır ve bu türden vakalar henüz geride kalmamıştır. Halen de yazar ve çizerlere davalar açılmaktadır. Böylesi bir politik atmosferde “okuma çağrısı” yapmak, bazı çevrelerce bu çağrı yapılsa bile etkili bir karşılık bulacağını sanmak, elbette çok fazla gerçekçi olmayacaktır. Okumak, düşünmek, düşündüğünü özgürce yaymak bir demokrasi sorunudur. Okumak bu nedenle ülkenin demokrasi mücadelesi ile de yakından ilintilidir.
Bu yazdıklarımızdan elbette okumamanın teorisini yapmakta olduğumuz anlaşılamaz. Ama ülkenin ekonomik ve politik koşulları böyledir ve okumadığı için halka tepeden bakılarak, halk suçlanarak bu sorun çözülemez. Ama burada bir hatırlatmada bulunmaktan da geri kalamayız. Bu hatırlatma dünyayı değiştirme iddisıyla yola çıkanlaradır. Açıkça vurgulamak gerekir ki dünyayı değiştirme iddiasında olanlar için okumamanın ve okutmamanın hiçbir geçerli mazereti olamaz. Emekçi sınıfların aydınlatılması ve onların ilerleyebilmesi için, başta elde tutulan bu gazete olmak üzere, pek çok araç onların bilgiye ve gerçeğe ulaşması için başarılı bir biçimde kullanılabilir. Fabrikalarda, emekçi mahallelerinde küçük kütüphaneler kurulabilir vb. Kabul etmek gerekir ki, ülkenin bütün sorunları gibi, bu sorunun kökten çözümü de işçi ve emekçi halkın sırtına yüklenmiştir.
Başa dön
MEDİPOLİTİK
..........
Osman Öztürk
Ocak sonu şubat ortası
Türkiye ile IMF arasındaki son stand-by anlaşması geçen mayıs ayında yürürlüğe girmişti. Anlaşma için önkoşullardan olan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Kanun Tasarısı da geçtiğimiz nisan ayında Meclis’e sunulmuştu.
IMF’ye hem SSGSS’nin, hem de Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu’nun haziran ayı sonuna kadar TBMM’den geçirilmesi sözü verilmişti ama tutul(a)madı.
Bunun üzerine IMF Birinci Başkan Yardımcısı Anne Krueger, 7 Temmuz günü Washington’da bir açıklama yaptı. Öncelikle hükümetin IMF Programı doğrultusunda yaptığı düzenlemelerin övüldüğü açıklama şöyle devam ediyordu:
“Ancak, Sosyal Güvenlik Reformu Kanunu, Meclis yaz tatiline girmeden önce onaylanamamış ve IMF yönetimi, İcra Direktörleri Kurulu’na programın ilk gözden geçirilmesinin tamamlanmasını ele almasına yönelik tavsiyesini ertelemeye karar vermiştir. Söz konusu kanunun uygulanması, Programın yapısal reform gündeminde anahtar bir unsurdur ve Türkiye’nin sosyal güvenlik açığını kontrol altına alabilmek amacıyla en kısa sürede uygulamaya konması gerekmektedir.”
***
Sosyal Güvenlik Kurumu Kanun Tasarısı 9 Aralık günü Meclis’e gönderildi. 1. ve 2. Gözden Geçirmelere ilişkin Niyet Mektubu da aynı gün IMF İcra Direktörleri Kurulu tarafından onaylandı.
İşte, başlığında “Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık” anteti bulunan, IMF Başkanı Rodrigo de Rato’ya hitaben yazılmış, 24 Kasım 2005 tarihli dokuz sayfalık mektuptan sağlığımız ve sosyal güvenliğimizle ilgili bölümler:
“2006 bütçe hedeflerine ulaşılması önemli ölçüde sosyal güvenlik sistemi açığının kontrol altında tutulmasına bağlıdır. Dolayısıyla, sosyal güvenlik açığına ilişkin gösterge niteliğindeki hedeflerin, altışar aylık performans kriterine dönüştürülmesi teklif edilmektedir.
