www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
Solculara sağcı parti kurdurma girişimi!
KONUM
____
Çetin Diyar
‘Türk değil, Türkiyeliyiz’
DÜNYAYA BAKIŞ
____
Taylan Bilgiç
Rice’ın gemisi!
YAŞADIKÇA
____
Enver Şat
Kadrolaşma
BAYKUŞ
____
Şebnem Korur Fincancı
İnsan olma sorumluluğu
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
____
Cengiz Bektaş
Doğanın kan dolaşımı içinde mimarlık V (Yapı gereci seçimi)
EVRENSEL’DEN
CIA parmağına davetiye çıkarmak
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
Solculara sağcı parti kurdurma girişimi!
Son haftalarda “Solda Yenilenme Konferansı” olarak adlandırılan ve “sol parti kurma arayışçıları” tarafından organize edilen toplantılar sürüyor. Toplantılar ilerledikçe de, bu toplantıları organize edenlerin amaçları iyice ortaya çıkıyor.
Geçtiğimiz cumartesi günü İstanbul’da düzenlenen toplantıda; bilim çevrelerinden konuşmacılar, çeşitli sorulara kendi akademik alanlarından yanıtlar vermeye çalıştılar. Toplantı bu yanıyla Türkiye’nin sorunları tartışılıyor havası verse de Süleyman Çelebi’nin toplantıyı açarken yaptığı konuşma, kim ne derse desin ortada bir parti programının var olduğu ve kurulabilirse bu partinin, açıkça AB’ci, reformist, liberal, piyasa ekonomisi kurallarına bağlı programın üstünde şekillendirileceği anlaşılmaktadır. Salonlarda bilim insanlarının konuşturulması ise görüntüyü kurtarmak ve varılmak istenen amaca giderken bu çevrelerin saygınlığından yararlanmak için olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Çelebi’nin ortaya koyduğu görüşlere bakılırsa, partinin felsefesi, ana hedefleri belli demektir. Gerisi işin cilasıdır!
Elbette ki herkes istediği partiyi kurabilir. Bunu yaparken de yol ve yöntemleri kendisi belirler. Ama bunu yapanlar ortaya, “solda parti kuruyoruz” diye sol adına mangalda kül bırakmazken; sağcı, emperyalist stratejilerle uzlaşan, patronla işçiyi bir araya getirme iddiasıyla bir parti kurmaya; emekçilerin kurtuluş arayışlarını çıkmaz yollara yönlendirmeye kalkarsa elbette ki herkesin de söz hakkı doğar.
Burada belirtmeliyiz ki; bilim çevrelerinden bu toplantılara çağrılan; yaldızlı laflarla önlerine “Şu konuda görüşlerinizden faydalanmak istiyoruz hocam” denilen akademisyenlere, aydınlara ve buradan gerçek bir çıkış bekleyen samimi solculara elbette ki denilecek bir şey yoktur ve onlar buradaki eleştirinin hedefi değildir. Ama bugüne kadar kırk parti dolaşıp, kırkına da bir kulp taktıktan sonra, dünyayı yeni keşfetmiş gibi, “solcu parti kurma”ya soyunanların da; bu çıkışlarıyla neye ve kimlere hizmet ettiklerini göstermek bir borçtur.
Onca “sol” laf kalabalığından arındırırsak; kurulmak istenen “parti” ya da “platform” bildiğimiz sosyal demokrat bir “şey”dir. Biraz Alman sol partisine, daha çok da İngiliz İşçi Partisi’ne öykünülmekte, “Bizde İngiliz İşçi Partisi gibi bir sosyal demokrat parti olmadığı”na vurgu yapılmaktadır. İkincisi bu program AB’ci, Türkiye’nin AB’ye girmesinin militanlığını yapmak isteyenlerin programı olarak tarif edilmektedir. Kemal Derviş’le birlikte parti kurmak isteyen siyasi çevrelere, CHP’nin liberal muhaliflerine kucak açıldığı düşünüldüğünde, aynı zamanda bu girişimin “liberal-sol”, özelleştirmeci, IMF ve Dünya Bankası’nın hedefleriyle uyumlu bir girişim olduğu da söylenmelidir. Başka bir söyleyişle İngilz İşçi Partisi ne kadar “sol”sa, bu girişim de o kadar “sol”dur.
