www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Azınlığa çevrilen kameradan
“Ben birikim sineması yapmıyorum. İyi bir sinema değil, iyi bir hayat yapmaya çalışacağım. Benim filmlerimi yüreklilikleriyle izlemeye gelsinler, okudukları kitaplarla değil” gibi iddialı sözler kullanan Yönetmen Cem Başeskioğlu, Rum bir aile etrafında gelişen ilk uzun metraj filmi ‘Sen Ne Dilersen’le seyircileri sorgulamalara davet edip birer düş kurdurtmak istiyor.

Sonat, mehtapla birlikte doğdu
Çok soğuk bir akşamdı. Odasına gitti arkadaşının. Üzgün, dalgın oturuyordu koltuğunda. Dışarı çıkmayı, biraz dolaşmayı önerdi. Kabul etti dostu.

‘Savaşa Karşı Yazmak’
Bachmann eserleri Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde sergilenecek


Azınlığa çevrilen kameradan
Müjde Arslan
“Ben birikim sineması yapmıyorum. İyi bir sinema değil, iyi bir hayat yapmaya çalışacağım. Benim filmlerimi yüreklilikleriyle izlemeye gelsinler, okudukları kitaplarla değil” gibi iddialı sözler kullanan Yönetmen Cem Başeskioğlu, Rum bir aile etrafında gelişen ilk uzun metraj filmi ‘Sen Ne Dilersen’le seyircileri sorgulamalara davet edip birer düş kurdurtmak istiyor. Toplumsal bir travmanın içinden geldiğini kaydeden Başeskioğlu, filmlerini bir terapi aracı olarak görüyor.
El Kaide’nin İstanbul’daki sinagogları bombalamasına üzülen annesini ertesi gün kalp krizi sonucu kaybeden Yönetmen Cem Başeskioğlu, İstanbul’da az sayıda kalan Rum’u aramaya koyuluyor. Işık Yenersu, Fikret Kuşkan, Işın Karaca ile Zeynep Eronat’ın başrolleri paylaştığı “Sen Ne Dilersen”, 35 Milim Filmcilik dağıtımıyla Kara Film tarafından geçen günlerde vizyona girdi.
Antalya’daki ilk gösterimi sonrasında filmi yeniden kurgulamaya neden gerek gördünüz?
Bir filmin sonsuz sayıda versiyonu var. Ama bizim revizyona gitmemizin tek bir sebebi vardı: Ticari gösterim şansı bulması. Belli konularda fedakarlıklarda bulunmak gerekiyor, kendi parasıyla film çekebilen yönetmenlerin filmlerini kesmemek gibi özgürlükleri var. Benim gibi kendi parası olmayan, ancak yapımcılarla çalışan insanların bu insanlara karşı sorumluluğu var. Türk filmleri 5 seanstan az göstermiyorlar, filmin bu yüzden maksimum 120 dakika olması gerekiyor. Filmi süreye sınırlamak korkunç bir şey.
Antalya’daki galada seyircilerden büyük bir ilgi vardı, sinema yazarları ise filmi pek beğenmedi. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Bu ve benim bundan sonraki tüm filmlerim için söylüyorum, ben birikim sineması yapmıyorum. İnsanların okudukları kitapların, inandıkları felsefelerin ya da ideolojilerin sinemasını yapmıyorum. Benim filmlerimi yüreklilikleriyle izlemeye gelsinler, okudukları kitaplarla değil. Ben onların beyniyle ilgilenmiyorum bu aşamada, şu anda yazıp çekeceğim filmlerde de bu var. Çünkü ben toplumsal bir travmanın içinden geliyorum. Ve mutsuz bir dünyada yaşadığımı hissediyorum ve insanların zekalarına hitap eden filmlerden önce biraz yüreklerini ısıtmak gerektiğine inanıyorum. Bence Antalya’daki coşkunun sebebi buydu. Çünkü onlar filmlere aydın, entelektüel kesim gibi yargılayarak bakmıyorlar.
Yaptığınızın kitaplar, felsefe ya da ideolojilere dayanmadığını söylediniz. Peki nedir referansınız?