Sağlık harcamalarını daha iyi kontrol edebilmek amacıyla gerçekçi bir yıllık global bütçe hazırlanmıştır. … Söz konusu global bütçe, sene başında tahsis edilecek ve sosyal güvenlik kuruluşlarının devlet hastanelerine yapacağı toplam ödemelerin üst sınırını teşkil edecektir. … Sağlık harcamalarının kontrol altına alınmasının, sağlıklı bir bütçe pozisyonunun korunması açısından anahtar öneme sahip olduğu bilinmektedir. Bu itibarla, bu alandaki gelişmeler yakından takip edilecek olup; gelecek sene başlarında harcamaların öngörüleri aşması durumunda ek tedbirler alınacaktır.
… genel sağlık sigortası uygulamasını getiren ve emekli aylığı hesaplama formülünde tüm meslek gruplarına ilişkin parametrik değişiklikler yapan kanunun onaylanmasında, esas olarak TBMM’nin yaz tatiline girmesi ve kanun üzerindeki istişare sürecinin, düzenlemeye geniş bir destek sağlamak amacıyla uzatılması yönündeki ihtiyaç nedeniyle, uzun süreli bir gecikme yaşanmıştır.
…
Emeklilik reformu yasasının kabulü, ilgili sosyal taraflar ile ilave görüş alışverişinde bulunulmasını temin etmek amacıyla ertelenmiş olup, yasanın 2006 yılı Şubat ayı ortasına kadar kabul edilmesi beklenmektedir (Yapısal Performans Kriteri). Sosyal güvenlik idari reformuna ilişkin yasanın, 2005 yılı Kasım ayı sonuna kadar TBMM’ye sunulması (ön koşul) ve 2006 yılı Ocak ayı sonuna kadar kabul edilmesi (Yapısal Performans Kriteri) beklenmektedir.”
***
Her şey bu kadar açık ve yalın.
Emeklilik yaşı altmış sekize, prim gün sayısı dokuz bine çıkarılacak, emekli maaşları yüzde 23 ile 33 arasında düşürülecek. Sağlık harcamaları kısılacak, aylık geliri 117 milyon lira olandan 58 milyon sağlık primi kesilecek.
Bütün bunlar IMF’den on milyar dolar kredi alabilmek için yapılacak. Ocak sonu, şubat ortasına kadar. Eğer biz karşı çıkmazsak.
e-posta:
osmoz59@yahoo.com
Başa dön
DÖNÜŞÜM
..........
Serdar Derventli
Sözde vatandaşız, hepimiz!
Almanya, üç haftadır Kaled El Masri isimli vatandaşın başına gelenleri tartışıyor. El Masri Lübnan asıllı bir Alman vatandaşı. 31 Aralık 2003 günü Üsküp’e giderken Sırbistan- Makedonya sınırında yolculuk ettiği otobüsten indirilip “gözaltına” alındı. Üç hafta boyunca Üsküp’te bir otelde sorgulandı ve 23 Ocak 2004’de Afganistan’a kaçırıldı. Beş ay boyunca Afganistan’da “sorgulandı” ve 28 Mayıs 2004’de Arnavutluk’a getirilip bırakıldı.
Afganistan’a getirildiği gün “Haklarımı kullanmak istiyorum” diyen El Masri’ye Amerikalı bir ajan, “Burada hiçbir yasa yok, ve hiç kimse senin nerede olduğunu bilmiyor” demiş.
Oysa vatandaşlarının “gözaltına” alınmasına neden olan bilgileri Alman istihbarat servisleri Amerikalılara vermişti. Bu henüz resmi olarak kabul edilmese de kamuoyundaki tartışmalar bunu gösteriyor. Yavaştan bütün yetkili merciler “biraz bilgileri” olduğunu kabul ederlerken gerici burjuva basın “El Masri o kadar masum değilmiş” türünden haberlerle “dengeyi” kurmaya çalışıyorlar.