Amerika’nın dünya egemenliği ve Ortadoğu’ya müdahalesi, GOP, NATO, Kürt sorununun çözümü, özellleştirmeler gibi konularda bu organizatörlerin görüşleri “belirsiz”se de, aslında AB’ye girmeyi esasa alan ve İngiliz İşçi Partisi, Kemal Dervişçiler, CHP liberalleri gibi siyasi kesimleri baştacı eden bir girişim olduğu düşünüldüğünde; “solda yenilenmeciler”in; AB’ci, NATO’cu, özelleştirmeci (Bu konularda CHP’den daha liberal ve geri) Kürt sorununun çözümünde de AKP’den bile geri bir çizgide durduğunu söylemek için kahin olmak gerekmez.
Kuşkusuz burada “sosyal demokrasi”nin bugün artık dünkü kadar bile siyasette bir yer tutmadığı, bu yüzden de sosyal demokrasi diye yola çıkanların Kemal Derviş ya da Baykal-Ecevit ikilisinin eteğine tutunmak zorunda olacağı apaçıkken “sol” adına bir “sosyal demokrat parti” kurma girişimi elbette komiktir. İşin başında DİSK’in başkanının ve bazı yöneticilerinin bulunması ise işin trajik boyutunu oluşturmakta, böylece bu girişim traji-komik bir karakter kazanmaktadır.
Buradan bir parti çıkar mı?
Bu ülkede sol parti girişimi, “Kuruçeşme toplantıları”yla yapıldı ve sonucu biliniyor. O toplantıların tortusunun tortusu diyebileceğimiz bir kesimin bu yeni girişimi de “umut” olarak gördüğü belirtiliyor. O gün de bu girşimde dendiği gibi bir sol parti doğmayacağı belliydi. Bugün ise, artık kurulmak istenen partiye “sol parti” bile denilemez. Bu girişim olsa olsa, solcuların bir sağcı parti kurma girişine alet edilmesi olarak görülebilir.
Ancak gerçek bu kadar açık olsa da; sermaye medyası ve bu girişimi organize edenlerin yollarından kolay dönmeyecekleri ortadadır.
Ama, elbette bizler de olup biteni seyretmeyeceğiz. “Solum” diye ortaya çıkanların gerçekte “yeni sağcılar” olduklarını, programlarının da tekellerle, yerli-yabancı büyük sermaye ile uzlaşmanın programı olduğunu göstermek için çabalarımızı sürdüreceğiz.
e-posta:
caralan@evrensel.net
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
‘Türk değil, Türkiyeliyiz’
İnsan Hakları Günü’nde Şemdinli halkıyla buluşmak isteyen binlerce kişi , İçişleri Bakanı’nın talimatıyla engellendi. İnsanların seyahat etme özgürlüğünü ortadan kaldıran bu uygulama, olağanüstü hal kaldırılmış olsa da, devletin bölgede o zihniyetle ‘iş’lerini yürütmeye devam ettiğini gösteriyor. Bu ülkede, insanın en doğal hakkı olan yaşama hakkına kasteden kontrgerilla çetelerini suçüstü yakalayan Şemdinli halkıyla dayanışmak yasak! Ülkenin ve bölgenin dört bir tarafından gelenlerle buluşmaları engellense de, Şemdinli halkı binlerce kişinin katıldığı bir açıklamayla karanlık güçlerin üzerine kararlılıkla gidilmesi yönündeki taleplerini bir kez daha dile getirdi. İnsan Hakları Günü’nde belki de en çok kulak verilmesi gereken yer olan Şemdinli’de halk, kimlik tartışmalarına da “Türk değil, Türkiyeliyiz” diyerek katıldı.