Tamamı ile benim duygusal dünyama; yaşamak istediğim ve görmek istediğim hayata. Ona ulaşmak için filmleri kullanıyorum. Ben filmleri toplumsal terapi olarak kullanıyorum. Bir araç benim için. Buna sinema peygamberliği de diyebilirsin. Ben yaşamak istediğim dünyayı filmlerimi izleyen seyircilerle yaratacağım. Bunun için uğraşıyorum, önce içinde bulunduğum toplumu iyileştireceğim. Bir sanatçı olarak böyle bir sorumluluğum var, sonra kendi yapmak istediğim sanat anlamındaki işe girişeceğim.
Eğitimi yadsımıyorsunuz ama...
Ama bu ülkede birilerini eğittiğini kaydeden insanların da yürek konusunda eğitime ihtiyacı var. Entelektüel birikim yüreksel büyüklüğü getirmiyor. Bazen yeterince aydın bulunmayan halk kitlelerinin çok daha cesur davrandığını görüyoruz.
Filmin melodram olmasını topluma ulaşmanın bir formülü olduğu için mi seçtiniz?
1960’larda siyah beyaza dayalı bir melodram yaratıldı ve o dönem sinemada büyük bir karşılık buldu, bugün bakınca komik gelebiliyor, sahte dünyalar diyebiliyoruz. Dünyanın her yerindeki sinema seyircileri, aslında kendilerini görmek istiyorlar. O dönemin sineması bunu başarmıştı. Fakat formülde hatalı olan bir şey vardı: Çünkü kendi ülkesiyle sınırlı kalmıştı. Seyirciyi de suçluyorum, sinemacılara kızıyorlar, ama en büyük suçlu onlar. Sinemacılar onlar ne dilerse onu yapıyor. Filmin ismine dikkat et. Trajedi de, komedi de, dram da var; seyirciye bunu soruyorum: Sen ne dilersen. Herkes istediği filmi görüyor. Kimisi meleklerin fazla olduğunu düşünüyor, ama bir bakıyorum bir grup da en çok melekleri seviyor. Farklı yorumlar beni mutlu ediyor. Herkes dilediğini seyrediyor. Tabi filmi seyrederken dilemediği taraflara da tahammül göstermek zorunda.
Birçok tadın yer alması, hiçbir tadın alınmamasına yol açabilir.
İlk yönetmenler ilk filmlerinde bir sürü şey anlatmak isterler diye bir yorum var. Bir kere “Sen Ne Dilersen” öyle bir senaryo değil. Senaryonun ismi uyuyor. Bir sürü şey var, ‘sen ne dilersen’ var. Bu açıdan bakıp filmi çok ilginç bulan insanlar da var. Film bugün Avrupa’nın birçok ülkesinden isteniyor, kötü bir film olsa yurtdışındaki festivallerden neden bu kadar teklif gelsin. Önyargılarla filmi seyretmesinler. Her film kendi mantığı içerisinde değerlendirmeli. “Sen Ne Dilersen” sadece bir film adı değil, yönetmenin tavrı.
Filmin içeriğine gelirsek. Ailenin Rum olmasını hangi sebeplerle tercih ettiniz?
İstanbul’da bir Rum’u aramaya yönlendirmek amacım, İstanbul’da Rum kaldı mı? Samanlıkta iğne aramak gibi bir şey. Seyirciyi böyle sorgulamalara davet ediyorum. O sorunu daha duygusal boyutuyla anlatmak üzerinden yola çıkıyorum. Direkt söylemlerim yok. Sloganlar yok filmde. Çok daha insani boyutlarda politik ve siyasi sorunları çözebiliriz gibi geliyor bana, özellikle sanatçılar. Ulaşabildiğim kadar çok insana ulaşmak istiyorum. Film diyor ki taraf tutmak kötü bir şey aslında. Çünkü filmde hangi tarafı tutarsan tut, hepsi kaybediyor. Herkesin kaybettiği bir dünyadayız aslında. Bunun bir tek yolu var; kalp kırarak bunu yapamazsın, kırgınlıklarla, bunun daha insani daha medeni yolunu bulabilirsin.
Evet bir aileyi anlatıyor, ama o aile bir ülke olabilir. Kendi iç kırgınlıkları olan ve bence bu çok ilginç bir fikir. Bir azınlık ailesini, ülkenin prototipi açısından yansıtmaya çalışmak. Dikkat et, azınlığı anlatıyorum, ama bu filmde azınlıklar çoğunluk. Bunların kritik edilmesini isterdim. Filmimdeki Rumlar çoğunluğu oluşturuyor.