Şu üç hafta, birçok şeyi bir kez daha bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önüne serdi. İnsanların kaçırılıp işkenceden geçirilmeleri, aylarca hatta yıllarca hiçbir hukuksal temeli olmadan tutsak edilmeleri 11 Eylül 2001 olaylarından sonra açıktan yapılır hale geldi.
Guantanamo toplama kampı böyle bir yer. Aynen El Masri’ye de denildiği gibi orada hiçbir yasa yok. Guantanamo’nun dışında Avrupa’nın bazı ülkelerinde ve Orta Doğu’daki ABD uydusu ülkelerde de toplama kampı benzeri, uluslararası hukuka aykırı cezaevleri bulunuyor. Buralarda kaç tutsak var, neyle suçlanıyorlar bu bilinmiyor. Bilinen tek şey bunların hiçbir hakları olmadığı. Ne savaş esiri olarak muamele görüyorlar, ne terörist, ne de adi suçlu olarak.
ABD, ABD’nin NATO üyesi ve diğer müttefikleri “esir” aldıkları insanlara ne ulusal ne de uluslararası hukuku uygulamıyorlar. İnsan gibi davranmıyorlar. İşkence ediyorlar ama adına işkence demiyorlar; tutsak ediyorlar, tutsak demiyorlar. İşkence yasak, tutsağın hakları var!
ABD Dışişleri Bakanı Rice’nin Avrupa gezisi sırasında garip bir tartışma çıktı; “ABD elinde tuttuğu insanlara işkence yapıyor mu yapmıyor mu” diye. ABD’li yetkililer “işkenceyi her yerde yasakladıklarını” bir kez daha “altını çizerek” belirttiler. Sadece “sertleştirilmiş sorgulama yöntemleri”ni uyguladıklarını söylediler.
Mesela geniş tahtaya bağlanmış halde baş aşağı asılmış bir insanın burnunun içine su akıtmak işkence değil! CIA ajanları bu yöntemi kendilerinde denemişler ve 14 saniye dayanabilmişler. Bazı tutsakların buna 2,5 dakika dayanabildikleri söyleniyor. Ülkemizde “Filistin askısı” olarak bilinen yöntem de bu illegal cezaevlerinde uygulanıyor, sertleştirilmiş biçimde! Askıdaki tutsaklara bazen “düşük voltajlı elektrik” veya üzerilerine “birkaç kova soğuk su” dökülerek sorgulama yöntemi biraz daha sertleştiriliyormuş. Saatlerce gözleri bağlı ve çıplak halde yüzükoyun yatırma veya ayakları zincirleme suretiyle 40 saat ayakta dikme... “Sertleştirilmiş sorgulama yöntemini” geliştirenlerin sadist fantezilerinde sınır yok gibi.
Bütün bunlar işkenceden sayılmıyor, aylarca hatta yıllarca, nerde oldukları bile bilinmeden, insanlar tutsak ediliyor. Peki bunları nasıl tanımlamak gerekiyor..?
Bir süre önce Türkiye’de bir paşa, haklarını aramak için yollara dökülen halkın önemli bir bölümünü tanımlarken “sözde vatandaş” kelimelerini kullanmıştı. Hak hukuk sordunuz mu “sözde vatandaş” oluyorsunuz, sadece Türkiye’de değil her yerde!
11 Eylül’ün ardından birkaç istisna hariç dünyanın bütün ülkelerinde çıkartılan yeni güvenlik yasalarıyla vatandaşların bireysel ve kolektif hak ve özgürlükleri tırpanlandı. Artık herkes her an “sözde vatandaş” olma tehlikesiyle karşı karşıya! Sadece Almanya’da 7 milyondan fazla insan fişlenmiş durumda. Bunların hepsi şüpheli, hepsi her an “sözde vatandaş” olmaya aday. Bir gün otobüsten, metrodan indirilip aylar süren bir “gözleri kapalı yolculuğa” çıkabilirler, gözlerini Afganistan veya Polonya’da açabilirler. Şansları varsa yine benzeri bir yolculuk ardından boş bir araziye bırakılabilirler. Şansları yoksa...
e-posta:
serdar@evrensel.de
Başa dön
KENTYAZILARI
..........