Bilindiği gibi, ülkede bir süreden beri Kürt sorunu üzerinden bir kimlik tartışması yürütülüyor. Tartışma egemenler cephesinde, Kürt sorunuyla ilgili kamplaşmayı derinleştireceğe benziyor. Tartışmaya geleneksel ırkçı-şoven çizginin devamcısı olarak katılanlar “Türklük”ün ülkede yaşayan tüm unsurları birleştirici bir kimlik olarak kabul edilmesini istiyor. Başbakan Erdoğan ve AKP’nin başını çektiği ve gerek Kürtlerin Güney’de sahip oldukları statüyü, gerekse ABD’nin bölge politikalarını dikkate alarak Kürt sorunu üzerinden politik manevra yapma arayışı içine giren çevreler ise, Kürtler ve bugüne kadar reddedilen diğer etnik unsurların “alt kimlik”ler olarak görülmesi gerektiğini savunuyor.
Başbakan Erdoğan bir yandan “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” açıklamasını yaparken, öte yandan “herkes alt kimliğiyle övünebilir” demektedir. İki açıklama yan yana konduğunda bu çevrelerin tutum ve görüşleri daha belirginleşmektedir. Bunlar, Kürt ulusal hareketini muhatap almama, Kürt halkının demokratik istemlerini görmezden gelme noktasında aslında çatışma halinde oldukları güçlerle aşağı yukarı aynı noktada bulunmaktadır. Bunlar ile gelenekselci güçler arasındaki ayrışma ve çatışma bu noktadan sonra yapılacaklar konusunda ortaya çıkmaktadır. Erdoğan ve partisinin temsilciliğini yaptığı geleceğini ABD’nin ve uluslararası sermayenin bölge politikalarına uyum gösterme ve kendilerine biçilen taşeronluk görevinde gören çevreler, inkar politikasının açmazlarını görmekte ve bölgede gerici, yarı burjuvalaşmış feodal güçler üzerinden hesaplar yapmaktadır. AKP’nin bir süreden beri bölgede bir ‘Kürt partisi’ olarak örgütlenmeye çalışması; Kürt halkının demokratik istemlerine yabancı ama emperyalizmin bölge politikalarıyla uyumlu bir arayışın sonucu olarak atılmış bir adım olarak değerlendirilmelidir.
Gelenekselci, inkarcı -şoven çevrelerin tartışmaya hangi ‘mevzi’den katıldıklarını en güzel Hasan Pulur anlatıyor. Pulur’un “Türk kimdir?” başlığıyla yazdığı yazılarda “gerçeği gösterdikleri için” yayımladığı mektuplardan bir bölümü birlikte okuyalım: “ Ben (…) Yahudi dinine mensup bir Türk vatandaşıyım. İlkokul birinci sınıfa girdiğim günden itibaren: Türk’üm, doğruyum, çalışkanım tümceleri ile beynime benim Türk olduğum kazıldı (…) Şimdilerde birileri kalkacak ve bana, yok kardeşim sen Türk değil, Türkiyelisin diyecek ve ben de, ha peki, haklısınız diyeceğim. Ne olacak benim 50 yıllık eğitimim, öğrenimim, ne olacak 26 yaşına gelmiş oğluma, 23 yaşına gelmiş kızıma verdiğim Türk eğitim kimliği…”
İnsan bunları okuyunca afallayıp kalıyor. Ülkede yaşananları bilmeyen biri bunları okusa, herhalde memlekette kendilerine “Türk” diyen birilerine zorla Türk olmadıkları kabul ettirilmeye çalışılıyor diye düşünebilir. Bir mesele ancak bu kadar çarpıtılabilir. Pulur’un okuyucusunun söyledikleri dikkatle okunduğunda daha vahim bir durum olduğu görülmekte, yazılanlar ırkçı-asimilasyoncu politikaların itirafına dönüşmektedir.
Ne ırkçı-şoven politikalar, ne de kendisini eşit bir halk olarak görmeyen alt-kimlik dayatması: Halkların eşitliği ve kardeşliğine dayanan demokratik bir ülkede hep birlikte yaşamak…İnsan Hakları Günü’nde Şemdinli halkının verdiği mesaj budur!
e-posta:
cetindiyar@mynet.com
Başa dön
DÜNYAYA BAKIŞ
..........
Taylan Bilgiç
Rice’ın gemisi!