Sinemaya karşı hırslı mısınız?
Sinemaya karşı bir hırsım yok, hayata dair hırsım var. Yaşadığım dünyadan hiç mutlu değilim. İçinde bulunduğum toplumdan hiç mutlu değilim. Normalde çok dışarı çıkan bir insan değilim, bu film için mecburen çıkıyorum. Haftanın altı gününü evde geçiririm. Dışarı çıktığımda çok üzülürüm, insanların neyi paylaşamadığını, neyi talep ettiklerini anlayamıyorum. El Kaide sinagogları bombaladığında annemi kaybettim, bombalamadan değil, annem o kadar üzüldü ki ertesi gün kalp krizi geçirdi ve öldü. (Ağlıyor, bir süre ara veriyor)
Daha insani bir yol istiyorum. Bunu yönetmen, yazan bir adam olarak istemiyorum kendi hayatım için talep ediyorum. Hiç kimse iyi sinema yapmak için bir çaba beklemesin. Bunu göstermeyeceğim. İyi bir sinema değil, iyi bir hayat yapmaya çalışacağım. Ve bunun için gerekirse kendi sinemasal kariyerimi bile tehlikeye atarım. Kimilerine Don Kişot’luk gelebilir. Ben film yapmıyorum, ben hayat yapıyorum. Benim amacım bu.
Bu ülkedeki sinema piyasasına inanmıyorum. Şimdi büyük bir güç aldım. Halkın filmi bu kadar sahiplenmesi yalnız olmadığımı hissettirdi. Bu ülkede hâlâ benim gibi düşünen insanlar var. Devrimleri aydınlar değil halkların kendisi yapmıştır.
Dileğiniz gerçekleşti. Bir dileğin gerçekleşmesi sürecinde neler etken?
Birçok etken var. Bir kere başarma hissi çok güçlü. İnsanlara filmimle hâlâ bir umut olduğunu, biraz daha çaba harcamamız gerektiği hissini ve yaşama gücünü verebilmişsem benim için başarı bu. Yoksa aldığı ödüller, seyirci sayısı değil. İyileştirilmiş bir tek insan çok büyük bir şey.
Ve elbette azim çok önemli. Dileğimin yerine gelmesi, işin büyük kısmı senaryoyu yazmamdı. Sonra senin inandığın değerlere inanacak insanlar bulmak ve beraber yürüyebilmek; filmdeki harika oyuncular. Her genç yönetmenin dileğini gerçekleştirmesi için çok iyi senaryo yazması gerekir. Çok iyi senaryo yazarlarsa, dileklerinin yüzde 60’ını gerçekleştirmişlerdir, yüzde 30’u bu dileğe inanacak güçlü oyuncular bulmak, para sadece yüzde 10.
Sanat filmine ve bağımsız sinemaya ilişkin düşünceleriniz...
Bir kere bu bir bağımsız film. Bu ne ticari ne de sanat filmi. Gerçek anlamda bir bağımsız, çünkü klişelerden bağımsız. Sinema olmaya çalışmıyor. Bir düş gerçekleştiriyorsun: Kimisi bunu kille yapıyor, kimisi tuvaller, boyayla, kimisi pelikül ile ışıkla, kamerayla yapıyor. Biz düş yaratıcılarıyız. Herkes kendi düşünü gerçekleştirecek olan kendi elindeki olanaklarla çaba harcıyor.
Diğer sanat dallarıyla ilişkiniz nasıl?
Resmi ve edebiyatı çok seviyorum. Portre ressamlığını çok seviyorum, filmde bir şekilde bunu kullanıyorsun. Çok konuşuyorlar benim karakterlerim, ama asıl konuşması gerekenleri söylemiyorlar. Ben kişisel bir sinema yapıyorum.
Ben gerçek anlamda kendimi bağımsız ve yalnız hissediyorum. Bugünkü sinemacıları Yeşilçam sinemacılarından daha tehlikeli buluyorum, Yeşilçam’da iyi bir iş çıktığında ona bir şans verilirdi, bunlar bunu bile yapmıyorlar. Tabi ki bir kızgınlığım var; filmi büyük bir ustanın 20. filmi gibi yargılıyorlar. Basın görmezden geliyor, böyle bir film yokmuş gibi davranıyorlar.
Son olarak sinematografin nasıl gelişecek?