Necati Uyar
Büyükşehirlerde karmaşa sürüyor
Son bir yıl içinde çıkarılan ve uygulamaya geçirilen yerel yönetim sistemini ilgilendiren yasalar, bir yandan önemli oranda değişime karşılık gelirken, diğer yandan da büyük bir karmaşanın ortaya çıkmasına neden oldu. Özellikle yeni sınır belirlemesi, belediye kurulması, var olan bazı belediyelerin kapatılması, birleştirilmesi ile ilgili düzenlemeler, çok sayıda yeni sorunun da ortaya çıkmasına neden oldu. Yaşanan sorunlar giderek karmaşaya dönüşürken, yapılan düzenlemelerin bir bölümünün yeterince düşünülmeden ve bazı belediye başkanlarının yönlendirmesiyle, kişisel hesaplarla yapıldığı ortaya çıktı.
Yapılan yeni düzenlemelerden en çok etkilenenler, kuşkusuz kapatılma kararı ile karşı karşıya kalan 2000 kişilik nüfus büyüklüğünün altında kalan belde belediyeleri ile ülkemizde sayıları 16’ya ulaşan (Adana, Adapazarı, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Kocaeli, Konya, Mersin, Samsun) büyükşehir belediyeleri oldular.
Büyükşehir belediyesi olan kentleri en çok etkileyen düzenleme de hiç kuşkusuz sınırların genişletilmesine ilişkin düzenlemeydi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi sınırlarını ve Kocaeli Büyükşehir Belediyesi sınırlarını, tüm il sınırlarına kadar genişleten yeni düzenleme, diğer kentlerde nüfus büyüklüğüne koşut bir daire içinde kalan alanları büyükşehir belediye sınırları olarak belirledi. “Pergel Yasası” olarak adlandırılan ve çıkarıldığı tarihten bu yana geçen bir yılı aşkın süre içinde tartışmaları süregelen yasa tam olarak uygulamaya geçirilemedi. Birçok büyükşehirde sınırlar içine yeni katılan köy ve belediyelerde yasa ile dayatılan değişim işlerlik kazanamadı.
Doğal yapıdan, planlama kararlarından bağımsız, bilimsellikten uzak yapılan sınır genişletmesi, oldukça geniş kırsal alanın belediye sınırları içine katılmasına neden oldu. Kontrol sınırlarını aşacak düzeydeki bu genişleme, büyükşehir belediyelerini işlemez ve yeterli hizmeti veremez duruma getirirken, diğer yandan hizmetlerin aksamasını önlemek isteyen belde ve ilçe belediyelerini yasaya aykırı yetki ve kaynak kullanımına zorladı. Yasadan kaynaklanan sorunların içinden çıkılmaz duruma gelmesi, 10 Temmuz 2004 tarihinde kabul edilmiş olan 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun, bir yıl sonra 2 Temmuz 2005 tarihinde 5390 sayılı Kanun ile değiştirilmesine neden oldu.
Yerel yönetim sistemini sınır genişletmeleri, birleşmeler ve yetkileri artırılan İl Genel Meclisleri ile tüm ülke sathında yaygınlaştırmayı ve dönüştürmeyi amaçlayan iktidarın, bu amacına uygun yeni planlama yetkisi düzenlemeleri de birbiri ardına yasalarda yerini aldı. Özellikle koalisyon hükümetleri döneminde önemli yetki kavgalarına neden olan ve yıllardır kentsel toprak rantlarının başlıca dağıtım aracı olarak bilinen “çevre düzeni planları” bu dönemde de elden ele gezen ve gerçek sorumlusu belirsiz duruma getirildi.