Birkaç hafta önce bu köşede, “Amerikan emperyalizmi, dünya halklarına karşı yürüttüğü savaşı ‘din minderi’ne çekmeye, bir tür ‘medeniyetler savaşı’ illüzyonu ile sarmalamaya çalışıyor. Çünkü böyle bir minderde yürütülecek bir savaş, halklar cephesini bölücü niteliğiyle, burjuvaziye asla zarar veremeyecek, aksine bir yandan onun ihtiyaç duyduğu güçleri (Batı halkları) avucuna almasını sağlayacak, diğer yandan karşısına aldığı Müslüman halklarda kafa karışıklığı yaratacaktır” demiştik.
“Batı halklarını avucuna alma” politikasının en güçlü unsuru, kuşkusuz, mütemadiyen yaratılan “terör panikleri”. Şu ya da bu Batı ülkesindeki bir kentte neredeyse haftalık olarak “alarm”lar ilan ediliyor, halk “saldırı düzenleneceği” korkusuyla yaşamaya zorlanıyor. Bunun adı da “terörle yaşamaya alışmak” oluyor! Tepkiler öyle otomatikleştirildi ki, dün İngiltere’de bir petrol deposunda meydana gelen patlamanın ardından akla gelen ilk soru, “Acaba terör eylemi mi?” oldu.
Sürekli bir paranoya halinde tutulan Batılıların “kıvama geldiği” düşünülünce de, önlerine Amerikan oltası atılıveriyor. Hafta içinde Avrupa’yı turlayan ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Almanya’da ‘tarihi’ bir beyanat verdi. Rice, CIA işkence seferleriyle ilgili baskı nedeniyle ‘patladı’ ve ağzındaki baklayı çıkardı: “Avrupa ile aynı gemideyiz!”
Basının pek üzerinde durmadığı bu sözler, aslında kilit öneme sahip. Amerikalı bakan, “insanlığın teröre karşı aynı gemide olduğunu” söylemedi. “Hıristiyanlarla Müslümanların teröre karşı aynı gemide olduğunu” da. Bakanın dediği, “Avrupa ve ABD’nin aynı gemide” olduğudur. Öyleyse, dünyanın geri kalanı, yani dünya nüfusunun ezici çoğunluğu, “gemi dışında” bulunmaktadır: Medeniyetler beşiği Ortadoğu, insanlığın doğum yeri Afrika, binlerce yıllık gelenek ve tecrübesiyle Asya... Hepsi, “geminin dışında”dırlar. Bu durumda iki seçenek var: Ya “gemiye düşman” oldukları için dışarıdalar, ya da “gemiye alınmayı hak etmeleri” gerekiyor. Bunun için, kaptan köşkündekilerin iradesine boyun eğecekler. “Teröre karşı ortak savaş”tan anlaşılan, bundan başka bir şey değildir: Amerikan saldırı ve sömürü politikalarına tam itaat!
e-posta:
taylan@evrensel.net
Başa dön
YAŞADIKÇA
..........
Enver Şat
Kadrolaşma
Van YYÜ Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın şu anda kalbinden ameliyat oldu ve yoğun bakımda. Kendisine acil şifalar diliyorum. Bir an önce bilimsel çalışmalarına dönmesini, ülkesine ve insanlığa bir bilim insanı olarak bundan sonra da katkı sunmasını yürekten istiyorum.
Bildiğimiz gibi Yücel Aşkın Hoca bir süredir tutuklu. Şu anda hastanede ve başında jandarma bekliyor. Odasının camlarını demir parmaklıklarla kaplamışlar. Herhalde Hoca yabancılık çekmesin, kendini yirmi dört saat cezaevinde hissetsin istemişler(!)
Fakat bazı insanlar demir parmakların arkasındayken de özgürdürler. Çünkü özgürlük sadece fiziksel serbestlik değildir. Asıl olan beyinlerin özgür olmasıdır. Bilim insanları ise beyinleri özgür kişilerdir.
Duyduğum kadarıyla Yücel adını Hasan Ali Yücel’den esinlenerek koymuş ailesi. Hasan Ali Yücel, Anadolu aydınlanmasına emek veren bir kişidir. Hasan Ali Yücel, Cumhuriyet’in ilk kadrolarındandır. Yani bozulmamış, sağlam kadrolardan.