Bu dünyanın nasıl bir yer olduğuyla doğru orantılı. Benim sinematografimi hayatım; mutluluklarım, mutsuzluklarım belirleyecek. İki projem var, ama gereksiz olduklarını düşünürsem, yok olacaklar. Benim film çekmek gibi bir hırsım yok.
Bunu okuldan mezuniyet filmi olarak mı yorumlamalıyız?
Ben okuldan mezun olmadım hiçbir zaman. Okulda bana çekmeye izin vermedikleri filmim mezuniyet filmim olacak. Okulu bırakma sebebim, “Reimann Yaprakları” diye bir senaryom vardı, çekmeme izin vermediler, kibarca yapmamamı istediler. Beni takip eden insanlar şimdiye kadar yazdığım en iyi senaryo olduğunu biliyorlar.
Reimann’ın dramaturgimi etkileyen bir teoremi var; derki; elinde bir pergel alıp kağıda bir daire çizip kaldırdığında kağıtta bir daire görürsün, aynı pergeli koyup ve sonsuz sayıda çizim yaptığında aslında kağıdın üzerinde sonsuz sayıda, sonsuz yakınlıkta ve uzaklıkta daire vardır. Birbirine sonsuz yakın, birbirine sonsuz uzak karakterler, olay ve hikayeler var. İşte benim filmim de budur.


Başa dön


Sonat, mehtapla birlikte doğdu
Bülent Habora
Çok soğuk bir akşamdı. Odasına gitti arkadaşının. Üzgün, dalgın oturuyordu koltuğunda. Dışarı çıkmayı, biraz dolaşmayı önerdi. Kabul etti dostu.
Mehtap vardı. Onun ışığı yollarını aydınlatıyordu. “Şu ilerdeki ormana gidelim, buraya yerleştiğimden beri oraya gitmek için bir fırsat bulamadım” dedi arkadaşı. Büyük bir sessizlik vardı. Birden durdu, “Dinle” dedi. “Bak ne çalıyor?” Uzaklardan bir piyano sesi geliyordu. “Bu benim ‘Do Minör’ senfonimden bir parça. Ne de güzel çalıyor, her kimse.”
Akordu bozuk bir piyanoydu, ama yine de “Do Minör”ün güçlü notaları ortalığı kaplıyordu. İki arkadaş, neredeyse yıkıldı-yıkılacak o eve doğru gidiyorlardı, sesin geldiği.
Kapının önünde durdular. Birden piyano sustu. Genç bir kız, “Friederich bu akşam artık çalamayacağım” dedi. “Niçin kardeşim?” diye sordu, genç bir erkek. “Bilmem, parça o kadar güzel ki... Keşke onu iyi anlayıp, çalabilecek biri olsam... Yaşamım boyunca bir kez bile iyi çalınmış bir eser dinleyemedim” diye yanıtladı kız.
Kapıyı çaldılar. Genç adam açtı. Çıplak denecek kadar boş bir odaydı. Kızın da, oğlanın da giysileri eski püsküydü, ama temizdi. Genç erkek şaşkınlıkla bakıyordu. Konuklardan yaşlı olanı, “Affedersiniz” dedi. “Müziği dinledim, dayanamadım. Ben müzik meraklısıyım da... Az önce konuşmalarınızı işittim. İzin verirseniz birkaç parça da ben çalmak istiyorum.”
“Hay hay. Ama piyanomuz çok eski, üstelik notamız da yok” dedi oğlan. Konuk, “Peki öyleyse, kardeşiniz demin nasıl çalıyordu?” diye sorduğu an, kız ona baktı. Kördü. Konuk kıpkırmızı oldu, utancından.
Nasıl böyle ezbere çaldığını öğrenmek istedi. Kız da anlattı. Yıllarca önce Brulhda’da otururken komşuları çalıyormuş, o da gizliden gizliye dinliyormuş onları. “Başka bir yerde hiç müzik dinlediniz mi?” diye sordu konuk. Hayır, sokakta çalınanlardan başka hiçbir yerde dinlememişlerdi. Piyanonun başına oturdu, konuk. Çalmaya başladı. Bir süre sonra odayı aydınlatan mum bitti. Kapkaranlık oldu her yer. Öteki adam, perdeleri açtı. İçeri mehtabın ışığı girdi. İki kardeş, aynı anda sordu: “Siz kimsiniz?” Konuk, “Dinleyin” diyerek Do Minör Senfonisi’nin ilk notalarını çalmaya başladı. İki kardeş sevinçle, “Siz Beethoven’sınız,” diye bağırdılar.