1990’lı yıllara kadar Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından kullanılan çevre düzeni planı yapımı ve onayı yetkisi, Çevre Bakanlığı’nın kuruluşu sonrasında iki bakanlık arasında önemli tartışmalara konu olmuştu. AKP’li tek parti iktidarının ilk günlerinde bu yetkinin Çevre Bakanlığı tarafından kullanılacağı ilan edilmiş ve kavga sona erdirilmişti. Ancak çıkarılan yeni belediye kanunu, büyükşehir belediyesi kanunu ve il özel idaresi kanunu ile yapılan il ölçeğinde yeni çevre düzeni planı tanımı ve buna yönelik yetki tanımı, karmaşanın daha da büyümesine yol açtı.
Bugün ülkemizde; il ölçeğinde çevre düzeni planı yapma yetkisi il merkez belediyesi ile il özel idaresinin, bu planları onaylama yetkisi de il merkez belediyesinin belediye meclisi ile il genel meclisinin yeti tanımları içinde. Bunun yanında, kuruluş yasasından kaynaklı olarak Çevre ve Orman Bakanlığı’nın il çevre düzeninden farklı olarak “sınırları, ölçeği, kapsamı” net olarak tanımlanmamış genel bir çevre düzeni planı yapma ve onaylama yetkisi de sürüyor.
Yetki kullanımının gerçekleşme düzeyine bakıldığında, bazı illerde valilik koordinasyonunda doğrudan il çevre düzeni planı çalışmalarına başlandığı görülürken, aynı şekilde Çevre ve Orman Bakanlığı’nın da bazı illerde il ölçeğinde, bazı bölgelerde birkaç ili içine alacak biçimde çevre düzeni planı yapımı çalışmalarına başladığı görülüyor. Bugün için tam olarak netleştirilmemiş tanımlamalar nedeniyle, ülkemizin herhangi bir ilinde iki farklı çevre düzeni planının hazırlanması, onaylanması, birbiriyle çelişen iki farklı planın yürürlüğe sokulması işten bile değil. Bu durum, yapılan yeni çalışmalarla gerçekten planlı bir gelişmenin amaçlanıp amaçlanmadığının ciddi biçimde sorgulanmasını gerektiriyor.
Genişletilen büyükşehir sınırları içinde kalan alanların nazım imar planlarının, yasanın yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak iki yıl içinde tamamlanması, yasanın geçici birinci maddesinde tanımlanan görevlerden. Büyükşehir belediyelerine verilen bu göreve ilişkin açık tanımlama yasanın yedinci maddesinde yer alıyor ve nazım imar planlarının “çevre düzeni planlarına uygun olması” da zorunluluk olarak getiriliyor. Bu düzenleme, pek çok sorunun ardı ardına sorulmasına da neden oluyor. Kastedilen hangi çevre düzeni planı? Kimin hazırladığı, hangi ölçekteki plan? Birbiriyle çelişen iki çevre düzeni planının bulunması halinde hangisine uyulacak?
Yasada tanımlanan iki yıllık süre Temmuz 2006 tarihinde doluyor. Bu süre içinde çevre düzeni planlarının tamamlanması da olası görünmüyor. Bu durumda; büyükşehir belediyeleri bu tarihe kadar henüz hazırlanmamış çevre düzeni planlarına uygun olarak nazım imar planlarını nasıl hazırlayacak ve onaylayacaklar?
Sorular ve yanıtları, önümüzdeki yıllarda pek çok kentin yasal dayanaksız, çelişkili ve aceleyle elde edilmiş üst ölçekli planlarla şekilleneceğini, kent planlarının pek çoğunun yargıda dava konusu olacağını ve olası iptallerin kentleri yeniden nazım plansız bırakacağını gösteriyor.
e-posta:
nuyar@mail.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net