Kadronun anlamı: “Bir işin yürütülmesi için gereken kişilerden oluşan örgüt”tür. Yürütülen bu iş kamu göreviyse, bunun sorumluluğu oldukça ağırdır. Bu işi yapan kadroların gerçekten de tertemiz olması gerekir. Geçmişinde hiçbir şaibenin bulunmaması gerekir. Hele hele ülkenin bugününü ve yarınını belirleme noktasındaki kişiler söz konusu olunca, titizliğin en üst düzeyde olması gerekir.
Yoksa kümesin anahtarı tilkinin eline verilmiş olur.
Sahi ülkemizi yönetenler bu konuda ne kadar temizler?
Bu konuda, şimdiki hükümet üyelerinin dokunulmazlıkları olmasa durumlarının ne olacağını kamuoyunun takdirine bırakıyorum.
Yücel Aşkın’ın dokunulmazlığı yok. Kişisel çıkar sağlayıp sağlamadığı deliller ve bu delillere bağlı olarak verilecek kararla ortaya çıkacaktır. Ama bir bilim insanının bu şekilde hırpalanması herkes gibi benim de vicdanımı kanatmaktadır.
Birçok yazar, Yücel Aşkın olayını sanki YÖK-Hükümet çatışması gibi algıladı.
Acaba bu olay gerçekten böyle mi, yoksa ülkemize uluslararası sermayenin biçtiği role uygun olarak, devletin bütün kurumlarına yönelik yeni bir kadrolaşma harekâtımı?
Sağlık Bakanlığı’nın doktorlara mezheplerini sorması, din derslerinin çocuklara camilerde verilmesi, son zamanlarda gene türban pilavının ısıtılması, “üst kimlik” olarak dindaşlığın ima edilmesi…
Sağlık Bakanlığı, M.E. Bakanlığı ve diğer bakanlıkların hepsinde kadrolaşma tamamlanmıştır. TÜBİTAK’a da el atılmış ve şimdilik geçici kadrolar oluşturulmuştur. İlerde belki “ulemaları” buralara dolduracaklar.
Şimdi sıra üniversitelerde.
Artık üniversitelerin de adım adım medreseleşmesi gerekiyor. Böylece beyinsizleştirilmiş, sadece ‘soğancıkla’ idare eden bir ülke konumuna getirilmemiz daha da kolaylaşacaktır.
Hükümetin derdi YÖK’ün antidemokratik yapısı değildir. Hükümetin derdi kendi YÖK’ünü oluşturmaktır. Böylece bütün üniversitelerde, kendi kadrolarını egemen kılacaktır.
Gerek Van YY Üniversitesi, gerekse Ondokuzmayıs Üniversitesi’nde yapılmak istenenler, bu kadrolaşmaya zemin hazırlayıcı ortama yönelik gibi görülmektedir.
e-posta:
enversat@mynet.com
Başa dön
BAYKUŞ
..........
Şebnem Korur Fincancı
İnsan olma sorumluluğu
İnsan hakları son yıllarda en fazla konuşulan kavramlardan oldu. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabulünden 57 yıl sonra, geriye doğru baktığımızda onlarca uluslararası sözleşme, değişik ağırlıklarda etkili olabilecek belge ile hakların kuşaklara ayrıldığını, temel, ekonomik, sosyal, kültürel haklar olarak sınıflandırıldığını görebiliyoruz. Yarım yüzyıldan daha uzun bir zaman diliminde, insan haklarının tanımlanıp anlaşılır kılınması, insan yaşamının doğal parçası haline getirilmesi için muazzam bir çaba harcanmıştır ve halen de bu çabalar sürdürülmektedir. Bu çabalar karşılığında kaydedilen aşamanın nereye denk düştüğü sorusuna vereceğimiz yanıt ise, bugünün koşullarında pek olumlu görünmemektedir.
İnsan hakları adına yürütülen mücadelenin içinde yer alanlar da dahil olmak üzere, durup yeniden insan haklarından ne anladıkları sorusunu kendilerine sormak zorundadırlar. Her bireyin, bireyin içinde yer aldığı topluluk ve örgütlenmelerin kendi penceresinin genişliği kadar görebildiği ve bu pencereden tanımlayabildiği insan hakları ile bütün arasında oluşan açının gittikçe arttığını, bu açı ile birlikte insanların bir arada durabilme koşullarının da her gün biraz daha zorlaştığını görmek gerekmektedir.