Gitmek üzere kalktılar. Ama iki kardeşin yalvarmaları üzerine Beethoven yine piyanonun başına oturdu. Ay ışığının aydınlığında aklına gelen notaları piyanonun tuşlarına döküyordu.
Sabahın ilk saatlerinde Beethoven ve arkadaşı evlerine döndüler. Ve döner dönmez Beethoven ay ışığının altında çaldıklarını kağıda döktü ve ünlü sonat doğmuş oldu. Sık sık o iki kardeşin evine gitti Beethoven. Kör kıza müzik dersleri verdi.
Eroica ve Dokuzuncu Senfoni
“Eroica, Numara 3”ün en iyi senfonisi olduğunu söylemiştir, Beethoven. 1804’te tamamladığı bu yapıtını Napolyon’a ithaf etti. Onun tüm çağların en demokrat lideri olacağına inanıyordu. Ama Napolyon imparatorluğunu ilan edince şöyle demişti: “Napolyon da sıradan bir insanmış. Bundan sonra kendi ihtiraslarına hizmet için insan haklarını çiğneyecek ve diktatör olacaktır.” Ve arkasından “Eroica”nın notalarını yere atıp, çiğnemiştir...
Beethoven, “Dokuzuncu Senfoni”nin ilk çalınışında artık iyice sağırdı. Eser bittiği zaman, orkestraya bakmaya devam ettiğinden halkın kendisini çılgınca alkışladığını anlamamıştı bile. Bunu fark eden orkestra elemanlarından birisi, kendisini kolundan tutup, halka doğru çevirmiştir... Prusya Karlı 2. F. Wilhelm kendisine bir elmas yüzük armağan etmiştir, bu eser ve sonraki yazışmalar dolayısıyla. O sırada paraya çok gereksinimi olan Beethoven yüzüğü bir kuyumcuya satmak istedi. Ama istediği parayı alamadı, çünkü yüzük sahteydi... Demek o dönemin politikacıları da, kral da, imparator da olsa, tıpkı bugünküler gibi sahtekârmış...


Başa dön


‘Savaşa Karşı Yazmak’
Yazar Ingeborg Bachmann’ın eserleri “Bir Usta Bir Dünya” konsepti ve “Savaşa Karşı Yazmak Ingeborg Bahchmann 1926-1973” adıyla Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu’nda açılıyor.
DiCaprio’nun çevreci belgeseli
  • Çevre sorunlarına duyarlılığıyla tanınan Amerikalı ünlü aktör Leonardo DiCaprio’nun küresel çevre sorunlarına dair bir belgesel film çekimine başladığı bildirildi. Oskar Ödül törenlerine çevreye duyarlı hibrid arabasıyla gelen ve sık sık tüm dünyada herkesin temiz suya erişim hakkını seslendiren DiCaprio’nun, küresel ısınma konusunu işleyen ve gezegenin ekosisteminini onaran çözümler öneren ‘’11. Saat’’ adlı belgeselin çekimine başladığı kaydedildi. Sözcüsü Keleigh Thomas tarafından yayınlanan açıklamasında DiCaprio, ‘’Küresel ısınma bugün karşı karşıya olduğumuz sadece bir numaralı çevre sorunu değil aynı zamanda tüm insanlığın karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan da biridir’’ dedi. Thomas, filmin 2006 yılı sonbaharında vizyona gireceğini belirtirken, DiCaprio’nun ‘’11. Saat’’ isimli filminin yapımı, yazımı ve seslendirmesi için Tree Media Group kurucularından Lelia Conners Petersen ve Nadia Conners ile işbirliği yaptığı ifade edildi. 2004 yılında rol aldığı Howard Hughes’un hayatını konu alan ‘’The Aviator’’ filmi ile Oskar’a aday gösterilen DiCaprio, 1993 yılında da ‘’What’s Eating Gilbert Grape’’ adlı filmdeki rolüyle Oskar Ödülü’ne aday gösterilmişti. DiCaprio, 1998 yılında kurduğu Leonardo DiCaprio Vakfı aracılığıyla çevre sorunlarına yönelik bilinçlendirme faaliyetlerinde de bulunuyor.

  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net