Bir meslektaşımız, üstelik meslek örgütümüzün bir ilinin, Van Tabip Odası’nın başkanı, bir başka meslektaşının sağlık durumu hakkında gerçeğin ifade edilmediğini belirterek, gerçek olduğu iddiası ile sunduğu bazı bilgileri basına aktarmakta sakınca görmemektedir. Hasta hakları insan haklarının bir parçası olup, özenle korunması gereken bu haklardan biri de mahremiyettir. Hastanın sağlık durumu ile ilgili bilgiler, ancak kendi isteği olması halinde kendisi, yakınları ve özel ve/veya kamusal bir yarar söz konusu ise ve bu yararlar hastanın yararı ile çelişmiyorsa kamuoyu ile paylaşılabilir. Uluslararası sözleşmelere imza atılmadan çok önce düzenlenmiş olan Türkiye Cumhuriyeti yasalarında, en azından 3 bin yıllık yeminlerimizde dahi yer alan bu ilkenin, meslek örgütümüzün yönetim kademesinde sorumluluk alan bir meslektaşımız tarafından bilinmiyor olması olanaksızdır. O zaman bilmek ile bilineni yaşamın ayrılmaz bir parçası kılmak arasında uçurumlar olduğu açıkça görülebilmektedir. Üstelik bu yanlışı yapan meslektaşımızın genç meslektaşlarımızın öğretmenlerinden olduğu gerçeği daha da can yakıcıdır.
Hemen yanı başında bir başka pencere, insan haklarının sınırını başka hakları dışarıda bırakacak bir modeli öngörmektedir. Bu sınırın içine kadınların öğrenim hakkından yoksun bırakılması girememektedir. Başörtüsü ya da türban, adına ne derseniz o örtü kadınları iki taraflı bir cenderenin içine alıp hapsetmektedir. O örtüyü takmak zorunda bırakılan kadınlar, tam karşısında yer aldığı savunulan bir başka görüş tarafından da öğrenim hakkı ellerinden alınarak haklar manzumesinin dışına itilmektedir. Başbakan kızını Amerika Birleşik Devletleri’ne yollayıp öğrenim hakkından yararlanmasını olanaklı kılarken, bir başka şehre dahi gidebilme olanağından yoksun olan kadınların bu haktan mahrum kalması her iki tarafça da kabul görmektedir. Aynı düşünce ve inanca sahip kadınlar ve erkekler, yoksullar ile zenginler farklı pencerelerden birbirine hiç değmeyen alanları seyretmekte, ancak çatışan düşünceler aynı yöne bakabilmektedir.
Bazılarına, bazı özel koşullarda işkence yapılabileceği düşüncesi beynimizin derinlerinde bir yerlerde, ortaya çıkacağı günü sabırla beklemektedir. İşkence uçaklarına, terörle savaş adını vererek işkenceyi meşrulaştıran Avrupa Birliği ülkelerine, işgal ve katliamlara, Türkiye’de süren işkence ve çatışmalara, antimilitarist yaklaşımlara karşı aldığımız tutumlar bu eylemlerin neresinde olduğumuzla yakından ilişkili bir biçimde taraf değiştirebilmemizi olanaklı kılmaktadır. Yalnız kendi penceremizden bakmakta ısrar etmekteyiz. Yanımızdaki pencereye göz atmak dahi, pencereden dışarı atılma tehlikesini de beraberinde getirebilmektedir.
İnsan haklarının bütünüyle ağır bir saldırı altında olduğu bir yıl dönümünde, tüm pencereleri ardına kadar açmayı başarabileceğimiz bir dönüşümü başarabilmeyi, insan hakları manzumesinin içinde barındırdığı tutum değişikliklerini insan olmanın gereği haline getirebilmeyi başarmak hepimizin sorumluluğu olmalıdır.
e-posta:
korur@yahoo.com
Başa dön
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
..........
Cengiz Bektaş
Doğanın kan dolaşımı içinde mimarlık V (Yapı gereci seçimi)
Yapı gereçlerimizi seçemediğimizden söz etmek istiyorum:
Bizim iklimimizde dış duvarlarda en az 35 cm. kalınlıkta tuğla duvar kullanmak gerekiyor. Ya da ısı geçirgenliği 35 cm. kalınlıktaki tuğla duvarınkine eşit olan bir gereç... Oysa 19 cm.’lik tuğlayla yapıyoruz dış duvarlarımızı... Üstelik düşey derzleri de doğru dürüst harçlamadan. Bunun sonucunu depremde ödedik, ödeyeceğiz... Isı geçirmezlik katsayısını istenilen düzeyde tutmadığımız için de çok enerji tüketiyoruz... Örneğin bir sitedeki evlerimizi, gereken kalınlıkta duvarlarla, doğru dürüst yapsak 80 ton kömürle ısıtabilecekken, kötü, bilisizce yaptığımız için 150 ton kömürle ancak ısıtabiliyoruz.
Böylece havayı da kirletiyoruz.
Mimarlık yaşamımın başından beri bu savaşı veriyorum. Çoğu yerde başaramadım. Bir üniversitede 19 cm. yerine 30-35 cm. duvar önerdiğimde okumuş yazmış, kendi dalımın insanları bile, “Başımıza iş çıkarma” dediler.
Bir başka çalışmamda kirlenen havayı temizleyip, yeniden doğaya verebilmek için çözüm aradım.
Aynen bir ağaç gibi havayı temizleyen yapılar yapamaz mıydık?
Mersin’de gökdelene bir gömlek giydirip, tüm çevrenin kirli havasını aradaki boşluktan yukarıya çekip yapının tepesinde temizleyip yeniden havaya, geriye verme çözümünü tasarı olarak gerçekleştirdik, İsviçreli ünlü bir yapı fizikçisinin danışmanlığında... Ama sonunu getiremedim. Gömlek çok pahalı geldi işverene, başlangıçta bunu istemesine karşın...
Bu da bir araştırma olarak kaldı öylece.
KERPİÇ
Kimi köylerimizde kerpiç evlerin yerine tuğla ev yaptırıp oraya geçenler, bir süre sonra ağrılardan sızılardan yakındılar. Kendini aldatmayanların yeniden kerpiç eve geçtiklerini gördüm.
Şu günlerde bile Türkiyemiz’de evlerin önemli yüzdesinin (köylerde ~ yüzde 25) kerpiçle yapıldığını İstatistik Enstitüsü saptamış. İçinde oturulmakta olanların yarısına yakını kerpiç...
Peki kerpiç eğitimi veriliyor mu mimarlık okullarımızda...
Hayır!
Kerpiç daha üretilirken, örneğin tuğlaya göre en az 20 kez daha az enerji tüketimi gerektiriyor.
Taşıma giderleri de yok, radyasyonu da...
Kerpiç doğayı kirletmiyor, ortamın nemini dengeliyor. Çoksa alıyor nemi, azsa veriyor. Nemi insan için en uygun düzeye getiriyor.
Nem belli bir düzeyi aşmadığı için börtü böcek de yaşamıyor.
Kerpiç evde rahat soluk alınır, rahat uyunur.
Şimdi “Evlerinizi kerpiçten yapın!” dediğimi sananlar çıkabilir. Böyle söylemiyorum. Ancak evleri kerpiçten olanlara yardım etmeyi öğrenmelidir mimarlarımız.
Kerpiç ev nasıl onarılır, nasıl çağdaşlaştırılır?
Bunları bilmek zorundalar.
Ayrıca kerpiçten yapmak zorunda olduğumuz ya da kerpiçle yapmak isteyeceğimiz yapı türleri de vardır. Ben yaz okulumu, var olan kerpiçten yapılarda ufak tefek değişiklikler yaparak oluşturdum.
Bir otistik çocuklar köyünü, Çatalhöyük müzesini kerpiçle tasarladım. Bir at çiftliğini de kerpiçle tasarladım, öyle gerçekleştirildi.
SONUÇ
En başlarda söylediğimi gineleyerek bitireceğim konumu:
Bugünün mimarı doğanın kan dolaşımında bir mimarlığı becermek zorunda. Siz buna “Ekolojik Mimarlık” diyebilirsiniz. Benim söylemek istediğimi en yumuşak biçimde anlatıyor “doğanın kan dolaşımı içinde olmak” deyimi:
Doğayı kirletmemek, kirletse bile kirlettiğini arındırıp doğaya yeniden kazandırmak, doğadan bir şey eksiltmemek, doğayı harcamamak...
e-posta:
mmargosyan@hotmail.com
Başa dön
EVRENSEL’DEN
..........
CIA parmağına davetiye çıkarmak
Türkiye’nin en büyük medya grubunun en büyük gazetesi Hürriyet’in dünkü manşeti şöyleydi: “CIA ile PKK pazarlığı.” Haberin alt başlığında ise şöyle deniliyor: “FBI Başkanlığı’ndan sonra bugün de CIA Başkanı Ankara’ya geliyor. C IA Başkanı Foss ile yapılacak görüşmelerde yoğun bir PKK pazarlığı yaşanacak.”
Aynı grubun diğer büyük gazetesi Milliyet de, ondan birkaç gün önce ABD’nin yeni Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’la Yasemin Çongar’ın yaptığı röportajı yayımlamış ve “PKK ile mücadele konusunda yeni planlarım var” sözünü manşetine taşımıştı.
Görünen o ki, Türkiye’nin ABD’nin destekçisi olarak Irak’ın işgaline girmesi için epey gayret sarfetmiş olan Doğan Grubu, bunu başaramamış olmanın ötesinde Türkiye’de giderek artan ABD karşıtlığına bir çare arıyor. ABD ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve Türkiye kamuoyunda ABD aleyhine düşünceleri, tepkileri yumuşatmak için “hassas” olunan bir noktadan ABD’yi umut haline getirmeye çalışıyor.
Ancak gerek Türkiye’de gerekse dünyanın başka bir yerinde bir anket yapsanız CIA’ya sempati ile yaklaşan, onun parmağının olduğu bir işten hayır geleceğine inanan kaç kişi çıkar acaba? Daha da ileri giderek soralım; böyle bir anketi ABD’de yapsak CIA ne kadar sempati toplar?
Bu yaklaşım sadece Türkiye’nin en büyük medya grubunun halka ne kadar yabancı olduğunu göstermiyor, aynı zamanda Türkiye yönetenlerinin içine düştükleri durumu da gözler önüne seriyor.
Sorsanız verecekleri yanıt şu olacaktır herhalde, “Ne yapalım denize düşen yılana sarılır.”
Oysa gerçek o kadar basit değil. Türkiye yönetenleri, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ülkenin temel sorunlarını, kendisini “yılanların” kucağına atacak uluslararası bir sorun haline getirmeyi başarmışlardır. Kendi göbeğini kesecek cesareti gösteremeyenlerin başkalarının elinde oyuncak haline dönüşmesinden daha doğal ne olabilir!
Türkiye’nin Kürt sorunu, Türkiyeli Kürtlerin talepleri dikkate alınarak, sorunu kronikleştiren “terörle mücadele” anlayışı yerine Kürde el uzatan bir anlayışla çözülebilir. Ama bunu yapmak yerine Türkiye yönetenleri ya üst düzey MİT yetkililerini Barzani ile pazarlıkta bir kurye gibi kullanmayı, ya da CIA’dan medet ummayı seçiyorlar.
Tüm bunlar, Türkiye’nin temel meselelerinin çözülmesi için ne kadar köklü bir anlayış değişikliğine ihtiyaç olduğunu da gösteriyor. Yanındaki Kürtle konuşmak yerine, onunla ilgili olarak CIA ile Barzani ile konuşmayı tercih eden bir ülke olmak, siyaset dersi kürsülerinde ders konusu olmayı hak edecek kadar ilginç ve bir o kadar da hastalıklı bir yaklaşımdır.
Bu ders konusundan da aklı başında herkesin çıkaracağı sonuç şöyle olacaktır: Kendi sorununu ABD ile çözmek isteyenler aradan çekilmedikçe, ya da çıkarılmadıkça gerçek bir çözüme ulaşılamaz.
İyi haftalar
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net